Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-165-2
13x19.5 cm, 264 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ahmet Sipahioğlu diğer kitapları
Tepelitaklak, 2010
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
1929
Bir Yılın Öyküsü
Yayına Hazırlayan: Yıldırım Türker, Müge Gürsoy Sökmen
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak ve Grafik Tasarım: Semih Sökmen
Mücellit Fatih Mücellit
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Film Doruk Grafik
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1997

1929 genç Türkiye Cumhuriyeti için son derece önemli bir yıldır. Başta Cenevre'den piyano tahsilinden dönen ekip olmak üzere bütün kahramanlarımız için de öyle... Olağanüstü yılın öyküsünü anlatmak istiyorlar size... Kimler yok ki... Doktorunuz, muhabiriniz, başyazarınız, medyumunuz ve bendeniz, o muhteşem yılı size daha iyi anlatabilmek için hizmetinizdeyiz... Ateş ve Kafes Kulübü'nden Pervin'in defterlerine, 12 kısım tekmili birden... –Yazarınız

Efendim, memleketin yetiştirdiği güzide insanlardan Ahmet Bey'in 1929 isimli eserini neşretmiş bulunuyoruz. Bu harikulâde kitabı ister bir roman gibi okuyun, ister bu toprakların bir evlâdı olarak halet-i ruhiyenize senenin her ayı için şaşmaz şekilde kılavuzluk edecek bir saatli maarif takvimi gibi... Her halükârda verdiğiniz para beyhude harcanmış olmayacak... – Editörünüz

OKUMA PARÇASI

22 Kasım 1928

Anasının Kuzusu

Canım evladım Şekip'çiğim;

On gün evvel, sana ne güzel mektup yazıyordum, bir sürü işler araya girdi; avukatlara vekaletler, bankalarla ve alacaklılarla uğraşmalar felan. Bir türlü bitirmek kısmet olmadı. İki gündür mektubu ara ara yok. Evin altını üstüne getirdim, bir türlü bulamıyorum. Neyse bu sabah, rahmetli babacığının yazı masasının çekmecesine bir bakayım dedim. İyi ki de demişim. Bir de ne göreyim; yarım kalan mektup orada, öylece duruyor. Dalgınlığıma ver yavrum. Artık iyice yaşlandım. Hafızam çok zayıfladı. Koyduğum şeyin yerini hemen unutuyorum.

Evladım Şekip, Anasının kuzusu; sevgili babacığının ani vefatına çok üzüleceğinden eminim. Fekat ne yapalım?.. Takdir-i İlâhi. Elimizden gelen bir şey yok. Hem zaten, ölenle ölünmez değil mi yavrum?.. Sen Evropa'lara gider gitmez geçirdiği felçten sonra, bildiğin gibi, tam beş sene müddetle babana ben baktım. Kakasını, çişini kendi ellerimle temizledim, yıkadım, doyurdum, ilaçlarını aldım ve elimden geldiği kadarıyle, bu koca konağı çekip çevirmeye çalıştım. Beş sene, sanki bu evin hizmetçisiydim. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir de kendi evimde o şıllığa hizmet etmek mecburiyetinde kaldım.

Şimdi evladım; bu konak, bahçesi, bostanlar ve dahi Moda burnundaki arsa tamamen bana kalmış bulunuyor. Sıdıka karısına bir zırnık bile koklatmadım. Fekat, sen de takdir edersin ki, benim bunca mal-mülkle ne uğraşacak zamanım, ne de bunları idare edecek, çekip çevirecek gücüm ve dermanım vardır. Bu yüzden acele buraya dönmelisin Şekip'çiğim… Sen tek çocuksun. Seni bugünler içün yetiştirdim. İstanbol'a dön. Evine, mallarına ve sevgili annene sahip çık. Artık bu evin direği ve reisi sensin. Anladın mı benim bir tanecik, akıllı oğlum? Bu kadar mal-mülk ne olacak? Konağı satacak mıyız? Hoş. Alan da yok ya!.. Neyse, kiracımız Solomonlar n'olacak? Çıkartacak mıyız? Onları çıkartırsak, nasıl geçineceğiz? Mösyö Solomon'un biricik kızları Merkada'cık, sen gittikten sonra bir büyüdü, bir serpildi. Görsen şaşarsın!.. Hem, musikiye de fevkalâde merakı ve istidadı varmış... Hem, buraya dönünce mali bakımdan hiçbir şikâyetin olmayacak. Musikiyle arzu ettiğin gibi uğraşırsın. İlâveten, sana mes'ud bir havadis: Geçenlerde, rahmetli babanın eski arkadaşlarından, bizim Başyazar Beyefendiyle konuştum. Ona, senin durumundan bahsettim. İstanbol'a döneceğini öğrenince pek sevindi. Buraya döndüğün zaman, seni Belediye Konservatuvarına sokmak içün elinden gelen gayreti bilhassa göstereceğini ifade etti. İlâveten, bir meşgale olarak, evimizde hususi piyano dersleri de verebilirsin. Komşu kızları senden ders almaya gelir. Muhitin olur. İstikbalde, içlerinden beğeneceğin bir tanesiyle mes'ud bir izdivaç yaparsın. Konağın üst katında siz, alt katında ben otururum. Torunlarımla meşgul olur, size pastalar, çörekler yaparım. Bazı akşamlar, misafir odasında sen piyano çalarsın, ben de şarkı söylerim. Ama tabii, her şeyden mühimi; beraber olmamız. Sen ve ben!..

