Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-813-2
13x19.5 cm, 312 s.
Liste fiyatı: 30,00 TL
İndirimli fiyatı: 24,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bildiğin Gibi Değil
90'larda Güneydoğu'da Çocuk Olmak
Yıldırım Türker’in sunuşuyla
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Fotoğrafı: Attila Durak
Röportaj: Rojin Canan Akın, Funda Danışman
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2011
6. Basım: Aralık 2015

Bildiğin Gibi Değil, iki genç araştırmacı Funda Danışman ve Rojin Canan Akın'ın, 90'lı yıllarda çocukluğu Güneydoğu’da geçmiş Kürt gençleriyle yaptıkları on dokuz söyleşiyi bir araya getiriyor.

Söyleşi yapılan gençler yoğun bir şiddet ortamında geçen çocukluklarını ve ilkgençlik yıllarını anlatıyorlar: "Kışlaya benzeyen okullarda" geçen, Türkçe bilmedikleri için bir çok trajikomik olay yaşadıkları, öğretmenlerden gerizekâlı muamelesi gördükleri, zaman zaman ajanlık teklifleri aldıkları eğitim hayatlarını... Babalarının, analarının, kardeşlerinin, arkadaşlarının gözlerinin önünde dayak yediği, öldürüldüğü, koruculuğa zorlandığı, evlerinin kurşun yağmuruna tutulduğu, "sevdikleri, değer verdikleri insanların tek tek kaybolduğu", kaybettikleri yakınlarının kavurucu özlemiyle dolu aile hayatlarını... Sokaklarda, "yanı başlarında sürekli birilerinin öldürüldüğü" bir ortamda, mayınların arasında oynadıkları ya da BM mülteci kamplarında geçen gündelik hayatlarını anlatıyorlar bize.

Politik söylemler tek tek insanların ne yaşadıklarını gizliyor, örtüyor. Bildiğin Gibi Değil, bu Kürt gençlerinin Batı'daki, büyük şehirlerdeki akranlarına bir iç dökmesi olarak okunmalı. Binlerce insan "çocukluğum sorulduğunda aklıma açlık, rezillik, sefalet, perişanlık, bombalar, savaş uçakları geliyor" diyecek haldeyse, bu gençlerin hemen hepsi "bana yaşatılanları affetmem mümkün değil ama barış mümkün, barış istiyorum" diyorsa, politik kaygılara değil vicdanlara hitap edecek gerçek bir barış ortamı kurabilmek için bu kitaptaki seslere kulak verilmeli.

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Üvey Kardeş Dilinden
Yıldırım Türker
Önsöz
Rojin Canan Akın ve Funda Danışman

Sen hiç Kürt'e benzemiyorsun – Amed
Bu babamın aldığı elma – Avrêhan
Arkadaşlarımıza mı ağlıyorduk biz, kaybettiğimiz çocukluğumuza mı? – Aznavurê
Kan gövdeyi götürüyor, sen oturmuş el işi yapıyorsun – Avsiya
Bütün okullar kışlaya benziyordu – Aşî
Açlık, susuzluk ve sefalet... Bu mudur kardeşlik? – Nuvin
Babam iyi ki öldü de kurtuldu – Fîrdews
Bir misafir gibi, yabancı gibi geliyordu babam – Gırê Colya
Hayat ne kadar anlamlıdır bilmiyorum – Stililê
Her tarafımız karakol, kışla, tabur – Xêzek
90'lı yıllar benim için kâbus yıllarıydı – Bézvan
Başbakan olabiliyorum, her şey olabiliyorum ama Kürt olamıyorum – Wanbetan
Bir baktım Lice'yi hep taradılar – Şêyhan
Bize desin işte buradalar, kemikleri buradadır – Memiran
Kızım dört yaşında, bütün askeri araçların ismini biliyor – Gever
Unutturmuyor devlet o yılları, sürekli hatırlatıyor – Liyan
Barış başkadır, affetmek başka – Gijal
Sevdiğin, değer verdiğin insanlar tek tek kayboluyor – Manis
İç savaşın izlerini taşımaya başlıyordun, yüzünün rengi değişiyordu – Piran
OKUMA PARÇASI

Sunuş: Üvey Kardeş Dilinden, Yıldırım Türker, s. 9-16.

Sözlü tarih çalışmalarının en özlülerinden biri, bu kitap.

Bundan yüzlerce yıl sonraya kalacak bir belge, dolayısıyla.

Onlarca yıldır hayatımızın, önünde kan ve ter döktüğümüz kördüğümünü anlamak için başvuracak insanlık, 90'lı yıllarda çocukluğunu cehennemin tam gözünde geçirmiş insanların anlatısına.

Onları, insan aklının alamayacağı bir zulümle yaralamış olan devlet aygıtının sığ-derin bütün yüzleri var bu kitapta. Kürt isyanının doğuş hikâyesi de.

Ama en önemlisi çocuk gözünden; en çıplak, en güçlü, en kırılgan olanın, insan tomurcuğunun yanı başından bakmaya zorluyor bizi.

Başkasının yarasına gözlerimizi kaçıramadan bakmanın aynasına buyur ediyor.

