Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-557-5
13x19.5 cm, 432 s.
Liste fiyatı: 40,00 TL
İndirimli fiyatı: 32,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Rüyanın Öte Yakası, 2011
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Malafrena
Özgün adı: Malafrena
Çeviri: Cemal Yardımcı
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Caspar David Friedrich
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Temmuz 2013
2. Basım: Ekim 2013

Ursula K. Le Guin'in 1979'da kaleme aldığı Malafrena, yazarın diğer bazı öykülerinden tanıdığımız hayali ülke Orsinya'da geçiyor. Fakat yazarın diğer romanlarında da olduğu gibi, mekân hayali olmasına rağmen resmedilen ortam ve ele alınan meseleler son derece gerçekçi. Sansürün insanları susturduğu, kısıtlamaların her türlü muhalefeti engellediği, iktidarın katı ve kati bir hal aldığı bir ülke Orsinya. Malafrena Vadisi'nde ailesiyle birlikte yaşayan başkahraman İtale Sorde, işte tam da bu koşullarla mücadele etmek üzere güvenli aile toprağını terk edip siyasi çalkantıların hüküm sürdüğü başkente gidiyor. Amacı, devrimci idealleri doğrultusunda toplumun özgürleşmesine katkıda bulunmak — ama tüm iyi niyetine rağmen bunun hiç de kolay olmadığını öğreniyor.

Özgürlük, devrim, ideallerle gerçeklik arasındaki kaçınılmaz çatışma ve bu çatışmanın getirdiği hayal kırıklığı, aşk, kimlik arayışı ve aidiyet gibi temaların öne çıktığı Malafrena, Le Guin'in sadece fantastik edebiyatta değil gerçekçi edebiyatta da usta bir yazar olduğunu kanıtlayan bir roman.

İÇİNDEKİLER
Birinci Bölüm - Taşrada
İkinci Bölüm - Sürgündekiler
Üçüncü Bölüm - Seçimler
Dördüncü Bölüm - Radiko Yolu
Beşinci Bölüm - Hapishaneler
Altıncı Bölüm - Olmazsa Olmaz Tutku
Yedinci Bölüm - Malafrena
OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü’nden, s.12-16.

Yıldızsız bir mayıs gecesi, şehir uyuyor, nehir gölgelerin arasından sessizce akıyordu. Üniversitenin bomboş avlularının ötesinde, suskun çanlarıyla kilise kulesi yükseliyordu. Kilise bahçesinin dört metrelik demir kapısının tepesinde bir delikanlı vardı. Delikanlı demir süslemelere tutunarak içeri atladı ve bahçeyi geçip kilisenin kapısına geldi. Ceketinin cebinden büyücek bir kâğıt çıkarıp eliyle düzeltti, biraz aranıp bir de çivi çıkardı; eğilip ayakkabılarının birini eline aldı. Demir çubuklarla sağlamlaştırılmış kapının yukarılarına kâğıtla çiviyi yerleştirdi, ayakkabıyı kaldırdı, bir an durdu ve vurdu. Darbenin sesi karanlık taş avlularda yankılanırken gürültüden ürkmüş gibi yine duraksadı. Yakınca bir yerden birisi bağırdı, taşa sürünen demir sesi geldi. Delikanlı üç vuruşla çivinin tahtaya iyice gömülmesini sağladı, sonra ayakkabılarının biri ayağında, diğeri elinde, seke seke bahçe kapısına koştu. Elindeki ayakkabıyı dışarı attı, kapıya tırmandı, ucu parmaklığın sivri köşesine takılan ceketinden gelen yırtılma sesine aldırmadan kendini dışarı attı ve iki polisin oraya gelmesine ramak kala gölgelerin arasında kayboldu. Polisler kilise bahçesine bir göz atıp kilidi yokladı, kapının yüksekliğine dair aralarında Almanca tartıştı ve botlarıyla kaldırım taşlarını çınlatarak oradan uzaklaştı. Sakına sakına yaklaşan delikanlı tekrar ortaya çıktı, karanlıkta ayakkabısının tekini aramaya koyuldu. İçin için kahkahalar atıyordu. Ayakkabısını bulamadı. Nöbetçiler geri geliyordu. Solariy Katedrali'nin çanları geceyarısını çalarken karanlık sokaklarda çoraplı ayağıyla yürüyerek oradan uzaklaştı.

