Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-629-9
13x19.5 cm, 312 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Benedict Anderson diğer kitapları
Hayali Cemaatler, 1993
Sınırları Aşarak Yaşamak, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Üç Bayrak Altında
Anarşizm ve Sömürgecilik Karşıtı Tahayyül
Özgün adı: Under Three Flags
Anarchism and the Anti-Colonial Imagination
Çeviri: Emine Bademci
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Ebru Kılıç
Kapak Resmi: James Ensor
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2007

Milliyetçilik araştırmalarının klasiklerinden Hayali Cemaatler kitabıyla tanıdığımız Anderson, bilindiği üzere, aslında Güneydoğu Asya tarihçisi. Bu iki ilgi alanının kesişme noktasında yer alan kitapta Anderson bizi on dokuzuncu yüzyıl sonunda Filipinler tarihinde belirleyici rol oynamış iki aydının yaşam öyküleri üzerinden ufuk açıcı bir dünya tarihi turuna çıkarıyor: Katalan anarşistlerle birlikte Barcelona'daki ünlü Montjuich kalesinde hapsedilen ve Maletasta ve Bakunin gibi anarşistlerin etkisiyle Filipinler'deki ilk militan sendikaları kuran folklorcu Isabelo de los Reyes ve 35 yaşında İspanyol sömürge rejimi tarafından idam edilen, "Filipinler ulusunun babası", müthiş romancı José Rizal.

On dokuzuncu yüzyıl Avrupasındaki edebi ve siyasi akımlar, özellikle de anarşizm ile Güney Çin Denizi ve Karayipler'deki sömürgecilik-karşıtı ve milliyetçi hareketler arasındaki karmaşık etkileşimi ilginç ayrıntılarla serimleyen kitap anarşist enternasyonalizmin tarihinin iyi bilinmeyen sayfalarını açıyor. Anderson, Filipinli genç aydınların İspanya' daki anarşistlerle, Paris'te komüncülerin mirasını sürdüren kilit isimlerle, o dönemde bütün dünyayı kasıp kavuran bombalama ve suikast olaylarıyla, Küba ayaklanması ve Çin ile Japonya'daki antiemperyalist protestolarla kurdukları kesif ilişki ağını anlatırken insan zaman zaman heyecan verici bir roman okuduğu hissine kapılıyor. Zaten yazarın kendisi de, geniş bir alana yayılan olayları anlatacak çatıyı, Ayzenştayn'ın montaj teknikleri ile Dickens ve Sue'nun tefrika roman tarzından yararlanarak kurduğunu belirtiyor. Bir başka küreselcilik imkânının, yani "enternasyonalizm"in tarihine çok önemli bir katkı...

OKUMA PARÇASI

Giriş, s. 15-24.

Aysız, kurak ve çok sıcak bir gecede gökyüzüne bakan biri sadece alacakaranlığın ve hayal gücünün birleştirdiği durağan yıldızların parıltılı kubbesini görür. Dingin güzellik öyle uçsuz bucaksızdır ki bu yıldızların, aslında kaçınılmaz ve faal birer parçası oldukları yerçekimi alanlarının görünmez kuvvetinin etkisiyle oradan oraya sürüklendiğini, daimi ve coşkun bir devinim içinde olduğunu hatırlamak için gayret sarf etmesi gerekir insanın. Bir vakitler mesela "Japon" milliyetçiliğini "Macar" milliyetçiliğiyle, "Venezuella" milliyetçiliğini "Amerikan" milliyetçiliğiyle, "Endonezya" milliyetçiliğini "İsviçre" milliyetçiliğiyle yan yana getirmemi mümkün kılan karşılaştırmalı yöntemin Kildanileri andıran zarafeti de işte böyledir. Bu milliyetçiliklerin her biri kendi ayrı, değişmez, bölünmez ışığıyla parıldar.

Devrimci Haiti'ye gece çöktüğünde, Napolyon'un köleliği yeniden kursunlar diye gönderdiği, General Charles Leclerc'in emrindeki sarıhummalı Polonyalı askerler, hasımlarının yakınlarda bir yerde "Marseillaise" ve "Ça ira!"yı söylediğini duymuşlardı. Bu serzenişten etkilenmiş, siyah mahkûmların katledilmesi için verilen emri yerine getirmemişlerdi.(1) Amerika'da sömürgecilik karşıtı ayaklanmanın bir çerçeveye oturtulmasında İskoç Aydınlanması belirleyici bir rol oynamıştı. Amerika'daki İspanyol sömürgelerinin ulusal bağımsızlık hareketleri, evrenselci liberalizm ve cumhuriyetçilik akımlarından ayrılamaz. Sırasıyla Romantizm, demokrasi, İdealizm, Marksizm, anarşizm ve hatta daha ileride faşizm çeşitli biçimlerde tüm dünyaya yayılan ve ulusları birleştiren akımlar olarak görülmüştür. İçlerinde birleştirici gücü en yüksek unsur olan milliyetçilik ise bunların hepsiyle farklı zamanlarda ve farklı biçimlerde bir araya gelmiştir.

Bu kitap, Melville'in siyasal astronomi adını verebileceği alanda yapılmış bir deneydir. Anarşizmin gezegenin karşıt köşelerindeki militan milliyetçilikler arasındaki çekim kuvvetinin haritasını çıkarma çabasındadır. I. Enternasyonal'in dağılmasının ve Marx'ın 1883'teki ölümünün ardından anarşizm, kendine has çeşitli biçimlerde, radikal solun bilinçli bir şekilde enternasyonalist olan kesiminde baskın unsur haline geldi. Anarşizmin (Marx'tan yirmi iki yıl sonra doğan) Kropotkin ve (Engels'ten otuz üç yıl sonra doğan) Malatesta'nın şahıslarında, ana akım Marksizmde eşi benzeri bulunmayan, daha genç bir nesilden inandırıcı bir filozof ile canlı, karizmatik bir aktivist-lider yetiştirmiş olmasından bahsetmiyoruz sadece. Marx'ın, anarşistlerin de sık sık başvurdukları çok geniş kapsamlı kuramına rağmen, anarşist hareket gerçek sanayi proletaryasının esasen Kuzey Avrupa'yla sınırlı olduğu bir dönemde köylülere ve tarım işçilerine yüz çevirme yoluna gitmedi. O dönemin kurumsal Marksizminin aksine –bireysel özgürlük vurgusu sayesinde– "burjuva" yazar ve sanatçılara da açık oldu. Emperyalizme en az Marksizm kadar düşman olmakla birlikte, sömürge dünyasındakiler de dahil, "küçük" ve "tarihdışı" milliyetçiliklere karşı hiçbir kuramsal önyargısı yoktu. Anarşistler ayrıca dönemin okyanus aşırı büyük göçlerinden faydalanma konusunda da daha hızlıydılar. Malatesta, Buenos Aires'te dört yıl geçirmişti, ki bu Batı Avrupa'yı hiç terk etmeyen Marx ve Engels için tasavvur edilemez bir şeydi. 1 Mayıs, Birleşik Devletler'de 1887'de idam edilen göçmen anarşistlerin anısına –Marksistlerin değil– kutlanır.

