Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-651-0
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Sesler
Özgün adı: Voices
Çeviri: Çiğdem Erkal
Kapak İllüstrasyonu: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2008
3. Basım: Kasım 2016

Üniversitesi, kütüphanesi, kuleleri, kemerli avluları, kanalları, köprüleri ve mermerden binlerce sokak tanrısı tapınağı nedeniyle şehre Arif ve Güzel Ansul dendiğini biliyordum. Ama çocukluğumun Ansul'u harabeler, açlık ve korkuyla dolu yıkık bir şehirdi. …

Şehrimin halkı istilacılarla sokak sokak savaşarak onları şehirden dışarı sürmüş. Ordu surların dışında kamp kurmuş. Bir yıl boyunca Ansul kuşatma altında kalmış. Ben o kuşatma yılında doğmuşum. Sonra doğu çöllerinden başka, daha büyük bir ordu çıkagelerek şehre saldırmış ve fethetmiş.

Şiddet, hoşgörüsüzlük ve yazılı söze tam bir düşmanlık karşısında sürdürülmeye çalışılan günlük hayat, hiç bitmeyecekmiş gibi duran bir işgal… Ama onları yok etmenin tek yolu bilgilerini yok etmektir ve bilgiyi koruyanlar vardır.

Ursula K. Le Guin'in sadık okuyucuları daha önce yayımladığımız Marifetler'de tanıştıkları karakterleri de fark edecekler Sesler'de.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 13-22.

Tam olarak hatırlayabildiğim ilk şey, gizli odaya giden yolu yazmaktı.

O kadar küçüğüm ki, işaretleri koridor duvarının doğru yerine yapabilmek için kolumu iyice kaldırmam gerekiyor. Duvar kalın, gri bir sıvayla kaplı, bazı yerlerde sıva çatlayıp dökülmüş olduğundan arkasındaki taşlar görünüyor. Koridor karanlık sayılır. Toprak ve zaman kokuyor; ayrıca sessiz. Ama korkmuyorum; orada hiç korkmam. Elimi kaldırıyorum, yazı parmağımı bildiğim şekilde, sıvaya dokunmadan doğru yerde hareket ettiriyorum. Duvarda kapı açılıyor ve ben içeri giriyorum.

İçerideki berrak ve dingin ışık, yüksek tavandaki bir sürü kalın camlı minik pencereden süzülüyor. Duvarlarında rafları, raflarında kitapları olan çok uzun bir oda. Burası benim odam, burayı hep biliyordum. İsta, Sosta ve Gudit bilmiyorlar. Odanın varlığını bile bilmiyorlar. Evin iyice arka tarafında kalan bu koridorlara hiç gelmezler. Buraya gelmek için Seferbeyi'nin kapısından geçiyorum ama hasta ve sakat olduğu için dairesinden dışarı çıkmıyor. Gizli oda, bana ait bir giz; azarlanmadan, rahatsız edilmeden, korkmadan tek başıma kalabileceğim bir yer.

Hatıram oraya gittiğim tek bir zamana değil, bir sürü zamana ait. O zamanlar okuma masasının bana ne kadar büyük göründüğünü, rafların ne kadar yüksek olduğunu hatırlıyorum. Masanın altına girip kitapların bazılarıyla etrafıma duvar ya da sığınak gibi bir şey inşa ederdim. İnindeki bir ayı yavrusuymuş gibi yapardım. Orada kendimi emniyette hissederdim. Kitapları daima raflardaki yerlerine geri koyardım; bu çok önemliydi. Odanın daha aydınlık tarafında dururdum, kapı olmayan kapının yakınında. Tavanın alçaldığı, gittikçe karanlıklaşan dip tarafını sevmezdim. Zihnimde buraya gölgeli uç adını vermiştim ve hemen her zaman oradan uzak duruyordum. Ama gölgeli uçtan korkum bile gizimin, yalnızlık krallığımın bir parçasıydı. Sadece ve sadece bana aitti, dokuz yaşına bastığım o güne kadar.

Sosta beni, kabahatim olmayan aptalca bir şey için azarlayıp duruyordu, ben de sert karşılık verince, "koyunsaçlı" diyerek beni iyice delirtti. Kolları uzun olduğu ve beni kendisinden uzak tutabildiği için ona vuramadım ama elini ısırdım. O zaman annesi, yanannem olan İsta beni azarlayarak bir tokat aşk etti. Hiddetlenerek evin arka kısmına koştum, karanlık koridora geçtim ve kapıyı açıp gizli odaya girdim. İsta ile Sosta kaçtığımı, köle edildiğimi, bir daha hiç dönmeyeceğimi düşününceye kadar da çıkmaya niyetim yoktu; o zaman beni haksız yere azarladıkları, bana vurdukları, bana lakap taktıkları için pişman olacaklardı. Gizli odaya kan ter içinde, iki gözüm iki çeşme ve öfkeyle daldım – orada, o yerin tuhaf berrak ışığında, elinde bir kitapla Seferbeyi duruyordu.