Ertesi gün Julianus'un dinden çıkışının anlatıldığı ders öğle çanıyla sona erdiğinde, delikanlı diğer gençlerle birlikte dershaneden çıkarken adının çağrıldığını duydu: "Herr Sorde. Herr İtale Sorde."

Öğrenciler çıt çıkarmadan, kafaları önde, üniformalı üniversite güvenlik amirinin önünden geçip gitti; yalnız adı çağrılan kaldı.

"Evet, Herr Rektör sizi görmek istiyor. Böyle buyurun Herr Sorde."

Rektörün odası, fena halde aşınmış, güzel bir kırmızı İran halısıyla kaplıydı. Rektörün burnunun sol yanında mor bir kabarıklık vardı: Bir sivilce mi, yoksa bir doğum lekesi mi? Pencerenin yanında başka bir adam duruyordu.

"Lütfen soruma cevap verin Bay Sorde."

Delikanlı öteki adamın uzattığı kâğıda baktı: Eni boyu neredeyse bir metreyi bulan kâğıt, 5 Haziran 1825 tarihinde Solariy pazarında yapılacak öküz satışlarını duyuran bir afişin yarısıydı. Boş arka yüzünde iri okunaklı harflerle şunlar yazılıydı:

Müller'in, Von Haller'in, bir de Von Gentz'in

Tasması takılsın boynuna herkesin!

En iyi hükümetler ilan etti:

Aklın, vicdanın hükmü kalkmıştır artık

Müller, Haller ve Gentz'in hükmüne kaldık.

"Ben yazdım," dedi delikanlı.

"Ve…" Rektör pencerenin önündeki öteki adama bir göz attı, hafifçe azarlar gibi bir edayla sordu: "Ve kilisenin kapısına çiviledin?"

"Evet. Tek başıma, başka kimse yoktu yanımda. Tamamen benim fikrimdi."

"Evladım," dedi rektör, durdu, kaşlarını çattı ve devam etti: "Evladım, her şey bir yana, oranın kutsallığını düşünürsen—"

"Tarihi bir olayı örnek aldım. Tarih okuyorum." Delikanlının yüzü beyazdan kıpkırmızıya döndü.

"Şimdiye kadar örnek bir talebeydin," dedi rektör. "Çok üzücü bir durum. Şaka olarak yapıldığını düşünsek bile—"

"Afedersiniz efendim, ama şaka değildi!"

Rektör irkildi ve gözlerini yumdu.

"Niyetimin ciddi olduğu besbelli. Öyle olmasa beni niye çağırtasınız?"

Ne sivilcesi, ne unvanı, ne de adı olan öteki adam, "Ciddiyetten söz ediyorsun delikanlı," dedi. "Eğer istediğin buysa başını ciddi bir belaya sokabilirsin, biliyorsun değil mi?"

Delikanlının yüzü bu defa bembeyaz oldu. Adama bakakaldı. Sonunda küçük ve gergin bir baş hareketiyle adamı selamlamayı becerdi. Tekrar rektöre döndü ve doğallıktan uzak bir sesle konuştu:

"Özür dilemeye niyetim yok efendim. Okuldan ayrılacağım. Daha fazlasını benden talep etmeye hakkınız yok."

"Böyle bir şey talep etmedim sizden Bay Sorde. Kendinize hâkim olun lütfen ve beni dinleyin. Bu sizin okuldaki son döneminiz. Öğreniminizi bir mesele çıkmadan tamamlamanızı istiyoruz." Burnundaki mor sivilceyi titreterek gülümsedi. "Bu sebeple dönemin geri kalan kısmında öğrenci toplantılarına katılmayacağınız, günbatımından sabaha kadar evinizden, odanızdan çıkmayacağınız hususunda bana söz vermenizi istiyorum. Sizden talebim bundan ibaret Bay Sorde. Bana söz veriyor musunuz?"

Kısa bir duraksamanın ardından delikanlı "Evet," dedi.

O çıktıktan sonra vilayet müfettişi kâğıdı katlayıp gülümseyerek rektörün masasına bıraktı. "Ateşli bir delikanlı."

