Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-791-3
13x19.5 cm, 224 s.
Liste fiyatı: 22,50 TL
İndirimli fiyatı: 18,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ursula K. Le Guin diğer kitapları
Yerdeniz, 6 Cilt Takım,
Yerdeniz Büyücüsü, 1994
Rocannon'un Dünyası, 1995
Dünyaya Orman Denir, 1996
Balıkçıl Gözü, 1997
Mülksüzler, 1999
Kadınlar Rüyalar Ejderhalar, 1999
En Uzak Sahil, 1999
Atuan Mezarları, 1999
Tehanu, 2000
Yerdeniz Öyküleri, 2001
Bağışlanmanın Dört Yolu, 2001
Öteki Rüzgâr, 2004
Uçuştan Uçuşa, 2004
Dünyanın Doğum Günü, 2005
Marifetler, 2006
İçdeniz Balıkçısı, 2007
Sesler, 2008
Güçler, 2009
Lavinia, 2009
Aya Tırmanmak, 2012
Yerdeniz, 2012
Malafrena, 2013
Zihinde Bir Dalga, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Rüyanın Öte Yakası
Özgün adı: The Lathe of Heaven
Çeviri: Aylin Ülçer
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2011
3. Basım: Mayıs 2016

"Her şey rüya görür. Şeklin, varlığın oyunları, maddenin rüya görmesidir. Kayalar kendi rüyalarını görür ve yeryüzü değişir... Ama zihin bilinçli hale geldiğinde, evrim ivme kazandığında, işte o zaman dikkatli olmanız gerekir. Dünyaya karşı özenli olmanız gerekir. Yolu yordamı öğrenmelisiniz. İşin püf noktalarını, sanatını, sınırlarını öğrenmelisiniz. Bilinçli bir zihin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olmalıdır - tıpkı kayanın bilinçsiz olarak bütünün bir parçası olması gibi."

Herkes rüya görür. Peki ya bir gün rüyalarınız gerçek olsa? Hatta her rüyanızla gerçekliği sürekli yeni baştan yaratsanız? Le Guin her zamanki usta anlatımı ve özgün bakış açısıyla bu soruya yanıt arıyor. Denklemin bir tarafında, gördüğü rüyalarla tüm insanlığın ve hatta evrenin kaderini değiştirmeye muktedir gönülsüz bir kahraman, diğer tarafındaysa onun gücünü "faydalı işler" yapmak için kullanırken iktidar hırsına yenik düşen bir bilimadamı var. Gönülsüz kahraman omzundaki bu ağır yükten kurtulmak, herkes gibi dünyanın bir parçası olmak istiyor; bilim adamıysa bu olağanüstü yeteneği kullanıp daha iyi, daha "akılcı" bir dünyanın mimarı olmak.

Rüyanın Öte Yakası, hayal gücünü kamçılayan olay örgüsü ve derin felsefi boyutuyla Le Guin severlerin ve fantastik edebiyat tutkunlarının kaçırmaması gereken bir roman.

OKUMA PARÇASI

Giriş bölümü, s. 7-11.

Konfüçyüs de sen de birer rüyasınız ve sizin birer rüya olduğunuzu söyleyen ben de bizzat bir rüyayım. Bu bir paradoks. Gelecekte bilge bir adam belki bunu açıklayabilir; o gelecek on binlerce kuşak gelip geçmedikçe gelmeyecek.

CHUANG TZU: II

Akıntılarla taşınan, dalgaların elinde oradan oraya savrulan, okyanusun olanca gücüyle akıllara durgunluk veren mesafelere çekelenmiş denizanası, gelgitin dipsiz kuyusunda sürüklenir. Işığın parıltısını geçirir ve karanlığı içine alır. Herhangi bir yerden herhangi bir yere –çünkü denizin derinliklerinde pusula yoktur, daha yakın ve daha uzak, daha yüksek ve daha alçak vardır yalnızca– taşınan, savrulan, çekelenen denizanası öylece asılı kalır ve salınır; ayın hükümranlığındaki denizde gündelik dirimin uçsuz bucaksız nabzı atarken, onun nabzı belli belirsiz ve hızlıdır içinde. Öylece asılı kalan, salınan, nabız gibi atan bu en savunmasız ve güçsüz yaratığın en büyük silahı, varlığını, seyrini ve iradesini ellerine emanet ettiği o koca okyanusun gazabı ve kudretidir.

Ama buracıkta o inatçı anakaralar yükselir. Çakıllı sığlıklar ve sarp kayalar suyu delerek çırçıplak dışarı uğrar; ölümcül ışığın ve istikrarsızlığın yaşam idamesine elverişsiz o kurak, korkunç mekânına taşar. İşte artık, artık akıntılar aldatır, dalgalarsa ihanet eder, kayayla ve havayla çarpışmak için yaygaracı köpüklerle atılıp sonsuz döngülerini kırarak, kırılarak...

Her şeyiyle denizin sürüklemesinden olma bu yaratık, gün ışığının kupkuru kumlarında ne yapar? Ya akıl ne yapar her sabah uyandığında?

Gözlerini yumamasın diye gözkapaklarını yakıp kül etmişlerdi ve ışık ta beynine dek sızıyor, adeta beynini dağlıyordu. Başını çeviremiyordu, çünkü üzerine yuvarlanmış koca koca beton parçaları onu olduğu yere mıhlamıştı ve beton parçalarından dışarı uğrayan çelik çubuklar başını mengene gibi sıkıştırıyordu. Bunlar ortadan kaybolunca yeniden hareket edebilir hale geldi; doğruldu. Çimentodan bir merdivendeydi; merdivendeki küçük bir çatlaktan sürgün veren bir karahindiba elinin yanı başında çiçek açtı. Bir süre sonra ayağa kalktı, ama ayağa dikilir dikilmez felaket bir mide bulantısı hissetti ve bunun radyasyon zehirlenmesi yüzünden olduğunu anladı. Şişme yatağı şişirildiğinde odanın yarısını kapladığına göre, kapı olsa olsa yarım metre uzağındaydı. Kapıya ulaştı, açıp dışarı çıktı. Burada uçsuz bucaksız muşamba koridor, belli belirsiz kabarıp inerek millerce uzayıp gidiyordu ve koridorun ta ilerisinde, çok uzakta erkekler tuvaleti vardı. Duvara tutunmaya çalışarak bir gayret tuvalete doğru yürümeye başladı, ama tutunacak hiçbir şey bulamadı ve duvar yere dönüştü.

"Tamam, sakin ol. Yavaş."

Asansör görevlisinin ağarmaya yüz tutmuş saçlarla çevrili solgun yüzü, tepesinde bir kâğıt fener gibi asılı duruyordu.

"Radyasyondan," dedi, ama Mannie bunu duymamışçasına, "Tamam, sakin ol," demekten başka bir tepki vermiyordu.