O yıllardan sağ kalanlar, dev bir yetimler ordusu olarak ulaşabileceğimiz bir mesafede yaşıyor.

Onlara yaşatılan zulüm, insanlık tarihinin en kanlı toplama kamplarını aratmayacak zenginlikte.

Anna Frank'ın güncesi, savaşın, ırkçılığın, vahşetin hikâyesini en kapsamlı tarih metinlerinden daha güçlü hissettirir insana. Hiçbir şey, on üç yaşındaki o hülyalı kız çocuğunun arta kalan sözcükleri kadar yakıcı olamaz.

Bu kitapta da onca işkenceden geçip sağ kalmayı başarmış insanların hikâyelerini dinleyeceğiz. Sanki bir ateşin başında, fısıltıyla anlatılıyormuş gibi.

Onları okurken kendi çocukluğumuzun yaralarıyla yüzleşeceğiz bir kez daha. Çünkü bilirsiniz, "Gökyüzü gibi şu çocukluk / Hiçbir yere gitmiyor."

Gazete yazarı olmaya karar verişim, o yıllara dayanır. O vahşi 92-93-94 yıllarına. Henüz yabancı gazetecilere rehberlik yaparak hayatımı kazandığım yıllar. 1993 yılında ilk olarak gittiğim Diyarbakır üstüne izlenimlerimi yazmıştım. Bu kitaptaki anlatıların iklimini:

Diyarbakır beni karşılamadı. Sessiz bir çamur deryası; kişiliksiz, yüzü silinmiş bir şehir. Mezopotamya'nın bu surlarıyla korunaklı, kervansaraylarıyla şefkatli şehrinin hiçbir konuğa kucak açacak, yalandan da olsa güleryüz gösterecek hali kalmamış. Bulmaca meraklısı bir gezgine sır vermeyecek; akşam yürüyüşlerinin yapıldığı ana caddesinden, alışveriş merkezine, oradan yoksul semtlerine kadar her türlü bilgiyi aynı suratsızlık, aynı ketumlukla sakınacak. İnsanları, bu şehri keşfe gelmiş bu beyaz adamlara ürkü yüklü bir uzaklıkla bakıyor. Burası artık kimsenin şehri değil. İnsanlar burada yaşamıyor, saklanıyor. Onların saklandıkları şeyin adını koymak, belki bu coğrafyayı anlamak için atılacak ilk adım. Diyarbakırlılar burada asal olarak ne askerden ne PKK'den ne de hayali ya da hayal edilemeyen düşmanlardan saklanıyor. Onlar, kendi kimliklerinden, pek anlam veremedikleri bir kinle silinen tarihlerinden, kısacası Kürt olmaktan saklanıyor. Bunun adı, olağanüstü hal. Gündüz vakti caddelerden zırhlı kamyonlarıyla, ağır silahları şehre dönük, elleri tetikte askerler geçiyor. Yirmilerinde Batılı gençler. Sokaklarda gün boyu zeytin, pekmez, kaçak tütün, pestil, sucuk ve İran'dan gelme meyveler satılıyor. Diyarbakır, İpek Yolu'nun canalıcı bir noktasında, kocaman bir şark çıbanıyla yaralanmış yüzü ve kebapçıların ekşi yanık yağ kokusuyla tütsülenmiş sokaklarıyla bize sanki tarih öncesinden kalma, dilden dile incelmiş bir mesel söylüyor. Giderek o zulüm meselinin kendisine dönüşüyor. Diyarbakır, artık bir şehir değil. Şehir, en bildik tanımıyla bir ilişkiler bütünüdür. Diyarbakır, bir şehir değil. Çıplak işkence hikâyeleri dinliyoruz. Tercüman olmanın dünyaya karşı bir duruş biçimi olduğunu kavramam zaman alacak. Gazeteci olmak da öyle. İlk gün, tercüman olduğum biri Amerikalı diğeri Kanadalı gazetecilere tüketici bir düşmanlık besliyorum. Tüketici, çünkü bir yanıyla kendimi aklamaya yönelik bir düşmanlık bu. İnsanlar gördükleri işkenceyi, öldürülen çocuklarını, yakılan köylerini, soğuk ve açlığın elinden çektiklerini anlatırlarsa, yaşadıkları gerçeklik kazanacak; yoksa tanık olduğu insan ötesi, olağandışı vahşete kimseyi inandıramayan, tek başına tanık olduğu şey yüzünden ebedi bir yalnızlığa hapsedilen korku filmi kahramanları gibi çaresiz kalacaklarını hissederek anlatmak için kuyruğa giriyorlar. Hikâyeler kopuk, mantık zedeli, zamandizinsel bütünlüğe sahip değil. Yaşananlar gibi. Hikâyeler üst üste bindikçe aynılaşıyor; sıralamada, ayrıntıda tekrara düşüyor farklı köylerden farklı insanlar. Çünkü zulmün hayal gücü, tahammülümüzle sınırlıdır. Zulmün yaratıcılığı da insan onurunun, insan vücudunun sınırlarıyla belirleniyor.

