Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-528-5
13x19.5 cm, 336 s.
Liste fiyatı: 32,00 TL
İndirimli fiyatı: 25,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mülksüzler
Özgün adı: The Dispossessed
Çeviri: Levent Mollamustafaoğlu
Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Resmi: Deniz Bilgin
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 1999
16. Basım: Aralık 2016

Romanım Mülksüzler, kendilerine Odocu diyen küçük bir dünya dolusu insanı anlatıyor. İsimlerini toplumlarının kurucusu olan Odo'dan alıyorlar; Odo romandaki olaylardan kuşaklarca önce yaşamış, bu yüzden olaylara katılmıyor, ya da yalnızca zımnen katılıyor, çünkü bütün olaylar aslında onunla başlamıştı.

Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil; düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kropotkin'in, Goldmann ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin baş hedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlakî ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır. – Ursula K. Le Guin

"'...Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrim'i satın alamazsınız. Devrim'i yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır ya da hiçbir yerde değildir.' Konuşmasını bitirirken, yaklaşan polis helikopterlerinin gürültüsü sesini boğmaya başladı."

OKUMA PARÇASI

Birinci bölüm, "Anarres - Urras", s. 11-19

Bir duvar vardı. Önemli görünmüyordu. Kesilmemiş taşlardan örülmüş, kabaca sıvanmıştı; erişkin biri üzerinden uzanıp bakabilir, bir çocuk bile üzerine tırmanabilirdi. Yolla kesiştiği yerde bir kapısı yoktu; orada yerin geometrisine indirgeniyordu: bir çizgiye, bir sınır düşüncesine. Ama düşünce gerçekti. Önemliydi. Yedi kuşak boyunca dünyada o duvardan daha önemli bir şey olmamıştı.

Bütün duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlüydü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu, duvarın hangi yanından baktığınıza bağlıydı.

Bir tarafından bakıldığında duvar, Anarres Limanı adı verilen yirmi beş hektar çorak alanı çevreliyordu. Limanda bir çift büyük servis vinci, bir roket fırlatma platformu, üç ambar, bir kamyon garajı ve bir yatakhane vardı. Yatakhane sağlam, pis ve yaslı görünüyordu, ne bahçesi vardı, ne de içinde çocukları; açıkçası orada ne kimse yaşıyor, ne de kimsenin uzun süre kalması düşünülüyordu. Aslında bir karantina bölgesiydi. Duvar yalnızca iniş alanını değil, uzaydan gelen gemileri, o gemilerle gelen insanları, geldikleri dünyaları ve evrenin geri kalan kısmını hapsediyordu. Evreni çevreliyor, Anarres'i dışarda, özgür bırakıyordu.

Öteki tarafından bakıldığında duvar Anarres'i çevreliyordu: bütün gezegen içerideydi, diğer dünyalardan ve insanlardan yalıtılmış, karantinaya alınmış, dev bir esir kampıydı.

Yoldan birkaç kişi iniş alanına doğru geliyor, birkaçı da yolla duvarın kesiştiği yerde bekliyordu.

Çoğu kez yakındaki Abbenay kentinden insanlar, bir uzay gemisi görmek umuduyla, ya da yalnızca duvarı görmek için gelirlerdi. Ne de olsa dünyalarının tek sınırlayıcı duvarıydı o. Başka hiç bir yerde Girilmez levhasına rastlayamazlardı. Özellikle yeni yetmeler kapılıyordu duvarın çekiciliğine. Yanaşıp üstüne otururlardı. Ambarlardaki taşıyıcılardan sandıkları indiren, izlenecek bir ekip görmeyi umarlardı. Platformda bir yük gemisine bile rastlayabilirlerdi. Yük gemileri yılda yalnız sekiz kez gelirdi. Gelişleri limanda çalışanlar dışında kimseye duyurulmazdı. Onun için bu kez izleyiciler çalışan birilerini görünce, başlangıçta heyecanlandılar. Ama onlar bir uçta; hareketli vinçlerle çevrilmiş, alçak, kara kule alanın öbür ucunda duruyordu. Sonra ambar ekiplerinin birinden bir kadın gelip "Bugünlük kapatıyoruz kardeşler," dedi. Güvenlik kolluğu takıyordu, en az uzay gemisi kadar seyrek görülen bir şeydi bu. İşte bu biraz heyecan yaratmıştı. Kadının sesi yumuşaktı, ama bir kesinlik seziliyordu. Takımının ustabaşıydı; sorun çıkacak olursa yoldaşları ona arka çıkardı. Zaten görülecek pek bir şey de yoktu. Yabancılar, dış dünyalılar gemilerinde saklanıyorlardı. Gösteri yoktu.

Savunma ekibi için de sıkıcı bir gösteriydi bu. Bazen ustabaşı birinin duvarı aşmaya çalışmasını diliyordu; gemiden atlayan bir yabancının veya gemiye yakından göz atmaya çalışan Abbenay'lı bir çocuğun. Ama bu hiç olmamıştı. Hiç bir zaman hiç bir şey olmuyordu. Olay gerçekten çıktığında da, o hazırlıklı değildi.

Dikkatli'nin kaptanı "O kalabalık gemime mi saldıracak?" diye sordu.

Ustabaşı baktı ve limanda gerçekten büyük, yüz ya da daha fazla kişiden oluşan bir kalabalık olduğunu gördü. Orada öylece duruyorlardı. Kıtlık sırasında ürün taşıyan trenleri istasyonlarda bekleyen insanların durduğu gibi. Ustabaşını korkutuyordu bu.

"Hayır," dedi yavaş ve sınırlı İocası'yla. "Protesto ediyorlar. Şeyi protesto ediyorlar... Nasıl derler... Yolcuyu."

"Şu gemiye binecek pezevengin mi peşindeler yani? Onu ya da bizi durdurmaya mı çalışacaklar?"

Ustabaşının diline çevrilemeyen "pezevenk" kelimesi kendi halkı için yabancı bir terimden başka bir şey ifade etmiyordu ona, ama ne kelimenin söylenişi hoşuna gitmişti, ne kaptanın ses tonu, ne de kaptanın kendisi. "Başının çaresine bakabilir misin?" dedi.

"Boşversene. Sen yalnızca geri kalan yükün boşaltılmasını sağla, çabuk olsun. Şu yolcu olacak pezevengi de gemiye getir. Hiç bir Odocu kalabalığı bize bir şey yapamaz." Beline taktığı, şekilsiz bir penise benzeyen madeni nesneyi okşadı ve silahsız kadına hor görerek baktı.

Kadın, silah olduğunu bildiği fallik nesneye soğuk bir bakış fırlattı. "Gemi 14'te yüklenmiş olacak," dedi. "Mürettebat içeride güvencede olur. Kalkış 14:40'ta. Yardım istersen Uçuş Kontrol'a teyp mesajı bırak." Kaptan bir şey diyemeden uzaklaştı. Kızınca adamlarına ve kalabalığa karşı daha sert davranıyordu. "Yolu açın!" dedi duvara yaklaşırken. "Kamyonlar geliyor, kaza çıkmasın. Kenara çekilin!"

Kalabalıktaki erkek ve kadınlar onunla ve kendi aralarında tartışmaya başladılar. Yolu geçip duruyorlardı, bazıları duvarı geçti. Ama yine de yolu açtılar. Ustabaşı kalabalığı yola getirmekte ne kadar deneyimsizse, onlar da bir kalabalık oluşturmakta o kadar deneyimsizdiler. Bir kalabalığın öğeleri değil, bir topluluğun üyeleri olduklarından kitle psikolojisiyle hareket etmiyorlardı. Ne kadar insan varsa o kadar değişik duygu vardı. Ayrıca komutların rasgele olmasını beklemediklerinden, komutlara uymama deneyimleri de yoktu. Deneyimsizlikleri yolcunun hayatını kurtardı.