Yeniden odasında, yatağındaydı.

"Sarhoş musun?"

"Hayır."

"Kafan mı iyi?"

"Hastayım."

"Ne kullandın sen?"

"Uyanı bulamadım," dedi, rüyaların geldiği kapıyı kilitlemeye çalıştığını, ama anahtarların hiçbirinin kilide uymadığını kastederek.

"On beşinci kattan bir stajyer doktor geliyor," dedi Mannie kıyıya vurup kırılan dalgaların gürleyişi arasında belli belirsiz.

Debeleniyor, nefes almaya çabalıyordu. Yatağının kenarında, elinde şırıngayla yabancı bir adam oturmuş, ona bakıyordu.

"İşte bu kadar," dedi yabancı. "Kendine geliyor. Berbat hissediyorsun değil mi? Telaşlanma sakın. Başka türlü hissetsen anormal olurdu. Bunca şeyi bir kerede yuttun ha?" Eczamatikten alınmış yedi küçük naylon zarfı işaret etti. "Uyku haplarıyla amfetamini karıştırırsan olacağı budur, akla zarar bir kokteyl. Kendine ne yapmaya çalışıyordun, ha?"

Nefes alırken hâlâ zorlanıyordu, ama mide bulantısı geçmiş, ardında yalnızca korkunç bir halsizlik bırakmıştı.

"İlaçların hepsi de bu hafta çekilmiş," diye sürdürdü doktor, kahverengi saçlarını atkuyruğu yapmış, çürük dişli bir gençti. "Yani hepsini kendi Ecza Kartınla almış olamazsın, bu durumda başkasının kartıyla ilaç çektiğini bildirmek zorundayım. Hoşuma giden bir şey değil bu, ama çağrı üzerine geldiğim için maalesef başka türlü hareket etme şansım yok. Ama merak etme, bu ilaçlardan hapis cezası almazsın, karakola gitmen için bir celp yollarlar yalnızca, polisler de seni muayene için Tıp Fakültesi'ne ya da Bölge Kliniği'ne sevk eder, sonra da GTT için –Gönüllü Terapi Tedavisi oluyor bu– bir tıp doktoruna veya psikiyatra gönderirler. Kimliğin üzerindeydi, oradan formunu doldurdum bile; tek öğrenmem gereken ne zamandır kendi ilaç istihkakından fazlasını kullandığın."

"Birkaç aydır."

Stajyer dizindeki kâğıda bir şeyler karaladı.

"Peki Ecza Kartlarını kimden ödünç aldın?"

"Arkadaşlardan."

"İsimlerini almam gerekiyor."

Biraz sonra doktor, "En azından bir isim. Formalite icabı," dedi. "Arkadaşlarının başları belaya girmez, için rahat olsun. Sadece polisten bir kınama pusulası alırlar, bir de Sağlık Bakanlığı bir yıl boyunca Ecza Kartlarını takibe alır. Formalite icabı. Tek bir isim."

"Veremem. Bana yardımcı olmaya çalışıyorlardı."

"Bak, bir isim vermezsen direnmiş olursun, o zaman da ya hapse gidersin ya da bir hastanede Zorunlu Terapiye mahkûm olursun. Hem isterlerse o kartların sahiplerini eczamatik kayıtlarından da çıkarabilirler, senin verdiğin isim yalnızca zamandan tasarruf etmelerine yarıyor. Hadi ama, bir isim ver artık."

Dayanılmaz ışığı uzak tutmak için yüzünü kollarıyla örttü, "Olmaz. Veremem," dedi. "Yardıma ihtiyacım var benim."

"Benim kartımı kullanmıştı," dedi asansör görevlisi. "Evet. Mannie Ahrens, 247-602-6023." Doktorun kalemi yeniden hışır hışır bir şeyler karaladı.

"Senin kartını kullanmadım ki ben."

"İyi ya işte, kafaları karışsın biraz. Kontrol etmezler zaten. Herkes herkesin Ecza Kartını kullanıyor, nereden kontrol etsinler. Ben benimkini hep kullandırtıyorum, başkasınınkini de kullanıyorum, her gün olan şey. O kınama zımbırtılarının koleksiyonu var bende. Dünyadan haberi yok onların. Sağlık Bakanlığı'nın adını bile bilmediği şeyler kullandım ben. Hem sen daha ilk kez milli oluyorsun. Dert etme, bir şey olmaz George."

"Yapamam," dedi; Mannie'nin onun için yalan söylemesine izin veremeyeceğini, onun için yalan söylemesini engelleyemeyeceğini, dert etmemeyi başaramayacağını, bu şekilde yaşamayı sürdüremeyeceğini kastederek.

"İki-üç saat içinde daha iyi hissedersin kendini," dedi doktor. "Ama bugün dışarı çıkma. Zaten şehir merkezi tamamen kilitlenmiş durumda, Portland Yerel Ulaşım Ağı çalışanları yine grev hazırlığında ve metroyu da ulusal muhafızlar işletmeye çalışıyor, haberlere bakılırsa her şey arapsaçına dönmüş. Hiçbir yere kımıldama. Benim gitmem lazım, şansıma tüküreyim, işyerim yürüme mesafesinde, Macadam'ın aşağısında Eyalet Barınma Yurdu var ya, orada çalışıyorum, buradan on dakika çekiyor." Ayağa kalkarken yatak sarsıldı. "Sırf o yurtta kuvaşiyorkor hastası iki yüz altmış çocuk var, biliyor muydun? Hepsi de dar gelirli veya Temel Yardımla geçinen ailelerin çocukları; yeterince protein alamıyorlar. İyi de ben ne halt edeyim? Elimde sihirli değnek yok ya. Bu çocuklara Asgari Protein Tayını verilmesi için beş ayrı talepte bulundum, ama tayın mayın çıkartmıyorlar, her şey bürokrasiye takılıyor, tek bildikleri mazeret sıralamak. Temel Yardımla geçinen insanlar gıda ihtiyaçlarını karşılayabilir deyip duruyorlar. Karşılarlar karşılamasına da, satın alınacak yiyecek olmadıktan sonra kaç yazar. Aman, canları cehenneme. Ben de açlık sanki basit bir iskorbütmüş gibi gidip o çocuklara C vitamini iğnesi yapıyorum..."

