Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-715-9
13x19.5 cm, 328 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Fredric Jameson diğer kitapları
Modernizm İdeolojisi, 2008
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Ütopya Denen Arzu
Özgün adı: Archaeologies of the Future / Part One: The Desire Called Utopia
Çeviri: Ferit Burak Aydar
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2009
2. Basım: Aralık 2017

Geçmişi araştırırken başvurduğumuz araçları gelecek için kullanmalı —"toplumsal biçimlerin poetikası" adını verdiği projenin en yeni parçasını oluşturan bu kitabında Jameson'ın yaptığı çağrı bu. Thomas More'un bu edebi türe adını veren Ütopya'sından başlayarak "bilimkurgunun Shakespeare'i" kabul edilen Philip K. Dick'in, Mülksüzler ile bilimkurgu ve ütopyayı bir anlamda uzlaştıran Ursula K. Le Guin'in ve diğer önemli bilimkurgu yazarlarının yapıtlarına uzanan, kapsamlı bir bilimkurgu ve ütopya arkeolojisi sunuyor.

"Bizi düşmanın varlığı değil, genel inanış elden ayaktan düşürüyor," diyor Jameson, "kapitalizmin tarihsel alternatiflerinin gerçekleşemez ve olanaksız olduğunu, başka bir sosyoekonomik sistemin –pratiğe geçirmek şöyle dursun– tasavvur dahi edilemeyeceğini söyleyen bir genel inanıştan" söz ediyor. Bugünümüzden kökten farklı bir gelecek tahayyül etme çabasının, bizi esasen tahayyülümüzün sınırlarına götürdüğünü; ufkumuzu çepeçevre kuşatan üretim tarzının, bakış açımızı nasıl şekillendirdiğini anlatıyor. Ütopya kavramının neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu ikna edici bir biçimde gösteriyor ve "radikal farklılık üzerine, radikal ötekilik üzerine ve toplumsal bütünlüğün sistemsel doğası üzerine temsili bir düşünme" olarak gördüğü ütopya biçiminin reel sosyalizm sonrası dönemde görebileceği negatif ve dönüştürücü işleve dikkat çekiyor.

Bloch'dan bu yana yazılmış en sağlam Ütopya savunusu niteliğindeki bu kitabın, bir edebi tür olarak bilimkurguya meraklı okurlar kadar Sol tahayyülün imkânlarını araştıran okurlar için de vazgeçilmez olduğunu düşünüyoruz.

İÇİNDEKİLER
Giriş: Günümüzde Ütopya

1 Ütopya Çeşitleri
2 Ütopyacı Adacıklar
3 Morus: Ütopya Türüne Açılan Pencere
4 Ütopyacı Bilim mi, Ütopyacı İdeoloji mi?
5 Büyük Bölünme
6 Bir İstek Nasıl Gerçekleştirilir?
7 Zaman Engeli
8 Bilinemezlik Tezi
9 Yabancı Bedeni
10 Ütopya ve Çatışkıları
11 Sentez, İroni, Tarafsızlaştırma ve Hakikat Ânı
12 Korkuya Yolculuk
13 Gelecek ve Kargaşa

Dizin
OKUMA PARÇASI

Giriş: Günümüzde Ütopya, s. 9-16.

Ütopya her zaman siyasal bir mesele olmuştur ve edebi bir biçim için bunun çok alışıldık bir durum olduğu söylenemez. Fakat nasıl biçimin edebi değeri sürekli şüpheli durumdaysa, siyasal statüsü de yapısal olarak muğlaktır. Tarihsel bağlamındaki dalgalanmalar, beğeni ya da kişisel yargı meselesi olmayan bu değişkenliği çözmeye yaramaz.

Ütopya, Soğuk Savaş döneminde (ve hemen ardından, Doğu Avrupa'da) Stalinizm ile eşanlamlı hale geldi. Dahası insanın zayıflığını ve ilk günahını görmezden gelen, kusurlu ve gönülsüz bir tebaaya her zaman cebir yoluyla kabul ettirilmesi gereken kusursuz bir sistemin tekbiçimlilik ve ideal saflık istencini ele veren bir programı ifade eder oldu. (Boris Groys daha da ileri giderek, siyasal biçimin içerik üzerindeki bu tahakkümünü estetik modernizmin gereklilikleriyle açıklamıştır.)(1)

Mikro siyaset düzeyinde farklılık sloganını benimseyen otorite-karşıtı sol, sosyalist ülkelerin dağılmasından bu yana sağ için pek ilgi çekici olmayan bu tür karşıdevrimci analizlere sahip çıktı ve Marksizmi tam da merkeziyetçi ve otoriter olduğu gerekçesiyle Ütopyacı diye nitelendiren geleneksel anarşist eleştirilerdeki devlet karşıtı tutumları kabul etmeye başladı.

İşin paradoksal yanı, Marx ve Engels'in Komünist Manifesto'daki(2) Ütopik Sosyalizme dair tarihsel analizlerinden eleştirellikten uzak dersler çıkaran eski Marksist gelenekler, aynı zamanda Bolşevik geleneği de takip ettiklerinden,(3) Manifesto'nun Ütopyacı rakiplerini bir faillik ya da siyasal strateji anlayışına sahip olmadığı gerekçesiyle reddettiler ve Ütopyacılığı gerçek anlamıyla siyasal olana kökten ve yapısal olarak aykırı bir idealizm olarak nitelendirdiler. Ütopya ile siyasal olan arasındaki ilişki, keza Ütopyacı düşüncenin pratik-siyasal değeri ve Ütopya'nın sosyalizmle özdeşleştirilmesi hakkındaki sorunlar, Ütopya'nın siyasal bir slogan ve siyasal açıdan dinçleştirici bir perspektif olarak canlılığını yeniden kazandığı bugün de önümüzde çözülmeyi bekleyen konular olarak duruyor.

Gerçekten de, küreselleşme sonrasındaki yeni kuşak solun tamamı –eski sol ve Yeni Sol'un yanı sıra sosyal demokrasinin radikal kanadının, Birinci Dünya'daki kültürel azınlıkların ve Üçüncü Dünya'nın proleterleşmiş köylülerinin ve de topraksız ya da istihdam edilmesi yapısal olarak imkânsız kitlelerin kalıntılarını çatısı altında toplayan bir kuşak– komünist ve sosyalist partilerin itibar kaybının ve geleneksel devrim anlayışları konusundaki şüpheciliğin söylem alanını boşalttığı bir ortamda, Ütopya sloganını gittikçe daha çok benimsiyor. Yükselen dünya pazarının konsolidasyonunun –küreselleşme denen şeyin özü aslında budur– en nihayetinde, yeni siyasal faillik biçimlerinin gelişmesinin önünü açması beklenebilir. Bu arada, Margaret Thatcher'ın ünlü sözünü kullanarak ifade etmek gerekirse, Ütopya'nın alternatifi yoktur ve görünüşe göre (Amerikan ya da Batı emperyalizmine direnen köktendinci hareketler hiçbir şekilde kapitalizm karşıtı bir tavır almamıştır) geç dönem kapitalizmin hiçbir doğal düşmanı yoktur. Ne var ki burada sorun yalnızca kapitalizmin yenilmez evrenselliği değildir – sosyalist ve komünist hareketlerin ortaya çıkışından bu yana elde edilmiş toplumsal kazanımların hepsini bir bir geri alması; tüm sosyal devlet uygulamalarını, sigortayı, sendikalaşma hakkını, sınai ve ekolojik düzenlemelerle ilgili yasaları berhava etmesi; emekliliği özelleştirmek, hatta tüm dünyada serbest piyasa ekonomisinin önünde duran tüm engelleri bir bir kaldırmak derdinde olması değildir. Bizi düşmanın varlığı değil, genel inanış elden ayaktan düşürüyor: Yalnızca bu eğilimin geri döndürülemez olduğunu değil, aynı zamanda kapitalizmin tarihsel alternatiflerinin gerçekleşemez ve olanaksız olduğunu, başka bir sosyoekonomik sistemin –pratiğe geçirmek şöyle dursun– tasavvur dahi edilemeyeceğini söyleyen bir genel inanıştan bahsediyoruz. Ütopyacılar bu tür alternatif sistemleri düşünmekle kalmazlar; ütopya biçiminin kendisi, radikal farklılık üzerine, radikal ötekilik üzerine ve toplumsal bütünlüğün sistemsel doğası üzerine temsili bir düşünmedir – nasıl bir kuyrukluyıldız sayısız kıvılcım saçıyorsa, toplumsal varlığımızdaki herhangi bir değişimin, aynen o kendiliğindenlikle, ütopyacı vizyonlar üretmeyebileceğini hayal bile edemeyecek noktalara varan bir düşünmedir bu da.

Dolayısıyla Ütopyacı bir siyasetin (ya da herhangi bir siyasal Ütopyacılığın) temel dinamiği, bu tür bir siyaset kendisininkinden radikal derecede farklı bir sistem hayal etmeyi, hatta bazen gerçekleştirmeyi amaçladığı oranda, her zaman Özdeşlik ve Farklılık diyalektiğinde yatacaktır.(4) Bu noktada Olaf Stapledon'ın, zamanla yabancı ve egzotik kültürleri benimsemelerinin kökeninde antropomorfik ilkeler olduğunu idrak eden uzay ve zaman gezginlerini takip edebiliriz:

İlk başta, yani tahayyül gücümüz bir tek kendi dünyamızla ilgili deneyimlerle sınırlıyken, yalnızca bizimkine çok benzer dünyalarla temas kurabiliyorduk. Dahası çalışmamızın bu çaylaklık evresinde, bu dünyalara sürekli, bugün Homo sapiens'in içinde bulunduğu kötü durumun altında yatan manevi krizin aynısını yaşadıkları sırada rastlıyorduk. Görünen o ki, bizim herhangi bir dünyaya girebilmemiz için, bizde ve ev sahiplerimizde derin bir benzerlik ya da özdeşlik olmalıydı.(5)

İleride de göreceğimiz üzere, Stapledon kelimenin gerçek anlamıyla Ütopyacı değildir; fakat hiçbir Ütopya yazarı ampirizmin şu büyük düsturuyla karşılaşırken bu denli açıksözlü olmamıştır: Akla giden her yol duyulardan geçer. Bu ilke, doğru olduğu takdirde, yalnızca bir biçim olarak Ütopya'nın değil, genel olarak bilimkurgunun da sonuna işaret eder; zira bu şekilde en uçuk tasavvurlarımızın bile deneyim kolajları, şurada burada elde avuçta kalanlardan oluşturulmuş yapılar olduğu doğrulanmış olur: "Homeros Khimaira fikrini oluşturduğunda, tek yaptığı farklı hayvanlara ait parçaları –aslan başı, keçi bedeni, yılan kuyruğu– tek bir hayvanda birleştirmek olmuştu."(6) Toplumsal düzlemde, tahayyüllerimizin yaşadığımız çağın üretim tarzının (ve belki de geçmiş üretim tarzlarından bugüne kalan öğelerin) tutsağı olduğu anlamına gelir. Ütopya'nın olsa olsa zihinsel ve ideolojik tutsaklığımızı daha çok fark etmemizi sağlama gibi olumsuz bir amaca hizmet ettiğini (benim sık sık dile getirdiğim bir husus)(7) ve dolayısıyla en iyi Ütopyaların en kapsamlı başarısızlık sergileyen Ütopyalar olduğunu öne sürer.

