Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-054-9
13x19.5 cm, 160 s.
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Charles Bukowski diğer kitapları
Kasabanın En Güzel Kızı, 1992
Büyük Zen Düğünü, 1993
Ekmek Arası, 1995
 
Factotum
Özgün adı: Factotum
Çeviri: Avi Pardo
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 1994
9. Basım: Mayıs 2016

Zengin olmayı düşleyen yoksul ve despot bir babanın cehenneme çevirdiği ergenlik döneminden sonra iki yıl Los Angeles Üniversitesi'nde gazetecilik bölümüne devam eden Charles Bukowski (Henry Chinaski) kararını verir. Babası gibi biri zengin olmak istediğine göre, o tersini isteyecektir. Aylaklığı. Ancak erken yaşta saptadığı bir hedefi vardır. Yazar olmak.

Mukavva bavulunu alıp yola düştüğünde yirmi iki yaşındadır. Ucuz pansiyon odalarında sefaletle boğuşup yazmaya çalışırken kendine gerçek bir dost edinmiştir. Alkol.

Bar Kelebeği filminde beş günlük bir kesitini senaryolaştırdığı bu dönem yaklaşık on yıl sürer. Eyalet eyalet dolaşıp, pansiyon kirası ve içki giderlerini karşılamak için sayısız ikinci, hatta üçüncü sınıf işlere girip çıkar. Bukowski roman, öykü ve şiirlerinde sık sık özlemle söz ettiği bu dönemi anlatırken mizahının ve onu çağdaş Amerikan edebiyatının önde gelen yazarlarından biri yapan eşsiz yalınlığının doruğundadır.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 7-17

1

Sabahın beşinde New Orleans'a vardığımda yağmur yağıyordu. Bir süre otobüs terminalinde oturdum ama insanlar canımı sıkmaya başlayınca bavulumu alıp dışarı çıktım ve yağmurda yürümeye başladım. Kiralık bir oda bulabileceğim yoksul semtlerin ne tarafta olduklarını bilmiyordum.

Mukavva bir bavulum vardı, dökülüyordu. Bir zamanlar siyahtı ama siyah kaplama yer yer soyulunca altından sarı mukavva çıkmıştı ortaya. Siyah ayakkabı boyasıyla oraları kapatmaya çalışmıştım. Yürürken boya akmaya başlamış, bavulumu sersem gibi bir elimden diğerine geçirirken pantolonumun iki paçasını da lekelemiştim.

Yeni bir şehir daha; bu kez şansım yaver giderdi belki.

Yağmur kesildi ve güneş açtı. Telaşsız yürüyordum.

"Hey, zavallı beyaz pislik!"

Bavulumu yere bıraktım. Verandanın basamaklarında bacak bacak üstüne atmış melez bir kadın oturuyordu. İyi parçaydı.

"Merhaba beyaz pislik!"

Cevap vermedim. Öylece durup baktım ona.

"Güzel bir kadınla yatmak ister misin?"

Güldü. Eteği iyice yukarı çıkmıştı, bacağını sallıyordu; güzeldi bacakları, yüksek ökçeleri çekmişti ve bacağını sallayıp güldü bana. Bavulumu alıp ona doğru yürüdüm. Yürürken sol taraftaki pencere perdesinin kıpırdadığını fark ettim. Siyah bir erkek yüzü gördüm. Jersey Joe Woolcott'u andırıyordu. Geri dönüp kaldırıma doğru yürüdüm. Melezin kahkahası sokağın sonuna varana dek izledi beni.

2

Bir barın karşısında, ikinci katta bir oda buldum. Barın adı The Gankplank'ti. Kapıları açıktı, pencereden barın içini görebiliyordum. Bir sürü yıpranmış yüz vardı orda, ilginç yüzler de. Geceleri odamda oturup şarap içiyor, pencereden bardaki insan yüzlerini inceleyip paramın tükenmesini bekliyordum. Gündüzleri uzun ve ağır yürüyüşlere çıkıyordum. Güvercinleri izliyordum saatlerce. Paramın dayanması için günde tek öğünle yetiniyordum. Pis bir aşçısı olan kirli bir kafe bulmuştum, kahvaltısı zengindi ama –çörek, mısır ekmeği, sosis– hem de ucuz.

3

Bir gün yine sokağa çıkmış dolanıyor, kendimi mutlu ve rahat hissediyordum. Güneş tam olması gerektiği gibiydi. Tatlı. Barış vardı havada. Bir sokağın ortalarında, bir dükkânın önünde adamın teki duruyordu. Önünden geçtim.

"Hey, ARKADAŞ!"

Durup geri döndüm.

"İş ister misin?"

