Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-783-8
13X19.5 cm, 264 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ahmet Sipahioğlu diğer kitapları
1929, 1997
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tepelitaklak
Teğellenmiş Öykülerden Bir Roman
Yayına Hazırlayan: Emine Bora
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2010

2011 Oğuz Atay Roman Ödülü

Hobisi kuş gözlemciliği, branşı felsefe olan İzmirli bir üniversite hocası ile uzatmalı asistanı Tayyar'ın "maceralarını" okuyacaksınız Tepelitaklak'ta. Teğellenmiş öykülerden oluşan bir roman bu. Neler mi var: Kadim şehir İzmir'in sokaklarının dünü bugünü. Karataş, Asansör, Pasaport, Kordon. Özel üniversitelerle devlet üniversiteleri arasındaki dramatik benzerlikler ve aşılmaz uçurumla.. Öğrenci gençlik. Gençlikten nasibini alamamış üniversiteler. Tamamlanamamış tezler. Entipüf felsefesinin incelikleri. Soyu tükenmiş pamuk ördek. Alkol buğusu. Benzersiz bir TIR parkında benzersiz bir akşam. Kıbrıs çıkarması. Göç eden kuşlar, göç edemeyen kuşlar... Tekmili birden yirmi iki bölümde...

Metis'teki ilk kitabı 1929, Bir Yılın Öyküsü'nü 1997 yılında yayımladığımız Ahmet Sipahioğlu'ndan akademik camiaya "gerçekten" içeriden bakan, eleştirel ve "jilet gibi" bir mizahın eşlik ettiği tepetaklak bir roman.

İÇİNDEKİLER
Ben, Hocam
Gökyüzü, Evler ve Pencere
İskele
Bacaksız Adım
Kuşların Destansı Yolculuğu
Gece Işıkları
Karataş
Şölen (Sempozyum)
Sayın Hocam
Gün Başlıyor
Silgi Olayı
Entipüf
Sen, Hocam...
Kuşlar Listesi
Niçin Göç Ediyorlar?
Tır Parkı 178
Pamuk Ördek
(Camptorhynchus Baffaius)
Yolculuk
Kuş
Kanat Çırpan
Yeniden Doğan Adam
Gibi
OKUMA PARÇASI

Ben Hocam bölümünden, s. 11-13.

Evet hocam; bugüne kadar seninle çok kafa çektik, çok birlikteliğimiz oldu. Lisansta senin öğrencin oldum, şimdi yüksek lisansta öğrencinim. Asistanın oldum, derslere bazen birlikte giriyoruz, ileride belki de –orası pek kesin değil– doktora öğrencin olacağım, değil mi ya? Fakat düşünüyorum da, aslında sen beni hiç tanımıyorsun, benim hakkımda hemen hiçbir şey bilmiyorsun hocam. Oysa ben senin hakkında hemen her şeyi çok iyi biliyorum, özel yaşamının tüm detaylarını ve hatta en gizli sırlarını bile. Biliyorum, çünkü göz önünde olan, hep hakkında konuşulan sensin ve en önemlisi de seni anlatanın bizzat ben olmam sayın hocam. Ben ve yalnızca ben. Fakat ne yazık ki ve ne hikmetse, sen olmadan asla var olamayan ben!

Dikkat edersen, bu kadar zamandır sana kendimden, asıl ve en öz geçmişimden hiç söz etmedim ve zaten sen de Allah için, bir günden bir güne sormak zahmetine bile katlanmadın. Nasıl bir iş bu hocam? Bunca yıldır yanında gezdirdiğin, her türlü işini gördürdüğün bir tip var benim gibi –dikkat et "gibi" dedim hocam– ve sen onun hakkında hiçbir şeyi merak etmiyorsun. İlginç hocam, vallahi çok ilginç! Tabii sana ilginç gelmiyordur, çünkü sana çok ilginç gelen şeyler, genellikle ve daima seninle bir şekilde ilgili olanlardır, değil mi sayın hocam?

Bu durum bence şundan kaynaklanıyor hocam: Şimdiye kadar başoyuncu hep sen oldun. Bizler, senin çevrendekiler ise hep yardımcı karakter oyuncuları olarak kaldık. En azından senin gözünde öyleydik, şimdi eminim yine öyleyiz. Bu belki de bir zamanlar senin de vurguladığın gibi –bak yine "gibi" dedim– akademik kariyer sürecinde demokrasiye asla yer olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu bakımdan üniversitelerin aslında dünyanın en antidemokratik kurumları olduğu iddia edilebilir rahatlıkla. Neyse hocam, lafı fazla dolandırmayalım. Sen hep söylerdin ya, "Sadede gel!" diye, hadi gelelim hocam. Evet, ne diyordum? Şey, şunu unutma ki hocam, bu dünyadaki tek tek her bir insanın, önemli ya da önemsiz her bir bireyin kendine özgü, bulanık ve ağır, çoğu anlatılmaya anlatılmaya kilitli oldukları yerde çürümeye yüz tutmuş bir sürü öyküsü vardır. Geçmişte kalmıştır bu öyküler ve ağırlaşa ağırlaşa geçmiş olmuşlardır. Geçmişlerinden çok az söz edenler, genellikle onu unutmaya çalışanlar ya da şu ya da bu nedenle anlatmak istemeyenlerdir. Ben de öyle biriyimdir aslında. Oysa, senin gibi –yine "gibi" dedim– aklı başında ve geçmişleri tertemiz bir sürü insanın, sözünü etmekten en çok zevk aldıkları konu, yine kendileridir. Fakat benim aklım genelde başımda değil de, hep gereksiz bir sürü saçma sapan ayrıntıda olduğu için, hemen hemen hiç bahsetmem geçmişimden. Zaten edip de ne olacak? Bir seferinde senin de pek yerinde bir şekilde ifade ettiğin gibi –yine "gibi" dedim. Kızma hocam. Lafın gelişi– insanların çok büyük çoğunluğu, geçmişleriyle ilgili olarak, herkesin geçmişinde zaten var olan ve tümü de birbirinin aşağı yukarı aynısı olan, sınırlı sayıda öykü anlatabilir ancak. Kişilerin başından geçen olaylar, onlara göre inanılmaz, hayal bile edilemez ve mutlaka olağanüstüdür. Fakat aslında bu yaşanmış öyküler "gibi"lerle, "aynen"lerle ve "tıpkı"larla ağzına kadar doludur. Bu nedenle de sıradanlıktan kurtulamazlar bir türlü. Ne yazık ki yaşamımız boyunca başımızdan geçen bütün olaylar, bütün deneyimler zorunlu olarak başkalarınınkilere benzemektedir. Belki de bu yüzden isimlerimiz aynı, burçlarımız aynı ve düşlerimiz aynıdır. Ne kadar acı, değil mi sayın hocam? Bu benzeşimlerden kurtuluş yoktur. Biz, hepimiz trajik bir biçimde benzeşimlere, simge ve metaforlara bağımlıyız. Vallahi çok doğru hocam. Aynen katılıyorum. –Bu sefer de "Aynen," dedim.– Fakat ne yapalım sayın hocam, elden ne gelir, insanız biz de sonuçta. Aynı felaket sıradanlık ve tekdüzeliğin içinde yuvarlanıp gidiyoruz.