Benim küçük Şekip'çiğim, anasının kuzusu; bavulunu kaptığın gibi hemen İstanbol'a hareket et. Gâvur ellerinde bir gün daha vakit kaybetme ne olur. Sana ihtiyacım var. Artık bütün sıkıntılarımız sona erdi, Allah'ıma bin şükür. Buradan ayrılırken, sana verdiğim altınlardan bir kısmı kalmıştır herhalde elinde değil mi? Onları bozdur. Tren biletini alıp, hemen yola çık. Seni, çok, çook özlüyorum Şekip'çiğim. Bu hasretlik canıma tak etti artık!.. Bir an önce, seni çok seven anneciğinin kollarına dön. Olur mu benim canım oğlum!..

Annen

28 Kasım 1928, Cenevre

Elveda Madam Laparra

"Hadi konuşsana. Ne susuyorsun?.. Sen zekisindir. Bu gibi durumlarda neler söyleneceğini bilmen gerekir."

"…………"

"Çek ellerini üstümden. Bana dokunma."

"Ne diyebilirim ki? Aklıma hiçbir şey gelmiyor."

"Özür dilerim. Ben kalkmak zorundayım. Evde yapılacak bir sürü işim var."

"Lûtfen birkaç dakika daha kalın, lûtfen. Yalnızca bir dakika."

"Eee. Ne konuşacağız şimdi? Sen İstanbol'a dönüyorsun, annenin yanına. Ben ise, her zaman olduğu gibi kocama. Bu iş bu kadar basit."

"Bir şişe şarap daha içelim. Hemen gitmeyin."

"Ben yeterince içtim. Sen iç. Seninle buluştuğumuz her akşamın sonunda eve gittiğimde, kocam içkili olduğumu anlamasın diye, hemen yatıyorum zaten… Sen benim neler çektiğimi nasıl bilebilirsin?.. Seninle benim ayrı dünyalarımız var ve sen bu durumu asla kabul etmek istemiyorsun."

"Biliyorum. Her şeyi anlıyorum. Ama elimden ne gelir ki?"

"Sana göre hava hoş tabii. Siz dört kadın da alırsınız, beş de. Ne fark eder ki?"

"Annem…"

"Annen. Hep annen. İki seneden beri hep annenden bahsediyorsun. Baban yok mu kuzum senin?"

"Babam geçenlerde ölmüş. İstanbol'a dönmemin sebeplerinden biri de bu zaten."

"Sen aslında son derece mesuliyetsiz ve egoist birisin, biliyor musun? Bunların olacağı belliydi zaten. Fekat, bu kadar müddettir, durumumuzu değiştirmek içün parmağını bile oynatmadın. Beni ustaca kullandın."

"Hayır. Asla. Öyle bir şey kat'iyen bahis mevzuu değil."

"Hıh!.. Biliyor musun? Hepiniz aynısınız. Beni hep bir vücut parçası olarak gördünüz. Hiçbiriniz, sizden asıl istediğim şeyin ne olduğunu bir türlü anlayamadınız. Daha doğrusu anlamak istemediniz."

"Halbuki ben anladığımı zannetmiştim."

"Hesabı ister misin lûtfen? Daha fazla oturamayacağım."

