Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-080-9
13x19.5 cm, 296 s.
Liste fiyatı: 28,50 TL
İndirimli fiyatı: 22,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Zihinde Bir Dalga
Yazar, Okur ve Hayal Gücü Üzerine
Özgün adı: The Wave in the Mind
Talks and Essays on the Writer, the Reader, and the Imagination
Çeviri: Tuncay Birkan, Müge Gürsoy Sökmen, Özge Çelik, Özde Duygu Gürkan, Savaş Kılıç
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2017
2. Basım: Nisan 2017

Granit insanlar, Kızılderili amcalar, sözlük teyzeler; kütüphaneler, gerçek Yerdeniz adaları; Tolstoy, Borges, Dickens, Twain; Yüzüklerin Efendisi; masallar, toplumsal cinsiyet, ayaklar, güzellik, ölüm, sorgulanmayan varsayımlar...

Ama hepsinden önemlisi düşlemek: “Hepimizin hayatlarımızı icat etmeyi, yapmayı, hayal etmeyi öğrenmemiz gerekir. Bize bu becerilerin öğretilmesi gerekir; bunun nasıl yapılacağını gösterecek rehberler gerekir. Bunu yapmazsak, hayatlarımızı başkaları bizim için yaparlar.”

Le Guin’in diğer yazılarından aşina olduğumuz iki tema öne çıkıyor: Süreç ve ritim – kadın olmak, yaşlı olmak, okur olmak, yazar olmak; ve yazarın, hükmetmek şöyle dursun ancak takip edebildiği tempo ve sözcükler, zamanı gelince elinizi uzatsanız havada asılı onlarcasına erişebileceğiniz hissi veren o öyküler.

Zihinde Bir Dalga’yı okumak, eski bir arkadaşınızla oturup muhabbet etmeye benziyor: Kafa açıcı olduğu kadar, insana kendini rahat hissettiren bir tarafı var; hararetle daldan dala atlarken, saatlerin nasıl geçip gittiğini anlamıyorsunuz bile.

İÇİNDEKİLER
Şahsi Meseleler
Kendimi Takdim Ederim
• Granit Gibi Görülme
• Kızılderili Amcalar
• Benim Kütüphanelerim
• Ada'm
• Sınırda

Okumalar
Bütün Mutlu Aileler
• Gerçekte Olmayan Şeyler,
Fantazi Kitabı ve J. L. Borges Üzerine
• Gençlikte Okumak, Yaşlılıkta Okumak,
Mark Twain’in Âdem’le Havva’nın Güncesi Üzerine
• Yüzüklerin Efendisi'nde Ritim Kalıpları
• İçimizdeki Issız Topraklar,
Uyuyan Güzel ve "Kaçak Avcı"
ve Sylvia Townsend Warner Hakkında Bir Not

Tartışmalar ve Görüşler
Gerçek ve/veya/artı Kurmaca
• Ödül ve Toplumsal Cinsiyet
• Genetik Belirlenimcilik Üzerine
• Ayaklar Hakkında
• Köpekler, Kediler, Dansçılar,
Güzellik Üzerine Düşünceler
• Koleksiyoncular, Müteşairler ve Davulcular
• Anlatmak Dinlemektir
• İşletim Kılavuzu
• "Hiç Bitmeyecek Bir Savaş"

Yazmak Üzerine
Güven Meselesi
• Yazar ve Karakter
• Sorgulanmayan Varsayımlar
• Aslan Sürüleri,
Yazarlık Atölyeleri Üzerine Bir Deneme
• Bana En Çok Sorulan Soru
• Yaşlı Beden Yazmıyor
• Yazar İş(inin) Başında

OKUMA PARÇASI

Köpekler, Kediler, Dansçılar / Güzellik Üzerine Düşünceler, s. 142-145

Bu metnin daha eski bir versiyonu 1992’de Allure dergisinin "Düşünceler" bölümünde "İçimizdeki Yabancı" başlığıyla yayımlandı. O zamandan beri üzerinde bayağı değişiklik yaptım.