"Evet, çocukça bir haylazlık yapmış işte."

"Luther'in doksan beş tezi vardı," dedi vilayet müfettişi, "bununsa sadece bir tezi var anlaşılan."

Almanca konuşuyorlardı.

Rektör nükteyi beğendiğini gösterir şekilde "hah, hah, hah" diye güldü.

"Memuriyete girmeyi mi tasarlıyor? Hukuk falan?"

"Hayır, ailesinin malikânesine dönecek. Ailenin tek oğlu. Öğretmenliğe başladığım yıl babasına ders vermiştim. Malafrena Vadisi dağların arasında, en yakın yere yüz kilometre mesafede, memleketin unutulmuş bir köşesinde bir yer."

Vilayet müfettişi gülümsedi.

O çıkıp gittikten sonra rektör derin derin içini çekti. Masasına oturup karşı duvardaki portreye bakakaldı. Önceleri dalgın olan bakışları giderek keskin bir hal aldı. Portre üst dudağı kalın, iyi giyimli, iyi besili bir kadına, Avusturya İmparatoru Francis'in ikinci dereceden kuzeni Grandüşes Mariya'ya aitti. Elinde tuttuğu kâğıtta, Orsinya'nın dört parçalı kırmızı mavi renklerinin üzerine imparatorluğun siyah çift başlı kartalı oturmuştu. On beş yıl önce duvarda Napolyon Bonapart'ın portresi vardı. Otuz yıl önceyse, taç giyme töreni kıyafetleri içinde Kral IV. Stefan duruyordu orada. Rektör otuz yıl önce ilk defa dekan olduğunda, haylazlık yapanları odasına çağırıp bir güzel haşlar ve ağızlarının payını verirken çocuklar koyun gibi önlerine bakıp sırıtırdı. Böyle betleri benizleri atmazdı. Onun da içinde böyle acı verici bir özür dileme hissi uyanmaz, genç Sorde'ye karşı olduğu gibi "Üzgünüm, vaziyeti biliyorsun!" deme ihtiyacı duymazdı. Tekrar içini çekti, önündeki baştan sona Almanca yazılı belgeye, ders programının hükümetçe düzenlenmesine ilişkin resmi evraka baktı. Gözlüklerini taktı, yüzü pencereden odaya dolan mayıs güneşinin ışıltısında yorgundu; isteksiz ellerle zarfı açtı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ömer Türkeş, “Bir zamanlar Orsinya'da”, Sabitfikir, Ağustos 2013

Hikayenin geçtiği zamana uygun düşecek şekilde, Malafrena'yı XIX. yüzyıl romanı tarzında kaleme almış Le Guin; Hugo'yu, Balzac'ı, Stendhal'i okuyormuşuz hissi veriyor.

Edebiyatın yaşayan en büyük efsanesi kim diye sorulsa, aklıma ilk gelen isim Le Guin olur. Edebi ustalığının yanı sıra fantastik kurguya kattığı eleştirel ve politik boyut, türü entelektüeller katında da okunur kılıyor. Aslında onun gibi yazarları türlerle değerlendirmek düşülebilecek en büyük hata. Le Guin fantastik türe bağlanmışlıkla yazmıyor; başka dünyalara, başka yaşam formlarına dair hikayeler üretiyorsa eğer, bu başka bir dünyanın mümkün olabileceği inancından. İster karanlık olsun tasarımları, ister iyimser, Le Guin'in derdi şimdiki zamanla, verili olan dünyayla, bu dünyanın gidişatıyla. Malafrena'da, Le Guin'in alışılageldik romanlarından farklı bir zamanda ve yerde bulacaksınız kendinizi; 1800'lü yılların dünyasında, hayali bir Orta Avrupa ülkesi olan Orsinya'da geçiyor.

1825'te başlıyor hikaye. Roman kahramanı İtale Sorde, genç ve ateşli bir üniversite öğrencisi. Avrupa'yı saran savaşlar sonlanmış, Napolyon'un yanında yer alan Orsinya yenilmiş, hanedan iktidardan uzaklaştırılmış. Ülke Avusturya tarafından tayin edilen Grandüşes tarafından yönetiliyor. Gençliğini dedesinin kütüphanesinde Fransız Devrimi'ne dair kitaplar okuyarak geçiren İtale, arkadaşlarıyla birlikte devrim ve özgürlük hayalleri kuruyor. Ancak bunu gerçekleştirebilmek için başkente gidip mücadeleye katılmak gerek. Oysa toprak sahibi babası oğlunun Malafrena'da mülklerin başına geçmesinden yana.