Kapı kapandı. Mannie az önce doktorun oturduğu yere çökünce yatak yeniden sarsıldı. Belli belirsiz bir koku vardı, yeni biçilmiş çimen kokusu gibi tatlımsı bir koku. Sis dört bir yanı sararken, kapalı gözlerin karanlığının ötesinden Mannie'nin sesi, "Hayatta olmak ne güzel, değil mi?" dedi uzaktan uzağa.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ata Mert Binicioğulları, "Yeni bir dünya yaratmak ister miydik?", Notos Edebiyat Dergisi, Ağustos-Eylül 2011

Çoğumuz hayatın her sahasında bir şeylerin yolunda olmadığını, ideal olmadığını düşünürüz. Hep bir şeyleri değiştirebilmenin, kendi doğrularımıza çevirmenin peşindeyizdir. Belki bir bütün olarak inşa etmeyiz ama kafamızda bir ütopyamız vardır. Dünyayı ideal bir iyi-kötü, doğru-yanlış kavramları açısından eleştiririz. (Modernitenin içine doğmadık mı, sonuçta hepimiz Kant’ın çocuklarıyız.) Moderniteyle beraber bu kıstasları rasyonelliğe göre değerlendiririz. Aklı ve bilimi başköşeye oturturuz bu değerlendirmelerde. İdeal bir ahlak anlayışımız vardır. Peki ya bu değişim isteklerimizi gerçekleştirebilseydik dünya gerçekten çok daha iyi bir yer mi olurdu? Ursula Kroeber Le Guin, 1971 yılında yazılmasına rağmen Türkçeye yeni çevrilen romanı Rüyanın Öte Yakası’nda bu konuya eğilip bir pozitivizm ve determinizm methiyesi yapıyor.

Romanın başkarakteri George Orr, “etkili-rüya” diye adlandırdığı rüyalarıyla dünyayı değiştirebiliyor. Bu değişime tanıklık edenler dışındakilerin bellekleri de değiştiğinden, herkese dünya sanki başından beri bu yeni halindeymiş gibi geliyor. Karakterin adı tabii ki George Orwell’i hatırlatıyor, kitapta Cesur Yeni Dünya tamlamasını fark etmek çok da zor olmuyor zaten.

Rüyanın Öte Yakası’nda modern devlet hayatı kuşatmış halde. Yoğun bir takip düzeni ve otorite hali var. Uzun süredir devam eden küresel çaptaki savaşlar bitecek gibi değil, küresel ısınma ve radyasyon hat safhada, kıtlıksa olağan. Hayat olabildiğine makineleşmiş, hizmet sektörüne kadar her alan otomasyondan etkilenmiş. Olaylar günümüzde geçse de çok farklı bir (daha doğrusu birçok) süreçten geçmiş dünya. Orwell de, Huxley de insana sunulan ütopyaların ne hale dönüşebileceğinden söz etmişti; ama ikisinde de genel bir ütopyaya karşı çıkış gözlenmemekteydi, yalnızca o an gözleri önünde olanlara ya da olabileceğini düşündüklerine itirazları vardı. Kitabın kahramanıysa bu ütopyacı zihniyete her davranışı, her özelliğiyle muhalefet ediyor. Dünyanın en vasat insanı George Orr, Tao ve Spinoza öğretilerinin peygamberi niteliğinde bir karakter.

Dr. William Haber ise moderniteyi temsil eden karakter olarak yer alıyor kitapta (Yine adının yaptığı çağrışımla Jurgen Habermas olarak düşünülebilir). Doktor kendi tabiriyle “Yahudi-Hıristiyan-Batı’da yetişmiş bir adam” ve George’un “pasifliğini” de açıkça doğu mistisizmiyle ilişkilendirerek Le Guin’in kaynağına yönlendiriyor bizi. Doktor evrensel doğrularına göre evreni, George’a telkin ettiği rüyalarla şekillendirirken, George ise varoluşu kendi akışına, kendi bütün ve tekliğine bırakmaktan yana. İdeal düzenin ve iyinin olamayacağını düşünen George evrene yaptığı müdahelelerden rahatsız olduğu için doktora gidiyor zaten, ama doktor onu çok daha büyük müdaheleler için kullanıyor. Doktor aklı ve bilimi esas alarak dünyayı daha “iyi” bir yer hale getirmeye çalışırken ortaya çıkan sonuçlar, insanın kendini öteki varlıklardan üstün görerek kendine dünyayı değiştirme görevi verildiğini sanmasının aslında ne kadar asılsız olduğunı gösteriyor. Zaten bu karşı çıkışa Le Guin’in öteki kitaplarında da sıkça rastlanır, ama hiç asıl konu olmamıştır.

Rüyanın Öte Yakası Tao’nun "Wu Wei", Spinoza’nın “zorunluluk” kavramlarının birer manifestosu âdeta. Temel noktası Tao ve Spinoza olunca beraberinde buna bağlı birçok konu da geliyor. Le Guin’in öteki kitaplarında da söz ettiği “eşzamanlılık” kuramının bir savunması da denebilir Rüyanın Öte Yakası için. Uzay-zaman ilişkisinin ardışık değil, aksine paralel olduğunu “etkili-rüya”ların uzay-zaman ilişkilerine yarattığı değişimle anlatıyor Le Guin. Ayrıca modernitenin “normalleştirme” pratiklerinden cezaya ve özellikle tedaviye, yine bu evrensel doğrunun olamayacağı sorunundan yaklaşıyor. Amaç-araç ilişkisinde aslında amaç diye bir şeyin olmadığı, elimizdeki tek şeyin araç olduğu ve kendini amaç addeden insanın tanrıcılık oynayamayacağına varıyor. Ne de olsa Flaubert’in dediği gibi tanrının bir amacı olsaydı, gereksinimi de olacak ve kusursuz olmayacağından tanrı olmayacaktı. (Aktaran Cemal Bali Akal, Özgürlüğün Geleceği Yoktur, Edebiyatta Spinoza, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, s. 34.)

Ve tabii ki hürriyetin (belki de daha doğru bir sözcükle “özerkliğin”) varoluş bilinciyle geldiğini de atlamıyor Le Guin. Evrenin çeşitliliğine ve birliğine paralel olarak, değişimi ve durgunluğu bir bütün olarak değerlendirmesi de kaçınılmaz oluyor. Kitap ilerlemeci, toplumsal ahlakçı fikirlere de sert bir karşı çıkış olduğu gibi insanın gerçek ve gerçeküstüyle olan ilişkisinde gerçeğin çok daha tahammül edilebilir olduğuna da değiniyor. Le Guin bütün bu konu çeşitliliğiniyse bir bütünlük içinde, hiçbir konuyu havada bırakmadan anlatmayı beceriyor.