Bazıları oraya bir haini öldürmeye gelmişlerdi. Bazıları ise onun gitmesini engellemeye veya ona hakaret etmeye, ya da yalnızca bakmaya gelmişlerdi. Bütün bu diğerleri, katillerin yolunu tıkıyordu. Hiç birinde ateşli silah yoktu, ancak birkaçı bıçak taşıyordu. Onlar için saldırının anlamı yalnızca bedensel saldırıydı, haini ellerine geçirmek istiyorlardı. Korunmuş olarak, bir araç içinde gelmesini bekliyorlardı. Mal taşıyan bir kamyonu incelemeye çalışır ve öfkeli sürücüsüyle tartışırken, aradıkları adam yalnız başına ve yürüyerek geldi. Farkına vardıkları zaman çoktan alanın yarısını geçmişti, arkasında beş savunma görevlisi onu izliyordu. Onu öldürmek isteyenler takibe –çok geçti– sonra da taş atmaya –pek de geç değildi– giriştiler. Hedefledikleri adamı tam gemiye binerken ıskaladılar, ama koca bir taş savunma görevlilerinden birinin tam kafasına geldi ve adamı anında öldürdü.

Geminin kapakları kapandı. Savunma ekibindekiler geri dönüp ölü arkadaşlarını taşıdılar; gemiye doğru koşarak gelen kalabalığın önderlerini durdurmak için herhangi bir şey yapmıyorlardı, ama öfke ve şoktan yüzü bembeyaz olan ustabaşı onlar geçerken arkalarından küfretti. Kalabalık ise ustabaşına çarpmamak için kenardan geçti. Gemiye ulaştıklarında kalabalığın öncü kolu dağıldı ve kararsız, durdu. Geminin sessizliği, dev, iskeletsi servis kulelerinin ani hareketleri, toprağın garip yanık görüntüsü, insan boyutlarında herhangi bir şeyin olmaması zihinlerini karıştırıyordu. Gemiye bağlı bir aletten çıkan buhar veya gaz kaçağı bazılarını irkiltti, yukarıda kara tüneller gibi duran roketlere tedirginlikle baktılar. Limanın öte yanında bir uyarı sireni öttü. Önce biri, sonra bir başkası kapıya doğru yöneldi. Kimse onları durdurmadı. On dakika içinde liman boşalmış, kalabalık Abbenay'a giden yol boyunca dağılmıştı. Hiç bir şey olmamış gibiydi.

Dikkatli'nin içinde ise bir sürü şey oluyordu. Yer Kontrol, fırlatma zamanını öne aldığı için bütün işlemler iki kat hızlı yapılmak zorundaydı. Kaptan, ayak altında dolaşmamaları için yolcuyla doktorun kemerlerinin bağlanıp mürettebat kamarasında kilitli tutulmalarını emretmişti. Kamarada bir ekran vardı, isterlerse kalkışı izleyebilirlerdi.

Yolcu izliyordu. Limanı, limanın çevresindeki duvarı, duvarın ta dışında, Ne Thera dağlarının maki ve seyrek gümüşi aydikeniyle benekli uzak bayırlarını görüyordu.

Bütün bunlar birdenbire parıldayarak akıp gitti ekrandan. Yolcu başının yastıklı arkalığa bastırıldığını hissettı. Dişçi koltuğuna benziyordu, baş geriye bastırılmış, çene zorla açılmış. Nefes alamıyordu, midesi bulanıyordu, korkudan barsaklarının gevşediğini duydu. Bütün bedeni onu ele geçiren güçlere haykırıyordu, şimdi değil, henüz değil, bekleyin!

Onu kurtaran gözleri oldu. Görmekte ve aktarmakta ısrar ettikleri şey onu dehşetin donukluğundan çıkardı. Çünkü şimdi ekranda garip bir görüntü, soluk, taştan dev bir düzlük vardı. Büyük Vadi'nin üstündeki dağlardan görünen çöldü bu. Büyük Vadi'ye nasıl dönmüştü? Kendi kendine uçakta olduğunu söylemeye çalıştı. Yoo, uzay gemisinde. Düzlüğün kenarı suya yansıyan ışığın, uzak bir denizin ışığının parıltısıyla ışıldadı. O çöllerde hiç su yoktu. Gördüğü neydi o zaman? Taş düzlük artık düz değil, güneş ışığıyla dolu dev bir çanak gibi oyuktu. O izlerken çanak ışıklar saçarak düzleşti. Birdenbire üzerinde boylu boyunca bir çizgi belirdi, soyut, geometrik, bir çemberin mükemmel kesiti. Bu yayın ötesinde karanlık vardı. Bu karanlık bütün resmi tersine çevirdi, negatifini aldı. Gerçek, taş kısmı artık içbükey ve ışık dolu değil, dışbükey ve ışığı yansıtan, ışığı yadsıyan bir hal almıştı. Bir düzlük veya çanak değil, bir küre, karanlıkta düşen, ta uzaklara düşüp giden beyaz, taştan bir toptu. Onun dünyasıydı bu.

"Anlamıyorum," dedi yüksek sesle.

Birisi onu yanıtladı. Bir süre, iskemlesinin yanında oturan kişinin onunla konuştuğunu, onu yanıtladığını anlayamadı, çünkü artık bir yanıtın ne olduğunu anlayamıyordu. Yalnız bir tek şeyin açıkça farkındaydı, kendi mutlak yalıtılmışlığının. Dünya altından kaymış ve yalnız bırakılmıştı.

Her zaman bunun olacağından korkmuştu, ölümden korktuğundan da çok. Ölmek, kendini yitirmek ve diğerlerine katılmaktır. O ise kendini kurtarmış, diğerlerini yitirmişti.

En sonunda yanında duran adama bakmayı başardı. Bir yabancıydı kuşkusuz. Bundan sonra hep yabancılar olacaktı çevresinde. Adam yabancı bir dilde konuşuyordu: İoca. Kelimeler anlamlıydı. Bütün küçük şeyler anlamlıydı, yalnızca bütünü anlamsızdı. Adam onu iskemleye bağlayan kemerlerle ilgili bir şey söylüyordu. Kemerlerle oynadı. İskemle doğruldu; başı döndüğü ve dengesini yitirdiği için az daha düşüyordu. Adam herhangi birinin yaralanıp yaralanmadığını sorup duruyordu. Kimden bahsediyordu? "Yaralanmadığından emin mi?" İoca'da doğrudan hitabın kibar şekli üçüncü tekil şahıstı. Adam onu kastediyordu. Neden yaralanabileceğini bilmiyordu; adam taş atmayla ilgili bir şeyler söylüyordu. Ama taş hiç bir zaman çarpmayacak, diye düşündü. Taşı, karanlıkta düşen beyaz taşı görmek için yeniden ekrana baktı, ama ekran boştu.

"İyiyim," dedi sonunda rasgele.

Bu adamı tatmin etmedi. "Lütfen benimle gelin. Ben doktorum."

"İyiyim."

"Lütfen benimle gelin, Doktor Shevek!"

"Sen doktorsun," dedi Shevek bir anlık duraklamadan sonra. "Ben değilim. Adım Shevek."

Kısa, açık tenli, dazlak bir adam olan doktor kaygıyla yüzünü ekşitti. "Efendim, odanızda kalmalısınız– bulaşıcı hastalık tehlikesi– benden başka kimseyle ilişkide olmamanız gerekliydi, iki aylık dezenfektasyon süresinden boşuna geçtim, şu kaptanın Allah belasını versin! Lütfen benimle gelin, efendim. Beni sorumlu tutarlar–"

Shevek küçük adamın tedirgin olduğunu algıladı. Vicdan azabı veya sempati duymuyordu, ama şu anda olduğu yerde, mutlak yalnızlıkta bile tek bir kural, tanıdığı tek kural geçerliydi. "Peki," dedi ve ayağa kalktı.