Bu önermenin olumlu yanı, Ütopya tartışmasını içerikten temsile kaydırmamızı sağlamasıdır. Bu metinlerin bir siyasal düşüncenin ya da ideolojinin ifadeleri olarak alındığını o kadar sık görürüz ki, kararlılıkla biçimci bir yol tutturarak dengeyi yeniden sağlamak faydalı olabilir (Hegel ya da Hjelmslev okurları biçimin her halükârda özgül bir içeriğin biçimi olduğunu bilirler). Bu açıdan Ütopyacı yapının yalnızca toplumsal ve tarihsel hammaddeleri değil, aynı zamanda bunların aralarındaki temsili ilişkiler de –kapanma, anlatı ve dışlama ya da takdim tehir– ilgi çekicidir. Burada ve başka anlatı analizlerinde en manidar olan nokta söylenenler değil, söylenemeyenler, anlatı aygıtında kayda geçmeyenlerdir.

Bu Ütopyacı biçimciliği, tereddütle de olsa Ütopya üretiminin psikolojisi adını verdiğim bir şeyle; yani daha çok Ütopyacı fantazi mekanizmalarıyla ilgili bir incelemeyle, üstelik tarihsel ve kolektif istek gerçekleştirimi boyutuna odaklanarak bireysel yaşamöyküsünden kaçınan bir incelemeyle tamamlamak önemlidir. Bu tür bir yaklaşım, Ütopyacı fantazi üretiminin tarihsel olabilirlik koşullarına ister istemez ışık tutar, zira bugün ilgimizi en çok çeken soru şudur: Ütopyalar neden bir dönemde çiçek açarken başka bir dönemde sararıp solmaktadır? Benim yaptığım gibi, Ütopya'nın bilimkurgu adı verilen kapsamlı edebi biçimin sosyoekonomik bir alt türü olduğuna inanan Darko Suvin'in(8) yolundan gidersek, sorunun bilimkurguyu da içerecek şekilde genişletilmesi gerektiği açıkça anlaşılır. Bu nedenle Suvin'in "bilişsel yadırgatma" ilkesi –Rus Biçimcilerinin "alışkanlığı kırma" mefhumunu ve keza Brechtçi Verfremdungseffekt(*) düşüncesini temel alan bu estetik, bilimkurguyu esas itibariyle epistemolojik bir işlev bağlamında nitelendirir (ve dolayısıyla tür olarak fantazinin daha düşsel uçuşlarını da dışlar)– bu türsel kategorinin özgül bir altkümesinin, özel olarak, alternatif toplumsal ve ekonomik biçimlerin tahayyülüne adanmış olduğunu varsayar. Ne var ki ileriki aşamalarda, gerek günlük yaşamda gerek metinlerde daha pek çok şeyi esinleyen Ütopyacı bir dürtünün –Ütopya türü ya da metniyle yan yana– varlığıyla tartışmamız daha da karmaşıklaşacak (bkz. Birinci Bölüm, aşağıda). Bu ayrım buradaki belirli meselelere odaklanan bilimkurgu tartışmasını da karmaşıklaştıracak, zira (Le Guin'in Lathe of Heaven'ı [Gökyüzünün Torna Tezgâhı] gibi) açıkça Ütopyacı temalara sahip bilimkurgu metinlerinin yanı sıra, Dokuzuncu Bölüm'de olduğu gibi, Ütopyacı dürtünün işleyişlerini açığa vuran eserleri de ele alacağız. Her halükârda, Ütopya Denen Arzu'da bilimkurgunun Ütopyacı Özdeşlik ve Farklılık diyalektiğiyle ilişkili yönleri üzerinde duracağız.(9)

Biçim ve temsille ilgili tüm bu sorunlar bizi başlangıçtaki siyasal soruna geri götürür, fakat bu siyasal sorun artık kabuk değiştirmiş ve şu biçimsel ikileme dönüşmüştür: Tarihin sonunun geldiğini vaaz eden eserler nasıl olup da işe yarar tarihsel dürtüler sunar? Bütün siyasal farklılıkları çözmeyi amaçlayan eserler nasıl olup da bir bakıma siyasal kalmaya devam edebilir? Bedenin ihtiyaçlarını aşmak için tasarlanmış metinler nasıl olup da materyalist kalabilir? "İstirahat çağı" görüleri (Morris) nasıl olup da bizi canlandırıp harekete geçirebilir?

Tüm bu sorunların içinden çıkılamaz olduğunu düşünmek için elimizde sağlam gerekçeler var, zaten içinden çıkmak için uğraştığımız sürece kötü bir şey de değildir bu. Gerçekten de Ütopya metinleri söz konusu olduğunda, en güvenilir siyasal sınama yöntemi, ele alınan tek bir eser hakkında bir yargıya varmaktan ziyade bu eserin yenilerini, geçmiş Ütopya metinlerini de içeren ve değiştiren (ya da düzelten) Ütopyacı görüleri yaratma becerisine bakmaktır.

Ne var ki bu içinden çıkılamazlık aslında siyasetten çok derin yapıyla ilgili bir konudur ve Ütopya üzerine yazan pek çok yorumcunun (örneğin Fourier'ye büyük hayranlık duyan Marx ve Engels'in)(10) bu konuda neden çelişkili açıklamalar yaptıklarını açıklar. Bir diğer Ütopya hayalcisi –1960'ların kuşkusuz en nüfuzlu Ütopyacısı olan Herbert Marcuse– resmi konusu Ütopya'dan ziyade kültür olan önceki bir argümanında bu çokanlamlılığa bir açıklama getirir.(11) Fakat sorun hâlâ aynı sorundur: Kültür dediğimiz şey siyasal, yani eleştirel, hatta yıkıcı olabilir mi; yoksa bizzat parçası olduğu toplumsal sistem kültürü kaçınılmaz olarak yeniden kendisine mi mal eder? Marcuse sanatın iflah olmaz muğlaklığının kökeninde tam da sanat ve kültürün toplumsal olandan ayrılmasının yattığını söyler – kültürü başlı başına bir alan olarak sunan ve bu şekilde tanımlayan bir ayrılmadır bu. Kültürün toplumsal bağlamından uzaklaşması (ki bu sayede kültür, toplumsal olanı eleştirip mahkûm edebilir) aynı zamanda müdahalelerini etkisiz kalmaya mahkûm eder; sanatla kültürü, bu tür kesişimlerin peşin peşin etkisiz hale getirildiği önemsiz, entipüften bir uzama havale eder. Bu diyalektik, Ütopya metninin çokanlamlılıklarını da daha doyurucu bir şekilde açıklar; zira bir Ütopya, mevcut olandan radikal farklılığını kendinden emin bir şekilde iddia ettiği oranda, yalnızca gerçekleştirilemez değil, daha da beteri tahayyül edilemez olur.(12)

Bu durum bizi rakip ideolojik klişelerin, Ütopya'yla ilgili şu ya da bu mutlak siyasal yargıya varmaya çabaladığı başlangıç noktamıza aynen geri götürmez. Zira artık bu güvenilmez biçime kayıtsız şartsız bağlı kalamasak bile, Sartre'ın kusurlu bir komünizmle ondan da kabul edilemez olan bir anti-komünizm arasında kendine bir yol bulabilmek adına icat ettiği dâhiyane siyasal slogana başvurabiliriz. Kim bilir, belki de Ütopya yolcularına da buna benzer bir şey önerilebilir: Eleştirmenlerinin saiklerini şaibeli bulan, ama Ütopya'nın yapısal muğlaklıkları konusunda da bir o kadar bilinçli olanlar, günümüzde Ütopya fikrinin ve programının son derece gerçek siyasal işlevinin farkında olanlar açısından, anti-anti-ütopyacılık sloganı en iyi strateji olabilir.

Notlar


(1) Boris Groys, The Total Art of Stalinism (Princeton, 1992 [1988]). Yukarı
(2) Bkz. Karl Marx ve Friedrich Engels, "Sosyalist ve Komünist Yazın", Komünist Manifesto, çev. Muzaffer İlhan Erdost, Ankara: Sol, 1993. Ayrıca bkz. Friedrich Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, çev. Ömer Ünalan, Ankara: Sol, 1993. Gelgelelim Lenin'in de, Marx'ın da birer Ütopya kaleme almışlığı vardır: Marx Fransa'da İç Savaş'ta [1871], Lenin Devlet ve Devrim'de [1917]. Yukarı
(3) "Sınırlar kuramı" ya da "yakın hedefler kuramı" ("teoriya blizhnego pritsela"): Bkz. Darko Suvin, Metamorphoses of Science Fiction (New Haven, 1979), s. 264-5. Yukarı
(4) Bkz. G. W. F. Hegel, "Essence", Encyclopedia Logic içinde, İkinci Kitap, (Oxford, 1975 [1817]). Yukarı
(5) Olaf Stapledon, The Last and First Men/Star Maker (New York, 1968 [1930, 1937]), s. 299. İngiliz romancı Olaf Stapledon'un (1866-1950) yukarıda zikrettiğimiz iki en önemli eseri Dokuzuncu Bölüm'de tartışılacaktır. Stapledon, Amerikan bilimkurgusunu çıkaran ticari amaçlı ucuz romanlardan değil, H. G. Wells'in "bilimsel romanslar" ya da spekülatif kurmacalar geleneğinden, deyim yerindeyse, Avrupa sanat geleneğinden gelir. Yukarı
(6) Alexander Gerard, Essay on Genius, aktaran M. H. Abrams, The Mirror and the Lamp (Oxford, 1953 [1774]), s. 161. Yukarı
(7) Bkz. F. Jameson, "Progress versus Utopia, or, Can We Imagine the Future?", Science Fiction Studies, #27, 1982, s. 147-58. Yukarı