O da şaşırmıştı. Hiddetle, sanki bana vuracakmış gibi elini kal-

dırarak üzerime geldi. Ben taş kesilmiş duruyordum. Nefes bile alamadım.

Yarı yolda durdu. "Memer! Buraya nasıl geldin?"

Açıldığı zaman kapının olduğu yere baktı ama tabii ki duvardan başka bir şey yoktu orada.

Ben hâlâ ne konuşabiliyor, ne de nefes alabiliyordum.

"Açık unutmuşum," dedi, kendi söylediği şeye kendisi de inanmadan.

Ben başımı iki yana salladım.

Sonunda fısıldayabildim: "Nasıl yapıldığını biliyorum."

(…)

Derin bir nefes alarak, "Bu odadan hiç kimseye söz etmeyeceğim. Yeminime bu evin tüm tanrıları, şehrin tanrıları, annemin ruhu, Kehanet Evi'nde yaşamış olan bütün ruhlar şahit olun," dedim.

Bunu duyunca Seferbeyi yine şaşırdı. Kısa bir süre sonra ilerleyerek elini uzatıp dudaklarıma parmaklarıyla dokundu. "Bu yeminin içtenlikle edildiğine ben de şahidim," dedi ve parmaklarını kitap rafları arasındaki minik tanrı nişine değdirmek için döndü. Bunun üzerine ben de aynısını yaptım. Sonra elini hafifçe omzuma koydu, yüzüme baktı. "Bu yemini nereden öğrendin?"

"Kendim uydurdum," dedim. "Çünkü Aldlardan her zaman nefret edeceğime, onları Ansul'dan süreceğime ve eğer elimden gelirse onları öldüreceğime dair böyle yemin ediyorum."

Ona bunu, en gizli yeminimi, şimdiye kadar kimseye söylememiş olduğum gönlümün dileğini, vaadini söyleyince hıçkırıklara boğuldum – ama hiddet gözyaşları değil, sanki beni kaldırıp kaldırıp yere çalan ani, kocaman, korkunç hıçkırıklar vardı sadece.

Seferbeyi bana sarılabilmek için her nasıl becerdiyse kırık dizinin üzerine çökmüştü. Göğsüne kapanıp ağladım. Hiçbir şey söylemedi ama ben hıçkırıklarıma bir son verinceye kadar bana sıkı sıkı sarıldı.

Öyle yorulmuş, öyle utanmıştım ki arkamı dönüp yere oturdum ve yüzümü dizlerimin arasına gizledim.

Onun zorlukla ayağa kalkıp odanın gölgeli ucuna doğru aksayarak gittiğini duydum. Mendili oradaki karanlıkta akan pınarın suyuyla ıslatıp geri geldi. Islak bezi elime bıraktı, ben de kıpkırmızı olmuş yüzüme bastırdım. Harikaydı, serindi. Bir süre gözlerimin üzerinde tuttuktan sonra mendille yüzümü sildim.

"Çok üzgünüm Seferbeyi," dedim. Oradaki varlığım ve gözyaşlarımla onu rahatsız etmiş olduğum için utanıyordum. Onu bütün kalbimle seviyor ve sayıyordum; ona yardımcı olarak, ona hizmet ederek bunu göstermek istiyordum, onu endişelendirerek veya rahatsız ederek değil.

"Ağlayacak çok şey var Memer," dedi Seferbeyi usulca. O zaman yüzüne baktığımda, ben ağlarken onun da ağlamış olduğunu gördüm. Gözyaşları insanların gözlerini ve ağızlarını değiştirir. Onu ağlatmış olduğumu görmek beni mahcup etmişti, ama yine de her nasılsa utancım biraz azalmıştı.

Bir süre sonra, "Burası ağlamak için iyi bir yer," dedi.

"Ben genellikle burada ağlamam," dedim.

"Sen genellikle ağlamazsın," dedi.

Buna dikkat etmiş olması beni gururlandırmıştı.

"Bu odada neler yapıyorsun?" diye sordu.

Buna cevap vermek zordu. "Artık tahammül edemediğim zamanlar buraya geliyorum," dedim. "Sonra kitaplara bakmak da hoşuma gidiyor. Kitaplara baksam olur mu? İçlerine baksam?"

Bir an duraksadıktan sonra ciddiyetle cevap verdi, "Evet. İçlerinde ne buluyorsun?"

"Kapıyı açmak için yaptığım şeyler var ya, onlara bakıyorum."

"Harf" kelimesini bilmiyordum.

"Göster bakayım," dedi.

