Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-700-5
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,00 TL
İndirimli fiyatı: 14,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ralf Rothmann diğer kitapları
Genç Işık, 2007
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Deniz Kenarında Geyikler
Özgün adı: Rehe am Meer
Çeviri: Ogün Duman
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2009

"Evet, hatırladım," dedi Carst, "Beyaz bir şato, dört kuleli, değil mi? Kırmızı kiremitten çatısı var."

"Aynen. Tam bir doğa cenneti. Yeni evli tüm çiftler ve evlilik yıldönümünü kutlamaya gelenler kapı kemerinin önünde fotoğraf çektirir, televizyondaki bütün o yapış yapış diziler de orada çekilir. Ama kimsenin bilmediği, o kahrolası taştan pastanın bir mezarlık üzerinde durduğu. Gerçekten. Binlerce rahip yatıyor orada, inanmazsanız araştırın. Sonra günün birinde kont mu ne, birisi geliyor, mezarları su altında bırakıyor ve aşk şatosunu üzerine inşa ettiriyor. Çok havalı değil mi?"

Hikâyeleri hikâye yapan nedir? Macera mı, entrika mı, sansasyon mu? Ralf Rothmann öyle olmadığını kanıtlıyor. Hayatın sıradan olaylarının içinde olmadık çatlaklar, kırılmalar, arızalar var. Sürprizler, mucizeler, tesadüfler var. Sıradan hayatlar yaşayan sıradan kişilerin onlardan hiç ummayacağımız tuhaflıkları, sıkıntıları, kahramanlıkları var. Hiçbir şey ilk anda göründüğü gibi değil. Demek ki iyi bir hikâye anlatıcısı bize kimsenin bilmediğini anlatabilir, bu mat yüzeyin ardında olup bitenleri, varlığın ışıltısını gösterebilir.

Alman dilinin günümüzdeki öndegelen yazarlarından Rothmann, bu kitaptaki on iki kısa öyküsüyle bunu yapıyor.

İÇİNDEKİLER
Islak Serçeler
Matemlerin En Büyüğü
Doğu'nun Gururu
Ruhun Gölgeleri
İki Bacaklı Fırıncım
Getsemani
Deniz Kenarında Geyikler
Makarna İster misin?
Sivri Ayakkabılar
Yıldırımı Gömmek
Binlerce Rahip
Bütün Yol
OKUMA PARÇASI

“Binlerce Rahip” öyküsünden, s. 145-148

Kamyonet Ostbahnhof tren garının önündeki virajı aldı ve hız kasisinin üzerinden geçerken yükleme kapakları gürültü çıkardı. Carst şaşkınlıkla etrafına bakındı ve bir anlığına caddenin tam ortasında durduğunu unuttu. Biri kornaya bastı, bir otobüs hemen yanında sert bir fren yaptı, hidrolik kapının tıslaması Carst'ın irkilmesine neden oldu. "Hadi ama!" diye seslendi şoför, kulağında belli belirsiz bir şey parlıyor, hemen arkasında el tutamaçları sallanıyordu. "Kök mü salıcan oraya?!"

Bunu söylerken bir yandan gülümsüyordu ve avukat tamam dercesine elini kaldırıp tekerlekli valizini meydan boyunca arkasından sürükledi. Çınarlara kargalar konmuştu ve hava öylesine soğuktu ki, hayvanlar öttüğünde solukları görülebiliyordu. Başını iki yana salladı. Araç gereç dolu bir kamyonetin üzerine kırmızı harflerle yazılmış yazıyı okumuştu: Aydınlanma.

Garın salonu ağzına kadar doluydu, spor taraftarları otomatların önünde hep bir ağızdan böğürüyordu; biletini trende almaya karar verdi. Peronda ankesörlü telefona bir bozukluk attı; para iade kısmına düştü ama hat açıldı. Ama sekreteri Bayan Mohn çoktan çıkmıştı; o da telesekretere cep telefonunu rafın üzerinde unuttuğu notunu bıraktı. Ahizede yapışkan bir şey vardı, elinin tersiyle kulağını sildi.

Tren boştu, en azından birinci sınıf vagonlar; Carst paltosunu prizi de olan bir dörtlü masanın yanına astı ve küçük kayıt cihazıyla dosyaları çıkardı. Ardından valizini koltuğunun arkasına yerleştirdi ve yemekli vagona gitti. Masaların üzerinde kirli bardaklar, ağzına kadar dolu küllükler vardı; kahve sipariş ettiğinde barmen başını iki yana salladı. "Makine bozuk. İsterseniz size çay verebilirim."