Bu kitabın on dokuzuncu yüzyılın son yirmi-otuz yılına odaklanmasının başka gerekçeleri de var. Yeni Dünya'daki son (Küba, 1895) ve Asya'daki ilk (Filipinler, 1896) milliyetçi ayaklanmanın hemen hemen aynı zamana denk gelmesi tesadüf değildi. Efsanevi İspanyol imparatorluğunun son önemli kalıntılarının yerlileri konumundaki Kübalılar (ve elbette Porto Rikolularla Dominikliler) ve Filipinolar, birbirlerinden ciddi bir biçimde haberdar olmakla kalmayıp önemli kişisel bağlantılar da kurmuşlar ve bir dereceye kadar eylemleri arasında koordinasyon da sağlamışlardı –bu türden bir küresel koordinasyon dünya tarihinde ilk kez mümkün oluyordu. Her iki ayaklanma da birkaç yıl içinde peş peşe dünyanın müstakbel, hoyrat hâkimi tarafından bastırıldı. Fakat bu koordinasyon, engebeli Oriente [1976 öncesinde Küba'nın bir eyaleti] ve Cavite [Filipinler'in bir eyaleti] toprakları arasında doğrudan cereyan etmiş değildi; öncelikle Paris'tekiler olmak üzere, Hong Kong, Londra ve New York'taki "temsilciler" aracılığıyla sağlanmıştı. Gazete okuyan Çinli milliyetçiler, nasıl devrim "yapılacağını", sömürgecilik ve emperyalizm karşıtlığını öğrenmek için –Filipinoların da incelediği, Birleşik Krallık emperyalizmine karşı verilen Boer milli mücadelesinin yanı sıra– Küba ve Filipinler'deki olayları sabırsızlıkla takip ediyorlardı. Gerek Kübalılar gerek de Filipinolar, farklı derecelerde de olsa en güvenilir müttefiklerini –her biri farklı ama çoğunlukla milliyetçi olmayan sebeplerle– Fransız, İspanyol, İtalyan, Belçikalı ve Britanyalı anarşistler arasında buldular.

On dokuzuncu yüzyılın son yirmi yılının "erken küreselleşme" olarak adlandırılabilecek sürecin başlangıcına tanıklık etmesiydi bu koordinasyonu mümkün kılan şey. Telgrafın icadını okyanus aşırı denizaltı kablolarının döşenmesi ve başka pek çok gelişme izledi süratle. Çok geçmeden "tel" tüm dünyada kentlerde yaşayanlar tarafından doğal karşılanmaya başladı. 1903'te, Theodore Roosevelt' in kendi kendine gönderdiği telgraf, tüm dünyayı dolaşarak dokuz dakikada ona geri döndü.(2) 1876'da Dünya Posta Birliği'nin açılması mektup, dergi, gazete, fotoğraf ve kitapların dünya çapında, güvenli bir biçimde dolaşımını büyük ölçüde hızlandırdı. Buharlı gemi –güvenilir, hızlı ve ucuz– ülkeden ülkeye, imparatorluktan imparatorluğa ve kıtadan kıtaya emsali görülmemiş kitlesel göçlere olanak sağladı. Gittikçe sıklaşan demiryolu ağları uzak karaları birbirine, limanlara ve başkentlere bağlayarak ulusal ve emperyal sınırlar içinde milyonlarca insanı ve malı taşıdı.

1815'ten 1894'e kadarki seksen yıl boyunca dünyada büyük ölçüde ihtiyatlı bir barış hüküm sürdü. Amerika'dakiler dışında neredeyse bütün devletler otokratik veya meşruti monarşiler tarafından yönetiliyordu. En kanlı ve en uzun üç savaş –Çin ve Birleşik Devletler'deki iç savaşlar, Karadeniz'in kuzey kıyısındaki Kırım Savaşı ve 1860'larda Paraguay'la güçlü komşuları arasındaki dehşet verici mücadele– dünya sisteminin çeperinde cereyan etmişti. Bismarck' ın Avusturya-Macaristan ve Fransa karşısındaki ezici zaferleri, yıldırım hızıyla ve büyük can kaybı olmaksızın kazanılmıştı. Avrupa' nın sınai, mali ve bilimsel kaynaklar konusundaki üstünlüğü öyle muazzam boyutlardaydı ki Hindistan'daki Ayaklanma(*) vakası dışında Avrupa, hatırı sayılır silahlı bir direnişle karşılaşmaksızın Asya, Afrika ve Okyanusya'daki emperyalizm yarışında öne geçmişti. Sermayenin kendisi de mevcut ulusal ve emperyal sınırları aşarak hızla ve hayli serbestçe dolaşmaktaydı.

Ne var ki Büyük Savaş yahut I. Dünya Savaşı gibi çeşitli adlarla andığımız depremin öncü sarsıntıları, 1880'lerin başından beri hissediliyordu. Kendilerine Halkın İradesi diyen bombacı radikallerin 1881'de Çar II. Aleksandr'ı öldürmesinden sonraki yirmi beş yıl içinde bir Fransa cumhurbaşkanı, bir İtalya kralı, bir Avusturya imparatoriçesi ve veliahtı, bir Portekiz kralı ve vârisi, bir İspanya başbakanı, iki Amerikan başkanı, bir Yunanistan kralı, bir Sırbistan kralı ve Rusya, İrlanda ve Japonya'nın kudretli muhafazakâr siyasetçileri öldürülmüştü. Tabii bundan çok daha fazla sayıda teşebbüs de boşa çıkmıştı. Bu suikastların en eski ve en tantanalı olanları anarşistler tarafından düzenlenmiş, çok geçmeden milliyetçiler de bu yolda ilerlemişti. Bu vakaların pek çoğunu hemen sert "terörle mücadele" yasaları, süratle infaz edilen idamlar ve askerlerin yanı sıra polis ve istihbaratın yaptığı işkencelerde dikkate değer artış izlemişti. Kimilerini pekâlâ ilk intihar bombacıları olarak tarif edebileceğimiz bu suikastçılar haber ajansları, gazeteler, dindar ilericiler, işçi sınıfı, köylü örgütlenmeleri vesaireden meydana gelen bir dünya-seyircisinin karşısında oynadıklarını düşünüyorlardı.