Yanına gittim. Omuzunun üstünden geniş bir oda görebiliyordum. Her iki yanında kadın ve erkeklerin dizildiği uzun bir masa. Önlerinde duran bir şeylere çekiçle vuruyorlardı. Loş ışıkta vurdukları şey midye gibi görünüyordu. Midye kokusu da vardı havada. Dönüp yürümeye devam ettim.

Babamın nasıl her gece eve gelip annemle iş konuştuğunu anımsadım. Kapıdan girmesi ile başlar, yemek boyunca devam eder, babamın saat 20.00'de yatıp ertesi gün dinlenmiş olarak işe gitmesi gerektiği için "bütün ışıklar sönsün!" diye bağırdığı yatak odasında biterdi. İş dışında konu yoktu onun için.

Köşede başka biri durdurdu beni.

"Dinle dostum…" diye başladı.

"Evet?" diye sordum.

"I. Dünya Savaşı'na katıldım ben. Bu ülke için hayatımı tehlikeye attım ama kimse bana iş vermiyor. Yaptığıma saygı duymuyorlar. Karnım aç, yardım et bana…"

"Çalışmıyorum."

"Çalışmıyor musun?"

"Öyle."

Uzaklaştım. Karşı kaldırıma geçtim.

"Yalan söylüyorsun!" diye bağırdı arkamdan. "Çalışıyorsun. Var senin bir işin!"

Birkaç gün sonra iş arıyordum.

4

Masanın öbür yanında işitme cihazı olan bir adam vardı, kablosu yüzünün yanından sarkıp pillerin bulunduğu gömlek cebine giriyordu. Ofis loş ve rahattı. Üstünde eski, kahverengi bir takım vardı, gömleği buruşuk, kravatı kenarlarından yıpranmıştı. Heathercliff'ti adı.

İlanı bir yerel gazetede görmüştüm ve adres odama yakındı.

Gözü gelecekte genç adamlar aranıyor. Tecrübe gerekmez. Dağıtım bölümünde başla ve yüksel.

Azimli görünmeye çalışan dört-beş gençle beraber dışarıda bekliyordum. Başvuru formlarımızı doldurup teslim etmiştik, şimdi bekliyorduk. En son ben çağrıldım.

"Bay Chinaski, Demir Yolları'ndan neden ayrıldınız?"

"Demir Yolları bir gelecek vadetmiyor diye düşündüm."

"İyi bir sendikaları, kapsamlı bir sağlık ve emeklilik sigortaları var."

"Benim yaşımda emeklilik düşünmek yersiz."

"New Orleans'a neden geldiniz?"

"Los Angeles'da geniş bir çevrem var, bir kariyer edinmeme engel teşkil ettiklerini düşünmeye başlamıştım. Rahatsız edilmeden konsantre olabileceğim bir yerde olmak istedim."

"Bizimle çalışmayı sürdüreceğinizden nasıl emin olabiliriz?"

"Olamazsınız."

"Neden?"

"İlanınızda azimli birine gelecek vadediyorsunuz. Gelecek görmezsem işi bırakırım."

"Neden sakal tıraşı olmadınız? Bir bahis mi kaybettiniz?"

"Henüz değil."

"Henüz değil mi?"

"Hayır; evsahibimle sakalıma rağmen bir günde iş bulacağıma dair bahse girdim."

"Peki, sizi haberdar ederiz."

"Telefonum yok."

"Ziyan yok Bay Chinaski."

Çıkıp odama döndüm. Kirli koridorun sonundaki banyoya gidip sıcak bir banyo yaptım. Sonra elbiselerimi tekrar giyip sokağa çıktım ve bir şişe şarap aldım. Odama dönüp pencerenin önünde şarabımı yudumlayıp bardakileri, gelip geçenleri izledim. Yavaş içiyordum ve bir silah bulup çabucak şu işi bitirmeyi geçirdim aklımdan tekrar – fazla konuşup düşünmeden. Cesaret meselesi. Ben pek cesur değildim. Şişeyi bitirip yattım. Sabah dört sularında kapının çalınmasıyla uyandım. Elinde telegraf bir çocuk. Telegrafı açtım:

BAY CHINASKI. SABAH 8'DE İŞTE OLUN.

R. M. HEATHERCLIFF.

5

Bir dergi yayıncıları dağıtım şirketiydi bu, paketleme masasının önünde dikilip paketteki dergi adedinin irsaliyeyi tutup tutmadığını kontrol ediyorduk. Sonra irsaliyeyi imzalayıp paketi başka şehirlere yollanacak şekilde hazırlıyor ya da yerel dağıtım için kamyona yüklüyorduk. İş kolay ve monotondu ama çalışanlar sürekli panik içindeydiler. İşlerini kaybetmekten korkuyorlardı. Çoğunluk genç insanlardı ve bir sorumlu yoktu aralarında. Birkaç saat sonra iki kadın arasında tartışma çıktı. Dergilerle ilgili bir şeydi. Çizgi romanları paketliyorduk ve masanın öbür yanında bir şeyler ters gitmişti. Kadınlar giderek hiddetleniyorlardı.