Malafrena dağların arasında, memleketin unutulmuş bir köşesinde yer alıyor. Malafrena'yı tasvir ederken Le Guin coğrafya kurmadaki ustalığını bir kez daha sergilemiş: "Malikâne üç cephesinden gölü görüyordu. San Givan Dağı'ndan göle doğru uzanan bir yamacın ucunda, geniş bir yarımadanın üzerindeydi. Dik yamaç oraya özgü meşeler ve çamlarla kaplıydı; öyle ki doğu tarafından yaklaşılırken ev, göl ile dağın buluştuğu kuytu bir köşede yalnız başına duruyormuş gibi görünürdü. Buna karşılık dağ geçidindeki kasabadan, Potaçeyka'dan gelirken tarlalar, meyve bahçeleri, üzüm bağları, köylülerin ve ortakçıların evleri, başka malikânelerin çatılarını görürdü insan. (...) Orada yıllara damga vuran, kuraklık ya da bol yağış, bağbozumu, falan, olurdu, tarihi olaylar değil."

İtale ise tarihin peşinde; tarihin öznesi olma hayaliyle babasıyla çatışmayı, parasızlığı tercih edecek, çok sevdiği Malafrena'yı, evini ve ailesini başkente gitmek için terk edecektir. Başkentte ise koşulların umduğu gibi olmadığını görür. Memleketinde geçirdiği dönemle kıyasladıkça, şimdi bu büyük kentte özgürlükten çok uzak olduğunu düşünecektir. Siyasi ortam çalkantılı, yönetim baskıcı ve yasakçıdır. Katı bir sansüre rağmen milliyetçi fikirler etrafında birleşen İtale ve arkadaşları yayıncılık faaliyetlerine başlarlar. Bu arada aşkı da bulmuştur.

İtale ekibin en ateşli ve parlak ferdi olarak kaleme aldığı makalelerle dikkatleri çeker. İktidarın gözünden de kaçmaz yazdıkları. Tutuklanıp beş yıl hapse mahkum edilir, sadece yirmi beş yaşındadır... İki yıl sonra kontes sevgilisinin çabalarıyla hapisten çıktığında hasta ve bitkin bir haldedir. Toparlanıp başkente döndüğünde Orsinya'daki siyasi kriz iyice derinleşmiştir. İsyan başlar, barikatlar kurulur ama yenilgi kaçınılmazdır. İtale bir İtalyan devrimcisiyle birlikte Malafrena'ya sığınır. Bir gün yeniden başkente dönmek umudunu yitirmemiştir...

İnsana ve isyana dair

Hikayenin geçtiği zamana uygun düşecek şekilde, Malafrena'yı XIX. yüzyıl romanı tarzında kaleme almış Le Guin; Hugo'yu, Balzac'ı, Stendhal'i okuyormuşuz hissi veriyor. Bir yandan ustaları selamladığı düşünülebilir. Ancak daha çok Fransız Devrimi'ni selamlıyor ve fantastik eserlerinin ardındaki fikirlerin soy kütüğünü çıkarıyor. Gerçekten de Malafrena'nın hikayesi ile Mülksüzler'in hikayesi arasındaki benzerlik üzerinde durmaya değer. Başka bir dünyada, bilinmeyen bir zamanda geçen Mülksüzler'in idealist kahramanı ile Malafrena'nın İtale'sinin arayışları ve kaderleri ortak. Çünkü Le Guin, ister geçmişi anlatsın isterse geleceği, bize dayatılan gerçekleriyle bu dünyadan hareket ediyor; bu dünyayı yadsımak, akıl dışılığını ortaya koymak, arzuladığı başka bir dünyanın tohumlarını saçabilmek arzusuyla başka bir dünya yaratıyor. En çıplak, en acımasız halleriyle bu dünyanın gerçeklerinden besleniyor. Sıradanlaşmış, görünmezlik kazanmış, mutlaklaşmış bu gerçekleri -en başta adaletsizliği- teşhir ederken iktidar mekanizmalarını, onlara iktidarlarını veren ideolojileri hedef alıyor. O mekanizmanın çarkları arasında ezilen kadınları, çocukları, gençleri, yabancıları, yurtsuzları, mülksüzleri savunuyor.