1880'e değin halen büyük oranda Birleşik Krallık, Fransa ve Rusya arasında süren emperyalist rekabet, Almanya (Afrika, Kuzeydoğu Asya ve Okyanusya'da), Birleşik Devletler (Pasifik'ten Karayipler'e kadarki bölgede), İtalya (Afrika'da) ve Japonya (Doğu Asya'da) gibi yeni katılımcılarla kızışmıştı. Direniş de daha modern ve daha tesirli bir hal almaya başlamıştı. 1890'larda İspanya, Martí'nin Küba'daki isyanını bastırmak için Atlantik'in öte yanına o güne kadarki en büyük askeri gücünü göndermek zorunda kalmıştı. İspanya, Filipinler'deki milliyetçi ayaklanmayla epey uğraşmış lakin bastıramamıştı. Güney Afrika'da Boerler, Britanya imparatorluğuna ömrünce görmediği bir şok yaşatmıştı.

Bu kitabın başlıca aktörlerinin türlü göçebe rolleri oynadığı sahnenin görünümü böyleydi işte. Belki de bu durum şöyle daha çarpıcı bir biçimde ifade edilebilir: Okur kitap boyunca Arjantin, New Jersey, Fransa ve Bask bölgesinde İtalyanlarla; Haiti, Birleşik Devletler, Fransa ve Filipinler'de Kübalı ve Porto Rikolularla; Küba, Fransa, Brezilya ve Filipinler'de İspanyollarla; Paris'te Ruslarla; Belçika, Avusturya, Japonya, Fransa, Hong Kong ve Britanya'da Filipinlilerle; Meksika, San Francisco ve Manila'da Japonlarla; Londra ve Okyanusya'da Almanlarla; Filipinler ve Japonya'da Çinlilerle; Arjantin, İspanya ve Etiyopya'da Fransızlarla karşılaşacak.

Bu muazzam köksaplı ağın incelenmesine herhangi bir yerden başlanabilirdi aslında; Rusya bizi eninde sonunda Küba'ya, Belçika Etiyopya'ya, Porto Riko Çin'e götürürdü. Fakat bu çalışma, iki basit nedenden dolayı Filipinler'den yola çıkıyor: Birincisi, benim Filipinler'e olan içten bağlılığım ve arada kesintiler olsa da yirmi yıldır burayı incelemekte oluşumdur; ikincisiyse, Filipinler'in 1890'larda dünya sisteminin dış çeperinde olmasına karşın, dünya çapında kritik bir öneme sahip, kısa süreli ve bir daha da oynayamadığı bir rol oynamış olmasıdır. Tali bir sebep de elimdeki malzemeydi. Yaşamları bu çalışmanın merkezinde yer alan üç adam, 1860'ların başlarında üç-dört yıl arayla doğdu ve fotokopinin, faksın, internetin icadından önceki kutsal devirde yaşadı. Silinemeyen mürekkeple neredeyse sonsuza kadar muhafaza edileceği umulan kâğıtlara bol miktarda –mektup, risale, makale, akademik çalışma ve roman– yazdılar. (Bugün, Birleşik Devletler Arşivleri fotokopi edilmiş –yirmi yıl içinde okunamaz hale geleceğinden– ya da elektronik ortamdaki –ışık hızıyla ilerleyen teknolojik yenilikler sayesinde daha da kısa bir sürede okunamaz yahut ancak fahiş meblağlar karşılığında okunabilir hale geleceğinden– hiçbir şeyi kabul etmiyor.)

Bununla birlikte, ne kadar üstünkörü bir şekilde olursa olsun, okuru Rio de Janeiro, Yokohama, Gent, Barcelona, Londra, Harare, Paris, Hong Kong, Smolensk, Chicago, Cádiz, Port-au-Prince, Tampa, Napoli, Manila, Leitmeritz, Cayo Hueso ve Singapur'a götüren bir çalışma, kendine has birleştirici bir anlatı tarzını gerektirir. Bu anlatı tarzında iki temel unsur vardır: Bunlardan (kronolojik olarak) ikincisi Ayzenştayn'ın montajı, birincisi ise Charles Dickens ve Eugène Sue'nün öncülük ettiği tefrika romandır. İşte bu yüzden okurun siyah beyaz bir film seyrettiğini ya da sonucunu yorgun yazarının da bilmediği başarısız bir roman okuduğunu farz etmesi rica olunur.

İyi okurun omuzlarında bir yük daha var. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında çirkin ve ticari amaçlardan dolayı bozulmuş bir "uluslararası dil" yoktu henüz. Filipinolar, son zarif uluslararası dil olan Latinceyi de bolca kullanarak Avusturyalılara Almanca, Japonlara İngilizce, birbirlerine Fransızca, İspanyolca veya Tagalog dilinde yazıyorlardı. Kimileri biraz Rusça, Yunanca, İtalyanca, Japonca ve Çince biliyordu. Bir telgraf dünyanın bir ucundan diğerine birkaç dakikada gönderilebiliyordu gönderilmesine, ama hakiki iletişim birçok dil bilen birinin gerçek ve zorlu enternasyonalizmini gerektiriyordu. Filipino liderler, bu Babilvari dünyaya gayet iyi intibak etmişlerdi. Siyasal hasımlarının dili İspanyolca, Filipin nüfusunun yüzde beşinden azı tarafından anlaşılıyor olmasına rağmen, onların da kendi özel diliydi. Manila ve yakın çevresindekilerin anadili Tagalog, Filipinoların pek çoğu tarafından anlaşılmıyordu; uluslararası iletişim içinse zaten yararsızdı. İspanyolca Filipinler'de elit, hatta işbirlikçi bir statüyü imlemesine rağmen diğer yerel dilleri, özellikle de Sebuano ve İlokano'yu konuşanların pek çoğu İspanyolcayı yeğliyordu. Biz bu çalışmada okura, bir zamanların çok-dilli dünyasına dair canlı bir hissiyat verebilmek için bu insanların birbirlerine ve Filipino olmayanlara yazarken kullandığı çeşitli dillerden pek çok alıntı yapacağız. (Aksi belirtilmedikçe bu kitaptaki tüm çeviriler bana aittir.)