"Bakın," dedim, "okumaya bile değmeyen kitaplar için tartışıyorsunuz."

"Öyle mi?" dedi kadınlardan biri, "bu işi kendine yakıştıramadığını biliyoruz."

"Yakıştıramamak mı?"

"Tavrın öyle. Fark etmedik mi sanıyorsun?"

İşini yapmanın yeterli olmadığını, ilgili, hatta tutkulu olman gerektiğini ilk kez o anda anlamıştım.

Üç-dört gün daha çalıştım orda, cuma günü saat hesabı para verdiler bize. Sarı zarf içinde yeşil banknotlar ve bozukluk. Gerçek para, çek değil.

Paydos saatine doğru kamyon şoförü yanımıza geldi. Bir dergi yığınının üstüne oturup bir sigara yaktı.

"Tamam Harry," dedi memurlardan birine, "zam aldım bugün. İki dolar."

Paydostan sonra bir şişe şarap alıp odama gittim, biraz içtikten sonra şirkete telefon ettim. Uzun süre çaldırdım telefonu. Sonunda Bay Heathercliff açtı. Hâlâ ordaydı.

"Bay Heathercliff?"

"Evet?"

"Chinaski ben."

"Evet Bay Chinaski?"

"İki dolar zam istiyorum."

"Ne?"

"Doğru duydunuz. Kamyon şoförünüze yapmışsınız."

"Ama iki yıldır bizimle o."

"Zam istiyorum. İhtiyacım var."

"Haftada on yedi dolar alıyorsun ve on dokuz istiyorsun, öyle mi?"

"Evet. Kabul ediyor musunuz?"

"Mümkün değil."

"Öyleyse işi bırakıyorum." Kapattım telefonu.

6

Pazartesi günü akşamdan kalmaydım. Sakal tıraşı olup bir ilanın peşine düştüm. Gözlerinin altında koyu halkalar olan, kolluk takmış bir editörün karşısında oturuyordum. Haftalardır uyumamış gibi bir görünümü vardı. Serin ve loştu içerisi. Kentteki iki yerel gazeteden küçüğünün hazırlandığı odaydı. İnsanlar okuma lambalarının altında yeni baskıyı derliyorlardı.

"Haftada on iki dolar," dedi.

"Peki," dedim, "kabul ediyorum."

Sıhhatsiz görünümlü bir göbeği olan kısa boylu bir adamla çalışıyordum. Eski tip bir köstekli saati vardı, altın zincirli. Yelek ve güneş şapkası giymişti. Dudakları dolgun, yüzü etliydi. Yüzündeki çizgilerde kişilik yoktu, birkaç kez katlanıp sonradan açılmış bir karton parçasını andırıyordu yüzü. Ayağında köşeli ayakkabılar vardı, tütün çiğniyor, arada sırada ayağının dibindeki hokkanın içine tükürüyordu.

"Bay Belger," diye söze başladı uykuya gereksinimi varmış gibi görünen adamı kastederek, "bu gazeteyi ayağa kaldırabilmek için büyük çaba sarfetti. İyi adamdır. O gelmeden önce iflasın eşiğindeydik." Sonra bana baktı. "Bu işi genellikle üniversite öğrencilerine verirler."

Kurbağanın teki diye düşündüm, evet, bir kurbağa.

"Yani," diye devam etti, "öğrencilere verilir bu iş genellikle. Çağrılana dek kitaplarını okuyup ders çalışır öğrenciler. Öğrenci misin sen?"

"Hayır."

Genellikle öğrencilere verirler bu tür işleri."

Çalışma odama dönüp oturdum. Oda, içinde ilanlar için kullanılan çinko klişelerin bulunduğu çekmecelerden geçilmiyordu. Bu klişelerin çoğu tekrar tekrar kullanılıyordu. Birçok baskı vardı ayrıca – firma isimleri ve logolar. Şişman adam "Chinaski!" diye bağırınca gidip hangi klişeyi istediğini soruyordum. Bazen rakip gazeteye gidip onlardan ödünç klişe almam gerekiyordu. Onlar da bizden alıyorlardı. İyi bir yürüyüştü ve arka sokakta ucuz bira içebileceğim bir yer keşfetmiştim. Bana çok fazla iş düşmüyordu, birahane ikinci adresim olmuştu. Şişman yokluğumu fark etmeye başlamıştı. Önceleri pis pis bakmakla yetindi. Sonra bir gün,

"Nerdeydin?" diye sordu.