Köylüler sabah 4:00-4:30'da caminin hoparlörüyle uyandırılıyor. Camiye toplanıyorlar. Sabah saat 8'e kadar mühlet veriliyor. Evlerini boşaltıp köyü terk edecekler. Korucu olmayı kabul etmeyen bu köy haritadan silinecek. Köy meydanında birkaç köylü öldüresiye hırpalanıyor. O sırada evlerden birkaçı ateşe veriliyor. Ateş, tarihin gelmiş geçmiş en etkili sözü. Ateş hayatla, geçmişle arana girdi mi kıyımın bile yapamadığını yapıyor. Ateş, dönebileceğin, bir gün dönebilme umuduyla açlığa, yokluğa direndiğin tarihini, yuvanı siliyor.

Tızyan adında çocuklar—

Biz dinliyoruz. Beyazlara has bir soğukkanlılıkla ayrıntıları deşiyoruz. Nerene vurdular? Elleriyle mi? Ne kadar asılı kaldın? Elektriği kaç kez verdiler? Çocuğuna ne yediriyorsun? Soğuk muydu? Kaç kilometre yürüdünüz? Ailenden ölen oldu mu? Ölüsünü aldın mı? Nasıl gömdün?

Anlatılanlar Kürtçeden Türkçeye, Türkçeden İngilizceye çevriliyor. Üç dilde kıyım, işkence, acı. Her sözcüğün karşılığı her dilde farklı ürpertiler, farklı tarihler yükleniyor. Gazeteciler soruyor: "Sizce durum düzelecek mi?" Kürtler, "Hayır!" diyor. Gazeteciler soruyor: "Umudunuz yok mu?" Kürtler, "Hayır!" diyor, "Hayır, yoktur." Tırnaklarının altından şişler sokularak, ağzına elektrik verilip hayaları burularak on gün sürekli işkence gören, sonra da otuz altı yıl hüküm yiyen on dokuz yaşındaki oğlunu anlatan anaya soruyorlar: "Temyiz imkânı var mı?" Genç ana, "Hayır," diyor, "bizi kimse dinlemiyor," diyor, "o orada, ben burada ölüp gideceğiz," diyor. "Hayır" diyor. Bu kadar keskin bir inançla, bıçak çeker gibi "Hayır" diyen insanlar, gazetecileri korkutuyor. Bu insanların, hikâyelerini kayda geçsin diye Doğunun o şaşmaz lehçesiyle anlatarak, bıkıp usanmadan, yüz yıl sonra da anlatılsın, unutulmasın diye anlatarak tarih yazdıklarını kavrayabilmek çok güç, bir Batılı için. Çünkü, onlar Batılı. Yanmış köyleri, sakat kalmış, ailesi ölmüş insanları, işkence mağdurlarını gördükten sonra dahi anlatılan bir hikâye karşısında bana dönüp "Sence abartıyorlar mı?" diye soruyorlar. Abartı peşindeler. Bu hayat tasvirinde küçücük bir abartı alanı kalmış gibi.

Diyarbakır-Mardin yoluna çıktığımızda dağlara sis inmişti. Bu toprakların yürek paralayıcı güzelliği, hoyrat hüznü susturdu hepimizi. Bismil, Mazı Dağı, Silopi. Büyülü isimler. Sis, korkuyla aramı açıyor. Bu coğrafyada ölüm yadırganası, durmadan uzağa itilen, başkalarının derdi değil.

Tızyan'a gidiyoruz. Sarp bir dağ köyü. Anayoldan saptığımızda taksimizin şoförünü bir korku alıyor. Tızyan'a varabilecek miyiz? Çamurlu bir dağ yolu kıvrıla kıvrıla bizi sisin bilinmezine sürüklüyor. Tızyan'ı asker basmış. Boş bir evde iki gerilla saklanıyormuş. Asker, köylüyü evin önüne toplamış. Herkesi bir bir o evin kapısına yollamış. Köylüler, içerinin karanlığına bakıp, "Burası boş, kimse yok," diyormuş. Asker, içeride saklandığına inandığı iki gerilladan bir tepki bekliyor, köylüleri mayın tarlasına eşek sürer gibi evin kapısına sürüyormuş. Köylüler içeri bakıyor, gerillalarla göz göze geliyor, "Kimse yok," diyormuş. "Burası boş." Sıra köyün meczubuna gelmiş. Herkesin yüreği tetikte. Meczup içeri girmiş. Çığlığı basıvermiş: "Burda iki kişi var." Ateş açılmış, meczup da öldürülmüş. Sonuç: "Çatışmada bölücü örgüt üyesi üç militan ele geçirildi."

Tızyan, ertesi sabah boşaltılmış. Yakılmış. Tızyan'a gidiyoruz. Haritalar yalan söyler mi? Buraya ilişkin bütün kayıtlar yalan söyleyebilir. Yol bitmek bilmiyor. Birden bu dağlarda, bu sisin kalın örtüsü altında, bu bizi nereye götürdüğünü bilemediğimiz yolda kaybolmak istiyorum. Vahşetin ağırlaştırdığı yüreğim dünyanın tam da bu noktasında, bir kez daha yaşayamayacağım şu anda kanatlansın, hayatımın en uzun yedi kilometresinde kaybolayım istiyorum. Sis, korkuyla arama giriyor. Tızyan, birden bir hayalet gibi karşımızda beliriyor. Yüz elli haneli, tepe üstüne kurulu bir köy. Taş evleriyle Doğunun güçlü, mağrur dokusu.