Kitabın biçimsel yapısını yöntemi ve konusu belirliyor. Kitap, 1880'lerin uzak ve sessiz Manilası'nda keyfi olmakla birlikte net bir başlangıç yapıyor ve sırayla Avrupa, Amerikalar ve Asya üzerinden, herhangi bir "conclusión" (sonuç) çıkarmanın kabil görünmediği daha da keyfi bir sona varıyor. 1860'ların başlarında doğmuş üç önemli Filipino yurtseverin gençliklerine, tabiri caizse demir atıyor: dâhi romancı José Rizal, öncü antropolog ve polemik ustası gazeteci İsabelo de los Reyes ve yetenekli teşkilatçı Mariano Ponce.

Kitabın birinci ve ikinci bölümleri dikkate değer iki kitabın karşılaştırmalı incelemesinden oluşuyor: İsabelo'nun El folk-lore filipino'su (Manila, 1887) ve Rizal'in çapraşık ikinci romanı El Filibusterismo (Gent, 1891). Bu bölümlerde; (1) antropolog de los Reyes'in Avrupalı çağdaş etnolog ve folklorcuların çalışmalarını, kendi yerel araştırmasıyla da birleştirerek ruhban sınıfından olsun olmasın tüm sömürge otoritelerinin entelektüel güvenilirliğini açık açık sarsmak için nasıl kullandığı ve (2) Rizal'in muhtemelen Avrupa dışında bir sömürge tebaası tarafından yazılan provokatif ve sömürgecilik karşıtı ilk roman olan kitabını yazabilmek için Fransız, Felemenk ve İspanyol edebi avangardının kilit isimlerinden, bir simyacı edasıyla neleri ödünç aldığı inceleniyor.

Sonraki bölümde amatör edebiyat eleştirisinden siyaset alanına geçiliyor. Asıl mevzu hâlâ El Filibusterismo; fakat El Filibusterismo, Rizal'i sömürge yönetimine karşı Filipin direnişinin sembolü yapan ve yüksek mevkilerdeki birçok kişiyi onun amansız düşmanı haline getiren ilk romanı, nefis bir kitap olan Noli me tangere'nin yol açtığı infilakla ve Rizal'in 1882 ile 1891 arasında Avrupa'da okuduğu metinler ve yaşadığı deneyimlerle açıklanıyor. Ayrıca bu bölümde İspanya'daki Filipino aktivistler arasında giderek keskinleşen siyasi ihtilaflara değiniliyor. İlk romanı Noli me tangere'nin aksine El Filibusterismo'nun bir tür küresel roman olduğu ileri sürülür. Karakterler artık sırf İspanyollar ve onların yerli tebaası değil; Fransa, Çin, Birleşik Devletler ve hatta kimilerine bakılırsa Küba'dan göçmenlerdir. Bismarck'ın Avrupa ve Doğu Asya'daki gölgesi, Nobel'in patlayıcılarla ilgili icatlarının, Rus nihilizminin ve gerek Barcelona gerek Endülüs anarşizminin gölgeleri bu bölümde belirgindir.

Dördüncü bölüm, Rizal'in 1891'de yurda dönüşü ile 1896 yılı sonunda idam edilişi arasındaki dört yılı kapsıyor. Öncelikle de, Martí'nin 1895'te silahlı bir devrimci ayaklanma planlayıp başlatmasını mümkün kılan Küba'daki dönüşümlerle Florida ve New York'taki Kübalı göçmen topluluklardaki dönüşümleri (ve Martí' nin yandaşlarının bu ayaklanmayı bastırmaya gönderilen devasa seferi gücü muazzam kayıplar pahasına def etmedeki başarısını) ele alıyor. Bu saldırı, Tayvan'ın Tokyo'ya devredilmesiyle ilk kez bir Asya devletini Luzon sahilinin kuzeyinden deniz yoluyla bir günlük mesafeye getiren (Japonya'nın 1895'teki Çin-Japon Savaşı'ndaki zaferinin sonucunda imzalanan) Şimonoseki Antlaşması'nın imzalamasından sonraki bir hafta içinde başlamıştı. Bu bölümün kimi kısımları da Rizal'in (kimi önemli çevrelerce Martí'nin Tampa kitabından bir yaprak almak şeklinde yorumlanan) Kuzeydoğu Borneo'da bir Filipino sömürgesi vücuda getirmeye yönelik beyhude planlarına ve 1896'da İspanyol yönetimine karşı silahlı ayaklanma başlatan gizli Katipunan örgütüyle olan gerilimli ilişkilerine hasredilmiştir.

Kitabın en karmaşık kısmı beşinci bölüm. Çok sayıda anarşist bombalama içinde en kanlısı, Katipunan ayaklanmasının patlak vermesinden iki ay önce, savaş dönemi Barcelonası'nda meydana geldi. Başbakan Cánovas'ın muhafazakâr rejimi buna, kentte sıkıyönetim ilanıyla, solcuların toplu olarak tutuklanmasıyla ve karanlık Montjuich kalesinde yapılan en vahşi işkencelerle karşılık verdi. Dikkate değer Kübalı kreol(**) anarşist Tarrida del Mármol da hapse atılanlar arasındaydı. Salıverilmesinin ardından Paris'e geçip esasen o dönemde Fransa'nın ve belki de dünyanın en önemli avangard dergisi olan La Revue Blanche'ın sayfalarında, Cánovas rejimine karşı olağanüstü bir mücadele başlattı. Tarrida, Rizal'in idamının hemen öncesinde başlayan uzun makaleler dizisinde Küba, Porto Riko, Barcelona ve Filipinler'deki şiddetli baskılar arasında bağlantı kurmuştu. Tarrida'nın mücadelesi anarşist basın vasıtasıyla süratle Avrupa'ya ve Atlantik'in öte yakasına yayılmış, çok geçmeden pek çok ilerici örgüt ve derginin güçlü desteğini kazanmıştı. Paris'teki kilit müttefikleri Félix Fénéon ve Georges Clémenceau idi: La Revue Blanche'ın entelektüel lokomotifi olan Fénéon sadece parlak bir sanat ve tiyatro eleştirmeni değil, bizzat bomba atmakta tereddüt etmeyecek kadar esaslı, emperyalizm karşıtı bir anarşistti aynı zamanda. Sağlam bir emperyalizm karşıtı olan Clémenceau da Paris Komünü zamanında Montmartre belediye başkanlığı yapmış, içerideki birçok anarşiste yardım etmiş, hem gazeteci hem de siyasetçi olarak işçi hakları için çok çalışmıştı. İkisi de 1897 güzünde baş gösteren Dreyfus olayında kilit roller oynamışlardı.