(*) Alm. Yabancılaştırma etkisi ya da V-effekt. –ç.n. Yukarı
(8) Suvin, Metamorphoses of Science Fiction, s. 61. Yukarı
(9) Bilimkurgunun yüksek kültürde geleneksel olarak reddedilmesi –salt kalıplaşmış olanın damgalanması (ki bu onun ilk günahını, yani ucuz romanlara dayanan kökenlerini yansıtır), karmaşık ve psikolojik olarak "ilginç" karakterlerin olmamasından şikâyet edilmesi (görünüşe göre, çağdaşlık sonrası "merkezli özne" kriziyle aşık atamayan bir konumdur), modern bilimkurgunun üslup çeşitlemelerini görmezden gelen özgün edebi üslup arayışları (Philip K. Dick'in gündelik Amerikan İngilizcesinde alışkanlığı kırmaya yönelik çalışmaları)– sanırım kişisel bir beğeni sorunu değildir. Ayrıca salt estetik argümanlarla da (örneğin seçilmiş bilimkurgu eserlerini kanona benzetmeye çalışmak) ele alınamaz. Biz bu noktada, bu biçim ve anlatı söyleminin bir bütün olarak psişik bir direncin nesnesi ve bir edebi "gerçeklik ilkesi" türünün hedefi olduğu bir çeşit türsel tiksinti saptamasında bulunmak zorundayız. Başka bir deyişle, bu tür okurlar açısından, yüksek edebi biçimleri verimsizliğin ve halis muhlis bir sapmanın suçluluk verici çağrışımlarından kurtaran ve onlara toplumsal olarak kabul görmüş gerekçeler bahşeden Bourdieu tarzı aklileştirmeler burada yoktur. Bunun, fantazi okurlarının bizzat bilimkurgu okurlarına hitaben verebilecekleri bir yanıt olduğu doğrudur (bkz. aşağıda, Beşinci Bölüm). Yukarı
(10) Marx-Engels, Seçme Yazışmalar I (1844-1869), çev. Yurdakul Fincancı, Ankara: Sol, 1995. Örneğin, 9 Ekim 1866 tarihli, Kugelmann'a yazdığı mektupta Proudhon'a küçük burjuva bir Ütopyacı diye saldırırken, hemen aşağıda "oysa Fourier, Owen, vb.nin ütopyalarında yeni bir dünya öngörüsü ve bunun yaratıcı ifadesi vardır" der (s. 215). Ayrıca Engels de şunları yazar: "Alman teorik sosyalizmi, Saint-Simon, Fourier ve Owen'ın omuzlarında yükseldiğini hiçbir zaman unutmayacaktır. Bu üç adam fantazilerine ve ütopyacılıklarına karşın tüm zamanların en önemli beyinleri arasında sayılmalıdır, zira bizim kesinliğini bugün bilimsel olarak saptadığımız sayısız meseleyi onlar dehaları sayesinde öngörmüşlerdir" (aktaran Frank ve Fritzie Manuel, Utopian Thought in the Western World [Cambridge, MA, 1979], s. 702). Keza Benjamin de, Fourier'nin büyük bir hayranıydı: "Sonsuz bir hayranlık beslediği Fourier'nin evrensel oyunu gibi bir oyunun tamamen özgürleşmesini bekliyordu. Bugün, Saint Simon'un ve Fourier'nin Paris'inde onun kadar içten yaşayan bir kişi daha olduğunu sanmıyorum." Pierre Klossowski, "Lettre sur Walter Benjamin", Tableaux vivants (Paris: Gallimard, 2001), s. 87. Ayrıca Barthes da onun tutkulu bir okuruydu (bkz. Birinci Bölüm, 6. dipnot). Yukarı
(11) Bkz. "On the Affirmative Character of Culture", Negations (Boston, 1968). Yukarı
(12) Başka bir açıdan, kültürün muğlak gerçekliğiyle (yani bizim bağlamımızda, Ütopya'nın kendisinin muğlak gerçekliğiyle) ilgili olan bu tartışma, ontolojik bir tartışmadır. Varsayıma göre, işi gelecek ya da varlık-olmayan olan Ütopya yalnızca bugünde var olur ve arzu ile fantazinin görece güçsüz yaşamını bugünde sürer. Fakat bu, varlığın ve zamansallığının amfibi olduğunu hesaba katmamak demektir: Bu bakımdan Ütopya felsefi açıdan izle benzeştir, tek farkı zamanın diğer ucunda olmasıdır. İzin çıkmazı aynı anda hem geçmişe hem de bugüne ait olması ve dolayısıyla geleneksel Oluş kategorisinden çok farklı bir varlık ve varlık-olmayan karışımını oluşturmasıdır. Bu yüzden analitik Akıl için az da olsa lekeleyicidir. Geleceğin henüz-varlık-olmayan'ı ile bugündeki bir metinsel varlığı birleştiren Ütopya ise bizim izlere bahşetmek istediğimiz arkeolojileri aynı derecede hak etmektedir. Bu sonuncusuna ilişkin felsefi bir tartışma için, bkz. Paul Ricoeur, Time and Narrative, III. cilt (Chicago, 1988), s. 119-20. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Osman Çakmakçı, “Ütopya adacıkları”, Birgün, 6 Ekim 2009

Ütopyanın sözcük anlamına bakıyorum hemen, yeniden daha net olmak için: Bir toplumun mükemmel ve o toplumu oluşturan bireylerin tamamının mutlu olması. Ütopyalar tarihin hem en boğuntulu zamanlarında hem de en çalkantılı zamanlarında sürekli gündeme gelmiş gelecekteki toplumla ilgili tasarımlardır denilebilir. Tarihte ilk ütopyacı metin olarak ise kelimenin de alındığı Thomas More’un Utopia (1517) adlı kitabı kabul ediliyor. Mary Shelley’in Frankenstein (1818) adlı kitabı ise bilimkurgunun başlangıcı sayılıyor. Postmodern durumu haklı olarak en çok analiz ederek eleştiren, açıklarını ortaya koymaya çalışan Amerikalı sol düşünür Fredric Jameson, Ütopya Denen Arzu adlı kitabında ütopik düşünce ile bilimkurgu arasındaki ilişkileri inceliyor. Her ikisi de geleceğe dair tasarımlarla ilgilenen bu iki tür iç içe geçmiş gibi görünüyor.

Eleştirinin silahı

Francis Fukuyama’nın ‘Tarihin Sonu’ tartışmalarıyla birlikte her türlü ütopyanın ilga edildiği, geriye sadece kapitalizmin sonsuz egemenliğini ilan ettiği distopyaların kaldığının ima edildiği daha 10 yıl öncesini unutmuş değiliz. O zamanlar bırakın ütopyalar kurmayı, geleceği düşünmek bile imkânsızlaşmış, bu ancak kendini kandıranları ebleh çırpınışları olarak değerlendirilir olmuştu. Bu karanlık süreç kapitalizmin en son mali kriziyle birlikte kapanır gibi olunca, Marx ve sosyalizm yeniden yükseldi, gelecek tasarımları yeniden hız ve itibar kazandı. ?imdi yeniden ütopyalar hayal edebiliriz: 1960’ların kuşkusuz en nüfuzlu ütopyacısı olan Herbert Marcuse kültürel açıdan ütopyaya yaklaşır ki, günümüzde de sanırım bütün tasarımlar kültürel mecrada anlamını bulacak, mücadele orada kazanılacak ya da kaybedilecektir. “Kültür dediğimiz şey siyasal, yani eleştirel, hatta yıkıcı olabilir mi; yoksa bizzat parçası olduğu toplumsal sistem kültürü kaçınılmaz olarak yeniden kendisine mi mal eder?” (Ütopya Denen Arzu, s. 15)

Ütopik ve bilimkurgusal metinleri, dolayısıyla tasarıları iç içe geçirerek inceleyen Jameson, en önemli kitabı Umut İlkesi 2007 yılında Türkçede de yayımlanan Ernst Bloch’a pek çok atıfta bulunuyor. Bloch, günlük hayatımızda ütopik itkinin izlerinin peşine düşmüştü. “Bloch yaşamda ve kültürdeki geleceğe yönelik her şeyi yöneten ve oyunlardan patentli ilaçlara, mitlerden kitle eğlencelerine, ikonografiden teknolojiye, mimariden Eros’a, turizmden şakalara ve bilinçaltına kadar her şeyi kapsayan ütopyacı bir dürtü olduğunu varsayar.” (s. 18) Bloch’a göre toplumun gündelik yaşamında ütopyacı itkinin izlerini görebiliriz. Dolayısıyla günlük yaşamımızda küçük küçük ütopyalar gerçekleştirebiliriz.

Jameson’a göre, “More’un başlangıç metninden iki farklı çizginin doğduğunu varsaymak daha doğru olacaktır: Birisi, ütopyacı programın gerçekleştirilmesine başkoymuş çizgi; diğeriyse çeşitli gizli ifadelerde ve pratiklerde yüzeye çıkmayı başaran, muğlak ama her an ve her yerde mevcut olan ütopyacı dürtüdür”. (s. 20) Demek ki iki ana çizgi var: Biri ‘Program’, diğeri ‘İtki’. Ütopyacı program geçen yüzyılın başında Sovyetler Birliği’ni ütopyanın gerçekleşmiş hali olarak görüyordu.

Yok-Ülke tasavvuru

Günümüzde Sovyetler Birliği’nin de dağılmasıyla birlikte bir ‘Yok-Ülke’ olarak görülen yalnızca Küba kaldı. Yoksul ama gururlu, mutlu ülke. Kapitalizmin büyük bir küstahlıkla mutlak hükümranlığını, mutlak seçeneksizliğini ilan ettiği günümüzde bir çıkış yolu olarak ütopik düşünce yeniden canlanır mı bilmem.

Kasvet o kadar yoğun ve insanlığın takati o kadar kesik ki. Tarihe bakıp antik metinlere bakar gibi mi bakmak zorundayız ütopik metinlere. 21. yüzyılda yeni ütopyalar hayal edilebilecek mi? Geleceğe doğru bilinçli, umut dolu adımlar atabilecek miyiz? Her zaman ‘olumlu mesajlar’ vermeye çalışan bir filozof olan Fredric Jameson, eleştirel aklını her satırında kullanarak yazdığı bu kitapta ütopyacı olasılıkları bilimkurguyla da ilişkilendirerek canlı tutmaya çalışıyor. Tutalım diye bize bir el uzatıyor.

Devamını görmek için bkz.

Ayşegül Sönmez, “Ütopyanın alternatifi vardır”, Radikal Kitap Eki, 23 Ekim 2009

Frederic Jameson, bu kez her zaman siyasi bir mesele olan ütopyayı anlatmıyor. Edebi bir biçim olarak ütopyayı analiz ediyor. Ursula K. Le Guin’den Ballard’a, Samuel R. Delany’den Harry Potter serisine kadar edebi bir biçim olarak ütopyanın, siyasi bir mesele olarak macerasından neler ödünç aldığına, alabildiğine ve siyasal olanı nasıl edebiyatta devşirdiğine dikkat çekiyor. Ve böylelikle, edebi bir biçim olarak alışılmadık olan ütopyayı incelerken onun siyasal statüsünü de tartışmaya açıyor.

“Nasıl biçimin edebi değeri sürekli şüpheli durumdaysa siyasal statüsü de yapıtsal olarak muğlaktır. Tarihsel dalgalanmalar beğeni ya da kişisel yargı meselesi olmayan bu değişkenliği çözmeye yaramaz” diyerek ütopyaya neden arzu dediğini sabırsız okura adeta aşılıyor...

Jameson, soğuk savaş döneminde Stalinizm ile eşanlamlı hale gelen ütopyayı, arzuyla eş tutarak ütopya üzerine düşünüp tartışmamız gerektiğini vurguluyor.

Ütopya, bir zamanlar, nasıl “insanın zayıflığını ve ilk günahını görmezden gelen kusurlu ve gönülsüz bir tebaya her zaman cebir yoluyla kabul ettirilmesi gereken kusursuz bir sistemin tekbiçimlilik ve ideal saflık istencini ele veren bir programı” yani Stalinizmi ifade ettiği gibi bugün arzuyu ifade etmesi doğal değil mi?