Tızyan'ı gördüm. Bir insan ölüsünü görmek kadar acıtıcıydı. Yüzlerce yıldır ayakta, kaç nesle yurt olmuş bu köy sisin içinde korkunç bir yalnızlığa mahkûm edilmiş. Kimi evleri yıkılmış, kimileri yakılmış. Evlerin kırık camlarından yeni badana edilmiş bir duvar, külünü saklayan bir ocak, bir şilte parçası görülüyor. İşte insanların son gün toplandıkları cami. İşte o meydan. Hırçın kuş sürülerinin sesi dışında som bir sessizlik.

Ertesi gün Batman'a yola çıkıyoruz. Biz bir jandarma karakolunda bekletilirken otobüsler dolusu asker adayının geldiğini görüyoruz. On kadar otobüs yola dizilip duruyor. Genç yolcularını ovaya boşaltıyor. Belki onlar da bu güneşli günde benim gibi, hayatlarında böylesine geniş, böylesine ferah bir gökyüzü görmediklerini düşünüyorlar. Hepsinin boynu bükük. İlk yenilgilerini doğa karşısında yaşıyorlar. Onları uğurlayan davul zurnaların böbürü çoktan unutulmuş. Artık korku var, savaş var.

Batman yolundan geri çevriliyoruz. Kendi güvenliğimiz için. Bingöl yoluna sapıyoruz. Artık Kulp'a kadar bütün köyler boşaltılmış. Lice'ye ulaşmak imkânsız. Gidebildiğimiz kadar gidip boşaltılmış, kimi evleri yakılmış bir köy daha geziyoruz. Sis dağıldı. Güneş neredeyse yakıcı. Çok yoksul olduğu için Diyarbakır'a göçememiş, yan köye sığınmış bir köylüye soruyoruz: "Neden korucu olmayı kabul etmedin?" "Korucu olmak silah kuşanmak demek. Adam öldürmek demek. Ben sineği öldüremem," diyor.

Köylerinden sürgün edilmiş köylüler, olan biteni bitkin bir alışkanlıkla anlatıyor. Korkunun, acının ötesine geçmiş insanların umursamazlığıyla. "Bir gün döneriz. Dersim'ler gördük. Yine döndük. Yine döneriz," diyorlar. Ama onları altüst eden, anlatırken seslerini, öfkelerini denetleyemedikleri bir şey var. Taşlar. Boşaltılan köylerindeki evlerinin taşları sökülüp askeri araçlara yükleniyor ve ilçede jandarma karakolu binasında kullanılıyor.

Açlık, yurtsuzluk, yılgınlık değil ama bu, onları öldürebilir. Kurşuna, yangına, yalnızlığa direnen taşlarını istiyorlar. İşte o taşları yerine koyamazlar. Atalarından kalmış o taşlar.

Döndüğümde dostlarım "Korktun mu?" diye sordu. Evet, korktum. En çok da o kartaldan. Bölge valisinin makam odasındaki içi doldurulmuş, tozlu, tüyü teleği dökülmüş o kartaldan. Sonrası rüyalarım. Tırnak altlarına şiş sokulmuş oğlan, Diyarbakır sürgününde açlıktan hastalanmış bebek, iki oğlunu da kaybetmiş ana, yurtsuz kalmış binlerce köylü, beni de aralarına almış bir ağızdan bağırıyorlar: "Ne mutlu Türküm diyene!"

Kendini yiyen kaplanlar—

Bilimin gönülsüz denekleri olan hayvanlar yaşanan savaşın hikâyesini anlatmıştı. NATO bombalarının ölümle köprü kuran patlama sesleri Belgrad Hayvanat Bahçesi'ndeki hayvanların çoğunu hasta etmiş. Yaşadıkları aşırı stres sonucu kimi hayvanlar çocuklarını yemeye, birbirleriyle şiddetli geçimsizlik işaretleri göstermeye başlamış. Bir zamanlar dost olan hayvanlar birbirlerinin kanlısı olmuş. Gazetelerde bombardıman stresini en ağır yaşayanlardan biri olan bir kaplanın resmini görmüştüm. Arka pençelerini kemire kemire yemişti.

Bir keresinde "Gündelik Hayatın Travması" başlıklı bir konuşma için o dönemin görüşmüş olduğum çocuklarından üçünü seçmiştim.

Vakalardan ilki on beş yaşında bir kız çocuğuydu. Son derece güçlü bir dil duygusuna sahip, pırıl pırıl gözleriyle yeni hayatına uyum sağlama konusunda ciddi adımlar atmış olduğu apaçık görülebilen olağanüstü zeki bir kız. Küçücük yaşında geçirdiği ağır işkence ve tacize rağmen yüreğine sahip çıkmış, içini acılaştırmamıştı.