Bu bölümde, daha sonra, Cánovas'ın 9 Ağustos 1897'de genç İtalyan anarşist Michele Angiolillo tarafından öldürülmesinin arka planına geçiliyor; bu suikast İspanyol imparatorluğunun ertesi yılki çöküşünün habercisidir. Kilit şahsiyetse Antil sömürgelerinin bağımsızlığı için çalışan efsanevi suikastçı, hem İspanya'nın hem de doymak bilmez Birleşik Devletler'in düşmanı Porto Rikolu doktor Ramón Betances'ti. Doktorun kendisi hiçbir surette anarşist değildi; fakat davasının en faal Avrupalı müttefiklerini İtalyan ve Fransız anarşistleri arasında bulmuştu. Son iki altbölüm, Rizal'in yakın arkadaşı Mariano Ponce'nin faaliyetleri ile İsabelo de los Reyes etrafında dönüyor. Ponce, 1896 güzünde İspanya'dan kaçmış, kısa süre içinde önemli bir diplomat ve propaganda ajanı olarak önce Hong Kong'da sonra Yokohama'da devrimci Filipin hükümeti için çalışmaya başlamıştı. Burada, Ponce'nin Filipinolarla ve –Mexico City, New Orleans, New York, Barcelona, Paris, Londra, Amsterdam, Şanghay, Tokyo ve Singapur'daki– birçok yabancıyla yazışmaları inceleniyor; Ponce'nin bilhassa Japonya ve orada yerleşmiş Çinliler cemati üzerindeki etkisinin çeşitli göstergeleri mütalaa ediliyor. Öte yandan İsabelo, Katipunan ayaklanmasının hemen ardından hapse atılmış, Barcelona'daki Montjuich hapishanesine gönderilmiş, burada Katalan anarşistlerle koğuş arkadaşı olmuş, onlara hayran kalmıştı. Yeni Amerikan sömürge rejimiyle mücadele etmek üzere Manila'ya dönerken Kropotkin, Marx ve Malatesta'nın eserlerini ülkeye ilk getiren oydu. Anarşistlerin kendisine öğrettiklerini uygulamış, Filipinler çapında ilk ciddi ve militan sendikayı örgütlemişti.

Geriye söylenecek bir tek şu kalıyor: Bu metinde günümüzle kimi benzerlikler ve yankılanmalar bulan okurlar yanılmış olmayacaklardır. Cumhuriyetçi partinin New York'ta binlerce polis ve diğer "güvenlik" personelinin koruması altında gerçekleştirilen 2004 yılı kongresinde New York polis şefi gazetecilere, asıl tehlikenin Komünistlerden hatta fanatik Müslümanlardan değil, anarşistlerden geldiğini söyledi. Hemen hemen aynı dakikalarda Chicago'da, anarşist Haymarket Şehitleri anısına bir abide dikilmekteydi. New York Times kibirli bir edayla bu açılışın "öfke ancak şimdi yeterince yatışmış" olduğu için yapılabildiğini yazdı. Amerika aslında bir kıta diyenler haklı.

Notlar:

1. Bunun dokunaklı bir tasviri için bkz. C. L. R James, The Black Jacobins, gözden geçirilmiş basım (New York: Vintage, 1989), s. 317-8.Yukarı

2. Fotoğrafların telgrafla iletilmesi bu kitapta ele alınan dönemden hemen sonra mümkün oldu. Alman bilimadamı Alfred Korn 1902'de bunun nasıl yapılabileceğini gösterdi. 1911'e gelindiğinde Paris, Londra ve Berlin telefoto hatlarıyla birbirine bağlanmıştı bile.Yukarı

* Sepoy Ayaklanması olarak da bilinen, 1857'deki İngiltere karşıtı ayaklanma. (ç.n.)Yukarı

** Ataları İspanyol olup kendisi İspanya'nın sömürgelerinden birinde doğmuş kimse. (ç.n.)Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Süreyyya Evren, “Yeni düşünme sahaları”, Radikal Kitap Eki, 26 Ekim 2007

Benedict Anderson, pek çok yerde olduğu gibi Türkiye’de de, bir yakın dönem dünya klasiği olan Hayali Cemaatler ile tanınmıştı. Edebiyattan coğrafyaya o kadar çok disiplini etkiledi ki, ulusun hayal edilmiş bir cemaat olduğunu gösteren ve ortaya çıkışını inceleyen bu kitabın hangi alanda dünya klasiği olduğunu söyleyemiyorum... İlk baskısı 1983, gözden geçirilmiş ve genişletilmiş ikinci baskısı 1991 ve Türkçe edisyonu da 1993 tarihli. 1990’lar Türkiye’sinin, çeviri skalasında ciddi bir genişleme ve yenilenmeye de tanıklık eden sosyo-kültürel ve politik canlanmasına denk gelmişti. Ne günlerdi. Gellner, Hobsbawn, Anderson ve diğerleri, milliyetçiliğin sökülüp atıldığı kitaplar, sahayı yeniden tanımlayan teoriler, ulus biriminin bir icat, yapıntı, kurgu, kültürel ürün olduğunun açıkça ifade edilmesini okumaktan duyulan heyecan ve hatta haz. Ve Türkiye’de de özellikle, bu hazzın sol entelijensiyada ciddi hissedilmesi. Enternasyonalizmden anasyonalizme evrilme kanallarının görünürleşmesi. Anderson hepimize alan açanlardandı.