"Birbirimiz üzerinde tahakküm kurmayacaktık hani?.. Hani ikimiz de müstakil olacaktık? Size, muhterem kocanızdan boşanmanız içün bir gün bile baskı yaptım mı? Beraberliğimiz müddetince, bir kere bile bu mevzudan söz ettim mi? Şimdi, ne oldu da değiştiniz? Münasebetimizi olduğu gibi kabul ettiğinizi düşünmüştüm."

"Babam, beni on iki yaşına kadar hep kendisi yıkardı, biliyor musun? Son defa beni banyoya soktuğunda; vücudumu sabunlarken, elleriyle orama burama dokunurken, gözlerinin içine dikkatle baktım ve işte o anda bütün erkeklerden nefret ettim. Anlıyor musun? Nefret!.."

"Size karşı olan hislerim çok farklıydı. Ben, size hakikaten âşıktım. Aramızda, şehvetten öte bir şeyler vardı. Hem de çok mühim şeyler!.."

"Şimdi ne yapacağım biliyor musun? Eve gideceğim. Mösyö Laparra'yla her zaman olduğu gibi akşam yemeği yiyeceğiz. Kahvelerimizi içerken, o bana günümün nasıl geçtiğini soracak. Ben de iyi geçtiğini söyleyeceğim. Sonra, o çalışmak üzere odasına çekilecek. Ben de bir süre piyano çaldıktan sonra yatak odama gidip, kitap okurken uyuyup kalacağım."

"Sonra ne olacak? Haftalar, aylar sonra…"

"Merak etme. Üç-dört ay sonra seni tümüyle unuturum. Bu arada başkalarıyla şansımı denemeyi sürdürürüm elbette."

"Peki öyleyse. ELVEDA MADAM LAPARRA..."

"Ne?.."

14 Aralık 1928, İstanbul

O sabah kuzeyden, Karadeniz tarafından esmekte olan sert rüzgârların önlerine kattığı bir iki kar tanesi, sessizce gelip, Galata taraflarında bir yerlere düşer. Bunlar, hemen eridikleri için kimselerin dikkatini çekmez. İstanbul halkı işine gitmektedir. Hem zaten, Rasathane müdürlüğüne göre, daha bir on beş-yirmi gün, İstanbul'a kar yağması söz konusu değildir.

Öğlen tatili sakin geçer. İstanbul çalışanları işyerlerinin yemekhanelerini, Beyoğlu'ndaki restoranları ve meyhaneleri tıka basa doldurur. Bu arada, kimileri güneşli havadan yararlanarak, çay bahçelerine gider. Kendi aralarında sohbet edip, nargilelerini fokurdatırlar.

Akşam üzeri, bu dinginlik bozulur. Boğazın Sarıyer taraflarında, yükseklerde bir yerde, sabahtan beri sessiz sedasız büyümekte olan bir bulut artık kendi ağırlığını taşıyamayacak bir hale gelmiş, dağ gibi kocaman bir şey olmuştur. Saat tam 17.00'de, bu bulut artık dayanamaz ve ansızın içinde sakladığı, her biri birer ceviz büyüklüğündeki sayısız kar tanesini, anaforlu bir sağanak halinde Boğaz kanalı boyunca, İstanbul üzerine boşaltmaya koyulur.

Bu kar pek aceleci ve pek hınzır bir kardır. Kar, giderek siyaha dönüşen gökyüzünde, beyaz benekler halinde oradan oraya uçuşur. Aklına estiği gibi hareket eder yani. Bazen, kaldırım taşlarına konacak gibi olursa da, hemen bundan cayar ve gider denize düşer. Bazen apartmanların camlarına sicim sicim vurup, trampet çalar. Güvercinler kaçışır. Birden gece oluverir. Sokaklara dökülen halk şaşkındır. Bir an önce evlerine dönmek için acele ederler. Kar fırsatı kaçırmaz, hemen bunları didik didik etmeye başlar. Memurların şapkalarına, burunlarının ucuna konar. Hanımların kocaman kıçları üzerinde gezinir. Otomobil sileceklerini çalışamaz hale getirir. Kısa süre içinde, Rumeli yakasının büyük bir bölümü tümüyle beyaza boyanmıştır bile. Tramvaylar raylarından çıkıp, yolları tıkarlar. Taksiler kayıp, birbirleriyle kafa kafaya toslaşırlar. Kar bayağı bayağı tutmaktadır. Beş altı kişi düşüp kalça kemiklerini kırar. Bazı akıllı memurlar, bu havada nasılsa evlerine geç kalacaklarını anlayıp, biraz daha geç kalmak için en yakın meyhanelere yönelir. Limanda gemilerden mal indirmekte olan tüccarlar Rasathane Müdürüne ağız dolusu küfür ederler. Çocuklar annelerinden kurtulup, neşeyle kar topu oynarlar.