Rüyanın Öte Yakası sıradan bir fantastik, bilim-kurgu romanı değil. Derin felsefi içeriğine rağmen bir okuyuşta hiçbir nokta kaçırılmayacak şekilde özenle kurgulanan kitap bilinçli bir zihnin, bilerek ve özenle bütünün bir parçası olma çabası.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, "Yaşam bir rüyadır, bizi öldüren uyanmaktır", Sabitfikir, 25 Nisan 2011

Oldum olası Ursula K. Le Guin’in kimi çalışmalarının fantastik, kimilerinin bilimkurgu olarak değerlendirilmesine, romanlarının türlere ayrılmasına karşı çıkarım. Geldiğimiz noktada nasıl ki roman, hem kendi içinde bütün türleri ağır ağır hazmediyor ve hem şiiri hem öyküyü aynı anda içererek yepyeni bir biçim olarak karşımıza çıkıyorsa, Le Guin de, ne fantastikte ne bilimkurguda, sadece ve sadece bilinçle bilinçdışı arasındaki o kaotik ve büyüleyici yolda yürüyor çünkü. Üstelik bu ayrımsızlığı hemen her çalışmasında okumak mümkün, Türkçeye son çevrilen romanı Rüyanın Öteki Yakası da işte bu yürüyüşün en iyi örneklerinden biri.

Hikâyemiz bu yıllarda, şimdiki zamana pek benzemeyen bir şimdiki zamanda geçmekte. Asit yağmurlarının sürekli yağdığı, küresel ısınmanın son noktasına yaklaştığı, hastalıkların, açlığın, savaşların kol gezdiği bu dünyada kahramanımız George Orr,(Orwell’e hem kahramanın adıyla hem de romanın çeşitli önermeleriyle bariz atıflarda bulunmuş yazar) rüyalarından mustarip bir hasta olarak çıkar karşımıza. Aşırı derecede ilaç kullandığı için devletle başı derde girmiş, psikiyatrik bir hastalığı olup olmadığından şüphelenildiği için de kendisini rüya uzmanı Dr. Haber’in karşısında, Zorunlu Terapi seanslarında bulmuş bir adam olarak... Üzerinde pek çok test yapılmıştır Orr’un, ancak herhangi bir hastalığı olmadığı gibi son derece normal bulunmuştur. Hatta belki de anormal derecede normal... Ancak uyumaktan ve rüya görmekten korkmaktadır, çünkü gördüğü bazı rüyaların dünyayı geri dönüşü olmayan bir şekilde değiştirdiğini düşünmektedir. Dr. Haber kısa süre içinde Orr’un kuruntulu bir hasta olmanın ötesinde gerçekten de muhteşem bir yetenekle dolu olduğunu anlar. Ve bu yetenekten dünyanın, insanlığın ve bir parça da kendisinin iyiliği adına yararlanmaya karar verir.

Orr’un tek istediği “etkili rüya” dediği şeyden kurtulmaktır. Çünkü, değişimi değil, durağanlığı, her şeyin olduğu gibiliğini arzu etmektedir. Dr. Haber’in durduğu yer ise çok farklıdır, gitgide bir ayı-şaman-tanrı’ya dönüşecek olan bu adam Orr’un da dediği gibi, kendinden başka hiç kimsenin var olduğuna tam olarak inanamadığı için insanlara yardım ederek onların kendi nezdinde var olduklarını kanıtlamak istiyor gibidir. Haber, zorunlu terapi seansları sırasında Orr’u hipnotik bir uykuya tabi tutup “etkili rüyalar” görmesini sağlamakta, bu sırada da telkin yöntemiyle dünyada değişmesini istediği şeyleri dayatmaktadır. Ancak elbette her şey onun telkinleri gibi tam anlamıyla olmuyor, Orr’un bilinçaltı süzgecinden geçerek eğilip bükülüp farklı bir gerçekliğe dönüyordur. Örneğin “insanın insana karşı savaşı bitsin, insanlık arasında barış olsun” telkini Orr’a bir uzay savaşı rüyasını gördürüp dünyayı uzaylıların basmasına sebep olmuştur!

Orr’un Dr. Haber yönetiminde gördüğü rüyalarla dünya tarihi defalarca değişir. Öyle ki biriyle dünya çevre felaketinden kurtulurken, bir diğeriyle nüfus patlaması son bularak dünya nüfusu 7 milyardan 1 milyara iner. Tabii olan arada buhar olup uçan 6 milyar insana olmuştur. Irk ayrımcılığını ortadan kaldırma çabası ise beyazların, siyahların, sarıların ve cümle melezlerin toptan ortadan kalkıp tüm insanların griye dönüşmesiyle son bulur. Bu süreç sırasında Orr’un aşık olduğu ve başlangıçta bir avukat olarak karşısına çıkan Heather, kimi zaman ortadan kaybolarak kimi zaman yedi aylık sevecen karısı olarak belirerek hikayeye girip çıkar. Orr, her defasında onu kendine inandırmak ve aşık etmekle mükelleftir.

Benlik evrendir

Yüzüklerin Efendisi’nde büyücü Gandalf, Ayrıkvadi’nin Elf kralı Elrond ve Altın Orman’ın kraliçesi Galadriel, ayaklarına kadar gelen fırsata sırt çevirmeyi, güç yüzüğünden uzak durmayı seçerler. Çünkü kendi varoluşlarından gelen özel yeteneklerle bu yüzüğe sahip olmak demek, aklın alamayacağı bir güce sahip olmak demektir. İyilik için bile olsa yüzüğü kullanmanın büyük bir felaket getireceğini bilirler, onlara verilenle yetinmek en iyisidir, güce ve iktidara sırt çevirmek en iyisidir... Güce karşı durmak güç ister tabii, sadece bilgelik ve iyilik de yetmez. Tolkien ondandır ki sadece bu kudretli kahramanlara yüklememiştir söz konusu karşı duruşu, zayıf gibi görünen, ufacık kahramanlarına da vermiştir... İşte Rüyanın Öte Yakası temelde bu karşı duruş üzerine inşa edilmiş bir roman. Le Guin bu anlamda fantastik edebiyatın ana izleklerinden birini kurcalamayı sürdürmüş diyebilirim, bilinçdışından bilince yükselen evrensel enerjinin alacağı yol meselesini… Haber’le Orr, içimizdeki ikiliği simgelerler zaman zaman. Le Guin’in bir özelliği, kötü karakterler yaratmamasıdır. Burada da ne Orr gerçekten kötüdür ne Haber, her ikisi de düşle gerçek gibi, madde ve ruh gibi birbirine bağlı ama birbirlerinden farklıdırlar sadece. Dr. Haber, romanın sonlarına doğru bir tartışma sırasında “Hayat; evrim; uzay ve zamandan, madde ve enerjiden olma bütün evren; varoluşun kendisi özü itibariyle değişim demek zaten” diyerek yaptıklarını savunurken Orr’un verdiği cevap kısa ama kati olur: “Değişim madalyonun bir yüzü, diğer yüzü ise durgunluk”...

Kendisine uzaylı kocakarı dediğimiz Le Guin, romanının kurcaladığı temel meseleyi ise –kim bilir belki biz okurlarını haksız çıkartmamak adına– ilginçtir ki bir uzaylıya söyletir: “Benlik evrendir”.

Devamını görmek için bkz.

Hazal Çamur, "Rüyanın Öte Yakası", kayıprıhtım.org, Temmuz 2011

Yalnız kendi varlıklarını yadsımış olanların oynamaya can attığı bir oyundur Tanrıcılık.

