Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-566-7
13x19.5 cm, 142 s.
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Hüseyin Kıran diğer kitapları
Madde Kara, 2004
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Resul
Kapak Resmi: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2006

Resul, daha önce şiir kitabı Madde Kara’yı yayımladığımız Hüseyin Kıran’ın ilk romanı... Resul, alışılmadık bir kitap: sıradan bir adamın –karanlık, parçalanmış, dağılmış bir dille yazılmış– gizli kalmış yaşamı...

Roman kahramanı, tarihsel olarak, hep eyleyen, biçimlendiren, hükmeden bir öznedir. En zavallı halinde bile kontrolü elinde tuttuğuna inanan biridir o – iyi romanlar bizi de buna inandırır.

Hüseyin Kıran, Resul ile belki de Türkçe edebiyatta ilk kez bu kadar belirgin olarak bu burjuva “kahramanı”nın, bireyin bir nesneden başka bir şey olmadığını haber veriyor. Kendi bedeninin, insanca sınırlılıklarının, olup bitenin, toplumun ve doğanın nesnesi olarak insan...

“Oysa neler düşünmüştüm. İşte bu yeni ben, bu havlayan varlık, bu öylece ben olan ben ortaya çıkınca her şeyin akışı değişecek, peşimde yılmaz bir kalabalık birikecekti. Şeylere yeniden ad verilecekti. Yönler yeniden bildirilecek, saatler kırılıp atılacak, bütün tarifler geçersiz kalacak, her şey keskinliğini yitirecek, her şeye yeniden başlanacaktı.

Ben delici bir görüyle donanmış olarak kazıklı savaş arabama binecek ve meydandaki kişilerle birlikte, sürecektim. Sonraki kuşakların Resulkent diye bilecekleri şehre yürüyecek ve her yeri zaptedecek, herkesi yenecek, hayatı dize getirecektim. Artık herkes koku alacak, ısırabilecek, basınç hemen giderilebilecek, yanlışlıkla çiğnenmiş yiyecekler daha midedeyken boşaltılabilecek, kusmak artık ayıp karşılanmayacak, kimsenin aklına bu tür bir şey gelmeyecek, çünkü kimsenin aklı olmayacaktı. Kimse dişi ya da erkek istediği için utanmayacak, kimse içinde başkalarının seslerini taşımayacaktı. Makineler kıstırıcı parçalarından arındırılıp ortada bırakılacaktı. Yollar büzülüp yok olacak, yerlerine düşmüş egemenler gelecekti. Binalar çatırdayarak yarılıp açılacak, artık oralara sığınılmayacaktı. Zaten kürklü bedenler üşümeyecek, yanmayacak, utanmayacak, sere serpe yaşayacaktı. İki ayaklı bu tüysüz varlıkları gerçek varlıklar yapacaktım. Kafa unutulacaktı. Bilmek olmayacaktı. Herkes, hepimiz muhteşem bahtiyarlar olarak toprağa yayılacak, gökyüzünün tadına varacaktık. Sadece yaşayacaktık.

Bir düzlüğe topladığım tebaamı çıktığım yüksekçe bir yerden uluyarak ululayacak, onların hiç dinmeyen, gittikçe şiddetlenen şeddeli ve şahane alkışlarıyla kendimden geçecektim. Ve ben, coşkulu Resul, bu kusma bir dursa...”

OKUMA PARÇASI

13. Bölüm’den, sayfa 76-79


(...)

Tuvaletim oldukça küçük, dar, sıkıcı bir yer. Üstelik burayı ben örümceklerle birlikte kullanmak zorundayım. Onlar –ki sayıları yedi ila yüz on arasında olmalı, renkleri çokça, değişir bu, tavandan başlayarak kendi küçük krallıklarını, bu en önemli şeyi, kontrolün tamamen kendilerinde olacağı, kimsenin habersizce içeri giremeyeceği, uyuyup beslenebilecekleri (ki bu onlar için bir böceği ya da sineği avlayıp ısırmak, maharetli bacaklarını kullanarak karınlarından salgıladıkları ipliklerle sarmak, sonra iç organlarını bulamaç haline getirecek bir sıvı zerk etmek ve bu yumuşamış, çorbalaşmış özü Tanrı'ya şükrederek emip içmek şeklinde seyrediyordu ve ben bunu heyecan verici bulmuyor değildim, yine de seyretmemeyi yeğlemiştim çok kez) sonra korkusuzca keyif çatacakları harika bir ev anlamına geliyordu bu– tuvalet kabinimin üçte birlik kısmından fazlasını işgal altında tutuyorlardı.