Anderson, otantik cemaat birimini de tanımayıp bütün cemaatlerin/toplulukların hayali/tasarlanmış/hayal edilmiş niteliğine vurgu yapmasıyla, ve de ulusların kültürel ürünler olduğunu ortaya koymasıyla, düşünsel bir paradigma değişikliğinin de çerçevesini çıkarmış oluyordu. Bunu izleyen, ulusalcılığın dünyada nasıl ortaya çıktığına dair açıklama denemeleri ise gerek lineer dayanakları yüzünden gerek çeşitli bölgeler ve örneklerle sınanınca doğurdukları arızalar yüzünden Said’den Chattarjee’ye pek çok eleştiri almış olsa da zaman zaman klişe bir alıntı nesnesine de dönüşebilen ana fikri pek sarsılmadan kaldı. Anderson bugün Hayali Cemaatler’in çocuğu gibi olduğunu, ama bu kız çocuğunun büyüdüğünü ve bir otobüs şoförüyle kaçtığını söylemekten hoşlanıyor. Arada sırada görüşüyorlarmış...

Üç Bayrak Altında için yazarın bu serbestlik duygusunu arkasına almış bambaşka bir deneyin tutanakları diyebiliriz. Bu kitabın bir ‘siyasi astronomi deneyi’ olduğunu söyleyerek, Hayali Cemaatler’deki tezlerin bir tekrarını veya basit bir uygulamasını beklemek gibi bir haksızlık yapmaya kalkacakları daha ilk sayfalarda susturuyor Anderson.

Üç Bayrak Altında, bizi Filipinler’in İspanyol sömürgeciliğine karşı verdiği kurtuluş mücadelesi odaklı bir hikâyeye çekiyor. Üç Filipinli entelektüelin, Isabelo de los Reyes’in (1864-1938), Jose Rizal’ın (1861-1896) ve Mariano Ponce’nin (1863-1918) serüvenlerine yakından bakmaya çağırıyor, ve bu üç kişinin hayatı binbir türlü bağ ile hikâyeyi başka Filipinli figürlere, dünyanın birbirinden uzak ve bambaşka ortamlara sahip çeşitli kentlerine, aynı dönemde İspanya’ya karşı kurtuluş mücadelesi veren Küba’ya ve bütün bu özgürlükçü tinin koordinasyonunda ve politizasyonunda tutkulu bir rol oynayan dönemin anarşizmine çekiyor.

Kitabın hemen başında, neden marksizmi değil de anarşizmi bağlayıcı politik doktrin olarak kavradığını özetlerken, Birinci Enternasyonal’in çöküşü ve Marx’ın ölümünün ardından anarşizmin uluslararası radikal Sol’un hakim öğesi haline gelmesine, proleteryanın Kuzey Avrupa’da yoğunlaştığı bir çağda anarşist hareketin köylüleri ve tarım işçilerini dışlamamış olmasına, bireysel özgürlük üzerinden ‘burjuva’ yazarlara ve sanatçılara da açık olmasına, emperyalizme tümden karşıtlık içinde konumlanıp marksizmdeki gibi “küçük” veya “tarihdışı” milliyetçiliklere yönelik bir düşmanlık beslememesine değiniyor. Ve hepsinin üstüne anarşistlerin dönemin küresel hareket ivmesini hemen yakalayıp kıtalararası bolca seyahat gerçekleştirmiş olduklarını, Marx ve Engels hayatlarında Batı Avrupa’dan dışarı adım atmazken anarşist figürlerin dünyayı gezdiklerini, örneğin Malatesta’nın Buenos Aires’te dört yıl kaldığını not ediyor. Anarşizm, milliyetçilik karşıtı teorilerle de olsa hemen her yerdeki sömürgecilik karşıtı anti-emperyalist mücadeleleri birbine bağlayan bir çekim gücü olarak tarif ediliyor ve anarşist suikastler çağı gelecek depremlerin ön sarsıntıları ve tetikleyicileri olarak ele alınıyor. Kuşkusuz anarşizmin buradaki işlenişi dönemin anarşizminin bir temsili değil ama daha çok, küresel isyan ruhuna maddi manevi katkısı boyutunda seyrediyor, Rizal’ın dünyayı katetmesi gibi kitabı kat eden bir ruh olarak çıkıyor karşımıza: böylece üçüncü dünya devrimciliğini, anti-emperyalist devrimciliği lokal bir yerden değil küresel bir yerden kurması, tüm bunların lokal milliyetçiliklerle doğum aşamasında kurduğu ilişkileri çok net de bir hat çekmeden vererek gerilimi diri tutması mümkün oluyor Anderson’un.

Kitabın esin verici gücü en çok buralarda. Filipinler’den Küba’ya, Avrupa’daki anarşistlerden Latin Amerika’ya, Japonya’ya, Çin’e uzanarak tüm dünyayı dolaşan bir siyaset ve devrimcilik anlayışının yansımalarını görüyoruz.

Milliyetçiliğin köküne kibrit suyu ekecek yeni bir formül, veya günümüz milliyetçiliğini tartışacak bir teorik konumlandırma, veya milliyetçiliğin gelişimi üzerine tezlere yeni bir kavramsal zırh inşası değil Üç Bayrak Altında. Çok daha farklı bir yöntemle ilerliyor anlatı. Kitabın iskeletini daha önce dergi sayfalarında yer bulmuş denemeler oluştursa da tüm kitaba hâkim olan parçalılık –veya parçalı bütün– bu tür bir düz açıklamaya sığacak gibi değil. Yer yer kendinizi siyasi tarih okumalarıyla, yer yer edebiyat incelemeleriyle, yer yer biyografik notlarla ilerlerken buluyorsunuz. Sosyo-politik analizleri aralayarak insan faktörüne büyük öncelik tanıyan bir işleyişi var çalışmanın. Parçalılık hayatların parçalılığından Anderson’un ‘rizomal’ dediği politik ağ örgüsünün birliği de küresel devrimci ruhtaki ortaklıklardan kaynaklanıyor. İspanyol hakimiyeti altındaki Küba ve Filipinler’de gördüğümüz kurtuluş hareketlerini, entelektüel isyanları, ulusalcılıkla enternasyonalizmin iç içe geçişlerini sömürgelerdeki ulusalcılarla Avrupalı radikallerin, anarşistlerin irtibatlarını, birebir insani temaslarla, ve aynı otorite tarafindan kurban edilme üzerinden acı kardeşlikleriyle, İspanya’daki Montjuich hapishanesindeki işkence ortaklığının Filipinlerdeki eve dönerken bavula konan kitaplarda sürmesiyle okuyor...