Kapıyı açarken yaptığım gibi şekilleri parmağımla havaya çizebilirdim, ama onun yerine kalktım, alt raftan koyu kahverengi deri ciltli büyük kitabı, Ayı adını takmış olduğum kitabı aldım. Üzerinde kelimeler olan ilk sayfayı açtım. (Onların kelime olduğunu belki biliyordum, belki bilmiyordum.) Kapıyı açanlarla aynı olan şekilleri gösterdim.

"Bu, bir de bu," dedim fısıltıyla. Kitabı, kitapların içine bakarken her zaman yaptığım gibi masanın üzerine büyük bir dikkatle koymuştum. Seferbeyi yanımda durmuş, adlarını veya nasıl seslendirildiklerini bilmesem de tanıdığım şekilleri işaret etmemi seyrediyordu.

"Nedir bunlar Memer?"

"Yazı."

"Yani kapıyı açan şey yazı öyle mi?"

"Galiba. Ama kapı için olunca havaya yapılıyor, özel yerine."

"Kelimelerin ne olduğunu biliyor musun?"

Tam olarak ne sorduğunu anlayamamıştım. Sanırım o zamanlar yazıdaki kelimeler ile konuşmadaki kelimelerin aynı olduğunu, konuşmak ile yazmanın aynı şeyi yapmanın farklı yolları olduğunu bilmiyordum. Başımı iki yana salladım.

"Kitaplarla ne yapılır?" diye sordu.

Bir şey söylemedim. Bilmiyordum.

"Okunur," dedi ve bu kez konuşurken gülümsedi, yüzü nadiren gördüğüm bir şekilde aydınlanmıştı.


(…)

"Ben okumayı bilmiyorum," dedim. Hemen sonra, tebessümü hızla solmaya başladığı, yeniden gölgeye gömüldüğü için, "Öğrenebilir miyim?" diye sordum.

Bu soru, tebessümü bir anlığına kurtardı. Ama sonra yüzünü çevirdi.

"Tehlikelidir Memer," dedi, benimle bir çocukla konuşur gibi konuşmuyordu.

"Çünkü Aldlar bundan korkuyorlar," dedim.

Yeniden bana baktı. "Korkuyorlar. Korkmaları da lazım."

"Yazı iblis veya kara büyü değil," dedim. "Öyle bir şey yok."

Hemen cevap vermedi. Gözlerimin içine baktı, kırk yaşında bir adamın dokuz yaşında bir çocuğa baktığı gibi değil de bir ruhu tartan başka bir ruh gibi.

"Eğer istersen sana öğretirim," dedi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Zeynep Heyzen Ateş , "Bilgi en büyük 'güç'tür", Radikal Kitap Eki, 15 Şubat 2008

Fantastik edebiyatın kraliçesi olarak anılan, bu alanla özel olarak ilgilenen klasik bilim-kurgu/fantastik edebiyat okuyucularının ötesinde bir okuyucu kitlesi edinmeyi başarmış ve Yerdeniz Üçlemesi'yle sadık bir hayran kitlesi edinmiş olan Ursula K. Le Guin'in ne zaman yeni bir kitapla aramıza döneceğini merak ediyorduk. Gerçek olayları, kavramları, sosyal değişimleri kendi kurguladığı dünyalara uyarlayarak ele almayı seven yazarın yeni bir seriye mi başlayacağı yoksa tek romanlardan birine mi geçeceği pek çoğumuzun aklını kurcalıyordu. Yazarın bu soruya getirdiği çözüm her zamanki gibi basit ve kökten oldu, hem bir roman yazdı hem de başladığı son serinin devamını getirdi. Ancak bu yazıda ele alacağımız yayımladığı roman değil, bir süre önce okuduğumuz Marifetler kitabının devamı olan Sesler.

Ursula K. Le Guin, Marifetler'de bizi 'marifet' adı verilen özel güçleri olan dağlılarla tanıştırmış, hayatının anlamını ve kimliğini bulmaya çalışan iki kahramanın serüvenlerini takip etmemizi sağlamıştı. Üstelik, kurduğu hem sihirli hem sıradan dünyayla fantastik kitaplarla ilgilenmeyenlerin bile ilgisini çekecek bir yapıt ortaya koymuştu. Serinin ikinci kitabı Sesler ise yazarın, insanların –ve diğerlerinin– maskelerini indirmekteki neredeyse doğaüstü yeteneğini bir kere daha gözler önüne seriyor. Bütün Le Guin romanlarında olduğu gibi bu romanda da kahramanların düşlerini, hayal kırıklıklarını, korkularını ve yaşamlarını şekillendiren diğer ayrıntıları acı verici ölçüde dürüst hikâyelerle keşfediyoruz.