Carst çayın yanına bir de çikolata sipariş etti ve tren yola koyulduğunda pencereden dışarı baktı. Güneş alçalmıştı, oturma sıralarıyla çöp tenekelerinin gölgeleri paraların üzerindeki filigranlar gibi soluklaşmıştı; gagasının arasında bir parça yağlı kâğıt tutan bir serçe, peron çatısının devasa, yüksek kavisli travers taşıyıcıları arasında kayboldu.

Tekerlekler gıcırdadı; uzun vagonun ortasındaki körüklü kısım önce sıkıştı, ardından yeniden ayrıldı. Saçlarını kızıl kahveye boyamış şık giyimli bir kadın ve kargo pantolonla göbeğini açıkta bırakan bir üst giymiş on bir, on iki yaşlarında bir kız çocuğu da binmişti vagona, anlaşıldığı kadarıyla ana kızdılar. İkisi de kalın kitaplarına gömüldü ve sadece bir kez başlarını kaldırdılar; Carst onlara başıyla selam verdi ve masasına dönüp fincanını oradaki oyuğa yerleştirdi.

Sadece baş ve sonlarındaki cümlelere şöyle bir baktığı birkaç rapor imzaladı, bazı notlar aldı, sonra tekrar üzerlerini çizdi ve hiç olmazsa bilançolarını kontrol etmek niyetiyle bir dosya açtı. Dosyanın bayağı bir işi vardı ve dolmakaleminin kapağını dişlerine vurup yoğun biçimde düşünür gibi dışarıya bakar görünürken aslında kızı, kızın camdaki yansımasını izliyordu.

Kız ayağa kalkmış, koridor boyunca yavaşça yürüyordu. Bu sırada kendi kendine bir şarkı mırıldandı, etrafa bırakılmış gazeteleri karıştırdı, rafta unutulmuş bir atkıyı aldı, onu parmaklarının arasında inceledi. Turuncu renkli kazağı işlemeliydi, parlak taşlardan çizilmiş bir domuz vardı, dar kalçaları bir sağa bir sola savruluyor, sırayla her koltuğa tosluyordu, Carst'ınkine de çarptı. Göbek deliğinin üzerine yara bandı yapıştırmıştı ve Carst okuma gözlüğünün üzerinden baktığında ona göz kırptı.

Ardından cam kapının ardında kayboldu kız ve kısa süre sonra tuvaletin meşgul lambası yandı. "Evet, trendeyim. Evet, Berlin treni. Herhalde taşınacağız," dedi annesi vagonun diğer ucunda ve ansızın Carst artık dikkatini toplayamayacağını fark etti ve dosyayı kapattı.

Sekreteri çok fazla sigara içiyordu, belgeler de bunun sonucunda aynı şekilde kokmuştu, Carst onları kendinden uzaklaştırdı, koltuğunun konumunu değiştirdi ve tekerleklerin tıkırtısını dinlemeye koyuldu. Sesler hem çok uzak geliyordu kulağına hem de nabzıyla senkron; gözleri kapalı olmasına karşın ışığın biraz daha karardığını fark etti ve kız kulağının hemen dibinde konuştu: "İyi akşamlar, Sayın Doktor Carst. Böğürtlenli şeker ister misiniz?"

Kızının yıllar önceki sesine benzer bir ses; kızının sesi hâlâ bilgisayarında "gelen posta" kutusundaydı ve bazı zamanlar, gergin ya da yılgın olduğunda açıp dinlerdi. Kızın soluğu tatlı kokuyordu. "Hayrola? Tanışıyor muyuz?"

Kız moda pantolonunun ceplerini karıştırdı, uçuk kahverengi leğen kemikleri göründü ve vagonun diğer ucunda telefonla konuşan annesine göz ucuyla baktıktan sonra Carst'ın karşısındaki koltuğa bıraktı kendini. Şekeri ağzına atarken hafif bir tıkırtı sesi işitildi.

Sarı saçları kısa, biraz da kırpıkça kesilmişti; yumuşacık gözleri vardı, mavi ve gülümsediğinde geniş ve çekici hale gelen ince dudakları. Çenesinin bir hareketiyle belgeleri işaret etti ve kısık sesle konuştu: "İçeri girdiğimizde biraz casusluk yaptım, sorry. Bu normalde hep benim oturduğum koltuk. Burada oturunca, bir köprüye çarpmamız durumunda bütün birinci sınıf vagonuyla kafeterya kısmı güvenlik tamponu olur. Adınızın önündeki bu J. harfi de nedir? J'li insanları beğenirim."