Küba’nın farklı dönemlerdeki özgürlük mücadeleleri ve de kitapta sık sık öne çıkan Jose Marti, Türkiye’de belirli bir tanınırlığa kuşkusuz sahiptir. Ama Filipinler, erken Filipin entelektüelleri, sömürgeciliğe karşı örgütlenişleri ve direnişleri bizim için marjinal bilgi kümeleri. Bir de Anderson Türkiye okurunu bu kitapla biraz kontrpiyede yakaladı galiba. Fena anti-emperyalist takıldığımız bir süreçten geçiyoruz ama şöyle bir bakınca küresel anti-emperyalizmin tarihsel ikonlarından Rizal’ın ne anti-sömürgeci edebiyat klasiği Noli me Tangere’yi ve El Filibusterismo’yu çevirmişiz, okuyup tartışmalarımıza katmışız, ne de infazından önce gizlice cezaevinden gönderdiği ve onlarca dile yoğun duygularla çevrilmiş son şiiri bizim için bir şey ifade etmiş.

Öte yandan, Filipin tarihi hakkında hiçbir şey bilmeyen, bırakınız diğer yan karakterleri Rizal’ı bile tanımayan, bütün bu tarihe ve kişiliklere yabancı okur için bile kitabı ‘tanıdık’ yapan, andığımız ‘küresel devrimcilik’ damarı oluyor. Solla o ya da bu şekilde hemhal olmuş herkesin içindeki birşeyleri kıpırdatacak bir yaşamsallığa serilmiş küresel devrimcilik ruhunun bir canlandırılması elimizdeki.

Anderson bizi on dokuzuncu yüzyılın küresel anti-emperyalist mücadeleler çağına geri götürüyor, uluslararası antiemperyalist mücadeleler ağı ile uluslararası anarşist devrimci ağların içiçeliğinden ilerliyor, farklı ülkelerdeki emperyalizm karşıtı hareketlerin nasıl etkileşimde olduğunu inceliyor, ve edebiyatın, bilimin, yerel ve de küresel siyasetle nasıl birlikte geliştiğini takip etmemizi sağlıyor. Ayrıca, bugünün aktivizmine atfedilen ağsallık niteliğinin o günlerde de ne derece güçlü olduğunu gösteriyor. Roman ile milliyetçilik arasındaki ilişkiye, basılı yayınlar ile ulusallaşma arasındaki ilişkiye yine yoğun giriyor. Ayaklanmalar çıkıyor. Kitaplar, gazeteler yayınlanıyor. Kitaplar dünyanın bir ucundan öbür ucuna ‘yıkıcı’/’dönüştürücü’ amaçlarla taşınıyor.

Akademik açıdan, ‘uygunsuz’ bir kitap sayanlar çıkabilir. Hatta bilgi hataları ve atlanmış tonla nokta bulanlar olabilir. Zaten yazarın kendi çalışma ve iz sürme mantığı okuru zorlayacak içerimlere sahip. Bir çok bağı boşta bırakarak yoluna devam ediyor. Bazı boşlukları kendisi tahminle özgürce kapatıyor. Aynı yıllarda başka yerlerde veya aynı yıl aynı şehirde yaşanmış ama doğrudan teması olmayan olayları birlikte anarak bir tinsel bağlantı duygusunu güçlendiriyor. Yabancı topraklarda yolunu kaybedecek okura yardımcı olmak için kurgudan taviz vermiyor.

Form olarak kitap ayrıca bir tarihi roman, bir biyografik roman gibi de gidiyor. Kişilerin serüvenlerine, mektuplarına, anılarına, motivasyonlarına, özel hayatlarına odaklanıyor, tüm bu siyaseti oradan çıkarmaya çalışıyor. Anderson bu kez ampirikten yola çıkmayı biraz ileri taşıyarak ele aldığı kahramanların özel hayatlarına adım adım sokuluyor, onları buralarda yakalıyor, mektuplarına, anılarına bakıyor, anıları birbirne bağlayıp araları kıvrak varsayımlarla dolduruyor –sürgündeki iki Rus nihilist kızın yarattıkları dişil haleyle Rizalları nihilizme çekmesi sahnesinin ‘sürekli kaynayan semaver’ erotizmiyle anlatıldığı unutulmaz pasaj buna harika bir örnek... Ayrıca Anderson kahramanlarının özel hayatlarından ilerlediği gibi kendi özel hayatını da katıyor, kendisinin de dönemin devrimcileri gibi çokdilli çok yerli olduğunu hissettiriyor, bir de bakmışsınız “ağabeyim Perry” araya girmiş...

Anarşizmin fazla derinine inmemesine, hareket olarak tarihinden çok yarattığı auraya ve auralara bakmasına da bu yüzden şaşmamak gerek. Seaatle sonrasının küreselleşme karşıtı hareketleri çağında yazıyor bunları Anderson. Küresel anti-globalizasyonun küresel anti-emperyalizm şeklinde işlediği bir çağa dönerek, oradan tazeleyerek dokuyor. Bugünün küresel anti-globalizasyonunda öne çıkan anarşizmi o günlerin anarşizminden bakarak da okur gibi. Kitabın sonundaki küçük notla, yani Filipinler’de bir konuşma için geldiğinde üniversite kantininde eline tutuşturulan anarşist bildiriyle son sözü kahramanca söylüyor. Anderson’un kitabın sonundaki manila.indymedia.org ile kurduğu direk bağlantı, kitabın çerçevesine yönelik de bir yaklaşım olarak görülmeli. Sıra son mesajı vermeye geldiğinde, günümüz aktiviziminin dünyanın sayısız kentine yayılmış bağımsız medya ağı indymedianın Filipinler ayağına, manila.indymedia.org adresine atıf yapıyor. Zinciri böyle bağlıyor.

Üç Bayrak Altında, bulduğu müthiş sonuçlar, çarpıcı formülasyonlar veya tarihsel açıklamalarıyla değil, açtığı düşünme sahalarıyla, yakaladığı duygularla, ruhuyla etkili olacak bir kitap.