Yeni kuşak sol

Her şeyden önce Jameson’a göre ütopya bugün siyasal bir slogan ve siyasal açıdan dinçleştirici bir perspektif olarak canlılığını günümüzde tekrar kazanmış durumda... Ama bu idealizmin ütopya kavramını nasıl zaman içinde yıprattığını görmezden gelmek için bir neden değil. Bilakis tartışmanın tam sırası. Jameson’ın kitabın girişindeki yazısındaki ister istemez yaptığı ‘yeni kuşak sol’ tarifi de lezzetli hemen araya alalım... Jameson’ın küreselleşme sonrası yeni kuşak solu, eski sol ve yeni solun yanı sıra sosyal demokrasinin radikal kanadı, birinci dünyadaki kültürel azınlıklar, üçüncü dünyanın proleterleşmiş köylüleri ve de topraksız ya da istihdam edilmesi yapısal olarak imkansız kitleleri çatısı altında toplayan kuşak. İşte bu kuşak, komünist ve sosyalist partilerin itibar kaybının ve geleneksel devrim anlayışları konusundaki şüpheciliğin söylem alanını boşalttığı bir ortamda Ütopya sloganını gittikçe doğal olarak daha da benimsiyor. Ama benimsenen ütopya hangisi? İşte bu yanıtlanması imkansız bir soru. Çünkü bir tane ütopya yok. Ütopyacı biçimle Ütopyacı istek, edebi türle, günlük yaşamdaki Ütopyacı dürtü arasındaki gerilime rağmen sonuçta her biri ve hepsi ütopyacı bir hayali gerçekleştirmeye çalışmıyor mu? Ve bu hayal, doğal olarak siyasal pratiği de içermiyor mu?

Hayır, hayır... Maalesef o kadar kolay ve aynı değil. Jameson, ütopya çeşitlerini anlatmak için kavramsal bir sanatçı titizliğinde –Hanne Darboven olabilir– çizelgeler ve şemalar yapmış. Sadece ütopyacı dürtünün özelliklerinin seviyeleri bile dörde ayrılıyor: Kolektif (anagojik), zamansallık (ahlaki), beden (alegorik), ütopya özelliği (metin) gibi...

Bütün bu çeşit çeşit ütopyaları, örneklerini, metinleri inceledikten sonra kitaptan akılda kalanlar epey manidar. Jameson’ın “İnsan sonrası daha önce hiç olmadığı kadar uzak ve olanaksız görünmeye başladı” cümlesi gibi ya da küreselleşme üzerine hayli distopik düşünceler gibi...

“Küresel-yerel karşıtlığının yalnızca sahte sorunlar değil, sahte çözümler de üreten ideolojik bir düalizm olduğunu varsayabiliriz: iyi özelliklerini tek bir karmaşık terim ya da çözünürlük imgesi içinde birleştirmeyi istediği zaman, bu düalizmin çoğulculuk ve çokkültürlülük gibi ikiz çocukları olur. Çoğulculuk, kavramsal ikilemi kapanma olarak kalan bu hayali çözünürlüğün merkezi izleği olur.”

Bu yeni gelişmenin ütopya biçimi üzerindeki birtakım etkileri, klasik örneklerinin yerini nasıl yeni örneklere bıraktığı bu kitabın evet konusu. Kitapta bahsi geçen fantastik ve bilim kurgu kitaplarını bilmeseniz, bir Bülent Somay olmasanız dahi, bu kitap aracılığıyla kendi mikro-ütopyalarınız üzerine düşünebilirsiniz. Emin olun.

Devamını görmek için bkz.

Orhan Tüleylioğlu, “Toplumsal kötülüklere ütopyacı çözüm”, Milliyet Sanat, Ekim 2009

Ülkemizde Marksizm ve Biçim, Dil Hapishanesi, Kültürel Dönemeç, Modernizm İdeolojisi adlı kitaplarıyla tanınan Amerikalı eleştirmen Fredric Jameson, Ütopya Denen Arzu adlı kitabında bu edebi türe adını veren Thomas More’un Ütopya’sından başlayarak, kapsamlı bir ütopya arkeolojisi sunuyor.

Yazar, “Ütopyalar neden bir dönemde çiçek açarken başka bir dönemde sararıp solmaktadır?” sorusuna yanıt ararken, Ütopya’nın kaderi, geleceği ve geleceğimizle olan ilişkisi bağlamında araştırmasını derinleştiriyor. Ütopya’yı bilimkurgu adı verilen kapsamlı edebi biçimin sosyoekonomik bir alt türü olarak gören yazar, “Bilimkurgunun Shakespeare’i” kabul edilen Philip K. Dick’in, bilimkurgu ve ütopyayı bir anlamda uzlaştıran Ursula K. Le Guin’in, Asimov, Wells, Brunner, Stapledon ve Lem gibi önemli bilimkurgu yazarlarının yapıtlarına uzanıyor.

Yazar, ütopyaların oluşturulması ihtimalinin koşullarını inceliyor, tüm toplumsal hareketlerin ütopyacı bir hayali gerçekleştirmeye çalıştığını, bu uğurda topluluklar kurulduğunu ve devrimler yapıldığını belirtiyor ve Ütopya ile siyasal olan arasındaki ilişkiyi kitabının merkezine koyuyor. Ona göre, günümüzde ütopya ideolojik ifadenin ötesine geçen hayati bir siyasal işlev görüyor.

Jameson bu noktada, ütopya kavramının neden hâlâ vazgeçilmez olduğunu gösteriyor. Ütopyacı arzunun doğasını ve umudun aslını araştırmaya yöneliyor. Paranın ortadan kaldırılmasını detaylı bir şekilde ele alıyor. Modernleştirici bir sanayi toplumunun sorunlarının sosyalizmin sunduğu ütopyacı çözümler olmadan çözülemeyeceğini düşünen yazar, ütopyanın bugün hâlâ oynamak zorunda olduğu canlı siyasal işlevi yeniden tanımlamaya çalışıyor, “Bizi düşmanın varlığı değil, genel inanış elden ayaktan düşürüyor. Kapitalizmin tarihsel alternatiflerinin gerçekleşemez ve olanaksız olduğunu, başka sosyoekonomik sistemin –pratiğe geçirmek şöyle dursun– tasavvur dahi edilemeyeceğini söyleyen bir genel inanıştan bahsediyoruz,” diyor.

Jameson Ütopyacıların bu tür alternatif sistemleri düşünmekle kalmadıklarını; ütopya biçiminin kendisinin, radikal farklılık üzerine, radikal ötekilik üzerine ve toplumsal bütünlüğün sistemsel doğası üzerine temsili bir düşünme olduğunu, bugünümüzden kökten farklı bir gelecek tahayyül etme çabasının, bizi esasen tahayyülümüzün sınırlarına götürdüğünü uzun uzun anlatıyor; ufkumuzu çepeçevre kuşatan üretim tarzının, bakış açımızı nasıl şekillendirdiğini anlatırken ütopya biçiminin reel sosyalizm sonrası dönemde görebileceği negatif ve dönüştürücü işleve dikkat çekiyor.

Jameson, ne tür yenilik getirirse getirsin sanayi kapitalizminin yarattığı ekonomik sorunlara çözüm getirmeyen bir modern Ütopyanın düşünülemeyeceğini belirtiyor ve şunları söylüyor: “Gelecekteki ütopyaların sosyalizmden mutlak bir şekilde ayrışabileceğini hayal edilebileceğini hala zor olduğunu düşünüyorum: Yani Ütopyayı toplumsal ve ekonomik eşitlik gibi değerlerden ve yiyecek, konut, ilaç, eğitim ve çalışma gibi evrensel halklardan ayırmanın pek mümkün olmadığına inanıyorum.”

Jameson’na göre, ütopyacı biçimin kendisi hiçbir alternatifin mümkün olmadığını, sistemin hiçbir alternatifinin bulunmadığını vaaz eden evrensel ideolojik kanaate verilen yanıttan başka bir şey değil. Jameson bu yapıtıyla, öncelikle bir okurun ütopya okumakla ne elde edeceğini ilişkin veriler sunarken, sahte sorunlara sahte çözümler üreten ideolojilere ve toplumsal kötülüklere karşın farklı bir gelecek hayal edebilme ihtimalini ortaya çıkarıyor, ütopyanın bugün için değerini anlatıyor. Küreselleşmiş bir dönüşümün nasıl devam edeceğiyle ilgili herhangi bir anlayışa sahip olmadığımız için, Orwell’ın geçmişin, belleğin ve çocukluğun kaybedilmesi konusunda duyduğu kaygıya benzer bir kaygıyı da bizim geleceğin kaybedilmesi konusunda duymamız gerektiğini, günümüzde Ütopya fikrinin ve programının son derece gerçek siyasal işlevinin farkında olanlar açısından, anti-anti-ütopyacılık sloganının en iyi strateji olduğunu söylüyor. “Ütopyayı gerek edebi bir form gerekse siyasal program olarak nasıl bir gelecek bekliyor?” sorusuna kapsamlı bir yanıt veriyor.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, “Ütopyanın gerçekliği”, Radikal Kitap Eki, 25 Aralık 2009

İçinde yaşadığımız zamanların gerçekliği yeniden üretme konusundaki çıkmazları, düşünce üretiminin dört duvar arasına sıkışmasına neden oluyor. Elbette olanaksız değil yeni düşünceler üretmek, ama insanın bilgisi ve ufku ne kadar derin ve genişse, düşüncenin yapacağı sıçramalar da o kadar uzun olur. Soyutlama ve kurgulama biçimi yetkinleştikçe düşünce kendini yeniden üretme gizilgücünü çoğaltır; bu ikisinin kısırlığıysa, gündelik hayatın gerçekleriyle sınırlar.

Öte yandan, bilgiye ulaşma konusunda sıkıntı yok elbette, ama düşünce üretiminin önkoşullarından olan soyutlamanın kusursuz ve hızlı biçimde çalışmasında bazı sıkıntılar olduğu söylenebilir. Bunu belki en çok siyasal hayat hissediyor. O hayatın içinde de kendini sürekli yenilemek zorunda olan sol ve sosyalist düşünceler. Öte yandan ister solda, ister sağda olsun, dogmalarla yaşamaya gönüllü hiçbir düşünce yenilenmenin kesintisiz bir süreç olmasını istemez.

Fredric Jameson, Ütopya Denen Arzu kitabında, ütopyaların gerçeklik alanlarını irdelerken siyasal hayatı da bir uçtan öbür uca kat etmeye çalışıyor. Hemen girişte, “Ütopya her zaman siyasal bir mesele olmuştur ve edebi bir biçim için bunun çok alışıldık bir durum olduğu söylenemez,” derken, aslında birkaç boyuta birden gönderme yapıyor. Hem siyasal düşüncelerin zaman içinde kendini yenilemek zorunda olduğu için açtığı kapılardan biridir ütopya; hem edebiyatın sorunudur; hem de siyaset ya da edebiyat, düşünce hayatının birbirini iten alanlarında birden aranır.