Köpekler nasıl göründüklerini bilmez. Hangi büyüklükte olduklarını bile bilmez köpekler. Kuşkusuz bu bizim suçumuz, köpekleri bu kadar tuhaf biçim ve boyutlarda üretip duran biziz. Erkek kardeşimin ayakta yirmi santime ancak ulaşan porsuk köpeği, bir Danua’ya onu parçalayacağından en ufak bir kuşku duymadan saldırabilir. Küçük bir köpek bileklerine saldırdığında büyük köpek ne yapacağını şaşırmış halde kalakalır genellikle: "Yesem mi şunu? O mu beni yer? Ben daha büyüğüm, değil mi?" Fakat sonra aynı Danua gelip kucağınıza oturmaya çalışırken yamyassı eder sizi, kendisini fino sanmaktadır.

Çocuklarım Teddy adındaki tatlı tazıyı görür görmez kaçmaya koyulurlardı, çünkü Teddy sevinçten kamçı gibi kuyruğunu öyle bir sallardı ki onları yere devirirdi. Patilerini börek tepsisine bastıklarında fark etmez köpekler. Nerede başlayıp nerede bittiklerini bilmezler.

Kedilerse nerede başlayıp bittiklerini gayet iyi bilir. Geçsinler diye tuttuğunuz kapıdan ağır ağır dışarı çıkarken kuyruklarını üç beş santim içerde bırakacak şekilde duraksadıklarında, ne yaptıklarının gayet farkındadırlar. Kapıyı açık tutmaya devam etmek zorunda olduğunuzu bilirler. Kuyrukları bunun için oradadır. Kedinin ilişki sürdürme tarzıdır bu.

Ev kedileri küçük olduklarını ve bunun bir önem taşıdığını bilir. Bir kedi tehdit edici bir köpekle karşılaşıp da yatay ya da dikey bir kaçış yolu bulamadığında aniden bir tür kürkten balon balığına dönüşerek boyutlarını üç katına çıkartır ve işe yarayabilir bu, çünkü köpeğin yine kafası karışır: "Kedi sanmıştım yahu şunu! Ben kediden daha büyük değil miyim? Yer mi beni acaba?"

Bir keresinde kaldırım boyunca havada süzülen kocaman, kapkara, balonumsu bir şey çıktı karşıma, korkunç bir şikâyet hırlaması çıkartıyordu. Karşıdan karşıya geçerken peşime takıldı. Beni yiyeceğinden korktum. Kapımın eşiğine geldiğimizde küçülmeye başladı ve bacağıma yaslandı, o zaman kedim Leonard’ı tanıdım, caddenin karşısındaki bir şey yüzünden paniğe kapılmıştı.

Kedilerin görünümlerine dair bir algıları vardır. Oturup bir ayakları kulaklarının arkasmda o şapşal temizlik hareketini yaptıkları sırada bile kıs kıs neye güldüğünüzü bilirler. Anlamazdan gelmeyi tercih ederler sadece. Bir zamanlar bir çift İran kedisi tanımıştım; siyah olanı daima kanepedeki beyaz yastığa yaslanırdı, beyaz olansa yarımdaki siyah yastığa. Sadece tüylerini en iyi görünecekleri yerde bırakmak istediklerinden değildi bu, ki buna daima dikkat eder kediler. Nerede en güzel görüneceklerini de biliyorlardı. Yastıklarım tedarik eden kadın onlara Dekoratör Kedilerim diyordu.

Biz insanlar ise çoğunlukla köpeklere benzeriz: Hangi boyutta, biçimde olduğumuzu, nasıl göründüğümüzü bilmeyiz pek. Bu cehaletin en uç örneği, uçak koltuklarını tasarlayanlarda görülür. Yelpazenin öbür ucunda, kendi görünümlerine dair en keskin, en canlı algıya sahip olanlarsa muhtemelen dansçılardır. Ne de olsa dansçıların nasıl göründüğü, yaptıkları şeyin ta kendisidir.