Bu hemen olmuş değildi. Önce yukardan inen pis su borusunun t'sinin kenarına yerleşti birisi; bir öncüydü bu belli ki ve misyonu orası hakkında bilgi toplamaktı. Sonra ikincisi göründü, heybetliydi ve diğerinin ondan çekindiğini anlamak için çok keskin gözlem yeteneğine sahip olmak gerekmiyordu. Önce çevreye dehşet saçan bir gerilim içinde bakıştılar, sonra adım adım ilerleyip tam ortada buluştular. Farklı kabilelerin üyeleri oldukları her hallerinden belli oluyordu. İncecik bacaklarından fışkıran tırtıklı kıllarını titreterek birbirlerine gözdağı vermeye çalışmaları görülecek şeydi, gördüm. Ne ki işler burada kalmadı. Bu örümcekleri ötekiler izledi. Kâh birinin, kâh diğerinin kabilesinden ve işler giderek çığrından çıktı. Artık kendi tuvaletime başım dik giremiyor, işimi bitirince pantolonumu dışarıda topluyordum. İçerdeki o içerikli kokunun eskisine oranla daha uzun zamanda dağılmasını ise, zaten küçük olan pencerenin üç kat ağla ve ağa yapışan tozla ve sinek ve uçucu böcek kurularıyla dolmasının yarattığı hava akımını kesme etkisine yoruyordum.

Artık bir şeyler yapma vakti geldiğine karar vermem böyle oldu. Onlarla uzlaşacak ve buna bir son vermelerini isteyecektim. Değil mi ki burası benim tuvaletimdi, bana ait toprakların kutsal ve elden çıkarılmasına göz yumma imkânı bulunmayan bir parçasıydı, burada öyle istedikleri gibi at oynatamazlardı, bunu reddederdim. Hadi at oynattılar diyelim, bu ancak benim iznim ve lütfumla olanaklı olacaktı, yoksa yok.

Onlarla görüşme ve anlaşma zemini bulma talebimi ilettiğimin ertesi günü yanıt aldım. Sabah tuvaleti için kapıyı açtığımda o görkemli sahneyle karşılaştım ve doğrusu örümcek halkının bu pek de kibar olmayan gösterişli görüntü konserinden epey etkilendim. Önde en büyük ve güçlü ve önemli olduğu belli olan bir örümcek, arkada, Tanrım, onlarcası – bu kadar olduklarını bilmiyordum. Saflar halinde, bölük bölük, kıta kıta dizilmişler beni bekliyorlardı ve ben tektim. Başlarında miğfer yoktu çünkü miğfer takmaya uygun bir başları yoktu. Bütün bedenleri kocaman ve korkunç bir baş ve bu başa hizmet eden epey yetenekli, birbirine eklenmiş mızrak parçalarından oluştuğunu sandığım –pek kuruydular ve katırdıyorlardı– bacaklarla bütün bir bölge nüfusu. Kendi küçük ve tetik başıma hizmet eden kocaman bir gövdem ve çengelli ellerim ve bir yığın kasım ve sistemlerim ve bacak ve ayaklarım olduğu için mutlu ve şanslıydım doğrusu. Gerçi bir örümcek olarak yaşamanın benim yaşadığım hayatla karşılaştırıldığında ne gibi zorluk, kolaylık, mut ve ilençleri olabileceği üzerine kafa yormamıştım, ama galiba, hepimiz yaşadığımız hayatı doğru ve geçerli sayma eğilimine sahibiz ve bu, sahip olduğumuz eğilimlerin içinde muhtemelen en işe yarayanı.