Fakat hocam, bari hiç olmazsa ismimi, ismimin anlamını, nereden geldiğini falan merak etseydin diyorum bazen. Şöyle sorsaydın bana örneğin; "Nereden geliyor bu garip isim oğlum? Öyküsü nedir bunun? Anlatsana bana." Hemen izah edeyim hocam, ismimin elbette bir öyküsü var ve belki bu da, tüm diğer öykülerde olduğu gibi –"gibi" demeden olmuyor, ne yapayım– sonuçta herkesin başından kolaylıkla geçebilecek bir öykü, ama benim öyküm sonuçta ve şöyle bir şey:

Adım Tayyar'dır benim. Nasıl? Pek rastlanmayan, garip bir isim değil mi? Öyledir. Çünkü bir nedeni var: Kıbrıs gazisi babam önce pilot olmak istemiş, fakat hava lisesinin sınavlarını geçememiş bir türlü. Heybeli'deki deniz lisesine girmiş. Pilot olma sevdası ise hep içinde kalmış. Ben doğmadan birkaç yıl önce bir erkek çocuğu dünyaya getirmiş annem. Kadıncağızın tüm itirazlarına karşın bebeğin adını Tayyare koymuş. Konu komşu, akrabalar şaşırmış, babama içerlemişler; hiç öyle çocuk ismi olur muymuş! Babam o zamanlar çok sert biriymiş. Kimse itiraz edemezmiş ona. Özellikle de annem. Neyse, bebecik bir-bir buçuk ay yaşadıktan sonra, bir gün annemin kucağında, ellerini sevinçle iki yana açıp kahkahalar atarken aniden ölüp gidivermiş. Babam çok üzülmüş. Kendi elleriyle kefenlediği çocuğun cesedini Urla, İskele Mezarlığı'na gömmüş. Cenaze gecesini tek başına, mezarlıkta sızmış bir durumda, zavallı küçük oğlunun mezarı başında geçirdiğini anlatırlar hâlâ. O geceden sonra değiştiğini söylüyorlar. İçine kapanık, etrafına sessizlikten kalın duvarlar ören biri olup çıkmış. Bu üzücü kayıptan iki yıl kadar sonra, annemle babam bir çocuk daha yapmaya karar vermişler. Ben öyle doğmuşum. Babam, annemin, "Ölü bir çocuğun adı kesinlikle ikincisine konmaz, uğursuzluk getirir," yollu itirazlarına, yalvarmalarına rağmen benim adımı da tutmuş "Tayyare" koymuş. Uçaklara delicesine tutkunmuş çünkü. Ama bu kez kendi anne-babası devreye girmiş, onu kararından caydırmak için bin bir türlü dil döküp durmuşlar. Babam "Bunun adını Tayyare II koyalım o zaman," demiş. Dedem artık daha fazla kendini tutamamış, astımlı kısık sesiyle, "Çüşş! Gemi ismi mi ulan bu?" diye tepki göstermiş. Aslında, bana kendi adı olan Fehamettin'i koymadığı için gizliden gönül koyuyormuş babama, fakat korkusundan sesini çıkaramıyormuş. Neyse, babam bir büyük rakıyı daha devirdikten sonra, ayağa kalkıp, "Buldum!" diye haykırmış. "Uçak olsun!" Odada bulunanlar hep bir ağızdan bağırıp çağırarak, "Hayır. Olamaz! Uçak diye bir isim şimdiye kadar ne görülmüş, ne de duyulmuştur," demişler. Tartışmalara biraz ara verilmiş. Çünkü elektrikler kesilmiş. Lodos fırtınasının ağaçları kökünden salladığı, soğuk yağmurlu kış gecelerinden biriymiş o gece. Sobada çatır çatır yanmakta olan zeytin kütüklerinin parlak kırmızı ışıkları tavanda kıpır kıpır oynayıp duruyormuş. Neden sonra dedem çekine çekine, "Madem öyle Tayyar koy çocuğun adını," demiş ve susmuş. Bu öneri her nasılsa babamın hoşuna gitmiş. Bütün gece "Tayyar, Tayyar," diye tekrar edip durmuş adımı. Bunlar olurken, ben içerideki odada beşiğimde avazım çıktığı kadar ciyaklıyormuşum. O gece elektrikler bir daha geri gelmemiş. Bütün aile içmiş içmiş ve sonunda, sabaha karşı sızmış. Annem hariç! O, ıslak, hüzünlü gözlerle bütün gece boyunca ara ara kalkıp beni emzirmiş, ileri geri sallanıp durmuş. Babam, sabah erkenden bir şalupayla Uzunada'ya geçmiş, oradaki gizli askeri işlerle meşgul olurken, bir ara aklına "Uçkan" ismi takılmış. Sonra bundan da vazgeçmiş. Bir hafta sonra dedemin dediğine gelip ismimi "Tayyar" olarak nüfusa kaydettirmiş.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, “Roman da hayat ‘gibi’dir”, Radikal Kitap Eki, 11 Aralık 2010

Yazarlardan her yıl bir roman yayımlamasını beklemiyorum, açıkçası benimsemiyorum da. Zahmetli bir iştir yazmak, aceleye gelmez. Keşke yayımlatmasaydım pişmanlığındansa bir süre isminin unutulmasını göze almayı yeğlemeli. Ahmet Sipahioğlu, işte bu anlayışın temsilcisi. Zamana aldırış etmiyor; edebi faaliyetleri için ‘kaplumbağa’ tavimini kullanıyor Sipahioğlu. İlk kurmaca kitabı Kavunlu Natürmort’u 1990’da yayımlamış, ilk romanı 1929, Bir Yılın Öyküsü için yedi yıl beklemişti. O zamandan bu yana sessiz kalan Sipahioğlu, artık yazmaktan vazgeçtiğini düşündüğümüz bir sırada yeni bir romanla –Tepelitaklak– döndü edebiyata.

Haksızlık etmeyelim, özgeçmişine bakıldığında Sipahioğu’nun roman yazmaya vakit ayırması bile şaşırtıcı. 1954 yılında Ankara’da doğan Ahmet Sipahioğlu yüksek öğrenimini İngiltere’de sinema alanında yapmış. 1979-80 yılları arasında Eskişehir Anadolu Üniversitesi, İletişim Fakültesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmış, 1980’den 2007 yılındaki emekliliğine kadar İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapmış. Sipahioğlu’nun çeşitli ödüller kazanan çizgi film çalışmalarının yanı sıra, görsel anlatım ve kurmaca sorunları üzerine yayımlanmış çeşitli ders kitabı, öykü, makale ve incelemeleri bulunuyor. 2000 yılından başlayarak müze tasarımı ve sergileme tekniği çalışmalarına ağırlık veren Sipahioğlu çok sayıda sergi düzenledi.

Teğellenmiş öyküler toplamı

Kavunlu Natürmort’u da sevmiştim ama Sipahioğlu’nun yeni romanını meraka beklememin asıl nedeni 1929, Bir Yılın Öyküsü’nden aldığım tattır. Cumhuriyet tarihi için kritik ve karateristik bir yıl saydığı 1929 yılını türlü tuhaf karakter, olay ve zihniyet tarzıyla kurmaca dünyasına taşıyan Sipahioğlu, toplumsal değişim iddiasını kendine özgü ağırbaşlı bir mizahla sorgulamıştı. Saatleri Ayarlama Enistitüsü tarzında bir romandı 1929. Alt başlığında ‘Teğellenmiş Öykülerden Bir Roman’ yazılı Tepelitaklak’ta Sipahoğlu’nun eleştirisi, benzer bir kurgu ve üslupla bu kez daha yeni zamanlara yöneliyor. Günümüzden, üniversite çevresinden ve İzmir’den bir hikâye...

Kuşlar ve uçaklar

Roman bir tez biçiminde kaleme alınmış. Tezin yazarı, güzel sanatlar fakültesinin uzatmalı asistanlarından Tayyar Zebil. Hayatı hep talihsizliklerle geçmiş Tayyar’ın. Kıbrıs çıkartmasında bacaklarını kaybedip acısını alkolle dindirmeye çalışan babası, dünyası kararan öğretmen annesi ile mutsuz bir çocukluk geçiren Tayyar, üniversitede de aradığını bulamamıştır. Bülent hocasının “Öy¬kü, roman, senaryo, yani bu tip kurmaca metinler tümüyle özgün ol¬dukları durumlarda akademik felsefi metinlerden daha değerlidirler”, sözünü tutarak yüksek lisans tezini birbiriyle bağlantılı öyküler dizisi ya da roman şeklinde yazmaya karar verir. “Ki¬taplık raflarından birinden rasgele çekilip alınan ince bir kitabın azıcık değiştirilmiş çevirisi olmayacak” bir ürün çıkarmak fikriyatındaki Tayyar, akademinin dış hayattan kopuk dünyasında ayrılmakta kararlıdır. Peki neler olacak bu tuhaf tezde derseniz, cevabı Tayyar versin;

“Tezde ne mi olacak sa¬yın hocam? Neler olmayacak ki! Bir kere, son zamanlarda kafamı ba-yağı kurcalayan “Gökyüzü” sorunsalı mutlaka olacak. Sonra günba¬tımları, göller, yolculuklar, bulutlar, kuşlar ve uçaklar falan olacak. Ayrıca sen olacaksın sayın hocam, olmalısın. Hiç sensiz olur mu? Ta¬bii ben de olacağım bu arada, biz olacağız. Şu bizim ünlü “gibi”miz mutlaka olacak, o olmadan olmaz. Erkekler, kadınlar, işte öyle şeyler olacak. Daha ne olsun?”