Söz konusu rüyalar olunca klişeleşmiş konuların hücumuna maruz kalma ihtimali biz okurları korkuturken, rüyaların o bilinmez ve tekinsiz âleminde gezip görebileceklerimiz de aynı oranda meraklandırır. Rüyalar âleminin kâbus sosuna batırılmış pembe kapılarının ardından ne geleceğini asla bilemediğiniz ve gündelik hayatımızda da kâh boğuştuğumuz kâh uyanmak istemediğimiz o rüyalarımızın bir de gerçek çıkmak gibi muzip huyları vardır. Hele bir de egomuza sağladığı o “üstün insan” olma hissi yok mudur… Ama bu durum ne kadar ürkütücü veya üstünlük hissi uyandırsa da hiç kimse George Orr’un yeteneğine ve onunu bilinçaltı ile durmaksızın yıkılıp yeniden inşa edilen dünyasına sahip olmamıştır. Yine de George’un şöyle bir sorunu vardır: onun düşüncesine göre, o kimdir ki dünyanın düzenine böyle etki edebilecek bir hakka sahiptir?

Kitabın derinlerine dalıp, rüyalar ile gerçeklerin aynı tezgâhta yoğruluşuna değinmeden önce, kitabın orijinal adı ve başarılarına değinmek en iyisi olacaktır.

Kitap Türkçeye Mart 2011’de kazandırılmış olsa da, ilk olarak 1971’de basılmıştır. Ne kadar üzücü ki bizler ancak 40 yıl sonra bu kitaba kavuşma şansına eriştik… Üzücü diyorum çünkü gerek yapısı gerek ise adaylıkları ve ödüllerine bakacak olursak ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınıza eminim.

Yayınlandığı sene (1971) en prestijli bilimkurgu ödüllerinden bir olan Nebula’ya, ardından 1972’de Hugo Ödülü’ne aday gösterilmiştir. Hugo’ya aday olduğu aynı yıl En İyi Roman dalında Locus Ödülü’nü kazanmıştır.

Orijinal adı ise neden bu kadar önemli? Kitabın orijinal adı Lathe of Heaven’dır ve yazarın Mülksüzler kitabının sonunda hoş bir yazı yayınlamış olan üstat Bülent Somay, Cennetin Torna Tezgâhı olarak çevrilebileceğini ifade etmiştir. “Cennet ve torna tezgâhı?” dediğinizi duyar gibiyim. Bu kadar benzersiz ve bir o kadar ilk duyuşta anlamsız gelen bir isme sahip bir eser nasıl olabilir ki? Böyle bir ad ile neyi anlatmak istemiştir? O zaman kapılar açılsın ve rüyalar ile gerçeklerin çakıştığı o dünyaya hep birlikte dalalım!

George Orr ortalama bir adamdır. Her anlamda tam ortada duran ve sırf bu yüzden tuhaf karşılanabilecek biridir. Ama onun başı rüyalarıyla ciddi anlamda derttedir. Çünkü ne zaman “etkili” rüya görse (kendisi böyle tanımlamaktadır) dünya onun rüyalarına göre yeniden şekillenmektedir. Bu yüzden yıllar yılı, farklı evlerde oturmuş, farklı işlerde çalışmış ve dünya düzeni onun bilinçaltı ile tekrar tekrar şekillenmiştir. Başlayan veya biten savaşlar, yıkılan ya da kurulan ülkeler, kıtlık veya bolluk… Her şey onun zihni ile değiştirilebilir. Ama George Orr bu durumdan şiddetle rahatsız olmaktadır. Dünyanın bir parçası olmayı, ona hükmetmeye yeğe tutan kahramanımız bu yeteneğini ciddi bir sorun olarak görmektedir. Öyle ki, onun bilerek görmediği ve hükmedemediği rüyaları yüzünden yeni bir formda sunulan dünyada yok olan ve hiç var olmamış insanların yitişi ona vicdan azabı çektirmektedir. George Orr’un rüya görmeme çözümü ilaçlarla bastırmak olsa da kendinden geçtiği ve başında bir doktorla uyandığı bir gün hikayemiz de başlamış olur. Gönüllü Terapi’ye yollanan kahramanımız bu ilaç bağımlılığından kurtulmalıdır. Kendisi de bu durumda hevesli olsa da… doktoru ile karşılaşması sadece onu değil dünyayı da tehlikeye atacak bir kaostan başka bir şey değildir. George Orr, tedavi olmaya giden bir hastadan öte, celladına giden bir idam mahkumu ve sahibi tarafından aşırı sevgi ile boğulmayı bekleyen bir yavru kedinin karşımıdır.

Doktor Haber, yeni hastasının yeteneğini keşfetmesi ile dünyayı “daha iyi bir yer” yapmak için nasıl değiştirebileceğini de keşfetmiş olur. Artırıcı adını verdiği ve kendi icadı olan makine ile George Orr’un “etkili rüya” görmesini sağlayarak, ona uykusunda verdiği telkinler ile dünyayı çok daha iyi bir yer yapmaya başlar. Artık kontrol George’un hükmedemediği bilinçaltında değil, doktorunun iyi niyetli ama tartışmalı uzman ellerindedir.

Kurguya bakacak olursak, her Le Guin kitabında olduğu gibi, asla göründüğü kadarı ile kalmayan bir yapıya sahip olduğunu göreceğiz. Dünyayı iyileştirmeye çalışırken bir yandan yapıp diğer yandan yıkan Doktor Haber ve yeteneği ile adeta bir köle konumuna geçen George Orr’dan öte şeyler var bu kurgunun ardında. Derinlere indiğimizde çok çarpıcı bir konu ile burun buruna geliyoruz: Tanrıcılık.

Rüyanın Öte Yakası, dünyaya müdahale ederek onu daha iyi bir yer yapmanın ne derece iyi olacağını sorgularken, insanın Tanrı rolüne bürünmesi ile ortaya çıkan şüpheli düzenin de bir gösterisini sunuyor bize. Ama şunu söylemekte fayda var, kendisi bir ateist olan Le Guin burada Tanrı inancını savunmuyor. Tamamen tarafsız bir açıdan bakarak, düzene yön vermeye çalışan insanların yapabileceği hataları ve o her zaman arzu ettiğimiz eşitlik, barış, bolluk ve egomuzu tatmin edecek unsurlara kavuşmanın sanıldığı kadar parlak bir geleceği gözler önüne seremeyeceğine dair ufak göndermelerle bizleri sorgulamaya itiyor. Bunu yaparken de bir yanda dünyanın iyiliğini kendince isteyen Doktor Haber’ı kullanırken onun karşısına bu güce asıl sahip olan kişi olmasına rağmen düzene karışmayı reddeden ve bununla acı çeken George Orr’u karşımıza çıkartıyor.