Neyse, benden kat be kat kalabalık, muhtemelen milyon kere zehirli ve örgütlü olmalarına rağmen tevazu gösterdiler. Sınırlarını –ki bu sınırlar tavandan lavabonun biraz üstüne kadar bir bölgeyi belirliyordu ve bu tuvaletimin neredeyse yarısı demekti– genişletme girişiminde bulunmayacaklarına, tuvaletime başımı eğerek girebileceğime ve lavaboyu iki büklüm kullanabileceğime dair bana garanti veriyorlardı. Başımı aşırı sakınmam gerekmezdi, tabii onu kaldırmamam önemli bir koşuldu. Ben de bunun karşılığında onlara ilişmeyecek, ihtiyaç dışında tuvaletin ışığını yakmayacak –lambanın hemen çevresinde hükümranlık süren yeşil penisli bir bey'in özel isteğiydi bu, çünkü ısınan lambadan sık sık yanıyor, durmadan bir yerleri sarılı dolaşmak zorunda kalıyor ve bu onun gösterişli görüntüsünde onarılmaz zararlara neden oluyordu ve bunu kabul edilmez bulduğunu kesin bir dille ifade ediyordu ki çektiği acı da çabasıydı– ve en sonu, tuvalete temizlik için kezzap dökmeyecektim. Bunun boğucu buharı narin bedenlerini tahriş ediyor, bir türlü kabuk bağlamayan yaralar açıyordu. Anlaşma metni buydu. Tereddütsüz imzaladım.
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Semih Gümüş, “Acının yarattığı Resul-adam...”, Milliyet Sanat, Haziran 2006

"Gövdeden kurtulmak mümkün, bilinçten kurtulmak değil.”

Resul’den

Edebiyatın bir dönemi anlatma yükümlerinden kendini kurtarması, her dönemi ateşli hastalıklarla geçen bizim dünyamızda her yerde olduğundan daha zor olmalı. Belki yaşananların sıcağı yüzümüze vurduğu anda yazının da kendi karşılığını vermesi bekleniyor: Silahlarını çekip on ikiden vurmalı, böylece çoğunluğun beklentileri karşılanmalı.

Oysa neden sonra daha iyi anladım ki, bir toplumun ya da kültürün yaşadığı sıcak dönemleri, o dönemlerin içinden anlatmak yerine, gecikmek pahasına, sular durulup süzüldüğünde yaratıcı yazının olanakları içine çekmek, değeri daha zor aşınır, unutulması daha güç yapıtlar verilmesinin en doğru yoludur.

Yoksa doğrudan müdahale hakkını kullanan, ama şimdi unutulmaya yüz tutmuş romanlar okumaktan sıkılacaktık, sıkılmışızdır; oysa ki Hüseyin Kıran, Resul adlı romanını öylesine karanlık bir mağarada okumak zorunda bırakıyor ki, orada okunmuş olanın bıraktığı izi insan bir ömür boyunca taşıyabilir.

Resul’ün ilk sayfalarında, hayatla belli ki bitmemiş bir kavgası olan, ama kim ya da ne olduğu belirsiz bir kişiliğin içyüzüyle çatışmasına dolaylı bir giriş yapılıyor. Baştan anlamı çözmek kolay olmuyor, ancak neredeyse romanın üçte birinden sonra, yaşanan kişilik yarılması, kimlik yitimi ve onu çevreleyen kişilerle kurulan çaresiz ilişki romanda çirkin yüzlerle görünüyor.

Daire: Onun gibi olunduğunda, insan acılarının dineceği öğrenilen güç. Korkuyla yaşamak yerine, “o olunca” ve hayatı onun isteklerine göre düzenleyince sorunlar da biter mi? Resul kendi kişiliğinden vazgeçip Daire ile özdeşleşmesi gerektiğini anlamakta gecikmiştir. Hapislerden ve işkencelerden, neredeyse yok edildikten sonra.

“Daire’nin senden haberi olduğunu bil!” Otoriteye başkaldırıyorsan, öğrenmen gereken ilk ders, iplerin senin elinde olmadığıdır. Resul’ün yaşadığı durum içinde bazen öğrenmeye bile zaman kalmaz; karşıda şiddetle ya da vaatlerle istediklerinin gerçekleştirilmesini bekleyen bir kurumsal buyurma düzeneği var ki, önce bireylerin çaresizliğini çoğaltır, sonra içlerini boşaltır.

Sonunda hayatını yeniden düzenlemeye karar vermiş ve yalnızca uyumayı düşünen Resul ile okur olarak ilişki kurmak olanaksız. Resul bizim hayatımızı değil, kendi yaşadıklarını anlatıyor. Belki bütün hayat bir özdenetim, kendini gözden geçirme olarak yaşanıyor, ama Resul aynı zamanda bunun da sıradışı örneklerinden biri.