Sanırım modeller için de geçerli bu, ama daha dar bir anlamda - modellik yaparken esas önemli olan bir kameraya nasıl göründüğündür. Dansçının durumunda olduğu gibi gerçekten bedeninin içinde yaşamaktan çok farklı bir şeydir bu. Tiyatro ve sinema oyuncularının da sağlam bir özfarkındalığa ulaşmaları, yüzleriyle bedenlerinin ne yaptığını, ne ifade ettiğini fark etmeyi öğrenmeleri gerekir; ancak oyuncular sanatlarında sözcük kullanırlar ki sözcükler büyük illüzyon yaratıcılarıdır. Dansçı kendi etrafına sözcüklerden bir perde öremez. Sanatını yaratmak için elinde sadece görüntüsü, duruşu ve hareketleri vardır.

Tanıdığım dansçıların işgal ettikleri uzam konusunda herhangi bir yanılsamaları ya da kafa karışıklıkları yok. Sıklıkla yaralanıp bereleniyorlar -dans etmek ayakları öldürür, eklemleri de epey hırpalar- ama asla, asla bir börek tepsisine basmazlar. Bir keresinde prova yapan bir gruptaki genç bir dansçının ayak bileğini incelemek üzere salkım söğüt gibi yere kadar eğildiğini gördüm: "Ah," dedi, "neredeyse mükemmel bedenim uf olmuş!" Çok tatlı bir şekilde komikti, ama düpedüz doğruydu: Bedeni neredeyse mükemmeldi. Bunu biliyordu, nerede mükemmel olmadığını da biliyordu. Elinden geldiğince mükemmel tutmaya çalışıyordu bedenini, çünkü enstrümanı, mecrası, ekmek teknesi ve sanatım icra ettiği şeydi o. Ancak bir çocuğun yapacağı kadar bütünüyle içinde yaşıyordu bedeninin, ama daha büyük bir farkındalıkla. Bundan da mutluydu.

Dansçıların bu yönünü seviyorum. Rejim yapanlardan ve egzersiz meraklılarından daha mutlular. Sokağımdan yukarı jogging yapanlar geçiyor, güm, güm, güm, yüzler ciddi, hiçbir şey görmeyen gözler donuklaşmış, kulaklar kulaklıkla tıkanmış - yerde bir börek tepsisi olsa o tuhaf gösterişli koşu ayakkabılarıyla ortasına basıp geçerler kesin. Kadınlar durmadan geçen hafta kaç kilo gitti, gelecek hafta ne kadar daha gidecek diye konuşup duruyorlar. Börek görseler çığlık atarlardı. Bedeniniz mükemmel değilse, cezalandırın onu! Acı yoksa ödül de yok, falan filan. Mükemmeliyet "ince", "gergin" ve "sıkı" demektir - yirmi yaşındaki bir erkek atlet veya on ikisindeki jimnastikçi kızın olduğu gibi. Elli yaşındaki bir adam veya herhangi yaştaki bir kadında öyle vücut ne arar! "Mükemmel"miş! Mükemmel nedir? Beyaz bir yastıktaki siyah kedi, siyah yastıktaki beyaz kedi... Çiçekli elbise giymiş yumuşak esmer bir kadın... Mükemmel olmanın bir sürü başka yolu vardır ve tekine bile ulaşmak için kendinizi cezalandırmanız gerekmez...

Çeviri: Müge Gürsoy Sökmen

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ali Bulunmaz, "Ursula Le Guin’in varlık çekirdeğini işleyişi", Kültür Servisi, 28 Mart 2017

Ursula Le Guin, kendisinin de büyük bir tevazuyla kabul ettiği gibi bıçak sırtı bir yazar. Yarattığı dünyaya hemen giren de kapısından dönen de çok. Tabii bu durum, onun anarşistliğini ve devrimciliğini asla ötelemiyor.

Anarşizm ve devrim de Le Guin’in yazarlığına benzer şekilde bıçak sırtı; tarihçesini, anlamını ve göndermelerini tam olarak bilmeden hemen herkesin içini doldurmaya çalıştığı iki kavram.