Konu hakkında daha fazla bilgi verip okuma keyfinize gölge düşürmemek adına, gelin Le Guin’in bu kitapta kullandığı bir güzelliği ele alalım: göndermeler.

Eğer George Orwell’ın 1984 adlı eserini okuyup sevdiyseniz, bu kitapta düzinelerce göndermeye rastlayacaksınız. Ana karakter George Orr’un isminden tutun da 1984 yılında hayata geçirilmiş “mahremiyet” yasalarına kadar. Giderek farklı şekillere bürünen yenidünyanın bir yandan da distopikleşen çehresi ile 1984’e bir başka açıdan selam çakmayı da unutmuyor yazar.

Sadece bu kadar mı? Elbette hayır! Cesur Yeni Dünya ve Dostoyevski göndermeleri de cabası oluyor ve okuyucuların bunları fark etmesi ile yüzlerinde bir tebessüm yaratmayı başarıyor. Ama elbette onları okumuş olmak size birkaç puan daha kazandıracaktır.

Şüphesiz ki en çok gönderme alanını kaplayan 1984’e olanlar ama Cesur Yeni Dünya ve Dostoyevski’nin adını duyduysanız bile yeter, çünkü o göndermeleri kaçırmamak elde değil. Ancak, 1984 için böyle diyemeyeceğim. Şu an açıklayıp keyfinizi kaçırmak istemediğim bazı ayrıntılarda (bunların bir kısmı düpedüz önünüze sunulmuş bir satırda karşınıza çıkıyor) Le Guin’in ustasına verdiği selamı sizlere de göstermiş oluyor.

Eleştirilerime gelecek olursak, kitabın başlarının fazla terimsel olduğunu söyleyebiliriz. Rüya bilimi (oneiroloji) ile ilgili pek çok bilgiye sahip oluyoruz fakat bu bazı okurları sıkabilir. Ancak birkaç sayfa sabrederseniz konunun bir anda hızlı bir tempoya girdiğini göreceksiniz.?Başka bir eleştirim ise bazı olayların çabuk geçtiğine dair olacaktır. Rüyalar ile değişen dünya sebebiyle sürekli bulunduğumuz koşullar değişse de bu rahatsızlık vermiyor. Ancak bazı durumlar var ki (söylemek istemiyorum) üzerlerinde biraz daha durulsa eşsizlik mertebesine erişebilirdi diye düşünüyorum.

Anlatım diline de değinecek olursak Ursula Le Guin’in bilinen tarzı burada da gündeme geliyor. Yalın ama etkili dili ile okuyucuyu sıkmadan, lafı dolandırmadan gediğine koyuyor. Süslü cümlelerle okuyucunun gönlünü kazanmak yerine basit ama etkili cümlelerle anlatmak istediğini süsten yoksun ama dürüst bir biçimde kaleme alıyor.

Toparlarsak, ütopik ve distopik bir dünyanın karışımını okuyucuya sunan Rüyanın Öte Yakası, bir anlamda zoru başarıyor. Değişen bir dünyayı hem iyi hem de kötü yanları ile ele alarak tarafsızlığını korurken okuyucuyu başarılı bir biçimde sorgulatmak istediğine doğru yönlendiriyor da. Kısacası, sadece bir kurgudan ibaret olmayan ve her Le Guin kitabında olduğu gibi kendi içinde bir felsefesi ve vermek istediği mesajını bulunduran dolu dolu bir kitaptan söz ediyoruz burada. Eğer bir Le Guin hayranı iseniz bu kitabı kaçırmayın! Eğer hiç Le Guin okumadıysanız bu kitap başlangıcınız için çok güzel bir adım olacaktır.?Bilimkurgu ve fantastiği hoş bir karışımı duruyor karşınızda. Keyifli okumalar.

Devamını görmek için bkz.

Yankı Enki, "Tek gerçeklik rüyalar olursa", Taraf Kitap Eki, Nisan 2011

Edgar Allan Poe, Eureka adlı yapıtını “rüyaların tek gerçeklik olduğuna inananlara” armağan etmişti. Rüyalardan başka, insanın sıklıkla öznesi olup, anlamlandırmak için fazlasıyla uğraşıp durduğu kaç gerçekliği var ki? Rüyalar, Poe ve benzeri yazarlar sayesinde edebiyatın, Freud gibi biliminsanlarının sayesinde de bilimin vazgeçilmez içeriklerinden biri haline geldi. Belki rüyalar hakkında Poe’nun ya da Freud’un zamanınkilerden daha fazla araştırmaya, iddiaya ve yoruma sahibiz bugün. Ne var ki, rüyalarımıza ilişkin ne öğrensek ya da öğrendiğimizi sansak da, tekrar edebiyata ya da psikanalize dönmek kaçınılmaz bir durum bizim için.

Ursula K. Le Guin, rüyalar tek gerçeklik olursa, yani rüya ile gerçeklik arasında bir sınır kalmazsa, her şey “hem rüya hem da gerçek” veya “ne rüya ne de gerçek” olarak karşımıza çıkarsa insan bir özne olarak ne yapabilir onu sorguluyor Rüyanın Öte Yakası adlı romanında. İşte bu sorunun yanıtı bir bilimkurgu romanı için engin bir deniz, hele de bu romanın yazarı Le Guin ise.

Aslında Le Guin’in rüyalar üzerine yazdığı denemelerden konuya nasıl yaklaşabileceğini tahmin edebiliyoruz. O, rüyaların gerçeklik ile, bilinçdışının bilinç ile, hatta fantastik edebiyatın hakikat ile paralel bir biçimde ele alınmasından yana bir entelektüel. Yazarın Kadınlar Rüyalar Ejderhalar adlı Metis seçkisindeki denemelerini okumuş olanlar için bu roman bir kurgu laboratuvarı işlevi görecektir.

“Bir rüya gördüm ve gerçeğe dönüştü”

Le Guin’in kahramanı George Orr, kendini rüyalarından yoksun bırakmak isteyen bir rüyafobik. Tabii bunu ilk aklımıza geleceği gibi kâbuslarına çare bulmak için yapmıyor. Onun bütün derdi rüyalarının gerçeğe dönüşmesi. Orr’un “bir rüya gördüm ve gerçeğe dönüştü” şikâyetiyle gittiği psikoterapist Haber ise, aydınlanmacı aklından yaydığı dehşeti giderek arttıran ve finalde de ummadığı bir yıkımla, gerçeklik ile değil, Gerçek ile karşılaşan ütopyacı antagonistimiz.