Tıpkı Yerdeniz'de olduğu gibi bu seride –bu kitapta da– büyüyüşünü takip ettiğimiz kahramanlarımız var. Sıra dışı olaylarla karşılaşan sıradan insanların verdikleri tepkileri görüyor, yaptıkları seçimlerle bilgeleşmelerini, doğru ve yanlışı öğrenmelerini izliyoruz. Yazır, Sesler'de bizi yeniden Marifetler'in dünyasına götürüyor ama bu sefer kahramanlarımız farklı. Hikâyemizin anlatıcısı Memer Galva, Ansul şehrinin önemli ailelerinden birinin kızı. Memer'in hayatı boyunca Ansul şehri katı çöl insanları olan Aldlar tarafından yönetilmiş hatta Memer'in babası da işgal sırasında annesine tecavüz eden bir Ald askeriymiş. Genç kızın annesi ölmüş olduğundan Memer, Galva ailesinin lideri olan Sulter Galva'nın izinden gidiyor. Sulter Galva, Aldların tehditlerine ve işkencelerine karşı evinin sırrını açıklamadığından roman boyunca saygı gören bir karakter.

Galva evinin pek çok sırrı var ama bu sırlardan en önemlisi sadece evin liderinin –ve Memer'in– girebildiği ve içinde önemli kitapların saklandığı oda. Sulter Galva Memer'e okumayı ve kitapların önemini, neden onları hayatları pahasına korumaları gerektiğini öğretiyor.

Savaşçı bir ateş tanrısına tapan bir ırk olan, kadınları ikinci sınıf vatandaş olarak gören Aldlar, kitapları şeytanın işi olarak gördüklerinden ele geçirdikleri bütün kitapları yok ediyorlar. Onların yönetiminde kitap okumak en büyük suçlardan biri. Bu yüzden Ansul halkının ellerinde kalan kitapları saklaması için getirdikleri Galva ailesinin aldığı risk çok büyük. Tam da yukarda saydığım nedenlerle ilk kitapta da yer alan gezgin şair Orrec ve eşi Gry yanlarından şehre geldiklerinde kalmak için Memer'in evini seçiyorlar (genç kız artık on yedi yaşında) ve Ansul halkının özgürlüklerini kazanma savaşına başlamak için ihtiyaç duydukları kıvılcım da onların gelişiyle doğuyor.

Batıl inançların etkisi

Orrec meşhur bir şair/hikâye anlatıcısı olduğundan Aldların Ansul'daki liderleri Iorrath da onu huzuruna davet ediyor. Iorrath, halkının geri kalanının bağnazlıkları göz önünde bulundurulduğunda ilerici bile sayılabilir. Ama oğlu tam bir dinci fanatik ve babasını devirmek için fırsat kolluyor.

Memer'in korkularını yenerek sorumluluk almayı öğrenmesi, evin reisinin izinden gitmesi, bütün bir şehir halkının haklarını geri almak için savaşmaya karar vermeleri her zamanki Le Guin netliğiyle anlatılmış. İyi ve erdemli karakterler kadar utanç verici olanlar da incelikle işlenmişler. Son karar hep okuyucuya bırakılmış. Örneğin Ansul halkı içinde Aldları kaba kuvvet aracılığıyla şehirden sürmek isteyen bir kanat da var olsa da halkın çoğu karşılarındaki düşmanın askeri güç bakımından kendilerinden ne kadar üstün olduğunu gördüklerinden şiddettin doğru çözüm olmadığına inanıyorlar. Yazar bu tartışmayı detaylı olarak masaya yatırmış, örneğin annesinin tecavüzünün, kitapların yakılmasının Sulter'in işkencesinin intikamını almak isteyen Memer, Orrec'in de etkisiyle Aldların da sadece insan olduklarını ve hareketlerinin temelinde batıl inançlar ve bilgisizlik yattığını keşfediyor.

Bu sayede nefretinden kurtulan genç kız daha yapıcı bir çözümün parçası haline geliyor.

Bütün bu uyuşmazlığın nasıl ortadan kalktığını yazmayacağım. Keşke gerçek hayatta da işler böyle yürüse diyor insan ama ne yazık ki bizler Ansul halkı gibi özünde barışçı yaratıklar değiliz.

Kitap Amerika'da yayımlandığında bazı kısımların belirgin biçimde George W. Bush'a gönderme olduğu yorumunda bulunulmuş, kendisinin şeytanları yenmek üzere tanrı tarafından gönderildiğine inanan İddor karakterinin bizzat ABD başkanını simgelediği söylenmişti. Kararı size bırakıyorum.

Devamını görmek için bkz.