Orsinya hayali bir ülke olsa bile Malafrena, Napolyon sonrası Avrupa'nın, siyasi ve toplumsal hareketlerinin, devrimci parlamaların, hatta Paris Komünü'nün gerçekçi bir yansıması. (Yüksek lisansını "Fransa'da ortaçağ ve rönesans dönemi edebiyatı" üzerine yapan Le Guin'in döneme hakimiyeti açık.) Siyasi tarih bireylerin kaderlerini belirleyecek kadar önemli. Ancak hikayede öne çıkan bireylerin bu tarihle kurduğu ilişki, özgürlük, özgürlük arayışı. İtale'nin başkentte siyasi mücadeleye katılarak aradığı özgürlüğü Malafrena'daki kız kardeşi Louisa, bambaşka koşullarda keşfediyor. Ve sonuçta Malafrena'da Le Guin'in çok sevdiği bir tema öne çıkıyor; büyümek... İtale, uğradığı haksızlıkları, devletin şiddetini, adaletsizliği, kötülüğün çıplaklığını ve ölümü gördüğünde çocukluk çağını geride bırakıyor. Büyüyor... İşte bu noktada, 1979 tarihli Malafrena'nın güncelliğini hâlâ koruduğunun farkına varıyoruz. Özgürlüklerin gasp edildiği bir ülkede gençliğin haklı isyanını anlatan roman, zamanı ve mekanı aşarak bütün haklı isyanların, özellikle Gezi Direnişi'nin de anlatısı haline geliyor. İtale, zihnimizde Ethem'in, Mehmet'in, Abdullah'ın, Ali İsmail'in görüntüsüyle vücut buluyor.

Romanda Le Guin'in siyasi radikalliği ve önem verdiği temalar eksiksiz işlenmiş; cinsellik, kendini bulmak, ölüm, siyaset, gelecek, dünyanın ve insanlığın içinde bulunduğu durum... Ancak bütün bunları romana yayıyor ve yediriyor Le Guin. Tıpkı yazış tarzını özetlediği şu cümledeki gibi: "Bazı öyküler mızrak gibidir (ataerkil) dosdoğru, düz, başı sonu belli olan; bazıları da çuval gibidir (anaerkil) içinde her şeyi barındıran ama belli düzen kaygısı olmayan..." Malafrena geçmişe, bugüne ve geleceğe dair çok şeyi barındıran, çok katmanlı ama katmanların açılması için okuyucuyu da işin içine katan, incelikle yazılmış bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Bahar Çelik Omur, ''Özgürlüğü ararken'', Cumhuriyet Kitap Eki, 22 Ağustos 2013

Baskı ve sansür koşullarının egemen, düşüncenin suç olduğu, iktidarı eleştirenlerin hapishanelerde çürüdüğü bir ülke düşünün. Kuşkusuz ilk anda akla gelecek isim herkes için aynı olacak. Lakin bahsedeceğimiz hikâye gerçek değil hayali bir ülkede, Le Guin takipçilerinin iyi bildiği Orsinya’da geçiyor. Bir tarafta sansür baskı ve şiddet ile ülkeyi yönetenler, diğer tarafta korunaklı bir yaşam içerisinde hayatını sürdüren İtale Sorde’nin özgürlük arayışı.

Ursula Le Guin’in 1979’da kaleme aldığı Malafrena hayali bir ülkede geçmekle birlikte anlatılanlar son derece gerçek meseleler. 19. yüzyılın ikliminde ilerleyen romanın başkarakteri İtale Sorde olmakla birlikte diğer karakterler de son derece güçlüler ve ondan geri kalmıyorlar.