Okuduğumuz yirmi iki bölüm ya da birbirine gevşek ilmiklerle bağlı yirmi iki öykü bu tezin parçaları. Tayyar’ın çocukluğundan aşlıyor, Urla iskelesine uğruyor, oradan babasının bacaklarını kaybettiği savaşa dokunuyor, sonra babasının hep tutkulu olduğu göklere yükselip bir süre kuşlarla birlikte göç ediyor. Söz kuşlara gelmişken, kendini bir türlü gerçekleştirememenin sıkıntsıyla yeni hobiler edinen Bülent Hoca’nın kuş gözlemciliği merakıyla ilgileniyor. Eh, Bület Hoca bu, başlı başına bir roman. Bir süre onun alkolle, üniversiteyle, öğrencilerle ve İzmir’de yeni açılan özel üniversiteyle ilgili maceralarına, o maceraların mekânlarına –Karataş’a, Asansör’e, Pasaport’a, Kordon’a, İzmir sayfiyelerine– açılıyor. O mekanları mesken tutmuş insanlara –balıkçılar, yazlıkçılara, travestilere, TIR şoförlerine, izbelerde erkeklere eğlence ve et satan kadınlara– sokuluyor. Tam biz hocanın umutsuzluğuna üzülürken sözü karısına bırakıp adamın ipliğini pazara çıkarıyor...

Artık tezin sonu gelmiştir; Yeniden Doğan Adam bölümünde her şeyi ardında bırakıp giden genç adam Tayyar mı, onun düşü mü yoksa gerçek mi, karar vermek size kalmış. Herşeyin kendisi değil bir başka şey gibi olduğu, “gibi”lerle dolu bir coğrafyada Tayyar da yeniden doğan bir adam gibi olmaktan öteye geçebilecek mi? 1929’da da sezilen bir umutsuzluk dumanı yayılıyor havaya...

Görkemli doğa tasvirleri

1990 yılına yayımlanan ilk kurmaca kitabı Kavunlu Natürmort’ta şöyle bir saptaması vardı Sipahioğlu’nun; “Uzun bir süredir öykü yazıyorum. Nedense onları hep yazılı-resimli düşünüyorum. Benim için ikisi de aynı şey. Gerçeklik dediğimiz şey günümüzde büyük ölçüde karikatürleşmekte. Abartılı jestler, mimikler, hızlı hareketler, çığlık ve gürültülerden oluşan bir dünyada yaşıyoruz. Yani, çizgi-filmin kendine özgü evreni ete ve kemiğe bürünüyor gibi..”

Yukarıda özetlenen anlayışı ilk romanı 1929’da uygulamış, karakteristik bulduğu olayları biraz abartarak, sesleri yükseltip hızlandırarak kolaj tekniğiyle yanyana getirmişti. Kuşkusuz bu anlatının mizahi yanını güçlendiriyor, öte yandan yaşananların ‘saçma’lık halini çok daha net oraya koyabiliyordu. Tepelitaklak’ta yine kolaj tekniğini kullanmış. Yine yazılı-resimli düşünmüş. Bölümler hem birbirlerinden ayrı hem birbirlerinin tamamlayıcısı. Mesela, Kuşların Destansı Yolculuğu bölümünde dili bir andan değişiyor, anlatılanın görkemine eşlik eden doğa tasvirleriyle başka bir boyuta geçiyoruz;

Gökyüzü temiz ve berraktı

“Şimdi kuşlar giderek artan rüzgâra karşı uçuyor ve altlarında si¬nirlenmeye başlayan Akdeniz’in gümbürtülü sesini, binlerce ağızdan çıkan haykırışlarını duyuyorlardı. Altlarında kaynaşan dalgaların bü¬yüklüğünü bulundukları yükseklikten kestirmek olanaksızdı. Güçlü, geniş dalgalar göğüslerini hızla indirip kaldırıyor; uzun sıradağlar halinde birbirlerinin üzerine yığılıyor ve beyaz köpük sağanakları, suların o kendine özgü mavi, yeşil, lacivert ve turkuaz renklerini sol¬duruyordu. Daha sonra denizden püsküllü dumanlar çıkmaya ve su çağlayanları göklere ulaşmaya başladı. Akdeniz’in ortalık yerinde şid¬detli bir fırtına çıkmıştı. Sürüde bulunan kuşların çoğu korktu. Bu ka¬dar yükseklerde bile dalgaların suyu onlara yetişiyordu. Hemen yük¬seldiler ve hızla kendilerine doğru gelmekte olan saçak saçak beyaz bulutların arasına karıştılar. Şimdi bulutların beyaz pamuk yığınları denizin köpüklerine karışıyor, fokur fokur kaynayan asfalt rengi bir hava dünyaya egemen olmaya kalkışıyordu. Kuşlar daha da yükseldi. Bu irtifada rüzgâr hiç yoktu. Bulutlar büyük ve koyu gölgeliydi. Gök¬yüzü ise temiz ve berraktı. Siyaha yakın, lacivert bir renkte ışıl ışıl yanıyordu...”

Konuyla ne ilgisi var diyebiirsiniz, ama kuş göçünün görkemi ile kuş gözlemciliğini yeni ilgi alanı seçen Bülent Hoca’nın sallapatiliği arasındaki uçurum çok çarpıcı. Aslında bu, akademiyle hayat arasındaki uçurumu sergilemesi açısından da önemli. Bütün akademik hayatında olduğu ‘gibi’, Bülent Hoca kuşları da gözler gibi, ama sadece ‘gibi’...

Gibi, romanın son bölüm başlığı. Kendisi de akademinin içinden gelen bir yazar olarak Ahmet Sipahioğlu, akademiye ve toplumsal duruma tam da bu sözcüğe, ‘gibi’ye odaklanarak mizahi ama keskin bir eleştiri yöneltmiş. ‘Gibi’lerle, ‘aynen’lerle ve ‘tıpkı’larla dolu hayatlarda özgünlüğün yitimi, her şeyin taklite dönüşümü ve içinin boşalması diyelim kısaca; “belki de bu yüzden isimlerimiz aynı, burçlarımız aynı ve düşlerimiz aynı”... Sevgilerimizi, düşlerimizi, tutkularımızı, dünya görüşlerimizi, akademik tezlerimizi ‘gibi’ sözcüğü olmaksızın ifade edemediğimiz bir dünyanın ironisini yapan Tepelitaklak’ın son cümleleriyle bitiriyorum; “Onun gibi, bunun gibi ve diğer başkaları gibi. Yalnızca kendisi gibi. Ya da yalnızca gibi. Ve gibi”

Roman da hayat ‘gibi’ değil mi zaten?

Devamını görmek için bkz.

Karin Karakaşlı, "Hayata teğet geçen ömürler", Milliyet Kitap Eki, Kasım 2010

Ahmet Sipahioğlu’nun Tepelitaklak adlı romanında asistan Tayyar ve üniversitedeki hocası Bülent’in dışında Urla ve İzmir de başrolde. Üstelik hocanın ve asistanının tuhaf, saplantılı ilgi alanları dolayısıyla çeşit çeşit kuş da romana konup göçüyor. Hayatın kendisi gibi eklemli bir yapı benimsemiş Sipahioğlu; şehirler ve insanlar birbiri içinden akarken insanın kendini günlük hayatın tekdüzeliğine mahkûm edişi de etkileyici ayrıntılar üzerinden hissettiriliyor.

Çürüyen bedenler

Tıpkı yalnızlığımızın gecelerini yüzümüze çarpan şu cümlelerde olduğu gibi: “Evet avizeler, ünlü İzmir avizeleri... Gecenin bir vaktinde, Mustafa Kemal Sahil Bulvarı’nın deniz kıyısındaki kaldırımında durup bir sigara yakın. İsterseniz deniz kenarındaki taşlara da oturabilirsiniz.