Kimi eleştirmenler Le Guin’in yazarlığının merkezinde yer alan bilimkurgunun, anarşizm ve devrim ile bağlantısının bulunmadığını söylese de; onun, önce düşleyip ardından “devrim olmak” dediği fikir bile aslında bu yolda ne kadar mesafe kat ettiğini gösteriyor. Üstelik yazarken büyüdüğünü söylemesi de aynı yere düştüğü bir mim adeta.

Bilimkurgu kitapları ve sonrasında yöneldiği fantastik temalar, Le Guin’in hem gerçeğin dışına taştığını hem de gerçekliğe başka bir biçim verdiğini kanıtlıyor. Doğrudan ahlâk dersleri aşılamak yerine edebiyat yoluyla derdini anlatmayı yeğleyen yazar, çatışmaların ve gerginliklerin hüküm sürdüğü kurgu dünyaların ve halkların arasına yolladığı okurun, kendisinin kimi ahlâki çıkarımlar yapmasını bekliyor. Hikâyelerine ekoloji de dahil olabilir otoriter devleti hedef alan anarşizm de. Mevcut iki durum da Le Guin’in metinlerinde işbirliği gerektirir. İşte ona göre asıl devrim budur.

Bütün kadınlara ve erkeklere: ‘Kendiniz olun!’

Le Guin’in kitaplarında önemli bir alan kaplayan “ihtimal” de yine anarşizm ve devrim ile ilgili. Onun dili, henüz olmayana (ve belki de hiç gerçekleşmeyecek olana) gönderme yaptığından bilimkurguyu ve fantastiği çağrıştırır. Bu da bizi hakikatte, rüyalarda, uzayda veya kendi içimizde bir seyahate çıkarır. Böylece Le Guin, doğrudan bahsetmese de politik bir söyleme erişir; bu, kimi metinlerinde cinsellik ve tenin siyasi ifadeleri kimisinde ise özgürlük mücadelesi şeklinde karşımıza çıkar. Tabii Le Guin üslubuyla... Orada Herakleitos’u bulmak da işten değil: “Anne-baba buyruğundan çıkmayan yanıma yaklaşmasın” diyen düşünürle bütün kadınlara ve erkeklere “kendiniz olun” çağrısı yapan Le Guin’in buluşmasını izleriz: Yazar, hantallaşmış zihnini işgal etmesi, yasakları ve engelleri yıkması için kişiye işaretler yollar.

Le Guin’in, düşler ile gerçekler arasında köprüler kuran kitapları, ikisinin birbirine dönüşümünü veya birbirinden uzaklaşmasını da ele alıyor. Bu nedenle gerçeği yeniden kuran ve onun paralelinde fantastik bir dünya yaratışıyla da karşılaşıyoruz.

Peki, Le Guin bunları nasıl yazdı; dilini nasıl oluşturdu ve onun ritmini nasıl yakaladı? Çeşitli zaman ve mecralarda kaleme aldığı yazıların, yaptığı konuşmalarının bir araya geldiği Zihinde Bir Dalga'da Le Guin, hem yaşadığı hem de okura sunduğu dünyayı yorumlayıp kendi metinlerinin oluşma sürecine dair ipuçları veriyor.

Anılar mülke dönüştürülemez

Zihinde Bir Dalga, yalnızca Le Guin’in yazarlığına ilişkin bir kitap değil; sayfalarda kendisini takdimine, benliğini nasıl gördüğüne ve hangi kaynaklardan beslendiğine dair öyküye ve denemeye çalan metinler var. Bir bakıma kendisini dinlerken yazdıklarını karşısına alan, hatta yanı başına oturttuğu okura hikâyeler anlatan ve hayal gücünün kapılarını aralayan bir Le Guin yer alıyor kitapta.