Zarif boynu ve elleri günün birinde huzursuzluğa sebep olacak bir dişiliği muştuluyordu, ama şimdilik sümüklü bir kızdı işte, Carst da gülümseyerek kaşlarını kaldırdı. "Peki ya sen?" Konuşurken sesini alçaltmaya uğraşmadı. "Senin adın ne?"

Kız kayıt cihazını yana itti ve kollarını masaya yerleştirdi. "Jutta olmadığı kesin... Üff, bütün bu kâğıtları görünce! Yoksa siz de mi avukatsınız? Ciddi mi? Ölümcül bir iş değil mi bu? Babam artık kendisi bir dosyaya benzemeye başladı – saçları yani. Eminim bir Golden Retriever'ınız vardır. Bir de mutlaka golf arabaya karşı zaafınız."

Carst burnundan soluk vererek hafifçe güldü. "Hayır, ama yelkenlilere karşı var. Ama küçük olanlarına, şişe içindekilerden."

"Hah, aman ne komik." Suratını buruşturdu. "Gerçekten komiksiniz. Nereye gidiyorsunuz?"

"Kuzeye," dedi Carst, kız başını yukarı aşağı salladı ve ağzındaki şekerlemeyi kırdı.

"Biz de. Glücksburg'a, bilir misiniz orayı? Biliyorsunuzdur, herkes bilir. Oradaki su şatosu çok meşhurdur. Havalar güzel olduğunda hava durumundan önce gösterirler daima."

"Evet, hatırladım. Beyaz bir şato, dört kuleli, değil mi? Kırmızı kiremitten çatısı var."

"Aynen. Tam bir doğa cenneti. Yeni evli tüm çiftler ve evlilik yıldönümünü kutlamaya gelenler kapı kemerinin önünde fotoğraf çektirir, televizyondaki bütün o yapış yapış diziler de orada çekilir. Ama kimsenin bilmediği, o kahrolası taştan pastanın bir mezarlık üzerinde durduğu. Gerçekten. Binlerce rahip yatıyor orada, inanmazsanız araştırın. Sonra günün birinde kont mu ne, birisi geliyor, mezarları su altında bırakıyor ve aşk şatosunu üzerine inşa ettiriyor. Çok havalı, değil mi? Peki kuzeyde tam olarak nereye?"

"Flensburg'a."

"Ha, orada da oturmuştuk. Oradaki evimiz daha güzeldi. Bahçe fiyorda kadar uzanıyordu, köpek bakmak için en uygun yer." Başparmağıyla arkayı işaret edip dişlerinin arasından tısladı: "Ama o istemedi. Hayvan sevmiyor, kuş bile. Gardırobunda iki kürkü var." Çenesini ellerine dayadı, gözlerini kapadı. "Ona ne ad verirdim, tahmin edin."

"Kime? Köpeğe mi?"
(...)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Fatih Balkış, "Bir duvar ustasının öyküleri", Radikal Kitap Eki, 13 Kasım 2009

Artık edebiyat kendini var ederken katmansız, derinliksiz ve gündelik yaşamın doğasınından kopup gelen bir dünyaya açıyor kapılarını. Temel parçacıklar da her zaman bir değer yaratma kaygısı güdülmeden var olabiliyorlar. Yapıtın özüne eklenmeden ve onun kişiliğinin bir parçası olmadan, bir an aydınlanan ve sonra hemen sönüveren bir kibrit alevine benziyorlar. Öznellik bu yapıtlar için evrensel anlamlar yaratmanın tek koşuludur. Kurmacanın olanakları göz ardı edildikçe, tersine bir aydınlanma geçirir yapıt. Bütün yüklerinden kurtulmuş, hafiflemiş yeni bir edebiyatın doğasına böylece geçiş yapılır. Bu uçuculuk yazarın yapıtıyla kurduğu ilişkiden kaynaklanır. Tıpkı flanörün pasajlarla kurduğu türden bir ilişkiye benzer. Yazar yapıtıyla arasındaki pasajda yaşamın küçük bir kesitini gözlemler ve bunları kısa bir süreliğine aydınlatır. Ortaya çıkan şey bir anlıktır, ama eşsizdir. Kurgulanmamış, oluşturulmuştur. Yaşamın ta kendisidir, bu yüzden acı verir.