Denizin iyot ve yosun kokulu rüzgârının arka mahallelere geçmesini, kentin içlerine nüfuz etmesini engelleyen, altı-yedi katlı apartmanlardan oluşan bu büyük sura dikkatle bakın: Her dairenin bir balkonu vardır mutlaka. Balkonlarda yanı beyaz plastik masa ve sandalyeler bulunur...

Balkon korkulukları genelde beyazdır. Bayram günleri bunlardan aşağıya kocaman Türk bayrakları sallanır. Balkonlardaki çiçekliklerde hep aynı çiçekler açar: sardunya! Gece dairelerin içi ışıl ışıldır. Her salonda avizeler hep aynı noktadan sarkar aşağıya. Salonlarda te-levizyonlar hep aynı köşededir...”

İnsanın ölümlülüğünü çürüyen bedenler ve sahip çıkılmayan ruhlar üzerinden veren yazar, romanında insan denen yaratığın kendine reva gördüğü tutsaklığı gözler önüne seriyor.

Bütün bu tutsaklık içinde Bülent Hoca’nın gözleme ve okumaya dayalı kuş tutkusu ise, adeta özgürlüğün ve kendi hayatının sorumluluğunu üstlenme cesaretinin kitaplardan öğrenilecek bir şey olmadığını haykırıyor yüzümüze.

Akademi eleştirisi

1997’de çıkan ilk kitabı 1929 Bir Yılın Öyküsü’nde harf devrimi sonrasındaki Türkiye’nin toplumsal hayatına bakan Sipahioğlu, üniversitedeki öğretim görevliliği deneyimini, akademiyi sorguladığı bu yeni romanının her yerine ustalıkla yedirmiş.

Felsefe gibi hayatın anlamını sorgulayan bir alanda çalışan asistan ile hocasının, tali yollara saptıkça uzaklaştıkları esas; iletişimsizlik, yalıtılmışlık içinde harcadıkları yıllar ve ellerinin arasında kayıveren asıl hayat, okura kendi hayatının çıkmazlarını gösterecek denli çarpıcı bir gerçeklikle kurgulanmış.

Vakıf ve devlet üniversitelerindeki farklı ama eşdeğer çarpıklıklar, akademik kadronun ve öğrencilerin farklı tiplemeleriyle karşımıza çıkıyor.

Mikrokozmos olarak Türkiye gerçeği ile yüzleştiğimiz roman, işte tam da bu yüzden ağızda ekşimsi acı bir tat bırakıyor.

Devamını görmek için bkz.

Ayşe Elif Tanrıyar, “Akademik dünyada ‘gibi yapanlar’ ”, Sabah Kitap Eki, 29 Aralık 2010

Türkiye’de akademik çevrelerde geçen romanlara pek rastlanmaz. Yalnızca bu ironik durumu göz önüne aldığınızda dahi, branşı felsefe olan İzmirli bir üniversite hocası ile uzatmalı asistanı Tayyar’ın ‘maceraları’nın anlatıldığı Tepelitaklak başlı başına ilginç bir hal alıyor. Ancak anlatılanlar yalnızca bu çevreyle kısıtlı sanmayın. Alt başlığı Teğellenmiş Öykülerden Bir Roman olan kitapta; kimileri birbirinden alakasız gibi görünse de bir araya geldiklerinde ilginç bir kolaj oluşturan, kaybetmeye yatkın günümüz bireylerine ve yaşama dair hiciv dolu felsefi pasajların da bulunduğu bir hikâeler bütünü yer alıyor.

Ahmet Sipahioğlu, 1990 yılında ilk yayımlanan ‘resimli-yazılı-kurmaca’ kitabı olan Kavunlu Natürmort ve onu takip eden ve Türkiye’de harf devrimi sonrası yaşananları hicvettiği 1929, Bir Yılın Öyküsü adlı romanlarıyla dikkat çekmiş ve övgüye değer bulunmuş bir akademisyen-yazar. Yüksek öğrenimini İngiltere’de sinema alanında yapan Sipahioğlu, uzun yıllar boyunca İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde öğretim üyeliği yapmış. Zaten sahip olduğu bu akademik deneyim ve anılar da romanın geneline yayılarak, özellikle de Tayyar’ın hocası olan Bülent karakterine can veriyor. Türk Grafik Mizahı adlı bir de çalışması olan Sipahioğlu, hiciv ve karikatürleşmede ne denli usta olduğunu gerek metnin dilinde gerek başlı başına bir akademisyen tiplemesi olarak Bülent Hoca’da gösteriyor.

Kitap her ne kadar birbirine ‘teğellenmiş’ görünen öykülerden oluşsa da, asıl olarak Tayyar’ın hocasına hitaben bir yazıyla başladığı yüksek lisans tezi formatında kurgulanmış. “Tezde ne mi olacak sayın hocam?” diye soruyor ve kendi sorusunu şöyle cevaplandırıyor Tayyar; “Neler olmayacak ki! Bir kere, son zamanlarda kafamı bayağı kurcalayan ‘Gökyüzü’ sorunsalı mutlaka olacak. Sonra günbatımları, göller, yolculuklar, bulutlar, kuşlar ve uçaklar falan olacak. Ayrıca sen olacaksın sayın hocam, olmalısın. Hiç sensiz olur mu? Tabii ben de olacağım bu arada, biz olacağız. Şu bizim ünlü ‘gibi’miz mutlaka olacak, o olmadan olmaz. Erkekler, kadınlar, işte öyle şeyler olacak. Daha ne olsun?” Ve bu girişin ardından Tayyar’ın 21 bölüm sürecek hikâyesi (tezi) başlıyor.

Sinema temelli Sipahioğlu, adeta kamerasını usta hareketlerle yaklaştırıp uzaklaştırarak öncelikle Tayyar’ın kendi ailesinin ve sonra da hocası Bülent ile İzmir kenti ve çevresinin bu arada da ‘kuşların’ hikâyesini, ince detaylarla, hafif bir belgesel tadında gözümüzün önünde renklendiriyor.

Tayyar’ın Kıbrıs gazisi babası ve öğretmen annesiyle Urla’da sürdürdüğü mutsuz aile yaşamına tanık oluyoruz öncelikle. Kıbrıs savaşı öncesi iri yarı, capcanlı bir erkekken, savaşta bacaklarını yitirmesinin ardından hayata, ailesine ve kendine küsen, uçmak ve gökyüzü sevdalısı bir adamın dramını izlerken, Kıbrıs savaşından aksiyon yüklü kareler de eşlik ediyor anlatıma. Bu mutsuz ailenin tek evladı olan Tayyar umudu felsefede ve asistanlık kariyerinde ararken ailesinin dramını da omuzlarında taşımayı sürdürüyor. Öte yandan hocası olan Bülent karakteri de başka bir alemdir. Sipahioğlu’nun hiciv yüklü kalemiyle bir tür karikatür figür gibi karşımıza çizdiği Bülent Hoca, bir zamanlar İngiltere’de yaptığı yüksek lisansa rağmen dönüşünde aradığı ilgiyi bulamamış, çok zeki olmasına rağmen alkol düşkünlüğü nedeniyle yıllar içinde kendini gittikçe mahvetmiş ve artık gününü okulla müdavimi olduğu Selena Pub arasında tamamlamaya çalışan bir tür kaybedendir. Alkol sorunu ek gelir için misafir hoca olarak çalışmaya başlayacağı modern ve zengin vakıf üniversitesinde de başını derde sokacak, üstelik tüm bu hengamenin içinde hocamız, sarhoşluk hallerinden bir türlü kurtulamadığı için eşi tarafından terk edildiğini bile fark edemeyecektir. Her şeye rağmen ilginç biridir hoca. Örneğin yine bir sarhoşluk anında geliştirdiği bir ‘entipüf felsefesi’ vardır ki, asıl nesnelere benzeyen ama onların yerini kaba saba, derme çatma bir şekilde almış kavram ve nesneler yani ‘gibi’ yapan her şey olarak özetlenecek bu felsefe, aslında bu kitapta anlatılan asıl meseleyi de bir güzel özetlemektedir. ‘Gibi’ lafına ve ‘gibi yapanlar’ dünyasına sinir olur hoca ama aslında kendisi de koskoca bir ‘gibi’dir. İdeal bir hoca, ideal bir koca, ideal bir entelektüel gibi davranmaya çalışan ama ‘gibi’ yapmaktan öteye gidemeyen bu adamın, anlarmış ‘gibi’ yaptığı en büyük hobisi ise kuş gözlemciliğidir. Zaten kuşlar, kuş türleri ve kuş göçleri de yine belgesel tadında kitabın farklı bölümlerinde yer alır. Kuşlara tutkun bu adamın asıl ilgisini ise ne ilginçtir ki ördek ‘gibi’ olan ama ördek olmayan, kuş ‘gibi’ davranan ama kuş olmayan bir garip hayvancık olan Tepelitaklak çekmektedir. Ne havada ne karada ne de suda doğru düzgün yaşayabilen, uçmak istedikçe yere kapaklanan, üstelik hemen her hayvan tarafından da rahatça avlanabilen, eti bir şeye benzemeyen, sersem sakar bu kuş, aslında bir anlamda hocamıza da ne denli benziyordur!