Geceleyin kar şiddetini öyle bir artırır ki, lapa lapa yağmaktan da öte, acayip bir şey olur. Caddelerde kar çağlayanları püskürtmekte ve kar, kentin üzerini tıpkı beyaz bir kefen gibi örtmektedir. Kent büzülmekte, üşümekte ve tir tir titremektedir. İstanbul'un bütün serçeleri birden ölür. Bu kar, pek acımasız bir kardır.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Mümtaz Sağlam, “Tarihî bir kolaj: 1929”, Virgül, Sayı 9, Haziran 1998

İlk kitabı Kavunlu Natürmort'ta daha çok biçimsel ağırlıklı söylemiyle tanıdığımız Ahmet Sipahioğlu, 1929'da anlam ve biçimin tam uyuştuğu, mizahın edebî derinlik ve kaliteyle birlikte sentezlendiği bir yapıyla yeniden ortaya çıkıyor. Aynı zamanda bir akademisyen olan Ahmet Sipahioğlu öncelikle, yakın tarihimizin önemli atılımlarının ve olaylarının yaşandığı bu tarihsel kesitten, farklı toplum katmanlarına ilişkin birey portrelerini öne çıkarıyor. Bazı sosyal/siyasal olaylar ve gerçekler fonunda, kısmen gerçek kişi ve olaylarla da özdeşleştirebildiğimiz bu karikatürleştirilmiş tip ve olguları, giderek toplumsal değişim isteminin ve Doğu-İslâm zihniyetinin birer ironisine dönüştürüyor. Bu haliyle 1929, gülmecenin geniş ve derin anlamı itibarıyla esaslı bir sorgulama evresinde ele alınarak kendi ulamını belirlemekte gecikmiyor. Gerçekten de 1929'u yalnızca mizahî bir çerçevede değerlendirmek, onun peşinde olduğu temel düşünceyi farketmemiş olmak demektir.

Sipahioğlu 1929'da, romansı ifadenin olanaklarını kullanan kurgusal bir denemeyle karşımızda. 1929 yılına ilişkin toparladığı verileri bir kolaj mantığıyla değerlendiren yazar, dönemi betimleme ve halet-i ruhiyesini yansıtma girişiminde, mizansenin hizmetine sokarak yeniden biçimliyor onları. Sonuçta ele aldığı her veriyi, sosyal ve siyasi ironinin bir nesnesi, dahası yeni bir "cemiyet" tasarımının günlük yaşama da yansıyan "absürd" tutanakları haline getiriyor. Yani, gerçek olanla kurmacanın aynı payda içerisinde tesis edilen ilişkisine dayanan anlatı, büyük ölçüde romansı kurgunun amacı doğrultusunda esas yörüngesini belirliyor. Sanatçının ortaya çıkardığı bu çok işlevli yapı, mizahın sınırlarını aşarak, sosyal bir modelin entegrasyonunda yaşanan şoklarla biçimlenmekte olan bir kültürel ortamı betimleyen gerçekçi bir üslûba da bürünüyor esasında.