İkinci vaka, konuşamayan, zorlamamız sonucu kırık dökük diliyle başına gelenleri anlatmaya çalışan, gözleriyle bütün dünyadan hesap soran, iyice küsmüş, her gece kâbuslarla yataktan dışarı uğrayan on altı yaşında bir oğlan çocuğuydu. Başına gelenleri dile dökmek istemiyor, bizim meraklı sorularımız karşısında adeta öfkeyle geriliyordu. Bu iki vakayı da yanı başında durduğum yabancı gazeteciye tercüme ederken kendimi kurbanlara ihanet içinde hissetmem beni çok sarsmıştı. Acı, hiçbir dilde aynı karşılığı bulmuyordu. Acıyı tercüme etmek imkânsızdı. Ağır travma vakalarının basitçe başka bir dile aktarılması asla aydınlatıcı olmuyordu. Kurbanın, tercüman olan benim ve sonunda dönüştürücü bir süzgeçten geçmiş anlatının aktarıldığı gazetecinin yüzünü döndüğü resimler birbirinden çok farklıydı. Bu farkı ne kadar aza indirmeye çırpınsam da korkunç yetersizlik duygusundan, dillerimizin, kültürlerimizin bizi kilitlediği zindandan çıkamıyor, soluk alamıyordum.

Hele ikinci vakanın, babasının yan odada iki gün sonra kaldıramayıp öleceği işkenceden geçerken attığı çığlıklarda asılı kalmış hayatını anlatırken kullandığı dil, yani Türkçe, onun ikinci diliydi. O da acıyı kendi yaşadığı, dillendirdiği gibi aktarmıyor, onun tercümesi üstüne binen benim tercümemle iş iyice içinden çıkılmaz bir iletişimsizlik alıştırmasına dönüşüyordu.

İkinci vakaya tanıklığımdan sonra büyük bir korkuya kapılmış, ilk çocuğun, o ışıltılı küçük kızın bende yaratmış olduğu kesin, lekesiz şefkat ve merhamet duygusuna hiç benzemeyen bir acıyla çaresiz kalmıştım. İçimde o küçük kızı bir kahraman olarak kucaklayan, onun travmasıyla baş etme biçimi karşısında hayranlıkla tanımlanmış bir acı çeken ben, ikinci işkence kurbanı, savaşı kaybetmiş o dilsiz çocuk karşısında benzer bir şefkate sarılamıyordum.

Uzaktan bakanlar için bütün meselenin özü burada yatıyor kanımca.

Acılarına tanık olmayı on yıllar boyunca reddettiğimiz insanların içleri acılaşmadan, pırıl pırıl bir bilinçle yollarına devam etmesini istiyoruz. Zamanında görmediğimiz, görmekten kaçındığımız zulmün izlerini bile görmeye tahammülümüz yok.

Barış dilini, bağışlayıcılığı ille onlardan bekliyoruz.

Büyük bir cesaretle gözaltındayken uğradığı tecavüzü anlatan on sekiz yaşındaki delikanlı, üçüncü vakaydı. O da inançlarıyla, "kavgasıyla" yaşadıklarının üstesinden gelebileceğine karar vermiş, her şeyi göze alıp yaşadıklarını anlatmaya sıvanmıştı. Amerikalı gazeteciyse bütün tutturukluğuyla çocuğun ırzına geçen copun kaç santiminin kullanıldığını öğrenmek peşindeydi.

O odada üç kişinin, mağdur, gazeteci ve tercümanın yaşadığı dil ilişkisi gerçekten de konunun uzmanı bir grup terapist ve olağanüstü donanımlı bir kültür tercümanı istiyordu.

Bu topraklarda 90'ların üstünden on yıldan fazla geçmesine rağmen bu toplumda muktedir fikir erbabı hâlâ hangi konumda, hangi konuda uzman olursa olsun milliyetçiliğin köpek dişleriyle hayata tutunuyor, savaşın, işkencenin, görmezden geldikleri onca zulmün travmasıyla önce kendi evlatlarını yiyor, sonra kendi yüreklerini kemirerek kendilerini sakat bırakıyorlar.

Hazal'dan sonrası—

Funda ile Rojin de çocuklukları o yıllara denk düşen, o bölgeden iki genç kadın.

Hayran olunası bir sadakat ve sabırla, sağ kalan kardeşlerini dinlemişler, bize sunuyorlar.

On dokuz kadın ve adamın hayatta kalma hikâyelerini okurken bunların hepsinin bizim hikâyemiz olduğunu unutmamalı. Babaları gözleri önünde öldürülen, anneleri dayakla felç edilen, kardeşlerinin ölüsü bir koyakta bulunuveren, hayal gücünü zorlayan işkencelerden geçen, cinsel tacize uğrayan, durmadan üniformalı öğretmenlerden, askerlerden, polislerden dayak yiyen bu çocuklar artık büyüdü.

Hepsinin ilk hatırladığı, ölüm.

Çoğunluk bir yakınlarının paramparça edilmiş bedeniyle karşılaşmışlar daha birer çocukken.