Hikâye yatılı okulda okuyan kahramanımız İtale Sorde’nin, yatılı okulu bitirdikten sonra Malafrena Vadisi’ndeki aileye ait çiftliğine geri dönmesi ile başlar. Babası onun için geleceğini çoktan planlamıştır ancak yatılı okuldaki eylemlerinden de daha başta anlarız ki Sorde’nin Malafrena’da kalmaya hiç niyeti yoktur, zira onun başka bir gelecek düşü vardır. Bu yüzden başkent Krasnov’a gitmek üzere hazırlıklarına başlar. Özgürlüğü aradığı yerdir Krasnov. Eğer özgürlüğün sahibi olursa onu başkalarına da dağıtabileceğini düşünür. Bu yolculukta Sorde’ye ailesinin desteği olmayacaktır. Her şeyi geride bırakıp yola çıkması gerekir. Konforlu ve güvenli bir yaşamı olmayacaktır artık. Onu bekleyen yoksulluk, zorluklar ve sefalettir.

Tutkulu bir ilişki

Krasnov’a gittiğinde karşılaştığı Luisa Paludeskar hayatındaki önemli kişilerden biri olacaktır. Soylu sınıfında yer alan Paludeskar aynı zamanda siyasetle de ilgilenen ve yönetimdeki kişilerde güçlü bağları olan biridir. Bir süre sonra Sorde ile aralarında tutkulu bir bağ gelişir. Fakat Paludeskar bu ilişkiye kendini tam anlamı ile asla teslim etmez. Özgür olma durumu üzerine kendi içinde devamlı bir tartışma sürer gider. Sorde ile de bu konu hakkında fikir birlikleri yoktur. Zira toplumsal bir özgürlük anlayışı Paludeskar’ı pek ilgilendirmemektedir.

Krasnov’da kendi gibi düşünenleri bulmakta zorlanmayan Sorde bir süre sonra arkadaşları ile bir gazete çıkarmaya ve fikirlerini yaymaya başlar. Bunun için devamlı seyahat eder. Ancak beklenen son onu bulmakta gecikmez ve onu bekleyen adil bir yargılama olmayacaktır elbette. Uzun bir süre içeriden çıkamayacaktır. Luisa Paludeskar zindanda da Sorde’nin peşini bırakmaz fakat bulduğu Sorde artık başka bir Sorde olacaktır. Romanda özgürlük arayaşındaki tek kişi İtale Sorde değildir. Sorde’nin evinden ayrılırken geride bıraktığı kız kardeşi Laura ve arkadaşı Piera kendi içlerinde bambaşka bir yolculuğa çıkmışlardır. Her ikisi de Sorde’ye derin bir bağlılık duymaktadır. Onun özgürlüğünün aynı zamanda kendi özgürlükleri olduğunu savunur ve gittiği yolda onu desteklerler. 19. yy koşulları içinde hiç de edilgen kadınlar değillerdir. Kendilerinden beklenenleri yapmakla yetinmez ve bambaşka yöntemlerle mevcut koşullar içinde aslında sıra dışı olurlar. Bir rahibe okuluna giden ve iyi bir ev kadını olması öğütlenen Piera ondan bekleninin aksine kendi bildiği yolda ilerleyecektir. Aynı şekilde Laura da çiftliğin yönetiminde söz sahibi olur. Yaşı ilerlemesine rağmen hemen evlenmeyi tercih etmez. İçindeki değişimin tamamlanmasını bekleyecektir.

Piera ile Sorde arasında asla dillendirilmeyen başka bir duygu akımı daha vardır. Ancak bunu dışa vuruşları farklı şekillerde olur. Le Guin okurun beklediği ideal aşkı sunmayacaktır. Bunun yerine jestlerde anlattığı bambaşka bir hissiyata tanık olur ve etkileniriz.

Malafrena, derdi özgürlük olan insanların farklı şekillerde onu buluşunu anlatan bir roman. Aynı zamanda idealler, aşk ve adalet üzerine de söz ediyor. Hikâyedeki karakterlerin hiçbiri durağan değil. Her biri değişim geçiriyor ve başkalaşıyor. Her birinin aslında kendi içinde devrimci fikirleri vardır. Biri toplumu dönüştürmek isterken bir diğeri kadınlık rollerini alaşağı eder.

Hızlı okunan bir roman değil Malafrena. İsteseniz de roman buna izin vermiyor ve kendi hızını belirliyor. Çok katmanlı yapısı nedeniyle tekrar okumak gerekebilir. Fakat her okumada bambaşka bir tat almak mümkün. Le Guin’in şiirsel dili ile daha önce tanışmamış olanlar için Malafrena ile başlangıç yapabilirler.