Bütün ötekiler durağanlık içinde, kırk yılda bir yenilenme gereksinimi duyarken Marksizm kendini sık sık sorguluyorsa, bu gücü yeniden başa dönerek yapmaktan alıyor. Yoksa otoriter ve dogmatik biçimlerine bulunan reel karşılıklar, Marksizm içindeki akla-uygunluğa yatkınlığı ve ütopyacı ufukları da kıstırmıştı. Bu geleneksel yüzüyle topyekûn bir hesaplaşma yaşamadı aynı sol, ama onun kendini yenileme ve yepyeni bir düşünce üretimi içinde yaşama konusundaki niyetinden de kuşku duyulamaz. İşte bu koşullar, ütopya kavramını kimileri için adamakıllı gerçekil kılıyor ve yeni ütopyaların içini doldurmak için hiç değilse enerji harcamaya hazır tutuyor.

Thomas More’un Ütopya’sı, “modernliği tanımlayan çoğu yeniliğin neredeyse tam anlamıyla çağdaşıdır”. Aslında bütün yenilenme dönemleri ütopyaların yaratılması için uygun koşullar yaratır. Bunu sözgelimi, on dokuzuncu yüzyılda yeni bir rejim sancılarının yaşandığı Rusya’da, Çernişevski’nin Nasıl Yapmalı? ütopyasında bulabiliriz. Nasıl Yapmalı?’daki yepyeni bir toplum ve yaşam biçimi tasarımı 1970’lerin başındaki siyasal pratik içinde bizi de çok etkilemişti, ama bugün aynı etkiyi kesinlikle yaratmayacağından kuşkum yok. Ütopya bu, içine doğduğu dönemin dinamiklerinden beslenir, ama değişen koşullar onları da geçersizleştirebilir.

Jameson da böyle bir durumun başlangıcını şu sözlerle saptıyor: “Tüm toplumsal hareketler Ütopyacı bir hayali gerçekleştirmeye çalıştığına, bu uğurda topluluklar kurulmuş, devrimler yapılmış olduğuna göre ve biraz önce gördüğümüz üzere terimin kendisi günümüz söylem mücadelelerinde bir kez daha yerini almış olduğuna göre, bu listeye neden siyasal pratiği de eklemeyelim?”

Katıksız demokrasi ve tam özgürlük

Söz konusu olan sosyalist solun siyasal pratiğiyse, orada somut siyasetin çözmekte ya da önüne koymakta güçlük çektiği sorunlara ütopyalarla seçenekler bulmak, geçerli yollardan biri görünüyor. Sözgelimi yeni bir Marksizm yorumunu siyasal pratiğe iktidarı ve siyasal partiyi bütün bütüne yadsıyan bir biçimde uyarlamak, pek çoklarına ütopik gelse de, hem düşünsel düzeyde bu ütopyayı tamamlamaya gönderecek, hem de son yıllarda kendiliğinden oluşan ilerici hareketlerde kendi gerçekliğini de görmeye başlayacaktır.

Demek ki Ütopyacı Tahayyül’ün sınırlarına dayanan Ütopyacı Tasavvur da önümüzde duruyor. Küreselleşme karşıtı antikapitalist hareket, bu tasavvurun altyapısını adım adım dokurken, siyasal iktidar amacının dışında bir savaşım ve yeni bir düzen biçimini de kurgulayabilir. Katkısız demokrasi ve tam özgürlük; eşit paylaşım ve adil düzen; devrimci olanı, yani bu arada zoru ve şiddeti yadsıyan; dünyanın her yerindeki insanları birleştiren gelecekçi idealler; dolayısıyla ulusal sınırları, siyasal yurt kavramını yadsıyan bir dünya görüşü. “Ütopik bir takımada, adalardan oluşan bir ağ; içten ademi merkezi, birbirinden kopuk merkezler takımı...” Aslında antikapitalizm başlı başına bir ütopya kurucusu değil midir? Buraya her yerden görünen bir im koyup ondan sonra yürünmeye başlanabilir.

Jameson, “küresel-yerel karşıtlığının yalnızca sahte sorunlar değil, sahte çözümler de üreten ideolojik bir düalizm olduğunu” belirtiyor ki, bu sahte sorunlar ve çözümlerin yaratıcılarıyla bugün de ülke sorunları karşısında gitgide açılan bir yarık oluşmakta, yan yana görünenler birbirlerinden bu noktada birbirlerinden uzaklaşmakta.

Küresel olan ile yerel olan arasında hâlâ varlığını sürdüren çatışmaları yok saymak değil bu; tersine, bu çatışma gerçekliği üstüne yerel olanı mutlaklaştırmanın, dolayısıyla darlığa ve milliyetçiliğe çıkan düşünceleri dondurmaya çalışmanın yanlışlığından söz ediyorum.

Kaçınılmaz elbette: gözü her türlü ütopyaya kapalı, çünkü her türlü yenilenme tasavvuruyla ilişkisini kesmiş olanlar, yerel ile ulusal olanı yabancı ve küresel olana karşı doğruturken katkısız bir ideolojik tutuma sarılıyor, yanılsamalarla konumunu pekiştiriyor.

Gerçek hayatta karşılıkları bulunan düşünceler için akla-uygunluk, F. Engels’i de ilgilendirmişti. Önce aranan, somut karşılığı bilinmeyen akla-uygun toplum ve devlet tasarımı, Fransız Devrimi ile karşılığını bulmuş oldu. Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm’de, akla-uygun olan ile karıştırılmaması gereken ütopyanın ne olduğunu şu sözlerle anlatıyor Engels:

“Toplumsal problemin henüz gelişmemiş iktisadi şartlarda gizli duran çözümünü, ütopyacılar, insan beyninden çıkarmaya kalkıştılar. Toplumda yanılgılardan başka hiçbir şey yoktu; bunları gidermek sağduyunun göreviydi. Öyleyse, yeni ve daha mükemmel bir toplumsal düzen sistemi bulmak ve o topluma dışardan, propagandayla ve, mümkün olan her yerde, örnek alınacak deneylerle kabul ettirmek gerekiyordu. Bu yeni toplumsal sistemler, ütopik olmaya önceden mahkûm edilmişti; bunlar, ayrıntıları bakımından ne kadar tam işledilerse, olmayacak hayallere kapılmaktan o ölçüde kurtulamadılar.”

Bu sözlerden ütopyayı yoksayıcı bir anlam çıkmaz, ama Engels ve Marx ütopyaları idealizmle özdeşleştirdikleri için, tarihsel maddeciliği onun yerine bir süpürücü olarak koydular. “Nitekim Ütopya, gerçekten siyasal bir gelecekle olan ilişkimizi, artık mevcut eylem programlarından daha iyi ifade etmektedir; zira biz şimdilik, küreselleşmiş bir dönüşümün nasıl devam edeceğiyle ilgili herhangi bir anlayışa sahip olmadığımızı kitlesel protestolar ve gösteriler aşamasındayız.”

Ütopya Denen Arzu, Jameson’ın kendisi için çizdiği sınırların çok ötesine atlayan düşüncelerle, belki yeni ütopya tasarılarıyla okundukça anlamı çoğalan bir kitap. Sonsöz olarak şunu belirtebiliriz: “Bizi düşmanın varlığı değil, genel inanış elden ayaktan düşürüyor.”

Devamını görmek için bkz.

Savaş Ergül, “Ütopyanın imkân ve imkânsızlıkları”, BirGün Kitap Eki, 12 Aralık 2009

Amerikan’ın önde gelen düşünür ve eleştirmenlerden biri olan Fredric Jameson, Ütopya Denen Arzu adlı kitabında, Margaret Thatcher’ın dillere pelesenk ettiği “kapitalizmin alternatifi yok”a karşı asıl vazgeçilmez olanın ütopya fikri ve tahayyülü olduğunu söyleyerek Thatcher’e mukabelede bulunur. Jameson’a göre, günümüz siyasal düşüncesinde temel sorun, ‘kapitalizmin evrensel yenilmezliği’ veya onun gücü değil, onun karşısına konacak bir fikrin, inanışın ve alternatifin konmasının dahi düşünülememesidir. İşte Jameson’un ütopya fikrini öne sürmesinin ve tartışmasının önemi tam da burada kendisini gösterir: “Ütopyacılar bu tür alternatif sistemleri düşünmekle kalmazlar; ütopya biçiminin kendisi, radikal farklılık üzerine, radikal ötekilik üzerine ve toplumsal bütünlüğün sistemsel doğası üzerine temsili bir düşünmedir” (s. 11). İçinde bulunulan durumla uyumsuzluğunu ilan eden ütopyacı bir siyaset ister istemez bu durumdan bambaşka bir sitemi tahayyül etme durumunda kalacaktır. Radikal fark ve kopuş düşüncesi olmadan tasarlanan bir ütopya, günlük gerçeklere çok yaklaşıp tanıdıklık derecesini artıran bir ütopya, varlık gerekçesi olan sisteme karşı köktenciliğini yitirip azar azar onun simgesel ağına yeniden kodlanacaktır. Öyleyse ütopyacılık veya siyasal ütopyacılık denince en başta düşünülmesi gereken bu radikal kopuş anı olmalıdır ve Jameson’un kitabı da asıl olarak bu tema üzerine bir tartışmadır. Ama şunu eklemek de fayda var: Jameson’un bu temayı geliştirme ve serimlemesi ayrıntılı bir malzeme incelemesine -ütopyaların kullandıkları malzemenin incelenmesine, fantezi, bilim kurgu, ütopya ve karşı ütopyaların sınırları ve kesişmelerini ayırt etmeye- yaslanır. Bu alanda yazılan eserlerin hammadde ve biçimine değgin bir hayli tafsilatlı incelemeden sonra Jameson özellikle son dört bölümde ütopya fikrinin siyasal gücü ve güçsüzlüğü tartışmasına girer.

Ütopyacılığı siyasal olanın bir tür anahtarı olarak görüp hemen siyasal olanla özdeşleştirmemek gerekiyor. Çünkü ütopyacılığın varıldığı apaçık yaratıcı ve çarpıcı hayali veya fikri tasavvurlar kadar, bünyesinde barındırdığı kimi güçsüzlükler, zayıflıklar ve paradokslar da bulunur ve bunlara yönelik farkı cephelerden farklı eleştiriler yöneltir: liberal düşünce, ütopyacılığı, kusurlu ve eksik olanı zor yoluyla kabul ettirmek isteyen tekbiçimli ve ideal bir programın adı olarak görürken, sosyalist düşünce de çoğunlukla siyasal fail, pratik ve stratejiden yoksun zayıf düşüncenin örneği olarak görülmüş, bu yönüyle de gerçeğe temas etmeyen veya teması sınırlı kalan bir tür idealizm olarak işaretlenmiştir (s. 28).