Hâlâ başı dönüyor, sağ omuzu ağrıyordu. Geminin hareket ediyor olması gerektiğini biliyordu, ama hareket duygusu yoktu; yalnızca sessizlik, korkunç ve kesin bir sessizlik vardı duvarların dışında. Doktor sessiz madeni koridorlardan geçirerek bir odaya götürdü onu.

Çok küçük, sıkıca kapalı bir odaydı bu, duvarları boştu. Oda, Shevek'i itiyordu, unutmak istediği bir yeri anımsatıyordu ona. Eşikte durdu. Ama doktor ısrar etti, yalvardı; o da içeriye girdi.

Rafa benzeyen yatağa oturdu ve doktoru kayıtsızca izledi. Hâlâ sersem ve uyuşuk hissediyordu kendini. İlgilenmesi gerektiğini biliyordu; bu adam gördüğü ilk Urras'lıydı. Ama çok yorgundu. Arkasına yaslanıp uyuyabilirdi.

Bir gece önce sabaha kadar oturup makalelerini karıştırmıştı. Üç gün önce Takver'le çocukları Barış-ve-Bolluk'a götürmüştü, o zamandan beri de hep meşguldü, radyo kulesine koşup Urras'takilerle son dakika görüşmeleri yapıyor, Bedap ve diğerleriyle tasarıları ve olanakları tartışıyordu. Bütün bu koşuşturma boyunca, Takver gittiğinden beri aslında onun işleri değil, işlerin onu yaptığını hissediyordu. Başkalarının elindeydi. Kendi iradesi işlememişti. İradesi harekete geçme gereği duymamıştı. Her şeyi başlatan, bu anı ve etrafındaki duvarları yaratan kendi iradesiydi. Ne kadar önce? Yıllar. Beş yıl önce, Chakar'da, dağlarda, gecenin sessizliğinde Takver'e "Abbenay'a gidip duvarları yıkacağım," dediği zaman. Hatta daha da önce, çok önce, Toz'da, kıtlık ve umutsuzluk yıllarında, bir daha asla kendi iradesi dışında hareket etmeme sözü verdiği zaman. O sözü tutarak buraya getirmişti kendini: bu zamansız ana, bu dünyasız yere, bu küçük odaya, bu hücreye.

Doktor çürümüş omuzunu inceledi (çürük Shevek'i şaşırtmıştı; limanda ne olup bittiğini farkedemeyecek kadar gergin ve telaşlıydı, taşın çarptığını duymamıştı bile). Doktor elinde bir iğneyle ona dönmüş bekliyordu.

"Bunu istemiyorum," dedi Shevek. Konuşurken İocası yavaştı, radyo konuşmalarından bildiği kadarıyla kötü de telaffuz ediyordu, ama dilbilgisi yeterince düzgündü. Anlamakta konuşmaktan daha fazla güçlük çekiyordu.

"Bu kızamık aşısı," dedi doktor, her profesyonel gibi o da sağırdı.

"Hayır," dedi Shevek.

Doktor bir an dudağını ısırdı, sonra "Kızamığın ne olduğunu biliyor musunuz efendim?" dedi.

"Hayır."

"Bir hastalık. Bulaşıcı. Genellikle erişkinlerde şiddetlidir. Anarres'te yok; gezegene yerleşilirken alınan koruyucu önlemler hastalığın kökünü kazıdı. Urras'ta çok sık görülür. Sizi öldürebilir. Sık görülen birçok diğer viral enfeksiyon gibi. Bağışıklığınız yok. Sağ elinizi mi kullanıyorsunuz efendim?"

Shevek otomatik olarak "hayır" anlamında başını salladı. Doktor bir sihirbaz zarafetiyle iğneyi sağ koluna batırdı. Shevek buna ve diğer iğnelere sessizce razı oldu. Kuşkulanmaya veya karşı çıkmaya hakkı yoktu. Kendini bu insanlara teslim etmişti; doğuştan kendinin olan karar hakkını devretmişti. Dünyasıyla birlikte, Vadedilmiş dünyasıyla, o çorak taşla birlikte bu hak da elinden kayıp düşmüş, ondan uzaklaşmıştı.

Doktor konuşmaya devam etti, ama o dinlemiyordu.

Saatler, günler boyunca bir boşlukta, geçmişsiz ve geleceksiz, kuru ve berbat bir boşlukta yaşadı. Dışarıda sessizlik vardı. Kolları ve kaba etleri iğnelerden sızlıyordu; ateşi çıktı, kendini kaybettirecek kadar yükselmeyen, ama onu bilinç ile bilinçsizlik arasındaki sınır bölgesinde bırakan bir ateşti bu. Zaman geçmiyordu. Zaman oydu: yalnız o. Irmak oydu, ok da, taş da o. Ama hareket etmiyordu. Atılan taş hâlâ orta yerde asılı duruyordu. Gündüz veya gece yoktu. Bazen doktor ışığı kapatıyor veya açıyordu. Yatağın yanındaki duvarda bir saat vardı, kolu anlamsızca göstergedeki yirmi şeklin birinden diğerine hareket ediyordu.

Uzun, derin bir uykudan sonra uyandı ve yüzü saate dönük yattığı için uykulu gözlerle onu inceledi. Kolu 15'ten biraz ileride duruyordu, eğer gösterge 24 saatlik Anarres saati gibi geceyarısından başlayarak okunursa öğleden sonra sayılırdı. Ama uzayda iki dünya arasındayken nasıl öğleden sonra olabilirdi? Geminin de kendine ait bir zamanı olması gerekiyordu tabii. Bunu keşfetmek ona müthiş bir cesaret verdi. Doğrulduğunda başı dönmedi. Yataktan kalkıp dengesini bulmaya çalıştı; gerçi topuklarının yere tam yapışmadığını hissediyordu, ama fena değildi. Geminin yerçekimi çok zayıf olmalıydı. Bu duyguyu pek sevmemişti; sürekliliğe, sağlamlığa ve katı gerçeklere gereksinimi vardı. Bunları aramak için küçük odayı sistemli bir biçimde incelemeye başladı.

Boş duvarlar, her biri panele bir dokunuşta ortaya çıkmaya hazır sürprizlerle doluydu: lavabo, bok taburesi, ayna, masa, iskemle, dolap, raflar. Lavaboyla ilgili bir sürü tümüyle gizemli elektronik aygıt vardı ve musluk kolunu bıraktığınızda su kesilmiyordu. Shevek bunun ya insan doğasına duyulan büyük güvenin, ya da bol miktarda sıcak suyun göstergesi olduğunu düşündü. İkincisinin doğru olduğunu varsayarak bol suyla yıkandı, havlu bulamadığı için de sıcak hava üfleyip gıdıklayan gizemli aygıtlardan biriyle kurulandı. Kendi elbiselerini bulamadığı için, uyandığında üstünde olan şeyleri giydi: İkisi de sarı üzerine küçük mavi benekli, gevşek tutturulmuş bir pantolon ve şekilsiz bir tünik. Aynada kendine baktı. Yarattığı etki olumsuzdu. Urras'ta böyle mi giyiniyorlardı? Boş yere bir tarak aradı, sonunda saçını eliyle arkaya yatırdı ve kendine çeki düzen vermiş olarak odadan çıkmaya hazırlandı.

Çıkamadı. Kapı kilitliydi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Zühtü Bayar, “Ursula K. LeGuin’in Canıma Okuyuşunun Öyküsüdür”, Matbuat, Sayı 24, Mayıs 1997

LeGuin'i ve iki büyük ödüllü yapıtı Mülksüzler'i BK edebiyatı içinde yerli yerine oturtmak istersek, şunları da eklememiz gerekli: Mülksüzler, BK edebiyatı yapıtları sınıflandırmasında, "Bilimsel BK"nun "sosyo-politik BK" sınıfına girer. Her ne kadar yazarın kendisi, "İkircikli Bir Ütopya" altbaşlığını kullanmışsa da, bu tabir BK'yu derinlemesine tanımayan okur ve eleştirmenler için kullanılmış olsa gerektir. Mülksüzler'in sınıflandırmadaki yeri, George Orwell'in 1984'ü, Yevgeni İvanoviç Zamyatin'in Mıy-Bizler'i, Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya'sı ve nihayet bir Türk yazarının, Dr. V. Bilgin'in Rüya mı Hakikat mı?'sının yanıdır. Mülksüzler'in bir ütopya olarak gösterilmesi doğru değildir ve zaten kaotik bir durumda olan kuramsal Türk edebiyatında daha da büyük karışıklıklara yol açabilir. Hem unutmamak gerekir ki, her BK yapıtı temelde bir "utopia"dır.