Sipahioğlu’nun nefis tiplemeleri ve mizah yüklü kalemiyle ilerleyen bu son derece ilginç romanın bir diğer baş kahramanı da kuşkusuz İzmir kenti ve onun yakınındaki Urla... Alsancak, Karşıyaka, Karataş gibi semtler, tarihleri ve sakinleriyle gözümüzün önünde canlanırken bazen Karataş’ın renkli travestileri bazen de uluslararası bir tır parkındaki alacakaranlık kuşağından fırlamış gibi duran fantastik ve birbirinden tuhaf karakterlerle karşılaşıyorsunuz. Ya da bazen Urla iskelesini, balıkçılarını, yerli ve turist halkını anlatıyor yazar. İzmir’in akademisyenler için 80 öncesi nasıl bir cennet olduğundan da bahsediyor, ‘mükemmel’ görünümlü pahalı vakıf üniversitelerindeki çarpıklıkları da mizah yüklü bir anlatımla, lafını sakınmadan gözümüzün önüne seriyor.

Gökyüzüne sevdalı ama ayaklarını yitirdiği için yatağına mahkum olmuş bir adamın dramıyla, istediği başarıyı bir türlü yakalamayan, alkolik bir kuş gözlemcisi üniversite hocasının düş kırıklıkları birbirinin içinden geçip İzmir’in hikâyesiyle harmanlanırken, bu tez-hikâyenin anlatıcısı olan genç adam da, ‘gibi’ yapmaktan kurtuluşu, özgürlükte ve her şeyi bırakıp kaçmakta arıyor.

Alttan alta kendine özgü bir felsefeyi anlatan ve özelde akademik çevrelere, genelde ise yaşama dair ince eleştirilerde bulunan, bu mizahi roman; özellikle ‘farklı’ bir şeyler okumak isteyenler için özgün bir okuma vaat ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Hayati Roman, “İzmir'in, bir profesörün, alkolün ve kuşların romanı”, Sabitfikir, Nisan 2011

Nicedir bir ümitle, kâh fiyakalı arka kapak tanıtım yazılarının gazı, kâh basında çıkan pazarlama amaçlı söyleşilerin ve yüksek satışların etkisi ile (bir romancının romanı hakkında sayfalar boyunca konuşmasını, açıklama yapmasını da hiç anlayamam ya!) elime aldığım yeni çıkan Türkçe romanları birkaç sayfa okuduktan sonra görev ve sorumluluk bilinci ile sıkıntılar içinde, hani belki biraz güzelleşir, ne bileyim hiç olmazsa iyi bir sonla bağlanır gibi iyi düşüncelerle bitirmeye çalışıyordum. Bir, iki, üç, dört, derken insan eline yeni bir Türkçe roman almaya korkmaya başlıyor.

Eleştirmenlik zor iş, sürekli keçiboynuzu yemeye benziyor. Eleştirmenlere kolaylıklar diliyorum. Benim yaptığıma eleştiri denemez, öyle bir iddiam da yok, sadece kitap tanıtmaya çalışıyorum.

Bu ülkede iyi bir eleştirmene yöneltilecek en haksız eleştiri herhalde “o da hiç bir şey beğenmez ki” olmalı. Ahmet Sipahioğlu'nun Metis'ten çıkan romanı Tepelitaklak’ı da bu halet-i ruhiye içerisinde edindim. Bir süre yeni bir hayalkırıklığı yaşama korkusu ile bir türlü başlayamadım. Neyse korktuğum başıma gelmedi.

İyi bir romanın sonradan, ortadan, efendim kenardan açılması, iyileşmesi diye bir şey yok. İyi roman iyi başlıyor, iyi gidiyor, iyi bitiyor.

Ulvi cümleler arıyorsanız size göre değil bu roman

Tepelitaklak’ı en iyi anlatan cümle arka kapakta yer alıyor: “Teğellenmiş öykülerden oluşan bir roman bu.” Aslında korkutucu bir cümle. Eğer öyküler teğellenmeye pek müsait değilse böyle bir kurgu girişimi ile ortaya garip bir şey de çıkabilir. Ama Ahmet Hoca iyi tasarımcı ve iyi terzi. Öyküler güzel, teğelleme başarılı.

Edebiyatımızda da sinemamızda da bir derinlik ve çok katmanlılık, çok boyutluluk problemi olduğunu düşünürüm. Genelde ortada bir tek hikâye olur, o da şöyle böyle bir hikâyedir, işin “edebiyat yapma”, efendim, şiirsel bir üslup tutturma, altı çizilecek, kahramanlara aforizma olacak koca koca cümleler söylettirme sevdası ağır basar. Vıcık vıcık romanlar okumayı seviyor, altını çizeceğiniz, hayranlık içinde arkadaşlarınıza göndereceğiniz ulvi cümleler arıyorsanız size göre değil bu roman.

Romanımızın kahramanları (öncelik sırasına göre değil) İzmir kenti, Karataş semti, Urla ilçesi, devlet ve vakıf üniversiteleri, abisi Tayyare çocukken ölünce onun hatırasına isminin Tayyare II olması düşünülen ama sonra Tayyar'da karar kılınan bir asistan, onun Kıbrıs Gazisi yatalak babası, kuşlar, romana adını veren Tepelitaklak kuşu, veya latince ismi ile Camptorhynchus Baffaius, yerli adı ile Pamuk Ördek, bütün bunların merkezinde felsefeci, alkol bağımlısı, kuş gözlemcisi bir üniversite profesörü Bülent Çağlar, ve onun karısı.

Kuşların göçünü sözcüklerle betimlemek! Cesaretiniz varsa deneyin!

Romanımız Asistan Tayyar'ın hocasına feryadı ile açılır: Tayyar, bunca yıldır asistanlığını yaptığı, hakkında, özel hayatının detaylarına kadar herşeyi bildiği hocasının başta isminin nereden geldiği olmak üzere kendisi ile ilgili hiçbir şeyi merak etmemesine ve bilmemesine bizim aracılığımızla sitem etmektedir. Bu vesile ile Tayyar'ın ve ailesinin kısa tarihlerini öğreniriz. Sonra romana teğellenme sırası Urla'ya gelir. Zira Tayyar ailesi ile birlikte Urla'da yaşamaktadır.

Yazarımızın adeta bir kamera hareketi ile Urla'daki bir pencereden uzak bir tepeye zoom yaparak betimlemeye başladığı ve kameranın bulunduğu yer ile arasındaki tüm detayları aktararak bulunduğu yere, ya da tüm bu manzarayı gören gözün bulunduğu noktaya çekilmesinden ibaret kısa bölümü ( Gökyüzü, Evler ve Pencere) çok yaratıcı ve başarılı buldum.

“Kuşların Destansı Yolculuğu” bölümü ise harika. Sipahioğlu bize sözcüklerle adeta bir kuş göçü belgeseli izlettiriyor. Sözcüklerin gücüne bir kez daha inandım sayesinde. Kuşların göçünü sözcüklerle betimlemek! Yazar adayları cesaretiniz varsa deneyin. Nasıl olabileceğini de okuyarak görebilirsiniz.