Le Guin, her ne kadar bilimkurgu yazarı olarak bilinse veya fantastik dünyalar yaratsa da gerçeklikten asla kopmayan bir isim; buna Zihinde Bir Dalga'daki metinlerde de rastlıyoruz. Bir yandan romanlar yazarken bir yandan yaşadığı dünyada olup bitenlerin ayırdında; mesela savaşların farkında, kadının kimliğinin ve üstüne bindirilen ağır yüklerin de... Barışçıl ve feminist bir söylemin yanı sıra anarşist bir tavrı da var. Görülenin aksine nasıl görünmesi gerektiğini sorgularken kendisini erkekleştirebiliyor veya granit gibi sert bir zırha hapsedebiliyor. Aynı tavırla Kızılderilileri hatırlıyor; antropologların (ve teknokratların) onlara yaklaşımını sorguluyor ya da meseleye psikanalitik açıdan bakıyor. Bütün bunlar birer öykü havasında; hemen hepsi çok da göz önünde durmayan veya tarihin sayfalarında kalmış hayatları gündeme getiriyor. Elbette çocukluğunda etrafında bulunan ve koca kayalara benzettiği aile dostlarını da.

Le Guin’in anlattıkları, kendi hayatından kitaplarına yansımayan veya yansımışsa da okurların bilmediği kimi hatıraları açık ediyor. Tıpkı ailesi aracılığıyla aşina olduğu Kızılderili kültürü ya da ilkgençlik yıllarında gidip geldiği kütüphaneler gibi: “Size kendi özgürlük tanımımı söyleyeyim: Özgürlük, Widener Kütüphanesi’ndeki kitap rafı imtiyazlarıdır (...) Arkama dönüp yukarıya doğru, binanın geniş merdivenlerine baktığımda cennet burası işte diye düşündüm. Benim için cennet burası. Dünyadaki bütün kelimeler, hepsi benim okumamı bekliyor.”

Le Guin’in kendisini ferah ve özgür hissettiği bir başka alan adalar, sonradan Yerdeniz dizisine ilham verecek olan Farallon Adaları ve oradaki kayalıklar. Gerek kendi geçmişindeki gerek başka yerlerin birer çöplük hâline getirilmesine; tek kişinin mülküne dönüştürülmesine isyan eden bir Le Guin de çıkıyor karşımıza: “Başka bir dünyadan gelip seninkini elinden alırlar; değiştirir, kurutur, küçültüp bir mülk, bir meta hâline getirirler. Senin dünyan, onlar için, değiştirip kendilerinin kılana kadar anlamsız olduğu gibi onlar arasında yaşayıp onların anlamlarını benimsediğinde kendi gözünde kendi anlamını da kaybetme tehlikesi içindedir.” Böyle diyor, sahada gezinen ve vahşi yaşamdan aldığı keyfi kitaplarına katan Le Guin; Amerikan sınırının torunu olmasının ve çayırlardaki çocukluğunun bu cümleleri sarf etmesinde payı büyük.

Uydurmanın ritmi

Belli bir yaştan ve biriktirdiği deneyimlerden sonra geriye dönüp bakınca yaratılarının altyapısını fark eden Le Guin, “şişeyi ne zaman açacağını öğrendiğini” söyleyerek okuduğu kitaplara yine o tecrübelerinin ışığıyla yaklaşıyor. Örneğin mutlu ailesini, klasik romandakilerle karşılaştırıyor. Üstelik bunu yaparken edebiyatın ticarileştirilmediği günleri hatırlayıp (Borges gibi) tüccar olmayan yazarlardan bahsediyor. Le Guin’e göre böyle yazarlar, hem “gerçekte olmayan şeylerin zihinsel temsillerini kuruyor” hem de ne yöne gittiğimizi, gidebileceğimizi ve korkmamamız gerekenleri anlatıyor.

Le Guin’in okuma serüveni, aynı zamanda çocukluğunun kitaplıklarını, gençliğinde okuduklarını olgunluk çağında anımsayışını da kapsıyor. Özellikle Mark Twain’in Âdem’le Havva’nın Güncesi'nin adını anıyor. Bir anlamda üstünden zaman geçtikten sonra kitabı yeniden eline alınca kendisinde uyanan duyguları; “ölümsüzlük hissini, tazeliği ve şaşkınlığını” aktarıyor.