Devletimiz, kirli sarı bir yılışıklıkla "kardeşimiz" dediği insanların bir kuşağını öldürüp bir kuşağının çocukluğunu nasıl yaralamış. Belki de ancak o üveylerin ağzından dinlediğimizde anlayacağız Kürtleri, isyanı, o toprakların acısını, dağların uğultusunu.

Wanbetan'ın anlattığı, "Sanki gözleri yırtılıyor" gibi bakan suskun kız çocuğu Hazal'la tanışın. Babasını konuşturmak için gözleri önünde dokuz kişi tarafından ırzına geçilen, layık görüldüğü zulüm karşısında lal olan Hazal'ı.

"Hazal'dan sonra nasıl yaşayabiliriz?"i düşünelim sonra. Hep birlikte.

Hazal'ı sağaltacak bir dünyanın harcı nasıl atılır? Duyduğumuz derin tiksinti ve utançla, insan kalarak nasıl baş edebiliriz?

Şu an, hayatımızın en acil sorusu budur.

İstanbul, Mayıs 2011

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Aysel Tuğluk, “Sahiden ‘bildiğiniz gibi değil’”, Radikal Pazar, 18 Eylül 2011

Bağımsız Van milletvekili ve DTK Eşbaşkanı Aysel Tuğluk’un yazısını biraz kısaltarak yayınlıyoruz.

“(…) her alanda asıl yenilgi unutmaktır.” L.F. Celine Gecenin Sonuna Yolculuk

Bellek, esas olarak unutamadıklarımızdan var eder kendini. Sevgili Rojin ve Funda’nın Bildiğin Gibi Değil kitabını okurken aklıma düştü bu cümle. Acılar unutulmuyor. Bilinci ve duyguları da besliyor durmadan sızladığı için. Üstelik kişisel değil, toplumsal ölçekte yaşanıyor her şey. O nedenle 90’lı yılları herkes aynı hatırlıyor!

Kitaptaki anlatıcıların tümü “Unutmamı, affetmemi beklemeyin. Ama barış olsun. Başkaları bu acıyı yaşamasın” diyor vakarla. Kürt acıyı da soylu yaşar. “Ben yaşadım, başkaları bu tarifsiz acıları yaşamasın” demek, bu soyluluğa delalettir. Her şeye rağmen birlikte yaşama isteğini ifade eder. O acıları diri tutan bellek, öç alma duygusu yaratmıyor, aksine teskin edip barışçıl /hümanist bir bilinç yaratıyor. Hem de en saf haliyle...

Eğer bir birlikte yaşam /bir gelecek şimdiye kadar bu denli güçlü dile gelmişse, bu duygu ve bilincin esini nedeniyledir. Ancak acıyı, öfkeyi, anıyı teskin etmek sanıldığı kadar kolay değildir. Bunun toplumsal/psikolojik ortamını da sürekli olgunlaştırmak gerekir. Aksi halde depreşir, kontrol edilemez, bünyeden sızar ve bir yerlere çarpar!

90 yıllık inkâr ve isyan

Nitekim son zamanlarda çok sık duyduğum bir cümle, cümleden de öte bir tutum, teskin edilmekten vazgeçilmiş bir duygu yoğunluğunun kabarmakta olduğunu görmek gerekiyor. “Barışsa tamam barış. Savaşsa o da tamam. Ama bu kez sonuna kadar!” Bellek bilinci bir de böyle besliyor 90’lı yılları tartışırken.

Kitabı okurken 90 yıldır inkâr-isyan kıskacındaki Kürt meselesinin aldığı mesafeyi, ulaştığı merhaleyi düşünüyorum yeniden. İlginçtir, halen başladığımız yerdeyiz gibime geliyor. 29. isyan sürüyorken, cumhuriyet kurum ve ideolojisiyle yeniden kuruluyorken, halen ‘Kürtlere ne yapılacağı’ tartışılıyor. Tıpkı 1920’li yıllar gibi. Önümüzdeki yüzyılı etkileyecek bir kararın eşiğindeyiz ülke olarak.

Yazık ki, Kürt meselesinde yeni bir günün fecrinde değiliz. 90’lı yıllar tartışması bu sorunlu duruma işaret eder. 90’lı yıllar uygulamalar derken mutlaka herkes bir şekilde tanımlıyordur o korkunç süreci. Özellikle yapılan “düşük yoğunluklu savaş” tanımlaması bana hep teknik bir tanımlama gibi gelmiştir. Esas olarak kendi çapında yapılan kırıma toplumsal meşruiyet sağlamak için incelikli olarak kurgulanmış bir tanımlanma. Bunu anlatabilmek için yapılagelen “kirli savaş-özel savaş” gibi isimlendirmeler de olanı biteni izah etmeye yetmez. Sokak cinayetleri, toplu mezarlar, köy boşaltmalar, sürgünler, işkenceler, tecavüzler, tutuklamalar… Kirliden ve özelden de öte bir durum. Sıfat mı arıyorsunuz? Bizi yok eden, tüketen bir savaş…