Bu zayıflık ve kusurlar eleştirisini başlangıçta askıya alan Jameson, asıl olarak ütopyanın bünyesinde barındırdığı kısıtlar, çatışkılar ve paradokslar tartışmasını önüne koyar. Tasarlanan ütopyayı mümkün kılan en temel özellik, hem mekânsal hem de iletişim açısından sistemin kapanma özelliğini devreye sokmasıdır. Radikal başkalık ve özerkliği, bütünlüğü sağlamanın yolu kapanmadan geçer, yoksa pek çok dışsal öğenin sisteme girişi söz konusu olup projeyi işlemez hale getireceklerdir (s. 23). Ancak kapanmanın aynı zamanda belirli bir otoriter denetimi ve hiyerarşiyi zorunlu olarak işe koşturduğu da gözden kaçmamakta. Mutluluğu referans noktası yapan ilk ütopyaların aksine, modern zaman ütopyaları özgürlüğü ilk amaç olarak ele aldıklarından bu kapanma sorunlu bir özelliğe dönüşür. Diğer bir sorun ise, ilk ütopyalarda kapanmayı mümkün kılan şey, yeryüzünün bütünün henüz keşfedilmemesi veya sömürgeleştirilmemesiydi. Oysa ulaşım ve iletişimin gezegen çapında mutlaklığı, artık bu türlü bir kapanmaya kaçışı ortadan kaldırdığından bu efekte başvurmak zayıf bir idealizme sığınmak anlamına gelecektir. Burada ütopyanın biçim ve içerik taraflarından/öğelerinden biri lehine aşılmaz bir gerilimle karşılaşırız.

Ütopyacı fikriyatın ve tahayyülün asıl zorlu sınavı ve siyasal açıdan önemli olan yönü ise, radikal fark ve özdeşlik arasında sağlamak zorunda olduğu hassas dengeyle ilgilidir. Olumsuzlanan sistemin karşısına mutlak fark olarak konan radikal model gövdeleştiğinde farkın olmadığı bir aynılık mekânını kurar. Öyle ki, tüm bireyler adeta benliklerinden soyulup gayri şahsiliğin bir parçası olarak tek birey olan topluluğun kısımları olurlar: toplu ve kesin bir saatte yenen yemekler, tek tip giyilen giysiler, katı bir şekilde uygulanan toplumsal ve dini ritüeller, özdeşliğin büsbütün sıklaşması adına yasaklanan fraksiyonlar ve partiler. Bütün bunları klasik sayılan çoğu ütopya eserinde kolayca görebiliriz. Özdeşliğin fark üzerinde kurduğu bu tahakkümden dolayı, bu tür içinde türe karşı olarak, ütopya içinde ütopyaya karşı anti-ütopyalar uç vermiştir. Peki, bu zorlu döngüden nasıl çıkılmalı? Farkın kurucu an olarak ya da Rousseau’cu tarzda ideal bir referans olarak sabit kalıp özdeşliğe teslimiyetinden nasıl kurtulabilir? Yanıt çokluk mu? Ama bu yanıt da, Jameson’un hatırlattığı gibi, Marx’tan beri başını öne uzatan ekonomik örgütlenme meselesinin üzerinden atlanarak yapılabilir ancak (s. 293). Diğer bir sorun da çokluk halinde veya otonomlar halinde duran farklı yapıların mevcudiyeti durumunda -gündelik hayatın pratik meselelerinden tutun da farklı toplumsal ve siyasal yönelimlere kadar- bunların birbirlerine nasıl telif edileceği sorunuyla yüzleşiriz. Yine özdeşlik eleştirisine yakın duran bir başka ihtilaflı sorun, ütopyalarda olayın yokluğu, ortadan kalkmasıdır. Neredeyse biricik tek olay olarak ortaya çıkan ütopyanın inşası, diğer tüm olayların imkânsızlığına neden olmuş, düzene uygun gündelik rutinler dışında tüm tutkulu projeler askıya alınmış ve insanları kala kala bir “can sıkıntısıyla” baş başa bırakmıştır. Paradoksal olan şudur: radikal bir olay olarak tahayyül edilen ütopya mevcudiyete geçtiğinde vasat bir toplum düzenine neden olur. Biricik olay olarak ütopyanın kendisi, bir tür nihayeti ilan eden tarih görüşleriyle, “tarihin sonu” fikriyle adeta uyuşur gibi görünmektedir. Bu noktada da, ütopya ve ideoloji arasındaki irtibatın derecesi ve mahiyeti sorunu ortaya çıkmaktadır. Ütopyacı düşünce acaba tarihsel belirlemelerden veya ideolojilerden kaçıp evrensel kabul gören bir sıfır noktasından hareket edebilir mi?

Ütopyacılığa ilişkin bu zahmetli soru(n)lar, aynı şekilde, “devrim, eşitlik, hakikat ve aşk gibi” konularda da mevcudiyetlerini korurlar. Bu bakımdan Jameson’un yaptığı tartışma aslında sadece ütopyayla ilgili olmayıp aslında kurucu olan her ilke ve kategoriyle birebir temas halinde olan bir düşünme çabasıdır. Ütopyaya yönelik bütün bu açmazlar bizi hemen ütopya fikrinin çürüklüğüne ve dayanaksızlığına götürmemeli. Çünkü sadece başarı değil, başarısızlığın kendisi de, özellikle siyasal meselelerde, yol açıcı olabilir, olmuştur. Jameson’un radikal olumsuzlama olarak tanımladığı ütopyanın üstlendiği eleştiri silahı ise onun olumluluk hanesine yazılabilir: “Ütopya denen arzu somut ve süreğen olmalı, aynı şekilde bozguncu ve mahcur da olmamalıdır. Dolayısıyla estetik bir paradigmayı takip etmek ve hem çözülmez çelişkinin üretiminin temel bir süreç olduğunu hem de kötümserlikle ve mümkün olmayanla karşılaşmasına içkin bir tatmin biçimi tahayyül etmememiz gerektiğini iddia etmek daha iyi olabilir. Ütopyacı görünümlü tüm o içeriğin aslında ideolojik olduğunu ve temalarının başlıca görevinin eleştirel olumsuzlukta, yani muadillerini gizemsizleştirme işlevinde yattığı sonucuna vardık” (s.125, 285).

Son olarak söyleyeceğimiz, bu tartışmaya bir düğüm daha atmak veya bir kademe daha ilerletmek için, Ütopya fikriyatının en tutkulu ve yaratıcı ismi Ernst Bloch’un büyük eseri “Umut İlkesi”ni okumanın kaçınılmaz bir ödev olacağıdır. Ama bu ödeve keyif sıfatını da çarçabuk eklememiz gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.

Göksun Yazıcı, “Arzu ve tahayyül”, Express, Aralık 2009

Julio Cortazar Seksek romanında yalın bir soru sorar: “Namuslu mülk sahibine güvence üstüne güvence veren gerçek bizim ne işimize yarar?” Mülkün yanına bir de kutsal aile ve devleti –ve her türlü iktidarı– eklersek, bu “gerçek”in pek bir işe yaramayacağı –sorunun sorulma biçimi kadar– yalın biçimde ortaya çıkar ve başka bir soruyla karşılaşırız: “Peki, bu ‘gerçekle’ ne yapacağız?” Fakat “gerçek”le “biz”in de birbirinden tamamıyla ayrı olmadığını, “biz” ve “ben” öznesinin bu gerçek içinde kurulduğunu düşünürsek, baştaki soru, bu gerçeğe ve kendimize ne yapacağımıza dönüşür.

Gerçekle ve bu gerçeğin içinde kurulmuş “biz”lerle ne yapacağımız çok eski bir soru; toplumsal dönüşüm tahayyüllerinin hepsinin ilham kaynağı olmuş bir soru. Fredric Jameson, “toplumsal biçimlerin poetikası” ismini verdiği projenin bir ayağı olarak bu soruyu temel alan Ütopya’nın ve Ütopyacılığın arkeolojisini yapıyor. More ve Campanella’dan günümüz Ütopyalarına, bilimkurgu ve fantezi türünde birçok temel kitabı ele aldığı çalışmasında amacı sadece bir “janr”ın dökümünü yapmak değil. “Bizi düşmanın varlığı değil, genel inanış elden ayaktan düşürüyor” diyen Jameson, kapitalizmin tarihsel alternatiflerinin gerçekleşemez olduğunu söylemekle yetinmeyip başka bir dünyanın tasavvur ve tahayyül edilemeyeceğini vaaz eden bu genel inanışa karşı söz alıyor; başka bir dünyayı mümkün kılacak en önemli insan yetisi olan tahayyülü canlandırmak ve siyasî-poetik bir yeti olarak körelmesine izin vermemek için. Kapitalizmin “gerçeklik ilkesinin” sınırlarına karşı başka “gerçeklikler”in yaratılma potansiyelleriyle, yani devrimci bir potansiyelle karşılaştırıyor okuru –bu potansiyellerin nasıl ilhak edildiğini de analiz ederek. Marge Piercy’nin Zamanın Kıyısındaki Kadın romanında gelecekten gelenlerin Connie’ye söylediklerini okurlarına söylüyor Jameson: “Siz bizim ayağımızı kaydırabilirsiniz. Sen bireysel olarak bizi anlayamayabilirsin ya da kendi yaşamında ve zamanında mücadele edemeyebilirsin. Biz ise varolmak için, hayatta kalmak için, gelecek olmak için kavga vermeliyiz. Size gelmiş olmamızın nedeni bu.” (s. 315) Sözün kısası, okur gelecek olmak için verilmesi gereken kavgaya davet ediliyor.

Savaş tamtamı

Ütopya, hiçbir edebî türün olmadığı kadar siyasî bir türdür, fakat hem edebîliği hem de siyasîliği tartışma konusu olmuştur. Birçok Marksist gelenek, ütopyacıları “siyasî strateji anlayışına sahip olmadığı gerekçesiyle reddettiler ve Ütopyacılığı gerçek olana, siyasal olana kökten ve yapısal olarak aykırı bir idealizm olarak nitelendirdiler.” (s. 10) Fakat Marx Proudhon’a küçük burjuva ütopyacı diye saldırırken, “Fourier, Owen vb.’nin ütopyalarında yeni bir dünya öngörüsü ve bunun yaratıcı ifadesi vardır” der (s. 14, dipnot 10). Engels ise şöyle yazmaktadır: “Alman teorik sosyalizmi, Saint-Simon, Fourier ve Owen’ın omuzlarında yükseldiğini asla unutmayacaktır... Bugün bilimsel olarak saptadığımız sayısız meseleyi onlar dehaları sayesinde öngörmüşlerdir.” (s. 14, dipnot 10)

Jameson da, ütopik tahayyülün en önemli özelliği olarak, yeni dünya öngörüsünde mevcut dünyadan kopuş ânı üzerine yapılan tefekkürü görüyor. “Kapitalizmin sonunu hayal etmek dünyanın sonunu hayal etmekten daha zor olduğu için” diyor Jameson, birçok ütopik ve distopik eser topyekûn bir yıkımın ardından –üçüncü dünya savaşı vb.– kurulan bir yaşamı anlatmaya koyulmuştur. Fakat Ütopya, post-fordist ya da geç kapitalizmin “başka alternatif yok” söylemine yanıt olarak, gerçek içindeki süreksizlik deneyimine vurgu yapar: “Bunu kopuştan sonra işlerin ne âlemde olacağına dair geleneksel bir tablo sunarak değil, bizi kopuş üzerine düşünmeye zorlayarak öne sürer... Olanaksız üzerine, başlı başına gerçekleştirilemeyen üzerine tefekküre zorlar.” (s. 312) İmkânsıza arzu duyan tahayyüldür ütopya ve bizzat devrim ânını tahayyül etmektedir.