1929, düz bakışla ifade edilirse, Cenevre'de musıkî tahsili yapan genç istidat Şekip Bey'in İstanbul'a dönüşüyle başlayan ve bir yıllık süreçte başından geçenleri öyküleyen bir anlatıdır. Karşı cinsin ilgisine her daim mazhar olan Şekip Bey'in Madam Laparra ile meşkini ifşa eden mektuplar, metnin odağını teşkil etmektedir. Hemen ardından, Şekip Bey'in sosyeteden Vildan Hanım'la ve Muallime Pervin Hanım'la da olan gönül ilişkilerinden türeyen aşk, şiddet ve gerilim dolu entrikalar ve "evrak-ı metruke" niteliğindeki günceler, notlar ortada uçuşmaktadır. Bu basit izleğe karşın kitap, düzyazı mantığına sürekli müdahale eden ve tefrikalar halinde ilerleyerek gelişen çok yazarlı bir kurguya dayandırılıyor. Ve bu doğrultuda esas olayla da bağlantılı olan, ama daha çok sosyal yapıdaki değişimin tutanakları olan haricî beyanlara yer veriliyor. Doktorunuz, medyumunuz, muhabiriniz ve başyazarınız gibi, anlatıcı/aktarıcı işleviyle öne çıkarılan kişilere ilişkin gazete kupürleriyle ikincil bir eksende dile getirilen daha genel olaylar metne derinlik ve boyut kazandırıyor. Bu arada, bir ayrıntı zenginliği olarak görülebilecek yan kişilikler (tıpkı olaylara yaklaşımındaki tavrının, 'r' özürlü bir hitabetle tüm anlam ve değerini yitirdiği felsefe profesörü Kamran Şerif gibi), bir dönem analizinin figüranları olarak beliriyor. Kısmen birbirinden farklı görünen ama anlatı sürecinde bağlantılanan bu tür olaylar, belli bir mizahî kapsamda genel temayı ayakta tutuyor.

Ayrıca bu romansı anlatının değişmez mekânı olan "Ateş ve Kafes Kulübü" de, tüm mizahî vurguların sahnesi yapılıyor bir bakıma. Sözgelimi, Batılı nefes arayan ve/fakat devletin yeni kurgusunda ait olduğu (hakettiği?) yeri bulamayan hüsrana uğramışların soluklanabildiği yegâne nostaljik yer olarak betimleniyor. Ya da hiç öğrencisi bulunmayan Belediye Konservatuvarının piyano eğitmeni Şekip Bey'in Dadacı tiradlarını yenileyip, her zaman kuşkulu bir yanı olan avangard bestelerini icra edebilme şansını bulduğu tek yer olarak gösteriliyor. Ve belki, romanın en çarpıcı ânı da buradan hareketle, İstanbul'un kent ve kültür yapısından soyut bu marjinal ortamın, kimliği iflasa sürüklenen Şekip Bey tarafından imhası oluyor.

Aslında 1929'un metinsel uzamında dikkati çeken bu yeni ve çok disiplinli yapı, Sipahioğlu'nun hedeflediği eleştirinin de aynası oluyor bir bakıma. Sözgelimi, Millet Mektepleri olgusu, yeni devletin ideolojisinde bir açmaz olarak görülüp, piyano hocası Şekip Bey'in bile bu okullardaki zorunlu tahsili ile (yazar tarafından) bir nevi eleştiriliyor. Batılılaşmanın görünür adımlarından biri olacağına inanılan "güzellik müsabakası"nın tertip şekli kadar, sonucu da yine yazar tarafından tam bir alaturka rezalete dönüş/türül/üyor. Aynı şekilde, yazar, Mimar Cemil'i muhafazakâr ve doğulu bilinciyle, ay/ıl/mayan radikal kesimlerin sözcüsü yaparak, günümüze ilişkin göndermelerde bulunuyor. Ya da, iflâh olmaz mucit Con Ahmet'in varolma mücadelesi traji-komik bir eksende gülünç olduğu kadar düşündürücü görünüyor. Açıkça, bir "tutunamayanlar" silsilesini andıran roman tipleri -başta Şekip olmak üzere-, son yüzyılın Türk entelektüelinin karikatürleşmiş s/imgelerine dönüşüyor böylece.

Sipahioğlu'nun irdelemeleri göstermektedir ki; bu ilginç toplumsal ortamda ayakta kalan ve yaşama karşı tutunabilen dirayetli bir karakter neredeyse yok gibidir. Bu açıdan anlatı modelini sık sık 1929'a ilişkin kupürlerle belgeleyip desteklerken bir sosyal/siyasal eleştiriyi de gündeme getiriyor. Özellikle Harf Devrimi sürecinde yaşanılan düşündürücü uygulamalar vurgulanırken, sanki bir takım soru/n/ların canlı tutulması isteniyor. Kuşkusuz, Ahmet Sipahioğlu, 1929'u biraz da, günümüzden alınmış tipler ve olayların sahnesi olarak düşünmüş ve zenginleştirmiştir. Üstelik bu özdeşleştirme, okura bunca yıldır temel sorunlar bazında değişen fazla bir şey olmadığını kanıtlamakta, bu ise ayrı bir içsıkıntısının nedeni olmaktadır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.