Ralf Rothmann’ın insanları özbilinç yoksunluğuyla yaşamın kırılma anlarına doğru sürüklenirler. Yaşamın kusursuzluğu bir anlığına zedelendiğinde trajedileriyle yüzleşirler. Suskun bir kabulleniştir bu. Zihinlerine tutulan küçük bir ışık, onların eşikte oluşlarını gösterir bize. Ket vurulan, görmezden gelinen ve üzeri örtülen ne varsa açığa çıkar. Peki bu katmanları, duvarları, sıvayı ve boyaları bu kadar net ayrıştırabilmenin nedeni nedir? Biraz ironik ama, Rothmann’ın kendisi yazarlığından önce aynı zamanda bir duvar ustasıdır. Almanya’da inşaatlarda çalışmış, bekçilik, hasta bakıcılık ve ambülans şöförlüğü yapmıştır. Bütün bu özellikler Rothmann’ın anlatım dilinin özünü oluşturur. Ayrıca iyi bir duvar ustası olmak demek, inşaatın en önemli kişilerinden biri olmak demektir. Bu diğer meslekler için de geçerlidir elbet. Ancak duvardaki kusursuzluk, öykülerdeki kusursuzluğa açılır. Yazarların asıl mesleklerini duymak şaşırtır bizi; hatta yazarlıkları sürerken halen bu mesleğe devam ediyor olmaları tuhaf gelir. Ama Deniz Kenarında Geyikler sözü edilen öznelliğin kanıtlanışıdır sanki. Rothmann’ın dünyası apartmanlardaki çıplak ayaklı çocuklarda, inşaatlarda, tren yolculuklarında, eski bir dost ziyaretinde, bir hastanede, bir karavanın önünde duran ters dönmüş bir spor ayaklabıda anlam kazanır. Hayat bütün ağırlığıyla bu sıradanlıkların içine gizlenmiştir ve kodlara, metaforlara gereksinmeden insanın omuzlarına yüklenmiştir.

Başka türlüsü olası değil Okurun Rothmann’ın öykülerinde dikkat etmesi gereken iki özellik öne çıkar: Öyküler oldukça ciddi ele alınmıştır ve sıradanlıklarıyla okuru şaşırtırlar. Ciddilik yazarın olgunluk çağının dışavurumu olarak da düşünülebilir. Dildeki ciddiyet ve sabır bize Musil ve Broch’un deneme dilini anımsatır. Beklenen hacimli romanların zihinsel yetileriyle kuşanmış anlatılardır, ama öyle olmaz. Kimi zaman suskunluklarla, kimi zamansa uzun diyaloglarla süren öyküler, bir anda kesiliverirler. Ele alınan konular, roman kahramanlarının yaşamının öyle bir anında dururlar ki, okurun bunu ayrımsayabilmesi için onların omuzlarının üzerinden bakması gerekir. Başka türlüsü de olası değildir, çünkü Rothmann bir duygu bükücü değildir. Şiirsel bir dünyası yoktur, acı asla sözcüklere yansımaz. Kadın kahramanları, çocuk bakışı ve dostların, ayrılıkların, geçmişe dönüşlerin ve hemen yan odada bulunan ölü kocanın huzursuzluğu altında, yaşamın ritüelleri bir bir gerçekleşir. Evet büyük anlatılar çağı yok artık, ama bunu özlediğimizi de kimse iddia edemez.

Ralf Rothmann Türkçedeki ilk kitabı Genç Işık ve Dublinliler, Aşk Kaçışları, Dokuz Öykü, Yanık Saraylar’dan bu yana yazılmış en iyi öyküleri barındıran Deniz Kenarında Geyikler ile bize hazların en büyüğünü yaşatır.

Devamını görmek için bkz.

Reyhan Yıldırım, “Öykü kişilerini seven yazar”, Sabit Fikir Dergisi. Aralık 2009

Alman yazar Ralf Rothmann, Deniz Kenarında Geyikler adlı öykü kitabıyla körelmiş duyarlılıklarımıza sesleniyor.

Kitaptaki on iki öykü, bilinen tek kesinliğin bu dünyaya ve an’a ait olduğu bilgisinden yola çıkılarak yazılmış; hayatın seyrinde olağan gibi görünen kimi absürt anlara ve bunlara göre geliştirilen ani tutumlar üstüne kurgulanmış.

Yazar, öykü zamanlarına ait ruhun okuyucuya tam olarak yönlendirilmesini amaçlamış; öykü kişilerinin kurgu içinde beliren durumlara verdiği tepkileri ağırlıksız bir dille aktararak başarmış bunu.

Nerdeyse efsunlu diyebileceğimiz öykü atmosferleri, yazarın kullandığı en etkili yazın bileşenlerinden biri olarak öne çıkıyor.