Güncelin ilgi çekici tartışmasıdır şimdi “terörle mücadelede yeni strateji!” Aslında yeni olan bir şey yok. Aynı sözler ve aynı yaklaşımla yeni bir sürece ulaşılmaya çalışılıyor. Strateji merkezlerinde, kurulan bu savaş pazarında konseptleri yok satıyor! Siyaset analizi adı altında aklın sınırları zorlanıyor. Eylem-operasyon fantezileri üretiliyor. Hatta kendine has üslubu ve duruşu olan Mahmut Alınak’ın bir cümlesinden hareketle devasa bir hareketin stratejisi çizilmeye ve anlaşılmaya çalışılıyor. Böylece hem devletin korkuları, iktidarın kaygıları hem de toplumun refleksleri maniple ediliyor. Velhasıl, elbirliğiyle yıkıcı bir savaşın içine sürükleniyoruz. Şimdi esas soru bu savaşın nasıl biteceği değil, bittikten sonra birlikte nasıl yaşayacağımızdır.

Yeni bir ideoloji

Cumhuriyet, kurumları ve ideolojisiyle değişiyor. Esas güçler 20’lerdeki gibi sahnedeler. Kürtler açısından ‘gelen-gideni aratır’ durumu yaşanıyor. Kemalist elitler ile geleneksel muhafazakarlar hiçbir zaman toplumsal bir çatışma yaşamadılar. Tanzimattan sonra İttihat ve Terakki sürecinde ve Mustafa Kemal döneminde şu veya bu biçimde birbirlerine darbe yaptılar. Aynı yönetsel aygıtın farklı kliklerini oynadılar. Toplumsal mücadele her zaman Kemalist- muhafazakâr aygıtlar ile Kürtler arasında oldu. Şimdi de aynı durum yaşanıyor. Hatta AKP bunu daha da pekiştirdi. Çünkü artık AKP bir devlet partisidir. Kürtlerin belleklerini diri tutmaları gereken zamanlar yaşıyoruz. Kürt meselesinde tarih tekerrür ettirilmek isteniyor.

Kürt meselesinde gelinen nokta itibarıyla İlker Başbuğ ile Recep Tayyip Erdoğan’ın yaklaşımı arasında bir makas farkı kalmadı. “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunları vardır” yaklaşımı ile “Bu sorunları liberal devlet anlayışı ve bireysel haklar temelinde hallederiz” şeklindeki yeni devlet stratejisinde buluşuldu. Bu bağlamda farklı klik ve eğilimler ideolojik/siyasi/stratejik ortaklaşmayı Kürt meselesinde pekiştirdiler. AKP, bir devlet partisidir tespitini bir de bu açılardan okumakta fayda var. Aynı yönetsel aygıtın farklı yüzleri olan Kemalist elitler ile geleneksel muhafazakarlar, Kürt meselesinde her zaman devlet’i oynadılar. Şimdilerde de gerçekleşen budur.

AKP’nin bir çözümü olmadığını uzun zamandır dile getiriyorduk. Devlet eliti de zaten çoktan beridir “Kürtlere hakları fazlasıyla verilmiştir. Bazı küçük ayrıntılar var ama ötesi böler” tarzı bir stratejiyi benimsemiş durumda. Başbakanın “Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır” söylemi, aynı stratejinin farklı sözcüklerle ifadesidir. Buna bir de “Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır” bakışını ekleyin, ortaya yeni ve resmi bir ideolojinin çıktığı görülecektir. İdeolojik bir siyaset ve strateji aylardır uygulanıyordu zaten. Başbakanın seçim kampanyasında yaptığı konuşmalar, sarf ettiği sözler sadece seçime dönük değildi. Yeni ideolojinin ilanıydı.

Silah meselesinde “önce sen bırak” taktiğinin bir önşart olarak ısrarla dayatılması, nihayetinde hepimizi savaş ve kaosun içine taşıdı. İmralı’nın “önümü açın bir haftada çözerim” iradesini gözden kaçırmadan meseleyi değerlendirmekte fayda var. Bu çağrı hiç olmamış gibi davranma gayreti, devlet ve iktidarın Kürt meselesinde çok farklı bir stratejiyi benimsemeleri ve hevesle bunun uygulama çabalarından bağlantısız düşünülemez. Şimdiki “savaş pozisyonu” da aynı güçler arasında aynı karakterle geliştiriliyor. Her geçen zaman otoriter biçimde devletleşen AKP iktidarının Kürt meselesinde başka bir yere -demokratik özgürlükçü eğilime- varacağını sanmak safdillik olurdu. Liberal dostlar, yanıldığınızı üzülerek belirtmek durumundayım.

Oyalama ve tasfiye

Hal böyleyken, her şeye rağmen bir barış süreci başlayabilirdi. Öcalan’ın çabalarını değerli kılan da buydu. En zayıf halkayı bile bırakmak istememesi, Kandil ile devlet arasında bir denge oluşturmaya çalışması, Kürt-Türk ilişkisini çatışma/savaş zemininden çıkarıp siyasi demokratik zemine taşıma gayretleri bugünün öngörüleriyle ilgiliydi. Yazık ki bu çabalar yeterince anlaşılmadı ve önü açılmadı.