Serpil Gülgün, “Okumak nedir Memer?”, Milliyet Sanat, Mart 2008

Ray Bradbury, bugün, modern klasiğin başyapıtlarından biri sayılan Fahrenheit 451’de, kitapların ve okumanın yasak olduğu karanlık bir Amerika’yı anlatır. O karanlık dünyayı itfaiyeci Guy Montag’in gözünden görür, okuruz. Üstelik de, 1950’li yılları kasıp kavuran Mc Carthyciliğin keskin bir eleştirisi olarak okuruz Fahrenheit 451’i. Peki, Ursula K. Le Guin’in yeni kitabı Sesler’i nasıl okuyacağız? Pasifist-anarşist ve feminist Ursula K. Le Guin’in Irak İşgali’ne karşı çıkışı olarak mı? Pek değil. Çünkü, Ansul Kütüphanesi’nin yok edilişi, 2003’deki Irak işgali sırasında, Bağdat Kütüphanesi’nin ya da müzesinin yağmalanmasından çok, İskenderiye Kütüphanesi’nin yakılışını, hatta Moğolların Bağdat Kütüphanesi’ni Dicle nehrine atarak yok edişini çağrıştırıyor. Peki, bunun böyle olması, ne anlama geliyor? Mesela, Ursula K. Le Guin bibliyografisinde bir kırılma anlamına mı?

Öyle ya, Ursula K. Le Guin, en beğenilen iki yapıtından biri olan Karanlığın Sol Eli’ni 1959’da yazmış, Mülksüzler’i ise, 1974’de. Sesler, 2006 tarihini taşıyor. Yani, nereden bakarsanız bakın, arada 30 yıldan fazla bir zaman aşımı var. Dolayısıyla, değişim kaçınılmaz. Böyle düşünebilir, hatta, daha da ileri gidebilir ve Ursula K. Le Guin adını bir kalemde çiziverir, kendi kendinize mahkûm da edebilirsiniz. Ama bu, neyi gösterir biliyor musunuz? Sizi. Çünkü, Ursula K. Le Guin’e göre, “Kuralları koyanlar okurlar”dır. Yazar, bir kâşifse okurlar da onun kâşifleridir.

Yazarın keşfi

Evet, Ursula K. Le Guin, yazarın keşfettiğine inanır. Ve bunu şöyle açıklar: “Ben mühendis değilim, kâşifim. İyi yapılmış planlar her şeyi birden içerme eğilimindedir; keşifler ise adım adım yapılır. Planlama zamanı inkâr eder. Keşif zamansal bir süreçtir. Yıllar ve yıllar alabilir. İnsanlar hâlâ Antarktika’yı keşfediyorlar.” Uzun sözün kısası, yazar, niyet edip icat etmez. Yani, kendi kendine “Hey, bak, ada bir arketiptir, takımada daha da süperdir, öyleyse hadi bir takımada yapalım” demez. Yerdeniz’i, eleştirmenler tarafından Harry Potter’a ilham kaynağı olarak görülen meşhur üçlemesini, Mülksüzler’i yazarken Odo’yu, Odocuları, Urras’ı ve karşıt dünyası Anarres’i ya da Gethen’i, Kış gezegenini, Ekümen Birliği’ni, kısacası, Karanlığın Sol Eli’ni nasıl keşfetmişse, Sesler’i de öyle bulmuş, öyle keşfetmiştir.

Bu arada, hemen söyleyelim: Kimimizin yazı ve okumak nedir’in, ‘yazı’nın ardındaki ‘giz’in metni olarak okuyabileceği, kimimizin bir ben ve öteki hikayesi olarak algılayacağı, kimimizin ise, bir büyüme hikayesi olarak göreceği Sesler, Marifetler’in devamı niteliğinde. Sesler’i takip edecek olan son kitap ise, önümüzdeki aylarda yayımlanacak olan “Güçler”. Sözü uzatmadan Sesler’e dönersek, bir zamanlar, üniversitesi, kütüphanesi, kuleleri kemerli avluları, kanalları, köprüleri ve mermerden tapınaklarıyla ünlü Ansul çoktan yokolmuştur. Dünün Arif ya da Güzel Ansul diye bilinen şehri, artık harabelerle, açlık ve korkuyla doludur.

Bin tanrılı şehir

Seferbeyi tarafından büyütülen Memer ise, bin tanrıya inanan bu yıkık şehrin çocuklarından biridir. On yedi yaşındadır. Sadece kendini değil yaşamı, dünyayı ve kitapları keşfetmek üzere olan genç bir kızdır. Ama sokağa çıkmak zorunda kaldığı zamanlar erkek giysilerine bürünmekte, erkek rolü yapmaktadır. Çünkü, İşgalci Aldlar, tek başına sokağa çıkan kadınları fahişe, insanı baştan çıkaran şeytan sayıyorlardır. Bu yüzden kadınlar sokaklara ve pazara ancak yanlarında bir erkek olursa çıkabiliyorlardır.