Son olarak LeGuin'in altı çizilmesi gereken bir başka özelliğine daha dokunalım. Bu yazar, diğer yetkin ürünler veren bilimkurgucu meslektaşları gibi özel bir yazınsal BK üslubu geliştirdikten başka, lenguistik sorunlarla da derinlemesine ilgilenir. Onun için Ursula'yı okurken, sentetik bir biçimde yarattığı sözcüklerin semantiği üstünde dikkatle durmak gerekir.

"Nebula" ve "Hugo" ödüllerini kazanmış ve "SF Masterpiece" sıfatıyla taçlandırılmış Mülksüzler için başka ne diyebilirim ki? Okuyalım; dikkatle, zevkle, tümcelerin altını çize çize ve yazarın kurgulamadaki başarısına saygı duyarak...

Devamını görmek için bkz.

Neval N. Şenci , Özgür K. Tekin, "Mülksüzler", İmlasız, Sayı 3, Eylül-Ekim 2003

"Anarşistiniz burada..."

Algımızı yerli yerine oturtan düşlerimiz, ne isteyip ne istemediğimiz hayatı ve insanı tanımlamamıza ayna tutarken, bakışın en önemli eksenlerinden birini iktidar ve iktidarla ilişkiyi nasıl anlamlandırdığımız oluşturur.

Platondan Campenalla'ya bilinen bütün ütopyalar mükemmeliyetçi, idealize coğrafyası ve toplumuyla totaliter bir yapıdadır. LeGuin ise Mülksüzler’de anarşist dünya Anarres ve tam tersi Urras'ı anlatırken tuttuğu aynada görünenlerle, sırlı yanda duranları düşündürmesini, kısıtlayıcı bağlardan kurtulan aklın akıp gitmesini ve sorgulanmayanın sorgulanmasını yani yüzleşmeyi sağlar. İktidar ilişkilerine karşı duruş LeGuin'in yazısının debisini oluşturur.

Mülksüzler romanı ikiz dünyaların –ancak yaşam biçimi ile birbirine tamamen zıt– karşıtlıklarının, anarşist dünya ile kapitalist, devletçi dünyanın ve bu dünyalar arasında ki yolculuğun anlatıldığı bir roman. Roman dünyalarını siyah ve beyazın iç içe geçtiği bir ying-yang metaforu olarak düşünebiliriz. Zaten roman metaforlar ve ironiler üzerine kurgulanmış. Anarres; çorak, kıtlık içinde yaşam sürmeye çalışan, devletsiz, hiyerarşisiz özgür ve Odocuların gezegeni (anarşist). Urras ise doğanın cömert davrandığı,bolluk içinde yaşayan sınıflı, hiyerarşik ve devletçi (arşist) bir gezegen. Gezegen isimleri dil oyunları ile kurgulanmış. Anarres adı anarşiyi çağrıştırıken. (Yunanca Anarşi: An-arche "arche"; baş, başat "an" takısı olumsuz iyelik -siz,-sız Başsız) diğer yandan mal mülk sahibi olmayan anlamına da geliyor.(Latince res: şey,nesne). Urras ise USA ve USSR harflerinden devşirilmiş.Ayrıca Ur Almanca ilk, başlangıç anlamına geliyor. Anarres Urras'tan gelen göçmenlerden oluşmuş. Urras ilk gezegen, eski dünya. Bu noktada bu metaforu; gelişimin,değişimin metaforu, Urras'tan Anarres'e evrim olarak yorumlamak mümkün.

"Hiçbirşey senin değildir..."

Roman Anarres'in Kuzeybatışı bölgesinde doğan fizikçi/devrimci Shevek'in Urras'tan gelenlerle birlikte Urras'a doğru yol almasıyla başlıyor. Roman Urras'ta ilerlerken, Anarres'e flashback (geri dönüş) yapıp bu yolculuğa çıkışın nasıl evrilmeye başladığını ve Anarres'i anlatıyor. Bu yolculuk iki gezegen arasındaki ilk ziyarettir. Shevek uzay gemisinden arkasında bıraktığı duvarlarla çevrili bir ironidir. Tüm duvarlar gibi iki anlamlı, iki yüzlü. Neyin içeride, neyin dışarıda olduğu nereden baktığınıza bağlı.

Bir zamanlar Urras'ta yaşayan Odo ve Odocular devrimden önce Anarres'e ihraç edilmişlerdi. Acaba LeGuin; özgürlükçü ütopyanın kapitalist totaliter bir dünya da varolmayacağını, kendisine yaşam alanı yaratamayacağını düşündüğü için mi her şeyin sıfırdan başlayacağı boş bir gezegeni seçti? Aslında Odocuların otoriter sistemi hedef alması ve varlıklarının diğer insanları da etkileyeceğini bilen hükümetler Shevek'in Urras'ı ziyaretinden yüz elli yıl önce Odocuları Anarres'e sürgüne göndermişti. Daha sonra Anarres gezegenine ne kadar çorakta olsa insanlar kendi istekleri ile gittiler.

Anarres karşılıklı yardımlaşma, dayanışma, paylaşma temelinde kendi yollarının efendileri ve özgür insanlar tarafından düşlenmişti. Urras'tan ayrılarak Anarres'de yerleşim alanlarına akıl anlamına gelen Abbenay adını veren Odocu toplum için merkezsizleşme ve bireylerin hükmetme güdüsüne hizmet eden hiçbir kuruluşun olmaması önemli ögeler olarak varolur. Kent öncesi, teknoloji öncesi kabile yaşamına dönmeden anarşizmlerini çok ileri bir uygarlığın, karmaşık çeşitlilik içeren bir kültürün dengesi içinde yaşatmaktır esas olan. Anarresliler başlangıçtan beri merkezileşmenin büyük bir tehdit olduğunun farkındadır. "Sahip olmak yanlıştır. Paylaşmak doğrudur. Tüm benliğinden, bütün o geceler ve günler boyunca tüm yaşamından başka neyi paylaşabilirsin ki?" (s. 52) Ancak belleğini yitiren toplumların üst şokları yaşayıp savrulması, ruhunun eylemsizleşmesini Anarres de kimi noktalarda içinde barındırır. Anarres de mükemmel bir dünya değil. Doğal yapı uygar bir toplumun devamı için elverişli olmaktan çok uzak. Hâlâ otorite olmak isteyen, bürokratik eğilimleri taşıyan insanlar mevcut. Zaten mükemmele ulaşma motivasyonu da içinde tekdüzeliği, robotlaşmayı barındıran tehlikeli bir motivasyon (Burada Chuck Palahnuik'in Fight Club romanındaki Tyler ile anlatıcı arasındaki bir diyaloğu hatırlıyorum: "Mükemmel olmaya çalışma, bence evrilelim ve bırakalım herşey düşeceği yere düşsün") Anarres'te kadınların yaşam boyu eşlik isteği sahiplenici, bebek sahibi olma isteği onların mülkiyetçi hisler taşımasına neden oluyor. Feminist/Anarşist bir yazar olan LeGuin'in anarşist bir dünyada bile kadını sahiplenmeye yatkın olarak betimlemesini;yaşam boyu eşlik isteğinin özünde mülkiyetçi olduğuna vurgu yapmak için mi, yoksa günümüz toplumundaki kadının edilgenliğine ironik bir atıf olarak mı okumalıyız? Ancak Odo'nunda bir kadın olduğunu ve evli olduğunu da bilerek. LeGuin'in sorguladığı bir başka şeyde tahakkümün ve hiyerarşinin ortadan kaldırıldığı, dayanışmanın ve karşılıklı yardımlaşmanın tek etik kural olduğu bir toplum;i nsanın ölüm ve yalnızlık gibi duygularının verdiği acıya yanıt bulabilirliği. Yoksa Shevek'in dediği gibi: "Gerçek kardeşlik paylaşılan acıdan mı başlıyor?" (s. 63) Anarres'in diğer açmazları ise; Çorak bir gezegen olmasından kaynaklanan kıt kaynaklarla ayakta durma zorunluluğu. Merkezileşmenin önüne geçmek isterken kıt kaynaklar nedeniyle üretim ve dağıtımın Abbaney'deki ÜDE (üretim ve dağıtım eşgüdümü) sendikalarından –merkezden– sağlanıyordu. ÜDE'de bir bilimciler bürokrasisi oluşuyordu. Anarres yeni bir toplum yaratmanın sancıları ile yüzleşmek zorundaydı.:

"Ey yeni doğmuş anarşi,sonsuz vaad / sonsuz dikkat / dinliyorum,dinliyorum gecede | gece kadar derin beşiğin yanıbaşında | çocuk iyi mi diye" (Göç'ün ondördüncü yılında Pio Atean tarafından yazılmış bir şiir s.92)

Toplumsal organizmanın en önemli etkinliği eğitim, katı, ahlakçı ve otoriter bir tutumla Odo'nun sözlerini yasaymışçasına ezberletmek istemesi.Yazdıklarıyla farklı olanlar algı dışına itilir Tirin karakterinde olduğu gibi. Tam bu noktada anarşist dünyaya özgü aklın özgürlüğü, yıkıcı tutkularıyla Shevek, Bedap, Takver gibiler devrim olarak farklılıklarını ortaya koyarlar. Urras'la iletişim kurmak isteyenlerin hain olarak damgalanmasına karşın otoriteye taviz vermeyerek kendi vicdan ve bilincinin inisiyatifi doğrultusunda Shevek,karşılıklı yardımlaşma-dayanışma kültürünü yani kendi gerçeğini, meselesini anlatmak paylaşmak, Urras gerçeğini görmek ve duvarları yıkmak için aslında geri dönüş olan yolculuğuna çıkar.

"Siz bizim tarihimizsiniz. Belki biz sizin geleceğiniziz. Öğrenmek istiyorum, görmezlikten gelmek değil." Shevek Urras'ta ki bilim adamları ile bir süredir fizik alanında görüşlerini paylaşmaktadır. Ancak "satın almanın ve satmanın","güç'ün" dünyasında bilim bir takım güç dengelerini değiştirmek için bir araçtır. Shevek Urras'a görüşlerini paylaşmak, devrimi orada ateşlemek ve duvarları yıkmak amacıyla gider. Urras hakkında bildikleri Odo'nun yazdıkları ile sınırlıdır. Urras farklıdır. Çok verimli toprakları, okyanusları, Anarres’te olmayan ve bitkileri ve Anarres'tekilerin hiç görmediği hayvanları ile. Urras ayrıca "satın alma, satma, sahip olma, biriktirme, statü, ataerkillik, bencillik, konformizm ve devlet" gibi Shevek'in anlayamadığı bir yaşamdır. Her şeyi yüzeyselleştiren, tüketim diliyle konuşan bayağı yaşantılarından fazlasıyla memnun Urraslılar –yumuşakçalar– derinliğine ilerleyememenin böcekçe korkusuyla süslü ambalajlarında bir iktidar ucubesi olarak Shevek'in karşısına çıkarlar. Temel ahlaki varsayımının mülkiyet ve karşılıklı saldırganlık olduğu toplumda nesneler, duygular, aşklar, insanlar alınır satılabilir ve tüketilebilirdi. Zenginlik yani ekonomik iktidar, cinselliğin erkeğin iktidarı, hiyerarşik ilişkilerin kanıksanması ve güce tapınmanın izdüşümü özellikle kadınların konumunda dikkat çekicidir. Kadınların Urras'ta bir amacı ve yeri yoktur. "Mülk sahibi sınıfların erkek üyelerini cinsel kullanımı için saklanan kadınlar, mülksüz sınıfın insanları tarafından kendilerine akşam yemeği sunulana dek bütün gün kumsalda yatar" (s. 45) ya da Artonun Shevek'in savaş karşısındaki tutumuyla odocu görüşü eleştirmek için söylediği sözler statü ve aristokratik yaşam tarzının kadın ayrımcılığının simgeleşmesi: "Odoculuğun derdi ne biliyor musun dostum, biraz kadınsı olması. Yaşamın erkekçe yönlerini almıyor. Kan ve çelik, savaşın parıltısı..." (s. 256) Urras'ta herşey Devlet içindir ve Devlet her şeydir. Urras'ta yaşayanlar için "yönetmek-yönetilmek" kaçınılmaz ve doğaldır. Otoritenin dil'i ile düşünürler, konuşurlar, eylerler. Otoritesiz bir dünyayı tasavvur edemezler. Oysa Shevek oradaki varlığı ile "Devletin gereksizliğinin kanıtıdır". Urras'ta eşitlik ilişkileri hiyerarşi ile belirleniyorken ve yönetiliyorken Anarres'te yönetilen tek şey üretim ve organizasyonudur. Urras Anarres'in tarihidir, Anarres'te Urras'ın geleceği...

Shevek İo'da Odocu düşünceleri yaymak Anarres ile Urras arasında bir dayanışma başlatmak istiyordu.Ancak kapitalist İo devletini sosyalist Thu devletine tercih etmişti (Urras'ta iki hükümet var Kapitalist İo, Sosyalist Thu). Shevek neden özgürlükçü idealin kapitalist toplumda, sosyalist toplumda olduğundan daha kolay yeşereceğini düşünüyordu? Shevek'in sosyalist Thu devletini daha totaliter ve yurtsever olduğunu, otoriter devlet aygıtının daha katı işlediğini bildiği için mi yoksa LeGuin'in tarihsel materyalizme, liberal marksizme sıcak bakması mı kapitalist toplumun daha rahat dönüşeceği düşüncesine etkili olmuştu. Belki her ikisi de...

Anarres çok zor bir dönemden geçiyordu. Zaten kıt olan doğal kaynaklar gittikçe azalmış kış acımasızca Anarreslileri açlıkla yüz yüze bırakıyordu. Gönüllü çalışmalar ve dayanışma ne kadar artsa da açlık bir süre sonra kaçınılmaz olarak şiddete, mülkiyetçiliğe dönmeye başlıyordu. (s. 230)

Ayrımcı ve mülkiyetçi dünyanın tam içinde bir o kadar da uzak olan Shevek konuşamamaktan, devrimden söz edememekten bıkmıştı. Shevek'i Urrasa getiren iletişim gereksinimi, duvarları yıkmak isteğiydi. Düşüncenin doğasında iletilmek yazılmak ve gerçekleştirilmek vardı. Bu konumunda Shevek ruhu gün ışığına koşan çocuk gibi cebinde bulduğu mesajın peşinden gider. "Haksızlık ve baskıdan bunaldık ve karanlık gecede özgürlük ışığını görmek için yüzümüzü kardeş dünyaya çevirdik. Bize kardeşlerine katıl!" (s. 175) Shevek notu cebine koyan Liberter Sendikalistlerle İo genel grev gösterisi ile hükümetini sarsmaya hazırlanmaktadır. Yönetim meydanında yüz binlerce insan özgürlüğü haykırır. Shevek'in kalabalığa: "...Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzda ya hiçbir yerde..." sözleri İo hükümeti askerlerinin kalabalığa ateş açması ile kesilir... Binlerce insan az önce şarkıların, coşkunun yankılandığı meydanda acımasızlığın sessiz tanığı olarak yatmaktadır. İo hükümeti cadı avı başlatır... Shevek'in Urras'la Arz'la. Hain'le kardeşlik bağı oluşturma isteği, Urras'ta özgürlüğün yeşerebileceğine inancı yıkılmıştı. Anarres'e dönme vakti gelmişti. "Gerçek yolculuklar geri dönüşlerdir."