Aslında bir rüya romanının psikanaliz ile içli dışlı olması kaçınılmaz. Le Guin’in diğer romanlarının arasında da psikanalizden dolaylı ya da dolaysız olarak beslenen örnekler olduğunu meraklıları bilir. Bu romanda da ünlü analiz divanının karşısında oturan Haber, (ki kendisinin adı “rehab” sözcüğünün, yani rehabilitasyonun kısaltılmış versiyonunun bir anagramı) bize bilimkurgu edebiyatındaki kahramanların tipik yaratma ve yıkma ikircikliliğini hatırlatan, özellikle “çılgın bilimadamı” Dr. Frankenstein’dan sonra popülerleşmiş “bir canavar yaratma” öyküsünü de akla getiriyor.

Haber, iyi niyetlerle yola çıkan, insanlık için iyilik yapma ve kötü bir yer olan dünyayı değiştirme, düzeltme yolunda bilimi bir araç olarak kullanmak isteyen biri olsa da, iktidar sahibi olmanın nimetlerinden yararlanmak istemeyecek kadar kusursuz biri de değil. Haber, George’un gördüğü rüyaların gerçeğe dönüştüğüne daha ilk seansta tanık olduğunda, sadece kendisini değil dünyayı, başka bir deyişle gerçekliği de yıkıma götürecek bir çarkı döndürmeye başlıyor. Burada Haber ve George arasındaki paylaşım bir analiz değil tam olarak, aslında bir rüya mühendisliği projesi. Yine de iki karşıt karakterdeki analist-analiz edilen ilişkisi, bize Bülent Somay’ın Çokbilmiş Özne kitabında Lacan’ın psikanalist tanımından hareketle eleştirdiği “bildiğini varsayan özne” kavramını da hatırlatıyor. İşte Haber tam da bilmediğinin farkında olmayan bir özne.

Aklın uykusu canavarlar yaratır

Haber’ı biraz da Le Guin’in psikanalitik eğilimlerini bilerek, iktidar arzusuyla yanıp tutuşan reformist bir bilimadamı olarak görmek mümkünken, aynı şekilde bilimkurgunun önemli kahramanlarınınkine benzer bir biçimde aydınlanmacı aklın bir eleştirisi olarak değerlendirmek de mümkün. İspanyol ressam Goya’nın ünlü Aklın Uykusu Canavarlar Yaratır adlı gravürünü düşünürseniz, ki burada sadece ismi bile yeterli, Le Guin’in nasıl bir karakter yarattığını daha açık bir biçimde görebilirsiniz. George, rüyaları gerçeğe dönüşen biri olarak canavarlar yarattığının farkında olan ve bunun ortadan kaldırılması gereken bir sorun olduğunu da bilen biriyken, aydınlanmacı Haber ise dünyayı daha iyi bir yer haline getirme şiarıyla yola çıkıp ortalığı cehenneme çeviren biri haline geliyor. O, bilinemeyen hiçbir şey olmadığına inanan, anlaşılamayan, ifade edilemeyen hakikat karşısında bilimin evrensel bir yanıt olduğunu savunan, hatta hedeflerine güzellik ile olmazsa zorla ulaşabileceğini de belirten, “öteki” ile ancak yıkıcı bir ilişki kurabilen modern bir bilimadamı. Goya’nın yapıtını gözünüzün önüne getirin şimdi; bu romanı okuduktan sonra o masada uyuyan ve hem rasyonel aklı hem de bilinçdışıyla kâbus saçan Haber’ın o resme cuk oturduğunu fark edeceksiniz.

Cennetin kamçısı

Türkçede yeni yayımlansa da ilk olarak 1971’de okurla buluşan Rüyanın Öte Yakası’nın orijinal başlığı The Lathe of Heaven, yani “cennetin torna tezgâhı”, aslında Le Guin’in Chuang Tzu’dan alıntıladığı bir pasajda geçiyor. Türkçede “cennetin kamçısı” tercih edilmiş bu çeviri için. Neden kitaba ismini verecek nitelikte bir alıntı olduğu da belli aslında. Chuang Tzu, “Anlaşılamayan karşısında anlama gayretinden vazgeçmek yüce bir meziyettir. Bunu başaramayanlar cennetin kamçısıyla yok olup gidecektir,” derken, Le Guin’in antagonisti Haber ile kahramanımız Orr’u yüzleştiriyor bir bakıma. Romanın karakterlerinden hangisinin bunu başarıp başaramayacağı romanın son perdesinde ortaya çıkarken, tartışmaya fazlasıyla açık kapılar bırakıyor Le Guin.

İki karşıt karakter üzerinden ilerleyen metin, Le Guin’in birçok konuya el atıp okuru tartışmalar eşliğinde sürüklemesiyle felsefi ve özellikle etik içerikli bir bilimkurguya dönüşüyor. Rüya ve gerçeklik tartışması bir yana, kahramanlarımızın ve tabii ki yazarın en önemli gündemini “insanın dünya yüzünde bulunma amacı nedir?” sorusuna aranan yanıtlar oluşturuyor. George Orr’a göre bütünün içinde bir parçayız hepimiz. Haber’a göre ise bir şeyleri değiştirmek, dünyayı daha iyi bir yer haline getirmek burada bulunmamızın amacı. Gelgelelim Haber bu yolda her türlü yöntemi kullanmanın uygun olduğunu düşünüyor.

Dünyayı cennete çevirmek isteyenlerin, ele geçirdikleri iktidarı insanlığa hükmetmek uğruna kullanacaklarını bildiği için cennetin kamçısını onlara reva gören Le Guin, bize sonuçta “rüya görmeye devam edin,” diyor ve “uyanmış iniyor rüyanın öte yakasından aşağı”.

Devamını görmek için bkz.

Burcu Ayaz, "Bir rüya gör gerçek olsun", Radikal Kitap Eki, 25 Mart 2011

Sizden bir dünya yaratmanızı istesem nereden başlardınız? Binaları yok edip yerine uçsuz bucaksız yeşillikler koyar mıydınız mesela? Yoksa, uçan arabalar ve görünmezlik yeteneğine sahip insanlarla mı dolu olurdu dünyanız? Nasıl bir dil konuşulurdu? Kadın ve erkek dışında bir cinsiyet daha olsa? Ya da hiçbiri olmasa? Peki yarattığınız dünyanın haritasını çizebilir miydiniz? Ve bu şimdi yaşadığımız dünyadan ne kadar farklı olabilirdi? Detaylar çoğaldıkça sorulara cevap vermek de o kadar zorlaşırdı sanırım.

İşte Ursula K. Le Guin bunu sanki çay karıştırır gibi yapar. Üstelik bunu yaparken hiçbir şeyi şansa bırakmaz. Bir dünyanın içinde ne olması gerekiyorsa ya da olmaması, tüm detaylarıyla onun romanlarında yer alır. “Yerdeniz Beşlemesi” Le Guin’in fantastik yanına hayran olanlar için kutsal bir seridir. Tam da bu yüzden yeni kitabı Rüyanın Öte Yakası’nı elime alır almaz fantastik romanlarının vazgeçilmezi olan haritayı görmek için ilk sayfaya boşuna yöneldim. Zira Le Guin bu sefer Mülksüzler ve Karanlığın Sol Eli hayranlarını sevindiren bir bilimkurguyla çıkmış karşımıza.