Elbette başka kitaplar da var; Le Guin, pek çoğunu sıralarken yazar olarak tanındığı sıralarda en çok karşılaştığı “Kimlerden etkilendiniz?” sorusunun zamanla kendisinde etkilenme korkusu yarattığını fark ediyor. Hatta bu sorudan hastalık derecesinde korktuğunu açıkça söylüyor. Çekinmediği şeyse güzel hikâyeler yaratma çabası; Le Guin, metinler oluştururken edebiyat üstüne de kalem oynatıyor. Kurmaca ve kurmaca dışı eserleri, onların hikâyelerini ve oradaki karakterleri eleştirmen titizliğiyle incelerken hem kendi kitaplarını hem de başkalarının esin kaynaklarını bulmaya çalışıyor: “Kurmaca karakterlerin hepsinin gerçek insanların portreleri olduğu anlayışı muhtemelen doğal bir kibrin ve paranoyanın ürünüdür; bazı kurmaca yazarlarının güç fantezileri (‘siz benim için modelden başka bir şey değilsiniz’) de bunu besler. Büyük roman karakterlerinin -Jane Eyre, Nataşa, Mrs. Dalloway- kimi özelliklerini yazarın tanıdığı gerçek insanların şu veya bu özelliklerine bağlamak eğlenceli, bazen de aydınlatıcı bir eleştiri-biyografi oyunudur. Ama kurmacada kurmaca dışını bulmaya yönelik bütün bu arayışlarda kurmaca olana duyulan bir güvensizlik, romancıların yazdıklarını kafalarından uydurduğunu -kurmacanın yeniden üretmek değil uydurmak olduğunu- kabul etmeye gösterilen bir direnç varmış gibi geliyor bana.”

Karakter, olay ve mekân uydurmanın bir ritimle mümkün olacağını söyleyen Le Guin, romanı okutan özelliklerin en başında bunun geldiğini ifade eder. Kendi kitaplarını da benzer bir anlayışla kaleme alan yazar teorik bir cümle kurar: “Yazarın yapması gereken o tempoyu dinlemek, duymak, ona ayak uydurmak, araya bir şey girmesine izin vermemektir. Sonra okur da duyacaktır onu, kendisini ona kaptıracaktır.”

Hayal gücü eylemi

Le Guin, fantastik edebiyatı ticarileştirmeyen yazarlardan söz etmişti. Buna verdiği önemin altında yatanları ileriki sayfalarda açıklarken hayal gücünün para kazanma aracı olmadığını söylüyor. Hayal gücünü bir silah değil, temel düşünme yolu, insan olmanın (insan kalmanın) esaslı bir aracı ve zihne ait bir alet diye niteliyor. Hayal gücü, yazmayı ve okumayı tetikliyor ona göre; okumak ise bir eylem olarak “dinleme aracı”na dönüşüp kişinin bir “hayal gücü eylemine” katılmasını sağlıyor.

Le Guin’e göre, devrimci nüveler taşıyan hayal gücü, sorunların üstüne sorularla gitmeyi kolaylaştırıyor; onun kuvveti, gidişata karşı çıkışı tetikleyebilme potansiyelinde aranmalı: “Hikâye anlatıcısının hakikat anlatıcısı olduğunu” söyleyen yazar, örneğin “adaleti hayal edememenin kendi adaletsizliğimizi görmemizi engelleyeceğini” savunurken anlatmak istediğini genişletir: “Özgürlüğü hayal edemezsek özgür olmayacağız. Adalet ve özgürlüğün erişilebilirliğini hayal etme şansına sahip olmamış birinden bunlara erişmeye çalışmasını talep edemeyiz.”

“Yazmanın sırrının yazmak olduğunu” dillendiren Le Guin’in, sanatı zanaat şeklinde nitelendirmesinin altında yatan temel neden, onun “varlık çekirdeğini işlemesi, görünür kılıp serbest bırakması”. İster bilimkurgu ister fantastik bir metin kotarsın Le Guin, varlığın çekirdeğini ince ince işleyip okura mesajlar gönderen ve onu kendisiyle yüzleştiren bir isim olarak dünya edebiyatında önemli bir yer edindi.

Devamını görmek için bkz.