Ve teğellenme sırası İzmir'e gelir. İzmir anlatılırken “İzmir'in kadınları” unutulur mu? Sipahioğlu onlara da selamını yolluyor ve İzmir Üniversitelerinin 12 Eylül öncesi ve sonrası koşulları ile şekillenen kısa tarihini de anlatıyor bize. Sonra odaklanma sırası hocamızın yaşadığı Karataş semtine geliyor. Karataş'ın zaman içinde değişen yapısını öğreniyoruz.

Gerçek bir sanat eserinin görevi

Şölen (Sempozyum) bölüm başlığı Platon'u selam yollayarak bir özel üniversite, vakıf üniversiteleri sayfasını açıyor. Bülent Hoca artan kredi kartı borçlarını ödemek için kendisine ders vermesini teklif eden vakıf üniversitesinin teklifini kabul eder ve tanıtım toplantısına katılır. Tanıtımı yapan “tiril tiril, mevsimlik ve pahalı görünen bir takım elbise” giymiş olan genç, atletik dekan kusursuz bir İngilizce ile bölümünü tanıtır. Manzara daha çok bir özel şirket toplantısını andırmaktadır. Sahnedeki de dekandan ziyade bir Pazarlamacı gibidir.

Hocamızın alkollü maceralarına (evde sızdığı gece ve ayıldığı sabahın anlatıldığı bölüm de romanın zirvelerinden), asistanları toplayarak adeta zorla götürdüğü fantastik tır parkı maceralarına ve karısının gözünden nasıl göründüğü konularına girmeye yerimiz müsait değil. Romanımıza adını veren bir zamanlar Bafa gölünde yaşadığı rivayet olunan Pamuk Ördek ise ayrı bir alem!

Tepelitaklak gerçek bir sanat eserinin yapması gereken görevi yerine getiriyor. Okurken ve okuduktan sonra sizi bırakmıyor ve düşünmeye kışkırtıyor. Kendisinin ne olduğunu tanımlamaya çağırıyor sizi. Farklı katmanları, romana ustaca yerleştirilmiş, sırıtmayan sosyolojik ve psikolojik dokunuşları ile bir dönemin mekânları, insanları ve kurumlarına bir bakış yöneltiyor. Dilerseniz eğlenerek, keyifle okuyabilirsiniz, dilerseniz derin düşüncelere gark olabilirsiniz. İkisi de mümkün, tercih sizin. Edebiyatımızın güçlü ironi damarlarından beslenen, romanımızı ileri taşıyan sıkı bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Recep Usta, "Tepetaklak bir tuhaf dünya", Taraf Kitap Eki, Mart 2011

Tepelitaklak, Bülent Çağlar’ın bir öğrencisi olan Tayyar’ın kendisi ve hocası hakkında anlattıklarıyla başlar. Tayyar’ın babası Kıbrıs Çıkarması’na katılmış ve bacaklarının kasıklarından sonrasını savaşta kaybetmiştir. Kısa bir süre önce eşini de kaybetmiş olan savaş gazisinin bakımıyla oğlu Tayyar ilgilenmektedir. Bülent Çağlar, Tepelitaklak isimli romanın, hayatı farklı dönemlerde tepetaklak olmuş olan felsefe profesörü kahramanıdır. Roman boyunca herhangi bir kahramanlık ve başarı kazanmadığını öğrendiğimiz Bülent Çağlar, bu haliyle kahraman imgesinin tepetaklak edilmiş resmidir.

Entipüf Kuramı

Alışkın olduğu, alelâde bir hayatı yaşamakta olan Bülent Hoca, kafasının içinde yarattığı kendine yeten dünyasında sürekli olarak düşüncelerle meşguldür. Kendine has bakış açısı, hayal dünyası ve bağımlısı olduğu alkol, yaşadığı hayatın sıradanlığına karşı Bülent Hoca’nın savunma mekanizmalarıdır.

Bülent Hoca’nın zihninde uçuşan düşünceler arasında kavramsallaştırmaya çalıştığı çiftli bir anlamı olan Entipüf Kuramı’nın ayrı bir yeri vardır. Tüketimin amaç haline geldiği, işlevselliğin verdiği tatminle, daha iyisi önlerine sürülene kadar mutlu olma garantisi altında yaşayan insanlar için, niceliğin cazibesi karşısında niteliğin anlamı ve değeri gözden düşmüştür çoktan. Bülent Hoca, gerek akademik gerek özel hayatı için belli bir standart idealize etmiştir. Ancak hayatın sürprizleri Bülent Hoca’yı hayal ettiği içeriğin çok uzağına götürmüştür.

Hayal kırıklığına uğradığı zamanların kazanç ve kayıplarının muhasebesini yaparken; yaşadığı, algıladığı gerçekliği içine sindiremez. Karakterin entelektüel başarısı gerçeği, gerçeklik algısını sorgulamaktır. Bunu yaparken felsefi etkinlikten ziyade retoriğin sağladığı imkanlara başvurur. Gerçekliğin hesaplanması mümkün olamayacak kadar çok etkenden dolayı sürekli değişime uğramasını, tutarsız ve güvenilmez olduğunun delili olarak kabul eder. Kendisinin de pekâla bildiği gerçek, hayalini kurduğu ve bu hayale uygun olarak inşa etmeye çalıştığı gerçekliğin, yaşayıp tecrübe ettikten sonra sadece hayal kırıklığı olduğudur. Bu durumda “yapamadım” ve ya “yanıldım” demek, hem biricik olduğunu bildiği hayatını dikkate alıp, bir şansı daha olmayacağı bilgisinin verdiği dehşet, hem de yüksek egosu nedeniyle kabul edilebilir değildir.

Romanın, TIR Parkı isimli bölümünde Bülent Hoca yanındaki yüksek lisans öğrencilerine Türkiye’deki felsefi etkinlik hakkındaki düşüncelerini anlatmaktadır. Felsefecilerimizin istikrarlı bir düşünce geleneği oluşturamadığını ve bu nedenle felsefe alanında ancak bir “giriş” bölümü yaşadığımızı, yapıp ettiklerimizin sadece “bu nedir?”, “kim yazmış?”, “ne demiş?” bilgisinden ibaret olabildiğini söyler. Kendisinin de üyesi olduğu “felsefeciler” topluluğundan serzenişte bulunur.

Bülent Hoca ve İzmir’den başka Tayyar’ın yaşadığı Urla ve Bafa Gölü’nün hikâyesini okuduğumuz Tepelitaklak romanının bir diğer kahramanı da Tepelitaklak adıyla da anılan Pamuk Ördek’ir. Bafa Gölü, göçmen bir kuş olan Pamuk Ördeklerin, göç yolu üzerinde uzun süre kaldıkları mekânlardan biridir. Turizmin gelişmesine paralel olarak ziyaretçilerin Bafa Gölü’ne ilgisinin artması, bu bölgenin kalabalıklaşmasına ve doğal ortamın bozulmasına sebep olmuştur. Doğal dengenin bozulmasıyla birlikte 70’li yılların ortalarında, Pamuk Ördek bölgeyi terk etmiş ve artık nadiren görülen kuş türleri arasında ismi anılır hale gelmiştir.

Tutkulu bir kuş gözlemcisi olan Bülent Hoca’nın Pamuk Ördeklere de ilgisi vardır. Çalıştığı üniversiteden, öğretim görevlilerinden ve hatta öğrencilerinden yana beklentileri ve hayallerinin un ufak olmasından sonra kuş gözlemlerine daha fazla zaman ayırmaya başlayan Bülent Hoca için nesli tükenmeye yüz tutmuş olan Pamuk Ördek bir anlamda avuntu kaynağıdır. Ahmet Sipahioğlu Tepelitaklak'la akademik camiaya eleştirel mizahın eşliğiyle bakıyor ve her şeyi tepetaklak ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Hayati Roman, “İzmir'in, bir profesörün, alkolün ve kuşların romanı”, Sabitfikir, Nisan 2011

Nicedir bir ümitle, kâh fiyakalı arka kapak tanıtım yazılarının gazı, kâh basında çıkan pazarlama amaçlı söyleşilerin ve yüksek satışların etkisi ile (bir romancının romanı hakkında sayfalar boyunca konuşmasını, açıklama yapmasını da hiç anlayamam ya!) elime aldığım yeni çıkan Türkçe romanları birkaç sayfa okuduktan sonra görev ve sorumluluk bilinci ile sıkıntılar içinde, hani belki biraz güzelleşir, ne bileyim hiç olmazsa iyi bir sonla bağlanır gibi iyi düşüncelerle bitirmeye çalışıyordum. Bir, iki, üç, dört, derken insan eline yeni bir Türkçe roman almaya korkmaya başlıyor.