Daire'yi ziyaret

İsteyen, eyleyen ve kahreden güç, bir gün onun tarafından teslim alınmayı beklemeyen, beklemesi için nedenleri de bulunmayan Resul’ü de ele geçirmiştir. Suçlu olup olmadığı önemli değildir Resül’ün; o suçsuz olduğunu bilmektedir, ama suçlu görülmüştür.

Resul, bir zamanlar aldığı çağrıya uymanın bedelini en acı biçimde ödemiştir. O güne dek kılıcın ucunun kendine de dokunabileceğini düşünmemiş, başkalarını hiç düşünmeden, yalnızca kendi için yaşamayı seçmiştir. Gelgelelim, Daire’nin doğasında da cezalandırılacağını aklına hiç getirmeyenleri seçmek vardır. Resul ne çıktıktan sonra kabul edebilmiştir cezalandırılmayı ne işkence sırasında inanabilmiştir yaşadıklarına.

Resul’ün, Daire’yi ziyaret edip dışarı çıktıktan sonra Resul olmaktan çıktığını söylemek de doğru değil Resul, asıl o zaman Resul olmuş, kendini esir alanlar gibi olmak, cezalandırıcıya dönüşmek istemiştir. Artık öteden beri karşı karşıya olduğu baba, Hafize ana, en yakınındaki kadın Işıl da ruhları bedenlerinden serbest bırakılacaklar arasında görünmektedir Resul’e. Romanın sonunda, sıra Resul’ü yok etmeye gelir. Nasıl öteki bütün Resullerin başına gelmişse pencereden aşağı atılmak, bir suçlu olarak ortada kalan Resul’ü de yok etmek için aşağı atar Resul.

Böylece suçlu yanını öldürerek suçlarından kurtulur mu insan: “Bu o kadar da kolay olmayabilir. Çünkü ölmek demek, kurtulmak ve dünyanın tamamen dışına çıkmak demek değildir.” Değil mi ki Resul’ün Daire’nin yaşattığı acılarla ruhsal ölümü onun dünyanın dışına çıkmasını sağlayamamıştır...

Bir an romanı

Hüseyin Kıran, bir benzeri yazılmamış romanıyla önemli bir sorunu deşiyor. Deşiyor: Çünkü Resul, tamamıyla bir groteske, filadam’a dönüşmüş kahramanının ağzından bildiğimiz bir cerahate kamasını sokuyor ve irin, acı, suç, korku, işkence, hiçlik, şiddet olarak akıyor.

Resul bir dönem romanı mı? Sözgelimi, birçok benzer yara açmış 12 Eylül ruhuna verilmiş bir karşılık, bir içbükey ayna, çekilmiş bir bıçak mı? Roman yazarının hiç kuşku yok ki doğrudan anlatması gerekmeyen sıcak dönemlerden bir dönemi anlattığı örtük bir metin mi?

Belki bir dönem romanı olarak da okunabilecek "Resul"ü, ben bir an romanı olarak okudum. Toplumsal acıları anlatan roman nasıl bir dönem romanı olarak okunabilirse, bireyin tikel acıları da bir an romanı olarak okunabilir.

Resul’ün yaralı bilincinden dökülen dönem belli. Hüseyin Kıran, sert gerçekleri yalnızca yazınsal yazının olanakları içinde dile getirmeyi amaçlarken, bunu parlak bir biçimde kotarabilmesinde gene kendi yaratıcılığının ürünü olan kahramanı Resul’den destek görmüştür. Resul’ün yitik bilinci bütün yaşananları dolaylı biçimde anlatmaya elvermektedir.

Şiddet ve işkence odağı Daire ve onun yaratıcısı siyasal dönem, evin içine girmeye çalışan sinsi varlık’tır: “O kanlı olduğunu sandığım gözleri, tıslayarak soluyan ağzının yılansı sesi ve iç kaldıran çürümüş et kokusu, sokulgan ısısı hemen kulağımın dibinde.” Hüseyin Kıran anlattığı sert dünyanın adını somut sözcüklerle koymaya gönül indirmeden, yazınsal dilin dolayımlı anlatım gücünden, göstergelerden aldığı gizilgüçle Resul’ü önemli bir romana dönüştürüyor.