Tek tanrıya, Atth’a, yani bütün iyiliklerin tanrısı, Rab’a inanan Aldlar için kadınlardan da daha tehlikeli ve şeytani olan ise, kitaplardır. Kitaplar, yazı ve okumak! Harfler ve kelimeler, yazıya geçirilmişse, Aldları ölesiye korkutuyordur tıpkı bütün kötülüklerin tanrısı, Obatth gibi. Bin tanrılı Ansul’larsa, istila ve işgalden sonra, yalnızca tapınaklarından değil kitaplarından da, kütüphanelerinden de olmuşlardır. Askerler ve rahipler, Gece Ağzı’nın, kadim inanışlara göre, Batı’da, kıyıda olduğu söylenen gizemli bu karanlık yerin, kötülüğün dipsiz kuyusunun peşindedirler. Çöl insanlarına göre, Sul tekinsiz bir dağdır ve Ansul, kafirlerin tanrılarının toplanacağı yerdir. İstila ve yağmanın üzerine geçen onca yıldan sonra, Orrec Caspro ve Gry, yarı aslanları Şettar’la birlikte şehre geleceklerdir.

Memer, erkek kılığındaki Gry’nin yarı aslanı yüzünden ürken bir Ald askerinin atının dizginlerine yapışmayı başarınca Orrec ve karısıyla tanışacaktır. Orrec ve Gry, sadece, Memer ve Memer’in hocası Seferbeyi’yle değil, Aldların Gand’ı (bir çeşit kralı) İorrath ve İorrath’ın hain oğlu İddor’la da tanışacaktır. Orrec’in Memer ya da Ansul halkı kadar Aldlar’ın Gand’ını büyüleyen marifeti ise ozanlığıdır. Hikâyeler, masallar anlatan Orrec, yepyeni bir Ansul’un müjdecisidir aslında.

Devamını görmek için bkz.

Yankı Enki, “Sesler”, Remzi Kitap Gazetesi, Nisan 2008

Ursula K. Le Guin daha önceki yazılarında fantastik edebiyatın gündelik hayatın kendisinden bir kaçış olmadığını, tam aksine hakikate dair bir edebiyat olduğunu belirtmişti. Yazar, dilimize Çiğdem Erkal İpek tarafından çevrilen son romanında da bu iddiasının kurgusal bir manifestosunu sunuyor okura. Fantastik dünya ile içinde yaşadığımız gerçekliğin harmanlandığı Sesler, yazarın Marifetler adlı romanının bir devamı olarak nitelendirilebilir, fakat “Sesler”i anlamak için Marifetler’i okumuş olmanın bir zorunluluk olmadığını en başta belirtmek gerekir. Marifetler’den tanıdığımız Orrec ve Gry, bu romanın tam kalbinde hikâyeye dahil olup sonuna kadar bizimle olsalar da, geriye kalan başka bir karakterin ve başka bir marifetin hikâyesidir.

Bir büyüme hikâyesini okuduğumuz Sesler’de yazar, aslında büyümenin özgürlükle nasıl kaçınılmaz bir ilişkisi olduğunun da altını çiziyor. Le Guin bize, Memer’in, bir tecavüz sonucu dünyaya gelen ve yaşadığı şehirde kuşatma altında büyüyen bir çocuğun, on yedi yaşına geldiğinde nasıl da bir kahramana dönüştüğünü anlatıyor. İşte bu dönüşümü sağlayan da kitaplar ve onların Memer aracılığıyla dile gelen sesleri. Romanın fantastik yanı tam bu noktada kendini gösteriyor. Kısacası, kitapların büyülü bir şekilde seslere dönüştüğü bu roman, her şeyden önce okumak ve yazmak üzerine.

Marifetler romanındaki kahramanlarımız Orrec ve Gry bu eserde yine önemli bir rol üstlenirler. Orrec kitaplarda sanatının ve ruhunun gıdasını ararken, Gry ise hayvanlarla iletişime geçebilmektedir. İşte Le Guin’in bir araya getirip aralarındaki güçlü ilişkiyi sergilemeye çalıştığı edebiyat ve iletişim kavramları da, Orrec ve Gry tarafından bu şekilde temsil edilmektedir. Orrec bir şairdir ve adeta bütün sözlü edebiyat evrenini ruhunda ve dilinde yaşatmaktadır. Baskı altındaki hayatının azat edileceği günü bekleyen Memer’in karşısına Orrec gibi bir şairin çıkması bu bağlamda çok anlamlıdır, çünkü hürriyet sözü gerçek anlamını kaybettiği zaman, tıpkı Memer’in de dediği gibi, “insanlar bu sözleri anlamsız diye küçümsemeye başlayabilir ve onlara anlamlarını geri vermek için çırpınmak şairlerin vazifesi olur”. Yani Gry hayvanlara, Orrec ise sözcüklere ses verebilmektedir. Bu bağlamda hem Orrec hem de Gry’ın yaptığı, sesi olmayanları seslendirmektir. Sonuçta onları Memer’in kaderiyle, “Sesler” ile birleştiren de bu marifetlerdir.