Devamını görmek için bkz.

Erim Bikkul, ''Özgürlük peşinde'', Radikal Kitap Eki, 12 Temmuz 2013

Küçükken ilk kez babasının elinde gördüğü, Taocu düşünce sistemine hayat veren geleneksel Çin metni Tao Te Ching’i bir türlü aklından çıkarmaz Ursula K. Le Guin. Nitekim kırk yıl boyunca ciddiyetle incelediği bu metni 1998 yılında kendi yorumuyla yayımlayacaktır. Doğu öğretilerinin yanı sıra feminizm ve anarşizm gibi akımlardan da etkilenen yazar, yarattığı hayali evrenlerde hemen her zaman siyasi bir tablo ortaya koyar.

Türkçeye yeni kazandırılan romanı Malafrena, Le Guin’in yapıtları arasında oldukça farklı bir yerde duruyor. Yazarın diğer bazı öykülerine de evsahipliği yapan hayali Orta Avrupa ülkesi Orsinya’da geçen roman hiçbir fantastik öğe barındırmıyor örneğin. Detaylı biçimde tasvir edilen çok sayıdaki karakteri, hem siyasete hem de gönül meselelerine yer veren olay örgüsü, aristokrat sınıfın görkemli şatolarından fakir işçilerin yaşadığı kenar mahallelere dek çeşitlilik gösteren sahneleriyle roman, tipik bir 19. yüzyıl klasiği havası taşıyor.

Nitekim Le Guin bu kitabı ve diğer Orsinya öykülerini yazarken en çok Rus edebiyatından esinlendiğini belirtmiş.

Romandaki başlıca olaylar, Orsinya’nın Avusturya İmparatorluğu denetimi altında bulunduğu bir dönemde, 1825-1830 yılları arasında geçiyor. Başkahramanımız, Malafrena isimli dağlık bir bölgede birkaç nesildir toprak sahibi olan Sorde ailesinin tek oğlu İtale Sorde.

Küçük kasabalarında gördüğü temel öğrenimin ardından, babasının karşı çıkmasına rağmen ısrarlı tutumu sayesinde üniversite için Solariy şehrine giden genç İtale, burada tanıştığı arkadaşlarıyla Amiktiya isimli bir örgüt kurar. Fransız Devrimi sonrasında tüm diğer Avrupa ülkeleri gibi Orsinya’ya da halk arasında özgürlük ve milliyetçilik fikirleri yayılmıştır.

İktidarın katı hali

Orsinyalı gençler ülkelerinin içinde bulunduğu durumu yadırgamakta, geleneklerine sahip çıkmak ve ülkeleri hakkındaki kararları Avusturya’nın çıkarları yönünde değil de kendi halklarının özgür iradesi uyarınca almak düşüyle yaşamaktadır. Ne var ki Orsinya Kralı tahttan çekilip hapsedilmiş, ülke meclisi 30 yıldır toplanmamış durumdadır ve ülkenin denetimi fiilen Avusturya İmparatorluğu’nun elindedir. İtale ve arkadaşları çareyi başkent Krasnoy’a gidip orada özgürlükçü faaliyetler yürütmekte bulurlar. Küçüklüğünden beri bir çiftliğin nasıl işlediğini eksiksiz öğrenmiş olan ve kendisinden aile topraklarının başına geçmesi beklenen İtale, babasıyla bu kez de geleceğe dair planları konusunda çatışır. Artık bu cesur genç adamın önünde acısıyla tatlısıyla yepyeni bir hayat uzanmaktadır...

Sansürün insanları susturduğu, kısıtlamaların her türlü muhalefeti engellediği, iktidarın katı ve kesin bir hal aldığı bir ülke olarak resmedilen Orsinya, günümüz dünyasına dair pek çok referans taşıyor. 1979 yılında kaleme alınmış kitabın sayfalarını çevirirken, kimi zaman Gezi Parkı olaylarında yaşananlara benzer sahnelerle karşılaşıyor ve insanoğlu işin içinde oldukça sosyal tarihin kendini tekrar edeceğine ikna oluyorsunuz. Malafrena, sıkı Le Guin hayranlarından başka, tarihi romanlardan ve romantizmden hoşlanan okurların da ilgisini çekebilir.