Resul bilinen işkenceleri acımasızca yaşamış, kişiliği öylece kıyılmış, bedenini korumasını beklediği acının şiddetine yenik düşmüştür. Resul, yenik düşmenin romanıdır. İşkenceyi bilincini yitirerek yaşayan Resul, sonunda gövdesini teslim etmeye razıdır ve böylece yaşadıklarından kurtulabileceğini düşünür, ama bilincini esir alan yaralardan nasıl kurtulur? Belki de: “Bilinci işe karıştırmamalı, ya da eğer bilinci susturamıyorsak gövdenin yaşaması bastırılmalı; salt bilinç olarak kalmalı.”

Gördüğü işkenceler yüzünden yitirdiği bilincinin yerine yeni bir kişilik koyamadığı için, bir kurban olarak yaşamak zorunda kalmıştır Resul. Camille Paglia, “Doğada özgür irade olmadığından, özgür irade bedenimizin alyuvarlarında ölü doğar,” diyor. “Seçeneklerimiz, yabancı eller tarafından şekillendirilip hazır paketler halinde bize özel ulakla gelir.”

Resul’ün elinden alınmış özgür iradesi yerine, Daire’nin şiddetseverliğinin ürünü olan şizofrenik bir bilinç geçmiştir. Yaşadığı trajediyi de sanki Paglia şu sözleriyle açıklar: “Trajedi erkeğe ait bir yükseliş ve düşüş paradigmasıdır.” Kör ve suskun, dünyayı görmek istemeyen, yaşadığı acıyla ne bilincini ne de bedenini koruyabilmiş Resul, kurtçuklara ve böceklere, kanatlı karıncalara yenik düşmüş yaratık, gerçek hayattaki bir insan gibi değil, bir Resul-adam olarak önümüze atılmıştır.

Kendi ben’iyle yaşayan, başkalarının varlığından korkan Resul-adam, “bir insan olarak hayvan”, biz değiliz elbette, ama bir benlik olarak bizi ilgilendirmektedir.

Resul-adam bilinci

Resul, baştan sona Resul-adam bilincinde yazılmış. Hüseyin Kıran’ın yarattığı özel dilin ürünü, ayrıksı bir roman. Dilini kendi satır aralarından çıkan şu tümcelerde anlatıyor: “Sözcükler Resul’e ulaşmadan havada bozuluyor, dağılıyor, hecelere, harflere, vurgulara, tonlamalara bölünüyor, düzensizlik içinde seslerden oluşan bulamaç boca ediliyor üstüne; sesler yığın halinde akıyorlar kulaklarından içeri.”

Hüseyin Kıran, romanın başından sonuna süren, bozulmuş, bölünmüş, düzensiz sözlerden ve seslerden oluşturduğu kurucu dilini sarsaklıktan, sığlıktan kurtarmak için çok uğraşmış olmalı. Bilinç içinde oluşup eyleyen bu dil bazen dişlerini gösterip tatsızlaşabilir, kendini yineleyebilir, sıkabilirdi. Özel bir dili kurmak kadar, roman boyunca sürdürmenin güçlüğü de var. Bilinç-akışı bazen duruluyor, bazen Resul’ün kendini yitirdiğini gösterecek denli derinleşiyor, söz ve anlam dizinini bozuyor. Romanda Resul hem kendini anlatır hem kendi.

Resul, önemli bir roman. Roman sanatımızın yüksek bir verimle yayılıp toparlanmakta güçlük çektiği sırada yapılmış özel bir katkı, ayrıksı dili ve anlamıyla yaşanan anların, dönemlerin nasıl anlatılabileceği sorusuna verilmiş, beklenmedik bir karşılık.

Devamını görmek için bkz.

Kemal Varol, “Kara bir roman”, Radikal Kitap Eki, 14 Temmuz 2006

Hüseyin Kıran'ın ilk romanı Resul, roman sanatında tam olarak hangi noktaya yerleştirileceği kestirilemeyecek denli güç, anlamını ilk elde açık etmeyen, simgeler ve benlik oyunlarıyla örülü, giderek kendi üzerine kapanan, ancak ışıltısını tam da bu kapanmadan veren bir kitap. Resul, Daire gibi bir korku merkezinin etrafında gelişiyor. Sürekli olarak roman kahramanı Resul'ü izleyen, onun ve herkesin ne yaptığını bilen, gerektiğinde işkencelerle onu cezalandıracak olan Daire, bu romanın önemli bir unsuru olarak öne çıkıyor. Hayatı, Daire'nin muhtemel çağrılarına göre şekillenip parçalanan Resul, bu çağrılar arasında geriye dönüşlerle belleğindeki kimi hatıralara, korkuyla bekleyiş anlarına geçişler yapıyor.