Memer bir savaşın ortasında büyümektedir. İşin günümüz bağlamındaki ilginç yanı ise, bu savaşın din ve tanrı adına yapılıyor olmasıdır. Memer’in şehrini kuşatan Aldlar’ın yazıyı kendi dinlerine yönelik bir küfür kabul etmeleri, kitaplarla birlikte insanları da ortadan vahşi bir şekilde kaldırmaları, yazıdan ve kitaplardan ne kadar korktuklarının birer göstergesidir. Kitapların bir tabuya dönüştüğü dünyada, Memer’in kaderi de onların muhafızlığını yapmaktır. Böylece her zaman güncel olan ideolojik tartışmalar, farklı ve yadırgatıcı bir perspektifle Le Guin’in dünyasında tekrar karşımıza çıkıyor.

Din adına kuşatılan insanların hürriyet mücadelesinde, kitapların ve onların seslerinin, silahlara karşı harflerin, yani öteki ile kurulabilecek iletişimin ne kadar çözümleyici ve barışçıl bir rolü olduğunu gösteren Le Guin, aynı zamanda bunun ne kadar sancılı ve iç hesaplaşma gerektiren bir süreç olduğunu da yanısıtıyor romanında. Yazıdan ve kitaplardan korkanların karşısında hürriyet mücadelesi veren kahramanımızın da korkularının kaynağı burada gizleniyor. Onun evinde, kitapların muhafaza edildiği gizli odada, sessizliğin ve korkunun birbirini tetiklediği yerde nefes alıyor özgürlük ruhu. Kahramanımızın kendisine sorduğu “ben neden korkuyorum?” sorusunun yanıtı da burada gizli o yüzden. Romanda da bu gizin örtüsünün nasıl kaldırılabileceği aktarılıyor okura, tıpkı romandaki kitapların özgürlük kehanetlerini aktarması gibi.

Memer’in kitapları sakladığı fantastik ve mekân-ötesi bir yer olan gizli odası, ancak harfler sayesinde açılıyor. İçeride ise başka hiçbir yerde olmayan şeyler, yani kitaplar var. Bu odanın olduğu eve İblis Evi diyen, fakat gizli odayı bulamayan Aldlar, işte tam da bu yüzden korkuyorlar. Bir yanıyla çok da insani bir korku bu, çünkü varlığından haberdar oldukları ama göremedikleri, görünmez kıldıkları bir şeyden korkuyorlar. Görünmeyene yaklaştıkça korkuyor ve korktukça da uzaklaşıyorlar.

Bir yanıyla edebi bir klişeyi ters köşeye yatırıyor Le Guin. Tıpkı Tolkien’in, fantazi edebiyatı klasiği Yüzüklerin Efendisi üçlemesinde yaptığı gibi, kalın bir çizgiyle ikiye ayrılmış olan iyilik ve kötülüğün sözde sınırları üzerine düşündürüyor okuru. Modern kutuplaşmaları aşan fantastik bir dünyayı örnek göstererek, önyargılardan kurtulmamız gerektiğini vurguluyor. Bu bağlamda korkunun sadece kötülük ve iktidarla kurulan ilişkisini değil, aynı zamanda iyilik ve özgürlükle olan diyaloğunu da resmetmiş oluyor. İşte romanın adını aldığı “sesler” de burada devreye giriyor. Çünkü ses, romandaki bir savaşçının dile getirdiği gibi, “insanları kazanmak için savaştıran bir şey” olsa da, aynı zamanda silaha sarılmadan, ölmeden ve öldürmeden de kazandıran bir şey. İster kendi sesimiz, ister ötekinin sesi olsun, bu sesler olmadan ne kendimizi tanıyabiliyoruz ne de başkasını. Kitaplarla seslerin bütünleştiği yer ise, bu romanın okurunun kendi başına, kendi sesiyle izlemesi gereken bir yolun sonunda.

Böylece Le Guin, daha önceki romanlarında yaptığı gibi, ne kadar fantastik bir dünya yaratırsa yaratsın, aslında kiminin bildiğini sandığı, kiminin de bilmeyi arzuladığı dünyamıza ilişkin bir öykü sunuyor. Bize haritada yeri olmayan diyarların ve bize benzemeyen insanların dünyasını aktarıp, aslında uzaktakinin ne kadar yakın olabileceğini gösteriyor. İşte bu yüzden hepimizi ilgilendiriyor bu roman, ama kitap okumayanları, kitapları ve okumayı sevenlerden daha fazla ilgilendiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Delal Aydın, “Bilgi sarnıçları, kelime çeşmeleri”, Tempo, 3 Nisan 2008