Ütopik tahayyüle eşlik eden kaygı, geleceği kaybetme kaygısıdır: “Benjamin fatihler karşısında ‘geçmiş bile emniyette olmayacak’ diyordu, biz de buna ek olarak geleceğin de emniyette olmadığını ve bunun arsa spekülatörlerinin ve inşaat yatırımcılarının tesviyesine benzediğini söyleyebiliriz –zira onların buldozerleri bir bölgeyi gelecekteki yatırım için temizlemek ve hazır hale getirmek için bölgenin kendine özgü niteliklerini yok eder ve böylece Pazar ne talep ediyorsa onu inşa edebilir.” (s. 307) Fakat Jameson’ın önemle altını çizdiği nokta, bu kaygının “çocuklarımız” ya da “gelecek nesillere daha iyi bir dünya bırakmak” gibi kaygılardan oldukça farklı olması. “Benliğin mülk edinilmesi olarak çocuklarımız” anlayışı, geleceği de mülk ideolojisinin uzantısı olarak ilhak eder. Kaçış alanı bırakmayacak şekilde örgütlenen geç kapitalizm, More’un manastırlarını ya da 1960’lı yılların banliyösünü yok etmiş, Jameson’ın “boş zaman sömürgeciliği” olarak değerlendirdiği boş zaman eğlenceleri de insanı, ama en önemlisi tahayyül gücünü sömürgeleştirmiştir: “Modern dönemde toplumsal uzamın, bütün boşlukları kapatacak ve adacık tarzı bir inzivayı olanaksız kılacak kadar sömürgeleştirildiği hissedilmez. Gerçekten de postmodernlik (ya da küreselleşme) adı verilen ve Ütopyacı fantezinin türünün sonunu haber veren şey tam da tüm boşlukların kapatılmasıdır –ve somut dünya pazarı perspektifinin ortaya çıkışıdır.” (s. 41) Bu anlamda, yeni baştan düşünülen “gelecek kaygısı” mevcut yaşam biçiminden “kopuş ânını” dile getiriyor. Jameson’ın Heideggerci ve Kierkegardcı olmadan sözünü ettiği kaygı, “geleceğin ve gelecekselliğin, tarihselliğin kaybını varoluşsal zaman boyutu içine, kendi içimize yerleştiren” (s. 313) bir kaygı. Mülk edinemediğimiz “kendiliğimizde” kaybetmekten korktuğumuz şey, fatihlerin en çok fethetmek istedikleri tarihselliğimiz ve geleceğimiz olacaktır. Jameson, bu kaygıyı tarihsellik içindeki “kendilik” içine yerleştirerek, kopuş ânını –devrim ânını– bu kaygıyla tasvir ediyor. Çok mu Le Guinci? Evet ama, yalnızca Mülksüzler’in Le Guin’i değil, aynı zamanda “Yerdeniz”in tarihsellikle örülmüş coğrafyası.

Jameson, ütopik tahayyülün ne olduğunu, ütopyanın ne olmadığını anlatarak derinleştiriyor: Olumlu beklentilerle, tatmin ve işbirliği uzamları yaratan cennet ya da pastorale denk düşen temsiller ütopya değildir: “Gerçekten de arzulanan toplumun pozitif kıstaslarını oluşturma girişimi, Locke’dan Rawls’a kadar liberal teorilerin temel niteliğidir –burjuva rahatlığı için teferruatlı tasarılar yani.” (s. 30) “Mükemmel toplum”, “organik işbölümü”, “herkesin huşuyla çalışıp huzur bağımlısı olarak yaşadığı sıkıcı cennetler” en çok “kopuş” ânını dışlar. Diğer bir deyişle, “burjuva rahatlığının teferruatlı tasarıları” tam da “devrimin yokluğu” üzerine kurulmuştur. Jameson’ın deyimiyle “liberallerin insan doğasına içkin olduğuna inandıkları tüm o ehvenişerler” ancak “kopuş”u tahayyül edemeyen insanın körelmiş ve tarihsellikten uzak halinde insana yapışan ehvenişerlerdir –ki ikinci doğa haline gelirler. Jameson, siyasî bir proje olarak ütopyacılığı yeniden canlandırma arzusuyla yazdığı bu kitapta, ütopyanın nasıl bir işlevi olduğunu “rahatı kaçıracak” biçimde ortaya koyuyor: “Ütopyacı çare öncelikle olumsuz olmalıdır ve tüm diğer kötülüklerin kaynağı olan, sefaletler ve adaletsizliklerin kaynağı olan kökü koparmak ve yok etmek için savaş tamtamı işlevi görmelidir.” (s. 30)

Le Guin’in büyüleri

Savaş tamtamlarından büyülere geçmek keskin bir geçiş gibi görünebilir, fakat kopuş ânına –kendilik içindeki kaygıya ve değiştirme ânına– çok yakın duran Le Guin’in büyülerinden söz etmenin tam zamanı. Öncelikle belirtmek gerekiyor ki, Le Guin’in tüm eserleri yalnızca bilim-kurgu ya da fantezi edebiyatında değil, ütopya edebiyatında da ayrıcalıklı bir yere sahip. Jameson, Le Guin’in Ütopya –ya da distopya– olarak bilinen ve en çok söz edilen eseri Mülksüzler’e değil, “Yerdeniz”e (son haliyle beşleme) vurgu yapıyor. Mülksüzler, mülkiyetin kaldırılmasıyla ne kadar enerjinin sökün edeceği ve bu enerjilerin toplumsal ilişkilere kanalize olmasıyla ilgili önemli bir fikir veriyor. Jameson’ın deyimiyle para ve mülkiyetin kaldırılması, yani More’un “kızıl ipliği” tüm ütopya edebiyatını kesiyor. Odo’nun günlükleri –Gülün Günlüğü– ise devrim hazırlığı ve tefekkürü üzerine önemli içgörüler sunuyor. Fakat “Yerdeniz” coğrafyası ve Çevik Atmaca Ged’in büyüme hikâyesi, Jameson’a göre Le Guin’i, çırağı olduğu Tolkien’den çok farklı bir yere koyuyor; Tolkien iyi ve kötünün dışlayıcı karşıtlığıyla yolunu İngiliz kilisesine çevirmişken, Le Guin yolu emperyalizmin siyasetine kaydırıyor: “Ged’in gücünü yanlı kullanarak kötüyü uyandırması, dünya çapında tarihsel bir krize sebep olur –büyü güçlerinin Yerdeniz’in her yerinde peyderpey yok oluşu–, böylece Le Guin etikle başlar, tarihle bitirir.” (s. 101) Tehanu’daki kadın düşmanı, sınıf kibri taşıyan karakter Jaspers “felç edici bir kuvvet olarak ötekinin büyüsüne boyun eğmenin canlı bir resmini sunar, bizi yeniden yabancılaşmanın ve sınıf mücadelesinin, maduniyetin ve ezilmişliğin somut toplumsal dünyasına yerleştirir. Le Guin böylece fantezinin de eleştirel, hatta gizemsizleştirici bir güce sahip olabileceğini göstermiş olur.” (s. 102)

Fantezi edebiyatının da “iyi edebiyat” kadar eleştirel olabileceğini Le Guin’de görebiliriz, ama burada ütopya nerede? Jameson’ın Mülksüzler’in yanısıra “Yerdeniz”i de ütopya edebiyatı ve bir savaş tamtamı olarak değerlendirmesi, “Yerdeniz”deki büyülerin kullanımına odaklanıyor. Le Guin büyü için tefekkür önerir; büyü, işleri kısa yoldan halletmenin bir yolu, araçsal akla hizmet eden “deus ex machina” değildir. Sahip olduğu güçle ne yapacağı, bu gücün nasıl kullanılacağı, gücün olumsal sonuçları üzerine tefekkür eden sadece Çevik Atmaca değildir; Le Guin’in “Batı Sahilleri Yıllıkları” da böyle kahramanlarla doludur. Peki, bizlerin asla sahip olamayacağı “doğaüstü” bir güç üzerine düşünen kahraman bizlere nasıl devrimci bir tahayyül ilham edebilir? Burada bizlere sirayet edecek devrimci ilhamın ne olabileceğini anlamak için Jameson’ın bıraktığı boşluğu Arendt ile doldurmamız gerekiyor.

Siyasi gücü kazanmak

Kitle, Arendt’e göre, insanı kamusal yani siyasî güçlerinden mahrum ederek yaratılmıştır. Burjuvazi siyaseti bir yük olarak görerek kendi özel alanına çekilmiş, ekonomik faaliyetlerinin “özgürlüğü”nden başka özgürlüklere pek de yüz vermemiştir. Siyasî ve özel alandaki kopukluk dolayısıyla, karıncayı bile incitemeyecek insanlar, görev icabı kitlesel katliamlar yapabilmiştir. Arendt modern insanı –ki post-modern insan da farklı bir durumda değil– karakterize eden şeyin siyasî güçsüzlük olduğunu söyler; insan dünya üzerinde değildir sanki, ihtiyaçlarıyla örülmüş özel alanında ilhak edilmiş geleceği için sigortalar yaptırır. Le Guin’in büyü güçleri üzerine tefekkür eden kahramanları ise kaybettiğimiz siyasî güç üzerine bize öz-düşünüm deneyimi sunuyor. Büyü dünyayı değiştirme gücüyse, siyaset gücü de dünyayı değiştirme gücüdür. Dünyayı değiştirme gücünden mahrum edilmiş insanın ilk önce kaybettiği öz-düşünüm, yani kendini dünya içinde tahayyül edebilme gücüdür. Dolayısıyla Le Guin’in büyüleri ve büyü gücü, insana dünyada olma hissini ve siyasî gücünü iade eder; bu yüzden devrimci bir çağrıdır. Fakat Le Guin, işlerin güç kazanmakla ya da güç üzerine tefekkür etmekle bitmediğini de anlatır; her siyasî güç gibi büyü gücü de eylemlerinin sonuçlarının olumsallığına karşı kırılgandır. Ve eylemin olumsallığına hep birlikte tahammül edebilmek için bir cennet yarattığımızı değil, hep birlikte bir dünya yarattığımızı unutmamız gerekmektedir. Jameson, anarşistleri, orta sınıf liberterlerinden ayırarak, “kitap ehli” (s. 266) kabul ediyor. “Gerek Marksizmin gerekse anarşizmin sosyalist ya da sol hareketler olduğunu” (s. 266) yani anarşistlerin, kapitalizmin şeyleştirmesine ve teferruatlı burjuva rahatlığına Marksistler kadar karşı çıktığını söylüyor. Fakat anarşistleri “diğer kitaplardan” ayıran ise, Le Guin’de görüldüğü gibi sahip olunan büyü-siyaset gücünün ve gücün eylemlerinin olumsal sonuçlarının yoğun bir öz-düşünüm sürecine tâbi tutulması ve bu sürecin merkezî bir yer işgal etmesidir.