Ursula K. Le Guin, Philip K. Dick ve Stanislaw Lem ile birlikte bilimkurgunun en yaratıcı ve özgün yazarlarındandır. Türkiye'de genellikle Yerdeniz serisi ile tanınsa da Mülksüzler ona bilimkurgunun oskarları sayılan Hugo ve Nebulay ödüllerin kazandırmıştı.

LeGuin; marksizmden, anarşizmden, taoculuktan etkilenmiş feminist bir yazardır. Mülksüzler tüm dünyada pek çok eleştirmen ve okur tarafından okunmuş üzerine yazılar yazılmıştır. Hatta Samuel Delayn mülksüzlere karşı bir heteretopya olan Triton'u yazmıştır. Anarres gezegenini; doğal koşulları, kıtlığı, kötü iklim koşulları göz önüne alındığında ve anarşistleri arasında iktidar heveslileri, bürokrat özentileri de dikkate alındığında ütopya olarak kabul etmek zor. Ancak "müksüzler" ve "mülksüzlük" bir ütopya.

Yazar; insanların bugünkü toplumda egemen olan acıların, eşitsizliklerin ve sömürünün kaynağında –romanın adı ile ilintili olarak– mülkiyeti görür ki çok haklıdır. Anarres'tekiler özgürdür çünkü hiçbir şeye sahip değildirler. Urras'taki sahipler ise sahiplidir ("Sahip oldukların bir süre sonra sana sahip oluyor"–Fight Club)

Shevek hiçbir zaman kapitalizmi, mülkiyetini ve yaşam ahlakını anlayamıyordu,öğrenemiyordu. Sözgelimi bir bankadaki işlemler ona ilkel bir dinin ayinleri gibi anlamsız ve karmaşık geliyordu (s. 119) Roman iki yolculuk üzerine kurulu: Biri gidiş diğeri dönüş. Ama aslında "gidiş" eski dünyaya "dönüş" , "dönüş" ise farklı bir insan olarak farklı bir dünyaya ilk kez "gidiş" LeGuin bize mükemmel bir dünyayı tasvir etmiyor, olabilecek en iyi yaşamın içindeki tehlikeleri gösteriyor.

"Bir hırsız yaratmak istiyorsanız sahip yaratın. Suç yaratmak istiyorsanız yasalar koyun"

"Yeniden Anarres'te Doğalım...."

Devamını görmek için bkz.

Bahar Muratoğlu, “Mülksüzler 30. Yılında”, Cumhuriyet Dergi, 28 Kasım 2004

Ursula K. Le Guin'le "Mülksüzler" romanıyla tanıştık. Otoriter devlete karşı, işbirliğini öneriyordu. Kendini "Taocu, anarşist, feminist ve çevreci" diye tanımlayan Le Guin'e göre ütopyalar imkânsız, ama yazılabilir...

Bir öyküyü, bir yolculuğu anlatmanın pek çok farklı yolu vardır. Yazar belki de en çok nasıl anlattığıyla farklılaşır diğerlerinden. Hayal gücüyle ve kelimeleriyle farklılaşır. Gerçeküstü diye nitelediğimiz öyküler de, gerçekliği anlatmanın farklı yollarıdır yalnızca. İçimizdekileri ve çevremizdekileri, hayal gücünü sınırlamadan anlatmanın kapılarını aralayan yollardır.

Fantezi, bilimkurgu ve ütopya yazarı olarak bilinen Amerikalı yazar Ursula K. Le Guin de sonsuz hayal gücünü özgürce kâğıda aktardığı öykülerinde bize kendimizi, gerçekliğimizi ve dünyamızı; kendimizin, gerçekliğimizin ve dünyamızın kalıplarına sokmaya çalışmadan anlatır. Sınırsız bırakılan bu hayal gücüyle Le Guin, bilinçdışından gelen simge ve arketipleri doğrudan ve dolaysız olarak kullanır. Bir başka deyişle Le Guin bize gerçeklerden bahseder.

Le Guin'in fantastik öykülerindeki simgelere bakabildiğimizde, onun bize ustalığı, birliği, dengeyi, bütünlüğü, iç yolculuğu, keşfetmeyi, büyümeyi, cinselliği, ölümü, insanın karanlık yönünü anlattığını görürüz. Bunları büyülü bir dille, ejderhaların kadim lisanıyla anlatır. Tıpkı takımadalardan oluşmuş "Yerdeniz" gibi. Tıpkı gölgesinden önce kaçan, sonra onun peşine düşen, büyüme ve bütünleşme yolundaki "Ged" gibi. Tıpkı yeraltındaki karanlık labirentlerinde bir ışık yanan ve kendini ve kadınlığını keşfeden "Tenar" gibi. Gerçekten gerekmedikçe hiçbir şeyin doğasını değiştirmeyen büyücüler ve yalnızca göz boyayabilen sihirbazlar gibi.

Le Guin fantezi konusunda şöyle diyor: "...çünkü fantezi elbette hakikidir. Olgulara dayanmaz, ama hakikidir. Çocuklar bilir bunu. Yetişkinler de bilir, zaten çoğu bu yüzden fanteziden korkar. Fantezideki hakikatin, yaşamaya mecbur edildikleri ve kabullendikleri hayatın sahteliğine ve kofluğuna, gereksizliğine ve sıradanlığına karşı bir meydan okuma, hatta tehdit oluşturduğunu bilirler. Ejderhalardan korkarlar, çünkü özgürlükten korkarlar." Ve şöyle devam ediyor: "...Biz hayal gücü zengin insanlar, 'Evvel zaman içinde bir ejderha varmış' ya da 'Topraktaki delikte bir hobbit yaşarmış' gibi cümlelerle, böyle güzelim gerçekdışı şeylerle, kendi tuhaf tarzımızda hakikate ulaşabiliriz." (1)

Cinsiyetler Ortadan Kalkınca

Le Guin psikoloji alanında, kendi deyimiyle "sanat hakkındaki görüşleri sanatçılara en yakın gelen psikolog" Carl Gustav Jung'a dönük durur. "Yerdeniz Büyücüsü (2)" isimli kitabında, Jung öğretisindeki bireyleşme, bütün bir insan olma sürecinin ilk arketipi, ilk aşaması olan "Gölge"yi kullanır.

Le Guin'in bilimkurgu ve ütopyaları ise dünyamızı aktarır, dünyamızı sorgular, dünyamıza alternatifler üretir. Mülkiyet, cinsiyet, aidiyet, siyasal sistemler, doğanın tahribatı, baskı, özgürlük, ideoloji, doğduğumuzdan beri bize dayatılan değerler karşılaştırılır ve sorgulanır. Bunlar yaratılan alternatif toplum türleriyle ve yıldızlar arası seyahatlerle güzelleşir, canlanır. Tıpkı anarşist bir toplum kurmuş "Anarresliler" gibi. Tıpkı cinsiyetin olmadığı "kış gezegeni" gibi. Tıpkı zamanı çizgisel değil döngüsel yaşayan, doğayla bütün olan "Keş halkı" gibi.