Karanlığı lanetlemeden önce bir mum yakalım. Çünkü uğruna ağlanacak çok şey var. Korumak istedikleri kitaplarla beraber yakılan, yıkılan kütüphanelerden ayrılmak istemedikleri için diri diri gömülen, fikirleri yüzünden hayatları boyunca hapislerde çürüyen insanlar, bir zamanlar sevgiyle yoğrulmuş tanrı heykelciklerinin küfredercesine tahrip edilmiş yüzleri, zafer naraları eşliğinde yerle bir edilen bir Buda heykeli… Ayaklarımızın altında İskenderiye Kütüphanesi’nden beri bilginin tahrip edildiği bir tarih uzanıyor. Ve Marifetler serisinin ikinci kitabı Sesler’de Ursula K. Le Guin, bize evimizi neyin üzerine inşa ettiğimizi öğrenmemiz gerektiğini hatırlatıyor. Son olarak Bağdat Müzesi’nde yaşanan acımasız talan gibi, gün gelecek belki hepimiz için ışıklar sönecek ve hayatta kalmak için etrafımızı sarmalayan karanlığı tanımamız gerekecek. Bu da ancak yürekteki tanrının taşlardaki ve kelimelerdeki tanrıyı tanımasıyla mümkün olabilir.

Kitapta anlatılan Ansul şehrinin hikâyesi her şeyden önce kitaplardan konuşan ve taşlarda oturan binlerce tanrıyla ilgili. Şehrin sokaklarında, binalarının önünde, kavşaklarında insanların dua edebileceği minik adak yerleri var. Bazı tapınaklar ağaçlarda asılı ve kuşlara ev sahipliği yapıyor. Ayrıca evlerin hatta odaların içinde oranın ruhu için oyulmuş nişler var. Ansul halkı dua etmek için tapınaklara girmiyor. Onlar zaten binlerce tanrı ve ruhla koyun koyuna kalabalık bir tapınakta yaşıyorlar ve burayı hayvanlarla, bitkilerle paylaşıyorlar. Fakat bin tanrılı Ansul şehri on yedi yıl önce çölden gelen tek tanrılı Ald kuvvetleri tarafından işgal edilmiş. Yeryüzünde şeytanın dolaştığına inanan Aldlar, okumayı bilmedikleri için kitapların iblisler ve şeytani ruhlarla dolu olduğuna, bilim ve hüner merkezi olmasıyla ün salmış Ansul şehrinin de kütüphanelerinde kötülüğün biriktirildiğine inanıyorlar. Bakamadıkları yere sırtlarını da dönemedikleri için zorla ele geçirmişler şehri. Aslında bu biraz da onların tekliğe inançlarından kaynaklanıyor: tek bir tanrı ya da tek bir kral. Sabit bir fikirle hareket edebiliyor ve dünyalarını düşmanlarla doldurmaya devam edebiliyorlar. Ansul halkıysa kalabalıkları tercih ediyor, kendi topraklarında tanrıları ve ruhlarıyla barış içinde yaşıyor.

Aldlar, Ansul’u “doğru yola sokmak için” bilgilerini yok edip onları cehaletin karanlığına hapsediyorlar. Fakat bilgiyi koruyan ve içine girdikleri karanlıktaki sesleri duymayı başaran insanlar var ve bunlardan biri de bir işgal çocuğu olan (annesi Ald askerleri tarafından tecavüze uğrayıp hamile kalmış) on yedi yaşındaki Memer ve Ald işkenceleriyle sakat kalmış Seferbeyi.

“Korkmanı gerektirecek bir şey yok Memer,” diyor Seferbeyi ve hepimiz duyalım diye ekliyor: “Bazıları korkabilir, ama sen korkma.” ‘Sesler’ bize korkunun sessizliği, sessizliğin de korkuyu doğurduğunu anlatıyor; korktuğumuzun başkalarının karanlığı olduğunu. Bütün sorun ötekilerin bildiklerini bilmediğimiz için onlara delirmişler gibi bakmamızdan kaynaklanıyor. Fakat unutmamak gerekir ki, gökyüzünde tüm yıldızları ve tanrıları barındıracak kadar büyük bir karanlık var. Ve hepimiz aynı göğün altındayız.

Kitabın kapağını kapatıp Bağdat’ı düşünmemek imkânsız. Bombalandığı o ilk sabah yeni doğan güneşe, çiçek açan ağaçların güzelliğine ve kuşların cıvıltılarına rağmen ölümcül bir sessizlik şehre yayılmıştı. Las Vegas’ta hür insanlar tarafından olağanüstü bir piramit inşa ettiğine inanan bir halkın askeri, yanından geçtiği, bin yıllardır o taşlara resmedilmiş halde şehri bekleyen kanatlı aslan kabartmasının sessizliğinden olanca gücüyle haykıran sesi duymuyordu. Oysaki kitapta da dediği gibi o ses sanki sadece “Kırılanı, kırılmış onarır,” demeye çalışıyordu.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.