"Bir bira içtim."

"Öğrencilere verilmesi gerekir bu işin."

"Öğrenci değilim ben."

"Sana yol vermeliyim. Sürekli burda olacak birine ihtiyacım var."

Şişman adam beni Belger'e götürdü. Belger her zaman olduğu gibi yorgun görünüyordu. "Bu iş bir öğrenciye verilmeli Bay Belger. Korkarım ki bu adam uygun değil. Bir öğrenci bulmalıyız."

"Peki," dedi Belger. Şişman adam uzaklaştı.

"Nedir sana borcumuz?"

"Beş gün."

"Peki, muhasebeye git."

"Dinle Belger, bu ihtiyar iğrenç biri."

Belger iç geçirdi. "Lanet olsun, bilmiyor muyum sanıyorsun?"

7

Hâlâ Louisiana'daydık. Önümüzde uzun bir Teksas yolculuğu vardı. Konserve yiyecekler vermişlerdi bize ama açacak vermemişlerdi. Konserve kutularımı yere koyup tahta sıraya uzandım. Diğerleri kompartmanın ön kısmında toplanmışlardı, konuşup gülüşüyorlardı. Gözlerimi kapattım.

On dakika sonra ahşap sıranın aralıklarından toz kalktığını hissettim. Çok eski bir toz, tabut tozu, ölüm kokuyordu, uzun zamandır ölü olan bir şeyin tozu gibi. Burun deliklerime girdi, kaşlarıma yerleşti, ağzıma girmeye çalıştı. Sonra derin nefes sesleri duydum. Aralıklardan sıranın altına gizlenmiş bir adam gördüm, oydu tozu üfleyen. Doğruldum. Adam süratle sıranın altından çıkıp kompartmanın ön kısmına gitti. Yüzümü silip ona baktım. İnanılır gibi değildi.

"Buraya gelirse bana yardımcı olmanızı istiyorum," dedi diğerlerine. "Söz verin yardım edeceğinize…"

Hepsi beni izliyordu. Sıraya uzandım tekrar. Konuşmalarını duyabiliyordum:

"Nedir bunun derdi?" "Kendini ne sanıyor?" "Kimseyle konuşmuyor." "Kendi başına duruyor hep."

"İndiğimizde okuruz onun canına. Orospu çocuğu."

"Onu haklayabilir misin Paul? Bana kaçık gibi geldi."

"Ben haklayamazsam başkası haklar. Onunla işimiz bittiğinde boku yemiş olacak."

Bir süre sonra su içmek için kompartmanın ön kısmına doğru yürüdüm. Yürürken tek kelime etmediler. Su içerken sessizce beni izlediler. Sonra yerime dönerken tekrar başladılar konuşmaya.

Tren sık sık bir yerlerde duruyordu, gece ve gündüz. Her durakta biraz yeşillik, yakında bir kasaba oluyordu; adamlardan bir-ikisi atlayıp gidiyorlardı.

"Hey, Collins ve Martinez nerdeler?"

Ustabaşı, işçi listesini alıp isimleri karaladı. Yanıma geldi. "Kimsin sen?"

"Chinaski."

"Kalacak mısın?"

"İşe ihtiyacım var."

"Peki." Uzaklaştı.

El Paso'da ustabaşı gelip tren değiştireceğimizi söyledi. Yakın bir otelde bir gece kalabilmemiz için bir bilet tutuşturdular elimize, bir bilet de yerel bir kafede yemek için. Sabaha karşı yeni trene nerden, ne zaman, nasıl bineceğimizi de tarif ettiler.

Herkes kafede yemeğini yerken ben dışarda bekledim. Dişlerini karıştırıp sohbet ederek dışarı çıkarlarken içeri yürüdüm.

"İyice benzetelim şunu. Orospu çocuğu!"

"Nefret ediyorum bu çirkin heriften moruk."

İçeri girip soğanlı bir hamburger ısmarladım. Ekmeğe sürecek yağ yoktu ama kahve iyiydi. Dışarı çıktığımda gitmişlerdi. Berduşun biri karşıdan bana doğru yürüyordu. Otel biletimi ona verdim.

O gece parkta yattım. Daha güvenliydi. Öyle yorgundum ki tahta bank beni hiç rahatsız etmedi. Uyudum.