Ursula K. Le Guin kendini "Taocu, anarşist, feminist ve çevreci" olarak tanımlıyor. Taoculuk, doğanın ideal düzenine uyumla iyilik ve güzelliğin gerçekleştirileceğini, bir şey yapmamanın ve hareketsiz kalmanın insanı huzura ve sükûnete kavuşturacağını ifade eder ve insanın kendini bilmesinden, kendi içini okumasından bahseder. Le Guin'in pek çok yapıtında bu felsefenin "doğanın ideal düzenine uyma", "kendini bilme" ve "kendi içini okuma" gibi öğelerinin izleri görülebilir. Feminizm esas olarak, özel mülkiyet sonrası, kadının da bir mülk sayılması ve çocuğun babasının belli olması amacıyla eve kapatılması sonucunda doğan ve kadın haklarını savunan bir ideolojidir. Le Guin'in feminizmi "cinsiyetçilik" değildir. İnsan olma ve eşitlik üzerine kurulu bir yaklaşımdır. "Bağışlanmanın Dört Yolu" (3) isimli kitabında bu temalar bulunabilir. Aynı zamanda "Karanlığın Sol Eli" (4) adlı kitabında Le Guin kendi deyimiyle cinsiyeti oradan kaldırır ve geride ne kaldığına bakar. Bu romanda, "Kış gezegeni"ndeki insanlar normal koşullarda cinsiyetsizdirler ve yalnızca yılın belirli dönemlerinde, o andaki hormonal durumlarına göre kadın veya erkek olurlar. Bu gezegende "aidiyet", "sahiplik", "sevgililik", "arkadaşlık" gibi kavramlar değişmiş; cinsiyet bir otorite aracı olmaktan çıkmıştır. Çevreciliği; doğaya saygı, doğanın çeşitliliğini koruma ve onu çıkar uğruna tahrip etmeye karşı olma olarak tanımlayabiliriz. Le Guin'in çevreciliği özellikle "Dünyaya Orman Denir" (5) ve "Hep Yuvaya Dönmek" (6) gibi kitaplarında ön plana çıkar.

Ütopyolar İmkânsızdır...

Gelelim Le Guin'in anarşist yönüne ve en önemli romanlarından biri olan, yayımlanışının otuzuncu yıldönümündeki anarşist ütopyası "Mülksüzler"e (7). Anarşizm; baskının ve otoriter devletin yerine işbirliğini, dayanışmayı, ahlakı, kolektif çalışmayı ve sevgiyi koyan bir sistemdir. Devlet ortadan kalkar, yerine eşit ve işbirliği içinde çalışan kurumlar ve federasyonlar gelir. İnsanlar korkuyla yönetilmez ve bireysel farklılıklar yok edilmeye çalışılmaz. Kişiler, bireysel-toplumsal ahlak duygusu ve kendi kararlarıyla yaşamlarını sürdürür, toplumlarının devamını sağlarlar. Mülkiyet yok olur. Le Guin, Mülksüzler'de anlattığı anarşizmi şöyle tarif ediyor: "...Odoculuk anarşizmdir. Sağı solu bombalamak anlamında değil: kendine hangi saygıdeğer adı verirse versin, bunun adı tedhişçiliktir. Aşırı sağın sosyal-Darwinist ekonomik özgürlükçülüğü de değil: düpedüz anarşizm: eski Taocu düşüncede öngörülen, Shelley ve Kroptokin'in, Goldman ve Goodman'ın geliştirdiği biçimiyle. Anarşizmin başhedefi, ister kapitalist isterse sosyalist olsun, otoriter devlettir; önde gelen ahlaki ve ilkesel teması ise işbirliğidir (dayanışma, karşılıklı yardım). Tüm siyasal kuramlar içinde en idealist olanı anarşizmdir; bu yüzden de bana en ilginç gelen kuramdır."

Mülksüzler, birbirinin uydusu olan Urras ve Anarres isimli iki gezegenden bahsediyor. Urras dünyamıza benzeyen kapitalist bir gezegenken Anarres kolektif çalışmanın ön planda olduğu; paranın, mülkiyetin ve dinin olmadığı anarşist bir gezegendir. Bir gün Anarresli bilimci Shevek, Urras'taki bilimcilerle görüşmek üzere kendi gezegeninden çıkar ve karşılaştırma, sorgulama başlar. Anarres'te eşyalar ve topraklar üzerinde mülkiyet hakkı olmadığı gibi, insanlar üzerinde de mülkiyet hakkı yoktur. İlişkiler aidiyet üzerine değil, sevgi üzerine kuruludur. Urras'ın insanlarının maddeler üzerindeki sahiplik iddiası, birbirleri üzerindeki sahiplik iddiasına kadar varmaktadır. Anarres ışıltısızdır belki, ancak Urras'ın ilk bakışta parlak görünen caddelerinin arka sokaklarındaki karanlık Anarres'te yoktur.

Peki Anarres mükemmel midir? Bu bir ütopya olduğuna göre, orada yanlış giden bir şeyler olamaz mı? Le Guin'in bu sorulara yanıtı kesin bir "evet" değildir. İnsan doğasını ve Anarres'in çelişkilerini de anlatır Le Guin. Ve şöyle der: "Ütopyalar imkânsızdır. Ama yazabiliriz."

Evet, ütopyaları yazabiliriz ve imkânsızı anlatmakla, Le Guin'in yaptığı gibi gerçeğin yansımasını gözler önüne serebilir, kafamızı çevirerek ondan kurtulamayacağımızı anlayabilir ve anlatabiliriz. l

Kaynaklar


(1) Le Guin, U. (2002). Kadınlar, Rüyalar, Ejderhalar. İstanbul: Metis Yayınları. Yukarı
(2) Le Guin, U. (1999). Yerdeniz Büyücüsü. İstanbul: Metis Yayınları. Yukarı
(3) Le Guin, U. (2001). Bağışlanmanın Dört Yolu. İstanbul: Metis Yayınları. Yukarı
(4) Le Guin, U. (2001). Karanlığın Sol Eli. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Yukarı
(5) Le Guin, U. (2003). Dünyaya Orman Denir. İstanbul: Metis Yayınları. Yukarı
(6) Le Guin, U. (2002). Hep Yuvaya Dönmek. İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Yukarı
(7) Le Guin, U. (1999). Mülksüzler. İstanbul: Metis Yayınları. Yukarı
(8) Hançerlioğlu, O. (1975). Felsefe Sözlüğü. İstanbul: Remzi Kitabevi. Yukarı
(9) Muratoğlu, B. (2003). Le Guin Dünyasında Yolculuk. Varlık, (1153), 66-68. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Doğuş Sarpkaya, “Tamamlanmamış bir düş: Mülksüzler”, BirGün Kitap Eki, Aralık 2009

Yirminci yüzyılın son çeyreği ütopya üretimi açısından kısır bir dönem oldu. Belki de 68 hareketinin yenilgiye uğratılması, neoliberal politikaların yürürlüğe girişi, sosyalizm deneylerinin yeni bir dünyayı işaret etmekten çıkması ve postmodern ideolojinin sanat dünyasının damarlarına sızmasıyla birlikte düş ülkeleri yaratmak anlamını yitirmeye başladı. Lakin akıntıya karşı kürek çekmekten geri durmayan, başka bir dünyayı tasarlamaktan vazgeçmeyen bazı yazarlar oldu. Bunların başında da Ursula K. Le Guin geliyor. İnsan doğası, toplumsal yaşam, cinsiyet rolleri, kültür politikaları, totalitarizm, ekoloji gibi konularda söz söylemede inatçı olan Le Guin, ne kadar ikircikli olduğunu iddia etse de ütopya yazma konusunda geri durmamış bir yazardır. Ütopyanın, yazarı daraltıcı bir tür olduğunun da farkındadır. Mülksüzler’i yazdığı dönemde ütopik düşüncenin yaşadığı krizi : “…on yıllardır hiç Ütopya yazılmadı; bu tarz, hiciv ve ikaz haline gelerek içi dışına çıkmış gibi görünüyor” diyerek özetliyor. Mülksüzler’in de hiciv ve ikaz olduğunu kabul edersek –özellikle Urras’ın 70’lerin bir hicvi ve ikazı olduğunu düşünmek için pek çok nedene sahibiz- Le Guin’i ‘içi dışına çıkmış’ bir tarzda yazmaya iten nedenleri araştırmak gerekir.