Eleştirmenlik zor iş, sürekli keçiboynuzu yemeye benziyor. Eleştirmenlere kolaylıklar diliyorum. Benim yaptığıma eleştiri denemez, öyle bir iddiam da yok, sadece kitap tanıtmaya çalışıyorum.

Bu ülkede iyi bir eleştirmene yöneltilecek en haksız eleştiri herhalde “o da hiç bir şey beğenmez ki” olmalı. Ahmet Sipahioğlu'nun Metis'ten çıkan romanı Tepelitaklak’ı da bu halet-i ruhiye içerisinde edindim. Bir süre yeni bir hayalkırıklığı yaşama korkusu ile bir türlü başlayamadım. Neyse korktuğum başıma gelmedi.

İyi bir romanın sonradan, ortadan, efendim kenardan açılması, iyileşmesi diye bir şey yok. İyi roman iyi başlıyor, iyi gidiyor, iyi bitiyor.

Ulvi cümleler arıyorsanız size göre değil bu roman

Tepelitaklak’ı en iyi anlatan cümle arka kapakta yer alıyor: “Teğellenmiş öykülerden oluşan bir roman bu.” Aslında korkutucu bir cümle. Eğer öyküler teğellenmeye pek müsait değilse böyle bir kurgu girişimi ile ortaya garip bir şey de çıkabilir. Ama Ahmet Hoca iyi tasarımcı ve iyi terzi. Öyküler güzel, teğelleme başarılı.

Edebiyatımızda da sinemamızda da bir derinlik ve çok katmanlılık, çok boyutluluk problemi olduğunu düşünürüm. Genelde ortada bir tek hikâye olur, o da şöyle böyle bir hikâyedir, işin “edebiyat yapma”, efendim, şiirsel bir üslup tutturma, altı çizilecek, kahramanlara aforizma olacak koca koca cümleler söylettirme sevdası ağır basar. Vıcık vıcık romanlar okumayı seviyor, altını çizeceğiniz, hayranlık içinde arkadaşlarınıza göndereceğiniz ulvi cümleler arıyorsanız size göre değil bu roman.

Romanımızın kahramanları (öncelik sırasına göre değil) İzmir kenti, Karataş semti, Urla ilçesi, devlet ve vakıf üniversiteleri, abisi Tayyare çocukken ölünce onun hatırasına isminin Tayyare II olması düşünülen ama sonra Tayyar'da karar kılınan bir asistan, onun Kıbrıs Gazisi yatalak babası, kuşlar, romana adını veren Tepelitaklak kuşu, veya latince ismi ile Camptorhynchus Baffaius, yerli adı ile Pamuk Ördek, bütün bunların merkezinde felsefeci, alkol bağımlısı, kuş gözlemcisi bir üniversite profesörü Bülent Çağlar, ve onun karısı.

Kuşların göçünü sözcüklerle betimlemek! Cesaretiniz varsa deneyin!

Romanımız Asistan Tayyar'ın hocasına feryadı ile açılır: Tayyar, bunca yıldır asistanlığını yaptığı, hakkında, özel hayatının detaylarına kadar herşeyi bildiği hocasının başta isminin nereden geldiği olmak üzere kendisi ile ilgili hiçbir şeyi merak etmemesine ve bilmemesine bizim aracılığımızla sitem etmektedir. Bu vesile ile Tayyar'ın ve ailesinin kısa tarihlerini öğreniriz. Sonra romana teğellenme sırası Urla'ya gelir. Zira Tayyar ailesi ile birlikte Urla'da yaşamaktadır.

Yazarımızın adeta bir kamera hareketi ile Urla'daki bir pencereden uzak bir tepeye zoom yaparak betimlemeye başladığı ve kameranın bulunduğu yer ile arasındaki tüm detayları aktararak bulunduğu yere, ya da tüm bu manzarayı gören gözün bulunduğu noktaya çekilmesinden ibaret kısa bölümü ( Gökyüzü, Evler ve Pencere) çok yaratıcı ve başarılı buldum.

“Kuşların Destansı Yolculuğu” bölümü ise harika. Sipahioğlu bize sözcüklerle adeta bir kuş göçü belgeseli izlettiriyor. Sözcüklerin gücüne bir kez daha inandım sayesinde. Kuşların göçünü sözcüklerle betimlemek! Yazar adayları cesaretiniz varsa deneyin. Nasıl olabileceğini de okuyarak görebilirsiniz.

Ve teğellenme sırası İzmir'e gelir. İzmir anlatılırken “İzmir'in kadınları” unutulur mu? Sipahioğlu onlara da selamını yolluyor ve İzmir Üniversitelerinin 12 Eylül öncesi ve sonrası koşulları ile şekillenen kısa tarihini de anlatıyor bize. Sonra odaklanma sırası hocamızın yaşadığı Karataş semtine geliyor. Karataş'ın zaman içinde değişen yapısını öğreniyoruz.

Gerçek bir sanat eserinin görevi

Şölen (Sempozyum) bölüm başlığı Platon'u selam yollayarak bir özel üniversite, vakıf üniversiteleri sayfasını açıyor. Bülent Hoca artan kredi kartı borçlarını ödemek için kendisine ders vermesini teklif eden vakıf üniversitesinin teklifini kabul eder ve tanıtım toplantısına katılır. Tanıtımı yapan “tiril tiril, mevsimlik ve pahalı görünen bir takım elbise” giymiş olan genç, atletik dekan kusursuz bir İngilizce ile bölümünü tanıtır. Manzara daha çok bir özel şirket toplantısını andırmaktadır. Sahnedeki de dekandan ziyade bir Pazarlamacı gibidir.

Hocamızın alkollü maceralarına (evde sızdığı gece ve ayıldığı sabahın anlatıldığı bölüm de romanın zirvelerinden), asistanları toplayarak adeta zorla götürdüğü fantastik tır parkı maceralarına ve karısının gözünden nasıl göründüğü konularına girmeye yerimiz müsait değil. Romanımıza adını veren bir zamanlar Bafa gölünde yaşadığı rivayet olunan Pamuk Ördek ise ayrı bir alem!

Tepelitaklak gerçek bir sanat eserinin yapması gereken görevi yerine getiriyor. Okurken ve okuduktan sonra sizi bırakmıyor ve düşünmeye kışkırtıyor. Kendisinin ne olduğunu tanımlamaya çağırıyor sizi. Farklı katmanları, romana ustaca yerleştirilmiş, sırıtmayan sosyolojik ve psikolojik dokunuşları ile bir dönemin mekânları, insanları ve kurumlarına bir bakış yöneltiyor. Dilerseniz eğlenerek, keyifle okuyabilirsiniz, dilerseniz derin düşüncelere gark olabilirsiniz. İkisi de mümkün, tercih sizin. Edebiyatımızın güçlü ironi damarlarından beslenen, romanımızı ileri taşıyan sıkı bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Fatma Kahraman, “Kamikazede ‘tepe taklak’ olmaya davet!”, Vatan Kitap Eki, 9 Mart 2011

Tepelitaklak temel olarak hobisi kuş gözlemciliği, branşı ise felsefe olan İzmirli bir üniversite hocası ile uzatmalı asistanı Tayyar’ın maceralarını konu alıyor. Ancak ne karakterler ne de anlatı düz bir çizgi halinde... Tayyar’ın trajikomik çocukluğunu öğrenirken kafanızın üzerinden pamuk ördekler uçabilir! Felsefi düşüncelere yoğunlaştığınız bir anda kendinizi kimsenin bilmediği bir içkili mekânda bulabilirsiniz! Çeşitli ödüller aldığı çizgi film çalışmalarıyla tanınan Ahmet Sipahioğlu bu romanında, aynı zamanda toplum ve toplumu oluşturan bireylere keskin ve eleştirel bir bakış açısıyla bakıyor.