Bir zaman sonra kükremeyi andıran bir sesle uyandım. Timsahların kükrediğini bilmezdim. Aslında başka şeyleri de çağrıştırıyordu kükreme: hastalıklı bir iç çekiş ve yılan tıslaması. Kapanan çenesinin takırtısını da duydum. Sarhoş bir denizci göle girmiş, timsahlardan birini kuyruğundan yakalayıp kaldırmıştı. Yaratık kıvrılıp duruyor, denizciye dişlerini geçirmek için çabalıyor ama başaramıyordu. Çenesi korkunç ancak çok yavaş ve beceriksizdi. Başka bir denizci ile bir genç kız durmuş gülerek onu izliyorlardı. Sonra denizci kızı öptü ve diğerini timsahla boğuşurken bırakıp uzaklaştılar…

Sonra güneş uyandırdı beni ikinci kez. Gömleğim ısınmıştı. El yakıyordu nerdeyse. Denizci gitmişti. Timsah da. Batı tarafında bir bankta genç bir kız ile iki delikanlı oturmuşlardı. Onlar da geceyi parkta geçirmişlerdi anlaşılan. Çocuklardan biri ayağa kalktı.

"Mickey," dedi genç kız, "önün kabarmış!"

Güldüler.

"Kaç paramız var?"

Ceplerine baktılar. Beş sentleri vardı.

"Ne yapacağız?"

"Bilmiyorum. Yürümeye başlayalım."

Uzaklaşmalarını izledim, parktan çıkıp şehre girmelerini.

8

Tren iki-üç gün için Los Angeles'da durmuştu. Tekrar yatak ve yemek biletleri verildi. Otel biletimi karşıma çıkan ilk berduşa verdim yine. Yemek yiyebileceğim kafeyi ararken kendimi New Orleans'dan beri benimle aynı kompartmanda bulunan iki adamın arkasında yürürken buldum. Biraz hızlanıp yakaladım onları.

"Nasılsınız arkadaşlar?"

"Aa, iyiyiz, gayet iyiyiz."

"Emin misiniz? Canınızı sıkan bir şey var mı?"

"Hayır, her şey yolunda."

Önden gidip kafeyi buldum. Bira vardı, yemek biletimle bira ısmarladım. Çete olduğu gibi ordaydı. Biletimin karşıladığı kadar bira içtikten sonra dışarı çıktığımda cebimde ailemin evine gitmek için gerekli tramvay parasına ancak yetecek bir para kalmıştı.

9

Annem kapıyı açıp karşısında beni görünce bir çığlık attı. "Oğlum! Sen misin gerçekten?"

"Uykuya ihtiyacım var."

"Odan her zaman hazır, seni bekliyor."

Odama gidip soyundum ve yatağa girdim. Akşamüstü altı sularında annem uyandırdı. "Baban geldi."

Kalkıp giyindim. Aşağı indiğimde sofra kurulmuştu.

Babam iri bir adamdı, benden uzun ve kahverengi gözlü; benimkiler yeşildir. Burnu çok büyüktü ve kulaklarını fark etmemek olanaksızdı. Kulakları başından sıçramak ister gibiydiler.

"Dinle," dedi babam, "burda kalacaksan oda, yemek ve çamaşır için para ödemen gerekir. İş bulunca maaşından keseriz, borcun bitene kadar."

Sessizlik içinde sürdürdük yemeyi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ayda Su, “Serserinin yaşamı”, Cumhuriyet Kitap, 24 Mayıs 2001

Bir yazar çıkar ortaya, o güne dek yazılan kalıplaşmış edebiyata tepki duyarak yazmaya başlar. Bu sanat tarihinin bilinen öyküsüdür, çoğu akım kendinden önceki sanatçılara tepki duyarak başlar, edebiyatta da yenilik arayan yazar, dilin tüm olanaklarını keşfetme arayışına girer.

Elbette yenilik peşindeki yazarın en büyük zorluğu statüko yayınlarla para kazanmaya alışmış yayınevleri tarafından kabul edilmektir, güçlü yayıncılardan önce, şansını yeraltı ve amatör dergilerde dener. Bazen, şanslıysa, edebiyat çevresi taze bir nefes alarak onu kabul eder; diğer zamanlarda da senelerce bıkmadan eser üretmesi ve yılmaması gerekir. Charles Bukowski'nin yazarlık yaşamı bu senaryonun iyi örneğidir. İlk dönemlerinde sanat çevrelerinin tanımak istemediği Walt Whitman ve Allen Ginsberg -şimdi bu isimler Amerikan edebiyatının önde gelen şairlerinden sayılır- gibi tamamen dışlanmıştır.