Mülk edinilemeyen dünya

Çevik Atmaca’nın adım adım dolaştığı Yerdeniz, her eyleme eşlik eden öz-düşünümün dünyası olduğu kadar, Ütopya’yla coğrafyanın şiirsel ilişkisini gösterir; her coğrafya parçası başbüyücü Çevik Atmaca’yla gittiğimiz, hiyerarşinin bölmesini arzulamayacağımız, ama bu bölünmeyle karşılaştığımızda gücümüzden yitireceğimiz ve tüm gücümüzü bu katliama karşı kullanacağımız bir dünyadır; sonunda başbüyücü Çevik Atmaca tüm gücünü kaybeder, ama gücünü sonuna kadar kullanmıştır. Jameson buradaki gücün insanın siyaset gücü olduğunun farkında ve devrimci bir çağrı olan öz-düşünümsel tahayyülle “ideal toplum” üreten tasavvur arasında keskin bir ayrım yapıyor. Tasavvur bir cennet çizerek süreç anlayışını ve olumsallıkları dondurur, zamanın donduğu yerde mekân da mülk haline gelir. Jameson, tasavvurun çoğu zaman kapitalizmi iyileştirmekle uğraştığının altını çizerek, “donmuş zaman ve mülk mekân” ikilisinin daima el ele gittiğine dikkat çekiyor. Mülk edinilemeyen dünya Yerdeniz ise coğrafyanın tarihsellikle örüldüğünü, dünyanın dünyalardan oluştuğunu göstererek, ütopya anlayışına başbüyücü Çevik Atmaca kadar mütevazı ve hayatî bir katkı yapıyor.

Robert Nozick’in Anarşi, Devlet ve Ütopya’daki sözleriyle söylersek: “Ütopya’da tek bir topluluk ve tek bir hayat tarzı yoktur. Ütopya ütopyalardan, insanların farklı kurumlar altında farklı hayatlar yaşadığı çeşit çeşit topluluklardan oluşacaktır. Bazı topluluklar diğerlerine göre daha çekici gelecektir; topluluklar büyüyüp küçülecektir. Kimileri bir topluluğu bırakıp diğerine geçerken, kimileri de tüm yaşamlarını tek bir topluluk içinde geçirecektir. Ütopya, ütopyalar için bir çerçevedir –insanların ideal toplulukta iyi bir yaşam hayallerinin peşine düşüp bunu gerçekleştirmeye çalışmak için gönüllü olarak bir araya gelme özgürlüğüne sahip oldukları, ama hiç kimsenin kendi Ütopya hayalini diğerine dayatamadığı bir yerdir. Ütopya toplumu, ütopyacılığın toplumudur... Ütopya, meta-ütopyadır.”

Devamını görmek için bkz.

Doğuş Sarpkaya, ''Ejderhaları Yakından Sevmek'', Birgün Kitap Eki, 2 Mart- 15 Mart 2013

Edebi türler içerisinde en çok dala ayrılan türdür roman. Ortaya çıktığı dönemden bu yana, melez bir tür olmanın getirdiği bir şey bu. Diğer türlere doğru genişleme eğilimi taşıması, aynı anda şiiri, öyküyü, denemeyi, mektubu, masalı, destanı barındırabilmesi, farklı alttürlerin oluşmasını da olanaklı kılıyor. Ama belirli bir alt türe ait olma durumunun, genellikle edebi değerin azaldığı önyargısını beraberinde getirdiğini söylemek de mümkün. Polisiye, aşk romanı, korku, gerilim ve en sonu fantastik, böyle bir değer düşürücü söylemin etkisi altında kalıyor ne yazık ki. Bu önyargıyı besleyen bir başka sebep ise alttürlerin yazımının çoğu durumda mekanikleşmesidir.

20. yüzyılın ikinci yarısı, fantastiğin kült eserlerine yataklık etmişti. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi serisinin 1960’larda inanılmaz satış rakamları yakalamasıyla birlikte fantastik roman, yayıncıların iştahını kabartan bir alan olmaya başlamıştı. Ardı sıra, özellikle üçleme şeklinde yazılması yayıncılar tarafından desteklenen bir sürü eser ortaya çıktı. Ursula K. Le Guin’in Yerdeniz serisi gibi uzun satara dönüşen ve “yüksek edebiyat” mertebesine yükselen örneklerin yanında, birbirine benzeyen bir sürü kitabın yayınlanması da kaçınılmazdı. Fantastik edebiyat 20. yüzyılın ikinci yarısında yazarı, editörü ve yayıncısıyla profesyonelleşmiş bir sektör haline dönüşmüştü.

Böyle bir profesyonelleşmenin yarattığı değer düşürücü yargıların, fantastik edebiyata dair nesnel değerlendirmenin önünü tıkamasına izin vermek ise başlı başına sorunlu. Çok satan her kitaba dair oluşan önyargıya karşı Moretti’nin sözlerini hatırlamak anlamlı olabilir: “Kitle edebiyatı, pek çok eleştirmenin –hala- söylediğinin aksine, hepsi birbirine benzeyen ürünlerden oluşan anlamsız bir yığın değildir. Nice sürprizlere gebedir, üstelik sırf kendi içindeki anlamlardan dolayı değil, farklı türden eserler üzerine düşürdüğü ışık sayesinde”. Fantastik edebiyat da kendi mecrası içerisinde akan ve edebiyatın her alanında hayal gücünü harekete geçiren bir alttür olarak varlığını sürdürüyor.

Arafta Kalan Okuyucu

Fantastik edebiyatı bir edebi tür olarak ele alıp, biçimsel bir çerçeve üzerine oturtmaya çalışan ilk ve en önemli eserlerden birisi Tzvetan Todorov’un, Fantastik-Edebi Türe Yapısal Bir Yaklaşım kitabıdır. Todorov, ilk olarak, bir eserin fantastik olabilmesi için gerçek ile hayal ürünü arasında bir yerde konuşlanması gerektiğini belirtir. Basılı eserin “örtük okuyucu”su, okuma deneyimi esnasında sürekli arafta kalmalıdır: “Fantastik, bu kararsızlık süresinde yeralır: Yanıtlardan herhangi birisini seçtiğimiz anda fantastikten uzaklaşarak komşu bir alana, ya tekinsiz ya da olağanüstü türlerin alanına girmiş oluruz. Fantastik, kendi doğal yasalarından başka yasa tanımayan bir öznenin görünüşte doğaüstü bir olay karşısında yaşadığı kararsızlıktır”.

Todorov ayrıca fantastiğin tekinsiz ile olağanüstü arasında ince bir çizgide salındığını vurgular. Onun için fantastik yazarının özellikle dikkat etmesi gereken nokta, açıklamaların var olduğunu hissettirirken karanlığı devam ettirip yazdıklarını tekinsize meyletmesini ya da yaşananları doğaüstü güçlere atfedip açıklanamaz olmasını sağlayarak olağanüstüne savrulmasını engellemektir.

Bir diğer önemli nokta ise anlatının şiir ile alegoriye teslim olmaması gerekliliğidir. Fantastik romanların tanıtımları yapılırken sıklıkla kullanılan masalsı ve şiirsel gibi ifadeler aslına bakılırsa metnin gücünü düşüren nitelemeler olarak görülmelidir. “Eğer bir metni okurken her türlü temsili dışlarsak ve her tümceyi kendi başına anlamsal bir bileşim olarak görürsek fantastik ortaya çıkmaz”. Fantastik, alegoriyi de dışlamalıdır. Todorov bu konuda bir not düşme zorunluluğu duyar: Okuyucunun her metni zorunlu olarak alegorik olduğu yolundaki varsayımının önüne geçmek olanaksızdır. Yine de fantastik yazarı bu tarz tartışmaları en aza indirgemelidir. Zaten fantastik yazarlarının çoğu da -iki kurucu usta Tolkien ve Le Guin’de dahil olmak üzere- alegorik metinler yazmadıklarını iddia ederler. Todorov, fantastik edebiyatın biçimsel çerçevesini çizerken, aslında içeriğine dair –her ne kadar biçimin içeriğin belirlenmesinde etkili olduğu iddia edilebilse de- birçok noktada eksik kalır. Edebi türün yapısına böyle bir odaklanma ister istemez o edebi türün toplumsal, kültürel, sınıfsal analizine alan bırakmaz.

Ortaçağ Nostaljisi ve Fantezi

Todorov’un eksik bıraktığı noktada devreye Fredric Jameson girer. Jameson, ütopyacı itkinin temelleri ve olasılıklarını tartıştığı kitabı Ütopya Denen Arzu’da fantastik eserlerin, saf ve geleneksel ortaçağ havasına sahip olmasının, köy nostaljisini hareketlendirdiğini savunur. Bu anlamda fantastik ütopyayı değil muhafazakâr geçmiş özlemini hareketlendirir. Fantezideki iyi-kötü karşıtlığı, insan ilişkileri içindeki kastlaşma eğilimini, büyünün gerici kullanımı da bu muhafazakârlaşmayı destekler. Yüzüklerin Efendisi ve Harry Potter’da karşılaştığımız Hristiyan nostaljisi bu duruma örnek olarak verilebilir.

Jameson fantezideki gerici eğilimin bir kural olduğunu savunmaz. Fantastik edebiyat kimi örnekleriyle “yabancılaşma ve sınıf mücadelesinin, maduniyetin ve ezilmişliğin somut toplumsal dünyasına” da nüfus edebilir. “Fantezinin görünüşte geri dönülemez yükselişinin, bu durumda, ekolojiye ve insan bedenine içkin olasılıkların çok daha kapsamlı araştırılmasına dayalı yeni içeriğinin sağladığı edebi üstünlüklerle ilişkisi yabana atılamaz”. Bu şekilde ele alındığında fantastik edebiyat eleştirel bir duruşu olanaklı kılarak, içinde barındırdığı mistikleştirme ve gerçeklikten kaçış eğilimlerini aşabilir. Ursula K. Le Guin’in Hep Yuvaya Dönmek ve Yerdeniz serisi bu anlamıyla yeniden okunabilir.

Edebi türlerin kendi içinde sınıflandırılmasının ciddi sorunlara yol açtığını söyleyebiliriz. “Yüksek edebiyat”, alttürleri dışlama ya da görmezden gelme konusunda ısrarcı olsa da, alttürlerin saçağında iyi edebiyatın yapılabileceği birçok örnekle kanıtlanmıştır. Eleştirinin görevi, edebi eserin içinde barındırdığı potansiyelleri ve olanakları önyargısız bir şekilde ele alıp yeniden değerlendirmektir. Ursula K. Le Guin, yetişkinlerin kabullendikleri hayatın sahteliğine bir cevap verdiği için fantastik edebiyattan uzak durduklarını söyler bir yazısında: ''Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar''. Todorov ve Jameson’a ejderhalardan korkmadıkları, fantastiğin ütopik ve geleneksel sınırlarını sorgulattıkları için teşekkür etmemiz ve “ejderhaları uzaktan sev” diyen aile büyüklerimize kulaklarımızı tıkamamız gerekiyor sanırım.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.