Yağız Alp Tangün, "Ursula K. Le Guin: 'Ben bir erkeğim'", Gazete Duvar, 30 Mart 2017

Ne okusak da Türkiye gündeminden uzaklaşıp hayal gücü antremanları yapsak diye kıvranan okuryazarlar için kıymeti kendinden menkul olan bir eser daha raflarda yerini aldı. Ursula K. Le Guin’in denemelerinin derlendiği Zihinde Bir Dalga Metis Yayınları’ndan çıktı. Türkiye’de hatrı sayılır bir okur kitlesi bulunan Ursula K. Le Guin ile henüz tanışmamış olanlar için adeta derli toplu bir tanışma -hatta sohbet- fırsatı bu kitap.

Bir yazarın, yazı ve okuma çabasının hayal gücüyle nasıl etkileşime girdiğine ilişkin Ursula K. Le Guin’in pozisyonunu da ortaya koyan denemeler dört başlık altında sunulmuş:

Şahsi meseleler, okumalar, tartışmalar ve görüşler ve yazmak üzerine…

Denemelerin çoğu daha önce başka yerlerde (1999’da Seattle Kitap Fuarı’nda yapılan bir konuşmanın metninden antolojiye yapılan katkılara dek uzanan bir yelpazede) yayımlanmış ancak yazılar bu derleme kitap için yeniden güncellenmiş yine de hiçbir yerde yayımlanmamış metinlere ve yazarın anlattıkları hakkındaki çizimlere de yer verilmiş.

Verili olanı ifşanın ritmine dair

Ursula K. Le Guin hem yazarlık hem de okurluk üzerine derinlikli tartışmaları tatmak isteyen okurları hayal dünyasının penceresinden buyur ediyor. Kitabı açıp henüz içindekiler sayfasına gelmeden uzunca bir Virginia Woolf alıntısı karşılıyor. Kitabın ‘yazmak’ fikri etrafında dolanırken mırıldanacaklarının habercisi olan şu satır dikkat çekici: “Üslup son derece basit bir meseledir: tamamen ritmdir.” Yazının ve yazarların anlatımlarındaki teknik olarak ritmden bedenin yaşamsal işlevini sağlamak üzere gerçekleştirdiği ritme varana dek bütünsel bir tavır olarak kitaba sinmiş ama en çok Koleksiyoncular, Müteşairler ve Davulcular’da net biçimde duyuluyor.

İlerliyoruz ve bir ritmle başlıyoruz; şöyle diyor erkeksi bir cümleyle Le Guin: “Ben bir erkeğim.”

Toplumsal cinsiyet sorunsalını işleyen ve bunu gündelik yaşam içinde sorgulatan bir konumdan tuttuğu ritmi, dansçı kadının giydiği topuklu ayakkabılarda ya da genetik belirlenimcilik teması üstünden dönen bir tartışmanın cephesinde duymak mümkün. Fakat kitaptaki ilk yazıdan son yazıya kadar “verili olan” ile hayal gücünün çatışmasına, güzellik algısı üzerinden de değiniliyor : “Moda da büyük bir güç, büyük bir toplumsal kuvvet; öyle ki erkekler, modaya itaat ederek onları memnun etmeye çalışan kadınlardan daha çok kölesi olabilirler onun. Ben kendim de arzulanır olmak, herkesin yaptığını yapmak, modayı takip etmek için gerçekten saçma sapan ayakkabılar giydim.”

Hayal gücü, kimin gücü?

Bir dostumla Ursula K. Le Guin eserlerinden söz ederken onun fantastik yaşamları, gezegenleri yaratma başarısına atıfla “O kesinlikle bu dünyadan değil.” demişti. Yazarın eserlerinde anlattığı o fantastik yaşam ve gezegenleri nasıl hayal ettiğine dair sorulara onun hayal gücüne, edebiyata nasıl yaklaştığı hakkındaki yazılar cevap veriyor.