Bahçede yaşamaya zorlanmış bir baba, analık Hafize Hanım, kiracı kadın Işıl, Mahir Bey ve en önemlisi de hep işkence ve tahakkümle anılacak olan Daire, giderek roman kahramanı Resul'ün tüm benliğini ele geçiriyor. Kokular, sesler, görüntüler; dairenin çağrıları, geriye dönüşlerle anımsanan kimi hatıralar, Resul'ün sürekli bir biçimde varlığıyla boğuşmasına neden oluyor. Bu noktadan sonra, dışarının ve dışarıyı temsil eden herkesi sarmalayan Daire'nin baskısıyla, şizofrenik bir algıya sahip olan Resul'ün sığınak olarak gördüğü eve ve bu evin bir odasına odaklanıyor roman.

Sancı sürüyor

Ancak, romanda, Resul'ün kapandığı ev ve oda da tekinsiz bir alan olarak resmedilir. Bu sebeple, giderek başkalarının bilincine yerleşmeye çalışır Resul. Ancak, başkalarının bilincinde yaşam sürmeye çalıştıkça, sürekli olarak saldırıya uğrar. Buna çok geçmeden Daire'nin saldırısı ve işkenceleri de eklenir.

Resul'ün, Daire'nin bildik işkenceleriyle daha da yaralanmış bilinci, ölümün kurtulmak ve dünyanın tamamen dışına demek olmadığını anlamasıyla, geride büyük bir varlık sancısı bırakıyor. Hedef alınacak kimse kalmadıktan sonra diğerlerine yaptığı gibi kendini de üçüncü kattan aşağı atıyor Resul. Artık bir beden olarak mevcudiyetini kaybetmiş olsa da, bilincin bir imgeye yapışıp kalmış sancısı varlığını sürdürmeye devam ediyor.

Semih Gümüş'ün saptamasıyla, Hüseyin Kıran, sert gerçekleri yazınsal yazının olanakları içinde kalarak dile getiriyor. Simgeler, örtük ifadeler, bölünmüş kişiliklerle; hepsi tanıdık ama belirli bir döneme veya yere ait olamayacak kadar belirsiz aynı zeminde ortaya çıkıyor bu roman.

Kıran, hapis ve işkencenin odağı olarak görülen Daire'nin kendisiyle, toplumla, hatta kendisiyle, oldukça kapalı simgelerle olduğu kadar travmatik bir dilin yardımıyla hesaplaşıyor. Böylelikle, bu roman birçok okumaya da imkân tanımış oluyor. Yer yer 12 Eylül'ü ve cezaevini andıran sahneler, yer yer dönemin bildik acıları, başarılı bir soyutlamayla anlatılıyor romanda. Ancak, yine Gümüş'ün saptamasıyla, Resul'e bir dönem romanı demek zor. Resul, daha çok bireye odaklanmış, belirli bir simgenin bellekte bıraktığı ize adanmış bir roman belki de.

Kekeme bir dil

Resul'ü öne çıkaran en önemli unsur kanımca bu romanın taşıdığı ayrıksı dilde yatıyor. Şiirsel olduğu kadar travmatik bir dili var Resul'ün. Ama bu dil daha çok kesik kesik, kekeme bir nitelik taşıyor. Geriye dönüşler ve iç monologlarla, bozuk bir söz dizimi ve eksiltili cümlelerle şekillenen bu romanın dili baştan sona aynı tempoda, güç bir kararlılıkla şekilleniyor.

Romanın kimi yerlerinde bilinçli olarak kullanılmayan yüklemler, sıkça başvurulan devrik cümleler, bu cümlelerden eksiltilen noktalama işaretleri, sıkça kullanılan ara açıklama ve geriye dönüşler, roman kahramanı Resul'ün bilincini ustaca yansıtmakla kalmıyor, ortaya benzersiz bir dilin çıkmasını da sağlıyor. Hüseyin Kıran, bu dille, kötülüğün, karanın, tiksindirici olanın, 'bellek odalarının' izini sürüyor.

On yılını politik nedenlerle cezaevinde geçiren ve Madde Kara adında bir şiir kitabı bulunan Hüseyin Kıran, dillerini bildiği halde, kendisine berrak bir hayat yaşatmayan 'kara kamu'ya benzersiz bir romanla cevap veriyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.