Yapıtlarında otobiyografik öğelere sıklıkla yer veren, yazma serüvenini ‘zanaat öğrenmek gibi’ diye niteleyen alçak gönüllü yazarın bu yönelimi ve düşüncesi, sebepsiz değil. Yazarın yaşadığı edebiyat verimine zemin oluşturan coğrafyayla (Almanya, ayrılıklar ve bölünmeler ülkesidir) yakından ilişkili. Ayrıca ticaret lisesinde okurken öğrenimini yarıda bırakarak duvarcı ustalığı, matbaacılık, hastabakıcılık, aşçılık gibi işlerde çalışmak zorunda kalmış. Rothmann’ın öz yaşam öyküsünün sürülebilen izleri öyküleme başarısındaki ciddi ipuçlarını da içeriyor.

“Bu çok popüler olmayan bir ifadedir, ama dünyayı daha iyi yapmak istiyorum,” diyen Ralf Rothmann, 1953, Schleswig doğumlu. Schleswig, Almanya’nın Ruhr sanayi bölgesinde bulunuyor. Ekonomisi başlangıçta kömür ve çelik üretimine dayanan bölge, Birinci Dünya Savaşı sonrasında savaş borcu olarak kabul edilmiş, Fransa ve Belçika tarafından işgal edilmiş, ancak İkinci Dünya Savaşından sonra tekrar Almanya sınırlarına katılmıştır. Bugün, maden ocakları ve çelik işletmelerine ek olarak boya imalathaneleri, demiryolu atölyeleri, termik santraller; kimyasal madde, buhar kazanı, kablo, dokuma, seramik, cam üretimi ve benzeri ağır sanayi, bölgesel kültürü ve bölge gerçeklerini belirlemektedir.

Yazar, şimdilerde Berlin’de yaşıyorsa da, yozlaşmış bulunarak yapıtları yakılan, Nazi tarihiyle yüzleşme çabalarına sahne olan, savaşla alt-üst olan Almanya’nın psikolojik travmaları ile mücadele eden bir edebiyatın kalıtını yüklenmesi; çocukluğunun ve gençliğinin Ruhr Bölgesinde geçmesi sebebiyle, bölgesel Alman gerçekçiliği geleneğine uzak düşemeyen yapıtlar üretmektedir. Malzemesi bol, üyesi olduğu alt kültür sert, yalın ve samimidir. Bu nitelikleri diğer yapıtlarıyla birlikte ve Deniz Kenarında Geyikler’de açık olarak gözlenebilmektedir.

Genelde temalarını küçük burjuvalar, 60'lar ve 70'lerin Ruhr bölgesindeki işçi aileleri, kimi direniş olguları ve bölgede yaşayanların verdiği proleter tepkiler, çeteler, yalnızlık, çıkış çabası gibi insanlık durumları oluşturur. Kuşkusuz son dönem yapıtlarında içinde bulunulan zamana ait sorunsallar onun tematik izleklerini de yeniden şekillendirmektedir.

Deniz Kenarında Geyikler’de baskın olanlar ölüm, aşk, ayrılık, tuhaf tesadüfler ve insan yaşamında aniden belirebilen diğer bazı çatlaklardır ve bunların dışa vurumu olan kaygılar, endişeler, ihtiyaçlar...

Kurucu unsurları derin gözleme dayanan detaylarla ‘degrade’leştiren, yerelliği hesaplı bir derişiklikle sunan yazar, okuyucuyu hiç yadırgamadığı bir zeminde yürüterek evrensel algıya eriştirir. Zamanın, mekânın, coğrafyanın, öykü kişilerinin, tüm bu bileşenlerin yarattığı ortak psikolojik gerilimin insancıllığıyla farklı ülke okurlarını da kucaklar.

Sözcük ekonomisine pek de takılmış görünmemektedir, ama betimleme için kullanılan detayların temsil gücü konusunda tam anlamıyla titizlenmektedir. Sinematografik imge dizileri haline dönüşen öyküler kesinlikle kalıcı ve radikal sonlar yerine ani kesmeler kullanmayı tercih etmesi sebebiyle de kendini üretmeyi sürdürmeye bir o kadar müsaittir.

Deniz Kenarında Geyikler’deki tüm öykülerin ortak noktası, yazılan her bir öykü kişisinin yazarı tarafından sevildiğinin anlaşılması, yazarın empatisinin her kişi ve perspektif için şaşmaz bir doğrulukla uygun sesi yakalamasıdır. Yaş, konum ve cinsiyet ayırt etmez.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.