Birinci Dünya Savaşı'nda Batı Almanya'da görev yapan asker babası ile Alman annesi, o iki yaşındayken Amerika'ya umutlu gelecek hayalleriyle döndüler; fakat bu hayaller kısa zamanda büyük ekonomik kriz yüzünden umutsuzluğa dönüşünce, işsiz, parasız ve mutsuz bir ortamda büyümesine neden oldu küçük Charles'ın. Otobiyografilerinde anlattığı gibi babası tarafından nedensiz yere sık sık dayak yemesi ve "acne vulgaris" adıyla bilinen cilt hastalığı, ergenlik çağını da dışlanmış geçirmesine neden oldu. "Acımasızca ve çok sıklıkla dayak yerseniz, bundan sonra sadece çok zorunlu olanları söylemeye başlarsınız; yani, üzerinizde yapay olan her şey düşer. Eğer bu durumdan bir gün kurtulursanız, geride kalan genellikle en gerçek doğanızdır. Çocukluğunda ağır cezalar görmüş biri, büyüdüğünde çok güçlü, çok iyi ya da tamamen yönünü şaşırmış bir katil, tecavüzcü veya deli olur. Gördüğünüz gibi babam çok iyi edebiyat öğretmeniydi: Bana acının ne olduğunu öğretti, nedensiz acı..."

Bukowski kötü geçen çocukluğundan iki şeye tutunarak sağ kalmayı başardı: Yazarlık ve alkol. Fakat birinci tutkusundan kazandıkları, ikinci tutkusunu almaya bile yetmiyordu çoğu zaman; o da, bulaşıkçı, kamyon şoförü, postacı olarak para kazanmaya çalıştı. Sonuçta yaşamı ve içkisi, yazdıklarının konusu oldu. Kendini, acınası yaşamını, yoksulları, evsizleri, gururu incinmiş insanların gerçeklerini, abartmadan ve çekici kılmaya çalışmadan anlatıyordu.

Şiirlerini ve öykülerini çok özel yapan öğelere de sahipti. En başta günlük dilin müzikal niteliğini yakalamıştı, yaşama bakarken kendine ya da çevresindekilere acımıyordu, duygusallıktan uzak sıradan detayları, küfürlü konuşmaları, öznesinden hep belli bir uzaklıkta aktarıyordu. Bu mesafe sayesinde gerçekçi hatta bazen komik bile oluyordu. Hayatın inceliklerine dokunduğunda da, mitolojiden uzak, işe yaramazlık hissediliyordu.

William S. Burroughs gibi yaşamın karanlıklarını anlatanlardan farklı kılan özelliği ise, bu onun seçtiği bir yaşam değildi, sadece böyle yaşamayı biliyordu ve sürünenleri övgüyle anlatmıyordu, entelektüel çıkış yolları da aramıyordu; bu yaşamdan para sayesinde çıkacağını umuyordu ve öyle de oldu. Yazdıklarıyla (önce Avrupa'da, çok sonra da Amerika'da) para kazanmaya başlayınca şartlarını değiştirmekte hiç zorlanmadı, BMW arabası, genç ve güzel karısı, daha iyi bir ev, daha iyi mahalleler, onu ne yazmaktan, ne de içkiden uzaklaştırdı. Aynı duyarlılıkla, hep bildiği insan manzaraları şiirlerinde yer alıyordu.

Bukowski en çok eleştiriyi kuşkusuz tutucu çevrelerden aldı. Eleştirinin kaynağında sanatı değil, yaşam tarzı yatıyordu. Anlatılanlar öylesine itici ve uzak bir dünyanın gerçkeleriydi ki, ayyaş, hastalıklı, kumar düşkünü yazarın başarısız yaşamının ötesi görünmüyordu. İçtenliği kolaylıkla göz ardı ediliyordu. Şiirlerinde çok sık "gibi", "benzer", "çok" gibi kelimeleri kullanması da bazı eleştirmenlere göre şiirsellikten uzaklaştırıyordu yazdıklarını. Oysa Bukowski 1981'de verdiği bir röportajda "deha, çok derin anlamı olan şeyleri çok basit söyleme yeteneğidir" diyerek yazı tekniğini de dile getiriyordu. Sıradan adamın dilini yeniden yaratmadaki ustalığı, bir bira içerken dostlarla sıradan konuşma ağzıyla yazılmış olması edebiyat çevrelerinin alışık olmadığı bir yenilik olduğu için bugün bile küçümsenmesine neden olur.

Bukowski'nin bir başka tutkusu da müziktir. En umutsuz günlerinde Mahler ya da Şostakoviç dinleyerek yenilenir. "Borodin'in yaşamı" adlı şiiri de başyapıtlarından biri sayılır. İlk dönem şiirlerinden biri olmasına rağmen, daha sonraki yıllarda yazacaklarının izlerini taşır. Borodin'in çekilmez karısını, devamlı söylenmesini anlattıktan sonra "o sadece bir kimyacıydı/ rahatlamak için müzik bestelerdi/ evi insanlarla dolu olurdu/ öğrenciler, sanatçılar, alkolikler, işsizler/ çünkü o hiçbir zaman hayır diyemezdi" dedikten sonra, şiiri "bir daha Borodin dinlerken/ düşün" diye bitirir. Şiirlerinin sonunda okuyucuyu düşünmeye itmesi de şiir-öykülerinin vazgeçilmez özelliklerinden biridir. Burada Bukowski okuyucuya nasihat vermek yerine sanki elinden tutar ve görmediği bir adamı tanıması için ona tanıtır. Sanatçının yaşamından seçtiği özelikler onun sanatıyla iç içedir.