Kitap, Tayyar’ın kendini takdimiyle başlar. Tayyar, havacı olmak isteyip olamayan babasının verdiği ismi taşımaktadır. Tayyar’ın bu komik hikâyesinin ardındaki trajediyi sonradan öğreniriz. Sonraki bölümlerde Tayyar’ın Urla’da yaşayan ailesi ve dolayısıyla Urla’yı tanıyoruz. Yine alıştığımız denizel turistim iklimden farklı bir iklimle…

Roman içinde Kuşların Destansı Yolculuğu bölümüyle ikinci bir hikâye canlanıyor. Henüz uçmayı öğrenememiş pamuk ördeklerin biyolojiden bağımsız “insanlar dünyasında” birer canlı olarak tanıyoruz.

Bu arada, özel üniversitelere karşı olan Bülent Hocaya özel üniversitelerden birinin teklifini kabul eder ve karşılaştığı laubali öğrenciler yüzünden büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Bülent Hoca, felsefeyle olduğu kadar kuşlara da ilgilenmektedir. Önceki bölümde duygusal bir bağlamda değinilen kuşların göç etme konusu tamamen bilimsel desteklerle hoca tarafından açılanır. Böylece iki hikâye aynı düzleme girmeye başlar.

Hoca, zaman zaman Türkiye’deki felsefe etkinliği hakkında fikirleriyle öğrencileriyle iletişim kurar ancak; artık tümden alkol bağımlısı olduğundan öğrencilerini de alıp her zaman takıldığı alkol mekanına gider ve sarhoş olur. Anlatıcı bu arada lafı yine bir ördeğinin hayatına getirir. Bir pamuk ördeğinin yaşadığı yeri öğrenip onu bulmaya giden hocanın ördekle yolları acı bir olayla kesişir.

En sonunda ise, hocanın bir öğrencisi, bacaklarının dizden aşağısını kaybetmiş ve oksijen tüpü vasıtasıyla nefes alabilen babasıyla havalimanının dış hatlar terminaline doğru yoluna gitmektedir. Böylelikle baştan beri “tepetaklak” olan anlatı düz bir çizgiye girer.

Tepelitaklak okuyucuyu lunaparka davet eden bir kamikaze bileti gibi. Okurken kamikazedeymiş gibi oturduğunuz yerden kıpırdayamayacak; savrulacak, “tepetaklak” olacak; bir solukta eğlenceli bir macera yaşayacaksınız.

Devamını görmek için bkz.

Selim İleri, “Bir dönüm noktası: ironi”, Radikal Kitap Eki, 30 Eylül 2011

Recaizade Mahmut Ekrem’in romanı, Araba Sevdası (1896), zamanında önemsenmiş mi? Sanmıyorum. Araba Sevdası sonra da yıllarca önemsenmemiş. Aşk-ı Memnu Türk romanının ilk büyük eseri sayılmış, Araba Sevdası adeta yitip gitmiş. Oysa Recaizade’nin eseri bizde ironiye açılan ilk roman. Tuhaf ama, başlangıçta, ilk adımda ironiyle burun buruna gelmiş romanımız, sonra bambaşka bir çizgide gelişiyor. Hüseyin Rahmi’nin kara gülmecesi bile fazla önemsenmiyor. Hüseyin Rahmi gerçi çok seviliyor, çok okunuyor, ama onun kara gülmeceden ne amaçladığı üzerinde durulmuyor.

İroninin kara gülmeceden, hele kaba gülmeceden çok ayrılan bir yanı var. İroni trajiği barındırır. Araba Sevdası’nı alafranga Bihruz Bey’in gülünç maceraları gibi okursunuz; eser bitince öyle bir burukluk yakanıza yapışır ki, handiyse derin bir hüzün kalmıştır geriye.

Sözlüklerde ironiye baktım. Tanımlarda hüzünlendiriş, içlendiriş üzerinde durulmuyor. Kimi, alay etme, mizah diyerek geçiştiriyor; kimi, gülmece yanı ağır basan anlatım tanımını vermiş. Ali Püsküllüoğlu’nun emek ürünü sözlüğünde fazladan bir dikkat karşıma çıktı:

Püsküllüoğlu, tiyatro sanatında, ironinin etki gücünü arttırmak için gerçekliğin tersini söyleyerek alay etme anlamına değinmiş.Bence ironi, ısrar ediyorum, trajikle hep iç içedir.

Romanımız çokça ilgilenmemiş. Yine de bazı örnekler, hem de unutulmayacak örnekler, verimler söz konusu. Hüseyin Rahmi Utanmaz Adam’da öteki eserlerinden farklı bir tutumla ironiye yaslanır. Utanmaz adam Avnussalâh’ın pek çok kirli işten sonra toplumun gözbebeği olması gerçekten ironik bir sonuçtur.

Tanpınar’ın eşsiz Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü elbette unutmuyorum. ‘Abesle iştigal’in toplumumuzda hangi başarılara imza atabileceğini Tanpınar akıllara durgunluk verici bir tutumla anlatır. Bunlar hepsi yalan, roman için uydurulmuş şeyler dersiniz ince ince gülerken, bir yandan da bunlar hepsi yarın gerçeklik olabilir ve tıpatıp böyle olabilir kaygısıyla ürperirsiniz. Sonra bunların niye böyle olduğunu düşününce, işte ‘trajik’ toplumsal eleştiri karşınıza çıkar.

İroni bizde sesini yükseltememiş: Saatleri Ayarlama Enstitüsü gibi bir başyapıt, bugün bile, Huzur’un gölgesi altında. Melih Cevdet Anday’dan iki başyapıt: Aylaklar ve Gizli Emir. İlkinde, Abdülhamid ve Meşrutiyet artığı bir konağın, o konaktaki insanların öyküsü soluk soluğa ironinin süzgecinden geçirilir. Gizli Emir bir kehanet romanıydı: Tuhaf bir dikta yönetiminin tutsağı kılınmış aydınlar anlatılıyordu. İronisi yüksekti. İroniye kapılıp gidiyor, arka plandaki kehaneti –belki– kavrayamıyordunuz.

Gizli Emir 1970’te yayımlandı. Türkiye bir yıl sonra 12 Mart diktasını yaşayacaktı... İroni Oğuz Atay’ın da gönlünü çelmiştir. Korkuyu Beklerken’deki bazı öyküler, özellikle ‘Ne Evet Ne Hayır’, olağanüstü ironileriyle anılacak. Hemen Tehlikeli Oyunlar’ı ekleyeyim: Bu romanın ironiyle haşırneşirliği yarın daha derinden yorumlanacak umudundayım.

Yenilerde yayımlanmış iki roman: Yiğit Bener’den Heyulanın Dönüşü, Ahmet Sipahioğlu’ndan Tepelitaklak. İlki Can Yayınları’nın, ikincisi Metis Yayınları’nın verimi bu iki romanı art arda okudum. Öyle sanıyorum ki, bir dönüm noktasındayız. Ne Tepelitaklak, ne Heyulanın Dönüşü ‘satış rekortmeni’ romanlardan. Öte yandan, romanımızda bir dönüşüme işaret ediyor ikisi de. Sipahioğlu üniversite çevrelerini teşrih masasına yatırmış, tabii ironinin eşliğinde. Abartının eşliğinde demiyorum; önceleri abartılı bulduğunuz her olgu, Tepelitaklak’ta çok geçmeden yürek yakıcı gerçekliğin ifadesi olup çıkıyor. Gerçekliği bezediğini sandığımız ironi birdenbire bir ‘şamar’ olup çıkıyor. Yiğit Bener’se, Heyulanın Dönüşü’nde, bugüne kadar hep gerçekçilikle, hatta çıplak gerçekçilikle yaklaşılmış ‘baskı dönemleri’ni ironik yaklaşımla değerlendirmiş. Sonuç enikonu etkileyici: Bener, bugüne kadar hep belli süreçlerle değerlendirilmiş baskı dönemlerini bütün bir yaşayışımıza, toplumsal ve kişisel yaşayışlarımıza savurup, fırlatıp atıyor. Handiyse, hep baskı dönemleri! Başka bir şey yok! diyor romancı.

Mutlaka okuyun Bener’in ve Sipahioğlu’nun romanlarını.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.