Yazıyı kitaptan bir bölümle noktalamak yerinde olur: “... Guide İtale’ye kendi kendini küçük düşürdüğü için öfkelenmişti, ama bir başkasının gücünün İtale’yi küçük düşürmeye yeteceği aklına bile gelmemişti. Kötülük onun için kişisel bir meseleydi, açgözlülük, cimrilik, merhametsizlik, kıskançlık, kendini beğenmişlik gibi şeylerdi; insan kendi içinde ve başkalarında böyle kötülüklerle savaşır ve Tanrı’nın izniyle galip gelirdi. Adaletsizliğin kanun adı altında kurumsallaşabileceğini, gaddarlığın silahlı adamlar ve kilitli kapılar kılığında kendini var edip sürdürebileceğini biliyordu ama buna inanmıyordu; şimdiye kadar inanmamıştı. (...) Elli sekiz yaşındaydı ve insani kötülük onun sert, uzlaşmaz ruhuna ilk defa pençesini geçirmişti; ilk defa aşağılanmıştı. Kendisini ayrı tutmuş, temiz kalmıştı ama şimdi bu ilerlemiş yaşında temiz kalmanın bedelini ödemesi gerekiyordu.”

Alternatif toplumların mimarı

Ursula K. Le Guin, ABD’nin ilk doktoralı antropoloğu ve Kaliforniya Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nün kurucusu Alfred L. Kroeber ile yazar Theodora Kroeber’in kızları olarak 1929 yılında dünyaya geldi. İlk öyküsünü 11 yaşındayken Astounding Science Fiction dergisine yolladı ve reddedildi.

Massachusetts- Radcliffe College’ın ardından Columbia Üniversitesi’nde “Fransa’da Ortaçağ ve Rönesans Dönemi Edebiyatı” üzerine yüksek lisans yaptı. Fransa’dayken tanıştığı tarihçi Charles A. Le Guin ile 1953’te evlendi ve üç çocukları oldu.

İlk öyküsü 1962’de yayımlandı. İlk büyük başarısını hem Hugo hem de Nebula ödüllerine layık görülen romanı Karanlığın Sol Eli ile elde etti. 1974 yılında yazdığı, serinin ardıl romanı Mülksüzler de aynı ödülleri kazanınca bu durum onu tarihte eşsiz bir konuma getirdi. İlerleyen yılllarda ise fantastik öğelerin daha ağır bastığı eserler verdi.

Le Guin, yıllar içinde farklı disiplinlerle işbirliğine girmekten çekinmedi. Örneğin 1979 yılında Rüyanın Öte Yakası adlı romanı, aynı isimle PBS TV kanalı için filme aktarıldı. 1985 yılında avangard besteci David Bedford ile çalışarak Rigel 9 adlı uzay operasının metnine imza attı. 80’lerin başında animasyon devi Studio Ghibli’nin kurucusu Hayao Miyazaki’yi reddederek yayın haklarını vermediği Yerdeniz serisi, Le Guin’in ileriki yıllarda şirketin elinden çıkma Komşum Totoro adlı kült animasyonu izleyip fikir değiştirmesi neticesinde 2006’da oğul Goro Miyazaki tarafından bir uzun metraj animasyona uyarlandı.

ABD’nin Portland şehrinde yaşamını sürdüren Le Guin, romanlarında alternatif toplum ve düşünce biçimleri yaratmasıyla tanınır. Eserlerinde genellikle teknolojik gelişmelerden çok kültürel antropoloji, siyaset ve psikoloji gibi insani konulara ağırlık verir. En çok ele aldığı tema yin ve yang, siyah ve beyaz, iyi ve kötü cinsinden karşıtlıkların etkileşimi, gerilimi, birbirini dengelemesi ve bütünü oluşturmasıdır. ''Önce farklılığı kurmak -yabancılığı oturtmak- sonra da ateşli bir insani olgu kıvılcımının sıçrayıp bu farkı kapatmasını sağlamak: hayal gücünün bu akrobasisi beni her şeyden çok büyüleyip tatmin ediyor.'' derken Le Guin bir anlamda yazdıklarını özetlemektedir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.