Anderson’un başarıyla gösterdiği temel bir şey de başka bir dünya isteyenlerin dünyaya dair farkındalıklarının önemi –günün kıta sınırlarını dahi tanımayan örgütlenmelere işleyen küseselleşme karşıtı hareketinin kendiliğinden yaşandığı bir çağa dönüş. Anarşizmin yeniden dünya politikasında güçlendiği günümüzden geriye gidip başka bir etkili dönemine bakış. Kitap kendi ruhunda bir çok post-Seattle öğe barındırıyor ve bu güncel birikimin ışığında okunması gerekiyor, mesela Richard Day’in Gramsci is Dead’iyle birlikte.... Day’in, siyasi hareketlerde ve mevzilerde ‘yakınlık mantığını’ (logic of affinity) arayışıyla Anderson’un Filipinlerden Küba’ya gerdiği ağdaki arayışları pek çok akrabalık taşıyor.

Anderson ‘yaşamsal’ olanın müdahalelerine büyük saygı göstererek ilerlemekte sakınca görmüyor; onun tarihinde bazen yanlış anlamalar ayaklanmaları tetikleyecektir, bazen bilgisizlik radikalizmi kavuracaktır, bazen kişisel ilişkilerdeki rastlantılar herşeyin yönünü değiştirecektir, kahraman olmak için yola çıkmamış kahramanlar devreye girecektir... Bu kitap, tamamen metinsel karşılaştırmalarda dolanıp durarak, Filipinler üzerine tarih kitaplarıyla ve Rizal’ın romanlarıyla Kropotkin’in metinlerini ve Jose Marti’nin şiirlerini karşılaştırarak da yazılabilirdi! Buradaysa bütün metinler hayatlardan bütün hayatlar da metinlerden geçerek anlatılıyor.

Kitapta bu Filipinli kahramanlara, onların dünyanın farklı farklı yerlerindeki yoldaşlarına, Kübalı dostlarına, ve dünya anaşistlerine bir güzelleme var. Böylece tartışmanın kritikleştiği çatala geliyoruz. Bu güzellemenin içinde milliyetçiliğin belirli bir savunusunu da bulmak doğru mu? Bu anlamda, belirli bir milliyetçiliğin dışarı çekildiği ve korumaya alındığı doğru mu? Anderson’ın yaklaşımının tehlikeli yanları olduğu da savlanabilir mi? Daha Hayali Cemaatler zamanında Gellner’den farkına işaret ederken öne çıkardığı milliyetçiliğin sadece yanlış bilinç değil aynı zamanda bir yaratı olduğu fikri zamanla “milliyetçilik üzerine çalışıp da milliyetçiliğin çirkin bir şey olduğunu düşünmeyen bir tek ben varım galiba” demesine, “milliyetçiliğin ütopyacı öğelerini seviyorum” vurgusuna kadar gelirken riskli tavizler de veriyor sayılabilir mi?

Kabaca iki yorum hattı düşünebiliriz: zaten ‘tek ülkede ulusalcı’ siyasetin militanı olanlar için sahneyi emperyalizme karşı aydınların ulusal değerlerine sahip çıkmasının tarihsel gerekliliği ve ‘ütopyacı’lığın ulusalcılıktan kurulmasının zorunluluğuna dair bir başka kanıt olarak değerlendirmek kolay yoldur. Ayrıca Batı solu için de buradan dersler çıkartacaklardır: Batılı solcular eğer gerçekten dedikleri gibi radikallerse, ‘Batı yanlısı demokratik üçüncü dünya solunu’ değil anarşist ataları gibi davranıp işte bu yurtsever üçüncü dünya sollarını desteklemeleri gerektiğini anlamalıdırlar. Anderson’un işaretlerini bu yolda birleştireceklerdir. Bu hat, ulusların verili birimler olmadığını ve yaratıldıklarını söyledikten sonra sözü geçen yaratma anının homojen bir kalıpta algılanmasında sorun gören, içindeki ütopyacı niyetleri dönemin en radikal konumlarıyla ilişki içinde yeniden düşünmeye çağıran bir öneriyi, dayanışmayı araçsallaştıran bir iç meseleye indirgeyebilir.

Benim de dahil olduğum, anasyonalist bir yerden bakan ikinci yorum hattı ise şu tartışmayı bulur karşısında: küresel iktidarlara karşı gelişen yerel isyanlar nasyonalist tonlar taşıyabilir, bunları bu tonlarından dolayı müebbete mahkum etmek anasyonalist solun küresel mücadelesiyle uyuşmazlık gösterebilecek içerimlere sahip midir? Tersine, yani tahakkümle çarpışma anlarında destekleyerek ama bir yandan da varoluşunun dünyaya bağlı yanını unutturmayıp yerel tahakkümünü kurmasına karşı uyanık olarak, içerden bozmak mı gerekir? Başka bir dünya isteyen küresel şebekeyi kurarken üye olma koşullarını ulusalcı ütopyaları da katacak bir ayara çekerek onları da dönüştürmek mümkün müdür? Anderson’ın son zamanlarda sık sık uzak mesafe milliyetçiliğinin yükseliş döneminde olmamıza yönelik uyarılar yaptığını da hatırlarsak, Üç Bayrak Altında’nın mesafe tanımayan bir dönüştürücü program arayışındakilerin kitabı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Anderson bu denli yakıcı güncel tartışmalara spesifik tarih okumalarıyla sokulurken ve ulusalcı tahakküme karşı çıkarken küresel tahakküme yakalanmamanın imkanlarını araştırıyor diyebilir miyiz? Böyle bakarsak anasyonalist pozisyonun politik tonunu güçlendirmek için de bir imkân bulabiliriz bu yaklaşımda. Yerel anti-emperyalizmin tüm gerici çağrışımlarını küfeden atacak bir devrimci küresel anti-emperyalizmi geri kurması, ulusalcı direnişleri ulusalcılığın dışında bir dünya tasavvur eden ve buna göre en güçlü şekilde eylemeye çalışan anarşizmle bağlaması hep aynı ağsal direniş tahayyülünün göstergeleri olarak anlaşılabilir. Nasyonalist ütopyanizm anarşist anasyonalist terbiyeyle dünya mutfaklarına –yine– hazır hale getirilebilir mi?

Şunu söyleyebilirim, üç bayrak altındakiler tek bayrak altındakilere karşıdır. Üç bayrak altındakiler aslında çok bayrak altındadır. Çokdilli, çokyerli devrimcilerdir ve dünyanın köşe bucağının farkındadırlar. Ve gözleri ucu milliyetçiliğe bulaşmış ütopyanizmlere bile açıktır, o ateş toplarını avuçlarında çevirir ve üfleyip başka yerlere sıcaklığını ileterek milletlerarası değil ama yerlerarası bir solun ufkuna bakarlar..

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.