Aslında her şey rüyaymış

Freud’un zihnimizin altını kazımaya başladığı yıllardan, belki de daha öncesinden beri, rüyalar insanoğlunun en büyük meraklarından. Bu zaafı en çok kullanan da kuşkusuz beyazperdenin dahileri. “Aslında her şey rüyaymış” klişesi Şeytanın Avukatı’yla yıllar önce zihnimize yerleşmişken bugün rüyanın özne olduğu bol katmanlı filmler (bakınız Inseption/Başlangıç) bizi hâlâ şaşırtabiliyor. Rüyanın Öte Yakası da Le Guin gözüyle bir gerçeklik kontrolü yaşatıyor okuyucuya. Ama burada gizli özne: Dünya.

Dünyayı değiştirme aşkına

Bu yeni dünya neredeyse günümüzde geçiyor. “Neredeyse” çünkü, tarihsel olarak yaklaşık bugünlere denk gelse de evrim ve evren olarak farklı bir noktada. İlaçların “ilaçmatik” diye bir makineden alınabildiği, satılmadığı sürece bağımlılığın yalnızca birkaç uyarı cezasına karşılık geldiği, kirliliğin artık önüne geçilmez bir hal aldığı, yağmurların hiç durmadığı bir dünya burası. Ama yalnız başlangıçta. Zira birkaç sayfa sonra George Orr rüyalarının gerçeğe dönüştüğünü anlatacak. Ve roman George’un yarattığı yeni gerçeklikler ve onu tedavi etmesi gerekirken dünyayı değiştirme hevesine kapılan Dr. Haber arasında geçecek.

Hırslardan arınmış kendi halinde bir adam olan George’un sahip olduğu yeteneği Dr. Haber’ın elinde dünyayı gerçekliğinin ötesine taşıyor. Ama hangi gerçekliğin? Yeni Arap Cumhuriyeti ve İsrail ittifakından doğan Mısrail’in ortadan kalkmasının mı? Doğan her dört bebekten birinde olan kanser benzeri hastalığı yenmenin mi? Yoksa âşık olduğu Heather’ın peşinde kâh onu tanımaya çalışan kâh kendini defalarca yeniden tanıştırmak zorunda kalan George’un mu?

Le Guin’in çoğu evreninde olduğu gibi burada da işleri tersine çeviren adam aslında kötü değil. Yalnızca kendi arzuları yüzünden ve hatta iyi niyetiyle yapıyor tüm bunları. Ve belki de hırsının kurbanı olduğu için. Yani, George’un, doktorun telkinleri eşliğinde gördüğü her rüya aslında dünyayı daha iyi bir yer yapmak için. Size de tanıdık geldi mi bu? Hâlâ ülkeleri daha “iyi” daha “güvenli” hale getirmek için süren savaşların gölgesinde yaşadığımız düşünülürse son derece gerçek. Le Guin de doğru şeyleri yanlış şekilde istemenin sonuçlarını göstererek anlatıyor bunu. Doktor, “Dünyada savaş olmasın” telkinini verirken savaşın uzayda meydana gelmesi ironik, ama şaşırtıcı değil. Yalnızca insanoğlunun ortak bilincine yerleşmiş “savaş” fikrinin doğal bir sonucu.

Ama doktor Haber, Orr’un bilinçaltına her girişinde bunun beklenmeyen bir sonucu olacağını düşünmek zorunda. Çünkü Orr rüyasında şimdiki dünyada var olmayan pembe bir köpek gördüğünde, uyandığı zamanki evrende köpeklerin yaradılışından itibaren pembe olan bir cinsiyle karşılaşabiliyor. Yani “her rüya izlerini geriye dönük olarak tamamen ortadan kaldırıyor.” İnsan böyle bir gerçekle ancak unutarak başa çıkabilir sanırım. Her seferinde bir önceki dünyanın izlerini hafızasından silerek. Ama böyle bir şansı olmayan Orr onlarca dünya tarihiyle, onlarca yaşanmışlık arasında “doğruları” seçmeye çalışmaktan helak oluyor. Bu esnada Dr. Haber iflah olmaz bir hırsla dünyayı tüm kötülüklerden arındırmaya çalışıyor. Romanın bu iki karakteri kendi vicdanıyla hesaplaşan bir insanın iki bedende can bulması gibi. İnsanın dünyada bulunma amacı onu değiştirmek mi? Yoksa aslında bu insanlığın en büyük hatası mı? Dünyaya savaş açan uzaylılar olsaydı Yakındoğu’daki savaşlar sona erer miydi? Ve son olarak hikâyenin diğer vicdanı Heather. Romanın tek değişken karakteri o. Dünyayla birlikte hayatı sürekli değişirken farklı evrenlerde kimi zaman bilerek kimi zaman farkında bile olmadan George’la birlikte savaşırken çıkıyor karşımıza. Heather, doktorun tersine mükemmel dünyayı yalnızca yaşadığı kadar biliyor. Ve doktor cenneti ararken Heather “kötülüğü tanıyan, ona direnen ama onun etkisinde kalmayan” George’a cennetten gelen gözüyle bakabiliyor.

Orwell’a bir selam

Romanın kahramanı George Orr adını her okuduğumda aklımın George Orwell’a gitmesini engelleyemedim. Altında bir gönderme arasam da bunun bir aşinalık olduğunu kabul etmiştim, ki karşıma şu cümle çıktı: “Gerçekliğin ruhumuz bile duymadan belki de sürekli değiştiriliyor, yenileniyor olduğunu ama bizim bunu bilmediğimizi, bu bilgiye yalnızca rüyayı görenin ve bu rüyadan haberdar olanların vakıf olduğunu düşündünüz mü hiç?”

Vicdanlar konuşurken gerçekçiliğin ucunu da tutmak gerek. Diyelim yolda yılan sokmuş birini gördünüz ve çantanız da panzehir dolu. O insanın hayatını kurtarmak istemez miydiniz? Tüm soru yumağını bir anda bu kadar basite indirgeyebiliyor Le Guin. Oysa işte tam bu nokta evrende küçük bir zıplama yapacak. Belki o insan yaşayacak, evine geri dönecek ve ailesinin tüm fertlerini katledecek. Siz de bunun dolaylı azmettiricisi olacaksınız. İşte bu noktadan sonra, cenneti bulmak adına belki de dünyayı cehenneme çevirecek doktor Haber’ın ve vicdanı George Orr’un arafındasınız. Kısacası, gerçeklerin rüyanın elinde şekillendiği yeni ama tanıdık bir evrende; Rüyanın Öte Yakası’ndasınız artık.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.