Onun yarattığı fantastik yaşamlarda aslında “fantastik” gelen pek çok unsur, Le Guin’in daha küçük yaşlardan itibaren -babasının antropolog olmasının da etkisiyle- antropoloji sayesinde başka yaşam kültürleri olduğu bilgisini tatmış olmasından besleniyor. Sadece okumakla ya da dinlemekle değil Kızılderili amcalar ile aynı sofraya oturmuş; ve o kültürlere, kitapta bir başka denemede bahsedilen iletişim modelinde anlatıldığı üzere karşılıklılığa dayanan daima iki yönde de işleyen sürekli bir öznelerarasılık ile temas etmiştir. Birbirinin farkında olan, karşılıklı diyalog kültürünün kurulabildiği yaşamların tasarımları bize neden bu kadar fantastik bir mesafede çınlıyor?

Tarihin bilgisine dair antropolojinin sunduğu modernite paradigması dışında kalmış yaşam kültürlerinin sağladığı veriler var, bugün için Ursula K. Le Guin külliyatının fantastik niteliği buradan besleniyor olabilir dedik; ancak söz konusu hayal gücünün nasıl çalıştığına dair Le Guin’in edebiyata yaklaşımına bakmak gerekir: “Okuryazarlığın önemli olmasının nedeni edebiyatın işletim kılavuzunun ta kendisi olmasıdır. Sahip olduğunuz en iyi el kitabıdır edebiyat.”

Kendi yazar konumunun büyük ölçüde okumaya duyduğu hevesin bir süreç olarak devam ettirmesiyle belirginleştiğini ve okumalarını nasıl derinleştirdiğini anlatırken şu ifadeye yer veriyor: “Böylece zihnimin içinde, sessizce, feministlerin yumuşak, destekleyici mırıltılarıyla çevrili bir halde Tolstoy hakkında hürmetsiz sorular sormaya başladım.”

Le Guin’in Tolstoy ile yaşadığı münakaşanın sebebi ise Tolstoy’un eserindeki meşhur cümlesi, “Bütün mutlu aileler birbirine benzer; her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.” Yazarın okurunu ikna etmesi gerektiğini vurgulayarak Tolstoy’a yükleniyor, “bu nasıl genelleme, bu nasıl evrensel varsayım?” diye soruşturuyor. “Mutlu aile” imgesini kuran yazarı bir okur olarak yerinden ediyor, rahatını bozuyor.

Okuma ve yazma çabalarının sunduğu en büyük haz vaadini hayal gücü olarak kavrayalım. Hayata içkin soyut kavramları şekillendiren de söz konusu hayal gücü potansiyelidir: “Adaleti hayal edemezsek kendi adaletsizliğimizi görmeyeceğiz. Özgürlüğü hayal etmezsek özgür olmayacağız. Adalet ve özgürlüğün erişilebilir olduğunu hayal etme şansına sahip olmamış birinden bunlara erişmeye çalışmasını talep edemeyiz.” Ve hem kendisinin hem okuyucunun rahatını bozacak bir ekleme yapıyor: “İsyanın mümkün olduğunu öğrenme imkânı olmayanlardan isyankâr bir ruh bekliyoruz ama biz ayrıcalıklılar kılımızı kıpırdatmıyor ve bunda kötülük görmüyoruz.”

Yazarın tavrına, okurun sorumluluğuna dair

Gerçek olarak addedilen ile kurmaca arasındaki fark nedir? Dogma düşüncenin inşa edilip edilmemesinde yazarın tavrı belirleyicidir. Teorinin pratikle olan tahakküm mücadelesi de buradan beslenir: “Teori çoğu zaman kırklarındaki endişeli insanları, yani adamları teselli etmek için icat edilir. Bu yüzden bir Karl Marx’ımız vardı, hâlâ da iktisatçılarımız var ama görünüşe bakılırsa Marx’ı kaybettik. Bu anlamda teori çıtkırıldımdır.”

Le Guin yakaladığı ritmin peşinden koşturmuyor okuyucuyu, ritmi bir yazar olarak önce kendisi okuyup dinliyor. Hikâyeyi, okur ve yazarın işbirliği olarak görüyor ve okur pozisyonu için yazarın sorgulamadığı varsayımları sorgulamayı önemsiyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.