19. yüzyılda sanata bakarken sanatçı ile sanatı birbirlerinden tamamen ayırma gerekli görülürdü. Oysa Schumann'ın bir eseri bestelediğinde delirme sınırına ne kadar yaklaştığını görmek eseri de daha iyi tanımamızı sağlar. Bugün sanata bakarken sanatçıyı tanıma isteğini yadsımadan bakıyoruz, çünkü eserin ardındaki sanatçıyı tanımak, eseri de anlamamız için yol gösteriyor. Bukowski'nin sanata yaklaşımı da sanatçı ile sanatı birbirlerinden koparmadan bir bütün olarak algıladığını gösterir. 20. yüzyıl yazarlarını ve sanatçılarını anlamak için bu olgunun öneminin ne kadar altı çizilse azdır. Bukowski'nin de yazarlığı ile yaşamı bir bütün oluşturur. Öykü şiirlerinde anlattığı kişiler gibi yaratan ile yaratılan aynı madalyonun farklı yüzleridir. Kendi yazdıklarına da bu gözle bakılmasını istemek onun yazar olarak en doğal hakkıdır.

Devamını görmek için bkz.

Murat Özer, “ ‘Kazanmak’ ve ‘kaybetmek’ yok!”, Radikal Kitap Eki, 27 Mayıs 2011

Amerikan edebiyatının ‘sokak adamı’ Charles Bukowski, 1940’lardan 1990’lara kadar uzanan yazarlık hayatında bir an olsun bu ‘kimlik’ten uzaklaşmadı. Sokağı anlatırken hiçbir zaman ‘mesafeli’ olmadı, çünkü hayatı boyunca sokağın kokusuyla yaşadı. Toplumun tükürdüğü dünyayı anlattı hep, kendisinin de bir ferdi olmaktan ‘gurur’ duyduğu. ‘Yüksek’ edebiyatla ‘çöp’ arasında kurduğu dengeyse onu ‘yegâne’ kıldı, bir kalıba sokulamaz hale getirdi.

Bukowski’nin ‘alter ego’su (diğer romanlarında da o var) Henry Chinaski’yi başkarakter olarak önümüze koyan 1975 tarihli romanı Factotum ise, yazarın ‘pulp’ edebiyatı sınırları içinde değerlendirilirken, bir yandan da ‘otobiyografik roman’ kıvamına yaklaşan çalışması. Bukowski’nin altı romanının ikincisi olan kitap, belki şiirleri ve öyküleri kadar ‘dört başı mamur’ bir eser değil ama yazarla bağ kurmak için ‘olmazsa olmaz’ bir köşe taşı. Romanı okurken yazarın dünyasına girmek ve orada çöreklenip kalmak kaçınılmaz!

Bir toplum düşmanı

Hikâye, tıpkı Bukowski’nin yazarlığa başladığı yıllardaki gibi işsiz güçsüz bir alkolik olan Chinaski’nin İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki ‘sokak serüvenleri’ni anlatır. Yazar olduğunu söyleyen ama herhangi bir öyküsünü yayımlatamamış kahramanımız, içmek ve düzüşmek arasında gidip gelen bir hayat sürmektedir. Ama asıl özelliği, yığınla küçük işe girip çıkmasıdır. Üç kuruş maaş aldığı bu işlerde, ‘düzen’i bir türlü sindiremediği, onunla kendini bağdaştıramadığı için çok kısa süreler çalışır. Toplum onu dışladığı gibi, o da toplumu dışlamaktadır. Hayat onun için bir ‘hapishane’ olmamalıdır, olacaksa da bunu kendi eliyle yapmalıdır. Chinaski’nin dünyası, kentten kente (temelde Los Angeles) gidip farklı işlere girmek ve ‘doğal olarak’ kovulmaktan ibarettir. Bir miktar kendisine benzeyen, aynı ‘hayat tarzı’nı benimseyen Jan’le karşılaşması ise onu ‘kurulu düzen’le yüzleştirir. Tipik bir düzen değilse de bu, aynı yerde ve aynı kadınla belli bir süre geçirmek, Chinaski’yi ‘farklı bir aşk’ anlayışına sürükler. Ama Chinaski Chinaski’dir, Jan de Jan; sokağın (özgürlüğün) kokusu giderek daha çekici gelecektir adamımıza...