Romancıyı yazmaya iten dürtüler birçok eleştirmenin merak konusu olmuştur. Le Guin’in yazma arzusunu öngören kişinin Lukacs olması ilginçtir. Lukacs, Roman Kuramı’nda romancının yazma arzusunun, parçalanmış bir dünyayı birleştirme çabası tarafından uyandırıldığını savunur. İdealize edilmiş Eski Yunan’ın “bütünlüklü” toplumu, modernizm tarafından parçalanmış ve bu dönemin dominant yazın türü roman olmuştur. Romancı “çivisi çıkmış dünyanın ayna imgesi” ile uğraşır. Hayat ve öz arasındaki kopuşun farkında olan yazar, bu ikisini bütünlemeye çalışır. Le Guin, Yerdeniz Serisi’ni bu umutsuz çabanın epiği olarak kaleme alır. Tüm seri, parçalanmış dünyaları ve insanları bir araya getirmeyi anlatır. Yerdeniz Büyücüsü’nde büyüme süreci, insanın gölgesiyle birleşmesiyle tamamlanır. Atuan Mezarları’nda kadının kendisiyle barışması öykülenir. Aynı zamanda Yerdeniz’in bölünmüşlüğünün simgesi olan Erreth-Akbe’nin kırık halkası birleştirilir. En Uzak Sahil’de ölüm ile yaşam arasındaki denge yeniden kurulur. Le Guin, fantastik bir başyapıt olan üçlemesinin, Yerdeniz’in tüm bölünmüşlüklerine çare olamadığını düşünmüş olmalı ki Tehanu, Yerdeniz Öyküleri ve Öteki Rüzgâr’la bütünleme çabasını sürdürür.

Bir üçleme olarak planlanan Yerdeniz Serisi, yaşama dair bütünlüklü bir şey söyleme çabalarına rağmen özellikle cinsiyet rolleri noktasında yetersizdir. Yerdeniz’in, kadınları geleneksel cinsiyet rollerine gömen ve baskın erkek kahramanları kayıran yapısı, kadın merkezli bir tartışmayı dışarıda bırakmıştır. Bu durumdan rahatsız olduğunu söyleyen Le Guin’in çözümü Karanlığın Sol Eli olmuştur. Cinsiyetlerin tek vücutta bütünleşmesiyle birlikte, eril iktidar ortadan kalkar. İnsanın gölgesiyle, cinsiyetiyle, yaşamıyla, ölümüyle, doğayla ve toplumla eksiksiz bütünleşmesi, belirli bir denge durumu yaratabilir Le Guin’e göre.

Fakat Yerdeniz Serisi ve Karanlığın Sol Eli, içinde barındırdıkları tüm tartışmalara ve bütünleme çabalarına rağmen ütopyacı dürtüyü hareketlendirmede Mülksüzler kadar başarılı olamamışlardır. Mülksüzler bir bakıma birleştirme işlemini tersine çevirdiği oranda başarılı olmuştur. İkiz gezegenler Urras ve Anarres’te geçen bir yolculuk hikâyesi anlatılır Mülksüzler’de. Kahramanımız Shevek, hem Anarres’i çeviren duvarı aşmak hem de bilimsel çalışmalarını ikiz dünyadaki bilim insanlarıyla paylaşmak için Urras’a yolculuğa çıkar.

Anarres özel mülkiyetin ortadan kaldırıldığı, devletin olmadığı anarşist bir gezegendir. Anarres’i bir ütopya adacığı olarak tanımlayabiliriz. İnsanların yaşamasının çok mümkün olmadığı varsayılan çorak gezegen Anarres, Urras’ta ayaklanan ve kendilerine Odocu diyen anarşistler tarafından kolonileştirilmiş ve para hırsının, sahip olmanın, tahakküm kurmanın, tabi olmanın olmadığı bir kara parçasına çevrilmiştir. İnsanların hem kendini gerçekleştirmek hem de yaşamını devam ettirmek için çalıştığı, kendini ifade edebildiği, özgür olduğu bir toplum, Anarres’in çorak topraklarında oluşturulmuştur.

Le Guin’in, klasik ütopyaların tersine, çorak bir diyarı ütopya mekânı olarak seçmesi ilginç ama işlevseldir. Amerikan rüyasının tüm dünyayı sardığı, tüketim ve bolluk toplumu söyleminin arttığı, arzu politikalarının bedensel zevkleri kışkırttığı bir dönemde, verimsiz topraklarda mutlu bir toplum hayali, tüm bu söylemlerin kınanışı olarak okunabilir. Diğer taraftan Le Guin’in kitaplarındaki antropolojik bakış burada da kendini gösterir. Birçok antropologa göre yaşam şartlarının zor oluşu ilkin toplumları, komünal bir yaşama sürüklemiştir. Gerçi ilkin topluluklar da bin yıllar boyunca, sahip olmama ve biriktirmeme konusunda direnç göstermişlerdir. Yani Le Guin çorak diyarları yaratırken, biraz da ilkin toplumların dayanışmacı ve mülksüz yaşamına özlemi ifade etmiş olabilir. Jameson’a göre ise Le Guin’in çorak diyarları seçişi, ütopya ile kıtlığı bir araya getirmesi, dünyayı indirgeme oyunu olarak okunabilir. Ütopyacılar kendi içine kapanan ve belirli noktalarda varolan dünyanın indirgenmiş bir karikatürüne dönüşen dünyalar yaratarak, arzunun sınırsızlığı, tüketim dürtüsünün engellenemezliği, zevkin ayartıcılığı gibi ütopik itkiyi soğuran olgulardan kaçmayı hedeflemişlerdir. Karanlığın Sol Eli’nde cinselliğin indirgenişiyle sağlanan bu süreç, Mülksüzler’de doğanın indirgenmesiyle kendisini gösterir.

Mülksüzler’i ikircikli bir ütopya olmaya iten şey, Anarres’in ütopik bir ada olarak pek çekici bir mekan olmaması değildir. Le Guin’in sorgulayıcı dili, ikircikli bir ütopyayla karşı karşıya olduğumuzu anımsatır bize. Çünkü Anarres, yüz elli yıllık tarihe sahip bir toplum olsa da tamamlanmış bir ideali yansıtmaz. Mülk, statü ya da güç elde etmek isteyen insanlar hala yaşar Anarres’te. Ayrıca toplum, Odocu ilkeleri birer dogma haline getirmeye başlamıştır. Shevek’in yolculuğu bir taraftan kişisel bir dönüşümü yansıtırken, diğer taraftan katılaşmaya ve toplumsal acılar üretmeye başlayan Anarres’i, yeni bir değişim çağına sürükleme girişimi olarak da anlamlandırılabilir.

Le Guin’in Mülksüzler’i yaşamın katılaşmasına, hareketsizleştirilmesine, tarihsizleştirilmesine, geleceksizleştirilmesine bir cevap niteliği taşır. Anarres’in tamamlanmamış bir düş olması da tam da bununla ilgilidir. Le Guin’in kendini yazmaya iten bütünleştirme tutkusuna yenilmemesi de anlamlıdır. Çünkü böyle bir şey gerçekleşseydi Mülksüzler, safi hiciv ve ikaz haline gelip didaktik bir saçmalığa dönüşebilirdi. Le Guin’in ütopyasını kaleme alırken ustası Yevgeny Zamyatin’in sözlerini aklından çıkarmadığı belli: “Eğer doğada sabit şeyler, sabit gerçekler olsaydı, tüm bunlar yanlış olurdu. Ama şükür ki gerçekler hatalıdır. Diyalektik sürecin özü tam da budur. Bugünün doğruları yarının yanlışlarıdır; en son sayı yoktur... Devrim her yerde, her şeydedir. Sınırsızdır. En son devrim, en son sayı yoktur”.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.