Charles Bukowski, otobiyografik işaretlemelere sahip romanıyla ‘varoluşçu’ bir yapı kurar ve onun içini doldurduğu malzemeyle de bu yapıyı desteklemeyi başarır. Chinaski’nin hayatı, ‘teslimiyet’ kavramından nefret eden bir adamın ‘arayış’ını getirir önümüze. Hiç durmadan bir şeyler arar Chinaski ama aradığı şeyin ‘gerçek’ bir karşılığı yoktur. Bukowski, kendi gençlik deneyimleriyle yarattığı kahramanını bir ‘toplum düşmanı’ gibi gösterir. Aslında karakterin düşmanlıktan ziyade bir tür ‘kabullenememe’ durumu vardır, ki bu da onu ‘dışarıda’ bırakır. Sorumluluk, alınıp kimliğe yapıştırılabilecek bir şey değildir onun için ve dolayısıyla yaptıkları hep ‘sorumsuzluk’ gibi algılanır. Anne-babası, işverenleri, iş arkadaşları, kadınları, herkes bu düşünceye sahiptir; bir baltaya sap olamamış bir ‘kaybeden’dir o. Oysa onun için ‘kazanmak’ ve ‘kaybetmek’ kavramları yoktur, sadece ‘yaşamak’tır motivasyonu, gerisiyse teferruattır.

Bukowski’nin yalın, kısa cümlelerle hayat bulan anlatımıyla okuru kolayca içine çeken ‘Factotum’, başkalarının hayatını ‘daha iyi’ kılmak için çalışmanın bir ‘erdem’ olmadığını, ‘kölelik’ten farksız bir çalışma hayatının insanı ‘hiçlik’ sınırına çekeceğini, kapitalizmin mahkûmu olmaktansa ‘ben’ olarak kalmak gerektiğini ve geçip giden hayatın ardından ağıt yakıl(a)mayacağını söyleyen bir metin. Dediğimiz gibi, Bukowski’nin başyapıtı değil ama dağarcıklarda yer edinmesi kaçınılmaz bir roman...

‘Soğuk’tan gelen yönetmen

“Charles Bukowski’nin sokağını Norveçli ‘soğuk’ bir yönetmene emanet ederseniz ne olur?” sorusunun cevabıysa ‘Factotum’un beyazperde uyarlamasında gizli. Ülkesinde çektiği filmlerle belli bir anlatım modeli oluşturup kendine has bir sinema anlayışı geliştiren Bent Hamer, hikâyelerinde ‘sıcaklık’ arayışına girmeyen bir yönetmen. Karakterlerine belli bir mesafeden bakıp ‘soğukkanlı’ bir biçemin takipçisi olan sinemacı, Bukowski’nin romanına da aynı açıdan bakmaya çalışınca çok da verimli bir sonuca ulaşamıyor bize sorarsanız. Hamer, bağımsız Amerikan yapımcısı Jim Stark’la beraber yazdığı senaryoda, Bukowski’nin romanının hikâye gelişimiyle oynuyor ve kimi ‘kilit’ olayları es geçiyor ya da farklı yorumluyor. Öncelikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında geçen hikâyenin zamanıyla oynayan Norveçli yönetmen, dolayısıyla metnin dönemsel özelliklerini törpülemiş oluyor, Chinaski’nin bir yanını çöpe atıyor. Sonrasında, karakterin kadınlarla ilişkisini belli bir sınır içine hapsediyor, ki romanda bunu neredeyse ‘sınırsız’ bir yapıya oturtuyor Bukowski. Ahlaki değer anlayışları olarak da film ve romanı aynı çizgiye yerleştirmek mümkün değil. Roman, Chinaski’ye toplumsal herhangi bir değerle uzlaşabilecek gibi göstermiyor. Filmde de benzer bir şeyi hissediyoruz ama son derece ‘bastırılmış’ şekilde. Chinaski’nin ailesiyle çatışmasında ya da Laura karakteriyle yaşadıklarında hep bir ‘eksiklik’ duygusu öne çıkıyor, romanın zaman zaman duygusuzluğa kadar giden ‘sertlik’ini göremiyoruz filmde.

Matt Dillon’ın Chinaski rolünde rahatsız etmediği, Lili Taylor’ın Jan karakterinde ‘olmuş’ havası taşıdığı Factotum, uyarlandığı romanın ruhunu tam olarak yansıtamıyor belki, ama Charles Bukowski şiirleri ve sözlerinden alıntılarla zenginleşiyor bir miktar. Buysa filmi sadece ‘izlenebilir’ kıvama taşıyor, daha ötesine değil...

Not: ‘Factotum’un DVD’sini raflarda bulabilirsiniz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.