AKP’nin özellikle 2009’dan bu yana hakim siyasetinde Kürtler açısından bir güven duygusu yaratmadığı açık. İki kavramla bu güven duymama algısı ifade ediliyordu: Oyalama ve tasfiye! AKP’nin tutarsız ve samimi olmayan söylem ve uygulamaları, bu algıyı gittikçe güçlendirdi. Özellikle KCK tutuklamaları ve yoğunluğu azalan eylemsizliğe rağmen süren nokta-imha operasyonları, çözüme dair bir plan-program ortaya konulmaması ve nerdeyse son üç yıldır demokratik taleplere dönük (seçim barajı, TMK, hasta tutuklular, siyasi operasyonların durdurulması vb.) tek bir adım dahi atılmamış olması, bu güvensizliği pekiştirdi, kırılmalara yol açtı. Hakeza Öcalan’la yapılan görüşmeler haddinden fazla pragmatist bir anlayışla gerçekleştirildi. “Öcalan’a temel yaklaşım hep kullanmak hedefli oldu. Onu çözüm için değerlendirmek değil” diyen üst düzey devlet görevlisini AKP’li Y. Akdoğan teyit eder biçimde tamamlıyordu: “Öcalan terörü sona erdirmek sorumluluğundan kaçamaz.”

Görüşme mantığını ve amacını özetleyen bu iki ifade “bir haftada çözerim” demesine rağmen Öcalan’a imkan tanınmaması tutumuyla düşünüldüğünde tezat gibi de durabilir. Ancak buna karşın geri çekilme gibi tek madde etrafında oluşturulan pazarlığın cazibesi bile, bahsettiğim yeni ideoloji ve stratejiyle bağdaştırılmayarak görmezden gelindi. Devlet ve iktidar çıkarları Kürt meselesinin siyasi alanda çatışmasız/ölümsüz çözümünü gerektirmiyordu. Çünkü iradeli, örgütlü, belli bir programı ve tarzı-üslubu olan bir Kürt siyaseti ve mücadelesi istenmiyordu. Zaten ortada da böyle bir sorun yoktu.

Yeni ideoloji ve strateji siyasi dayatmayla kabul ettirilemeyince, uzun süreden beri hazırlığı yapılan savaş aşamasına böylece geçildi. Basın, kitleler, tüm devlet kurum ve örgütleri, sivil ve ekonomik oluşumlar her yerde bu savaşın bir parçası olarak gündemi kurguluyor.

Olan biten her şeyden sonra, bir güven ortamı da yaratılmamışken, bir güvence de sunulmamışken “silahı bırak gel sonra çözüme bakarız” gibi bir yaklaşımın geçmişte devletin çokça kullandığı “şefkatli kucak” çağrısından öz ve sonuç olarak bir farkı yok. Nitekim bu Kandil tarafından “infaza çağrı” olarak değerlendirildi ve direnileceği belirtildi. Sonrası malum, karşılıklı savaş ilanıyla yeni süreç başlatıldı.

Eleştiri -özeleştiri

Demokratik Kürt siyaseti için de eleştiriler hatta özeleştiriler de yapılabilir. Ancak 3500’e yakın yöneticisi ve çalışanı KCK denilen facia operasyonlarla tutukluyken, altı vekili halen cezaevindeyken, 1500 kişilik yeni bir operasyon yapılacağı biliniyorken, sürekli baskı-tehdit altında hakaretlere de maruz kalıyorken bu hiç de kolay değil. Hem zaten yeterince eleştiri de yapılmıyor. Kürt siyasetini eleştirmek kolay tabii. Prim de yapıyor şu son zamanlarda! Yeni dönem ve düzenin egemen söylemi bunu gerektiriyor çünkü. Bizlerin iradesizliğinden dem vurup duranların iktidarın o caydırıcı gücünden ne kadar azade olduklarını da bilen biliyor zaten. Kusura bakmasınlar ama sürekli fakirden gasp ediliyor! Bu samimi Müslümanlığa sığmaz, sığdırılamaz.

Yine de şahsen bir özeleştiri yapabilirim: Kürt siyasetinin çalışma tarzı ve siyaset perspektifinin belirlenmesinde asıl etkili aktör ve projeksiyon, İmralı ve orada sürdürülen barış çalışmaları ve görüşmeleri olmalıydı. Hiç olmadı anlamı çıkarılmamalı. Ana eksen olması gerektiğinden söz ediyorum. İmralı’nın söylemleri üzerinde durmak ve barışçıl-anayasal çözüm seçeneğinin güçlendirilmesine dönük daha özgün ve iradeli bir tutum gösterilebilirdi. Bu dengeyi kurmanın kolay olmadığını da bilen bilir zaten!

Evet, “son ve büyük savaş ” başladı. “Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır onu da yeni stratejiyle halledeceğiz” argümanından sonra anayasa tartışmaları da ilgi çekici olmaktan çıktı. Tıpkı, MGK bildirisine de yansıyan topyekün bir savaş ilanından sonra kerhen de olsa söylenen “hukuk içinde kalacağız, açılım da sürecek” cümlesinin bir kenar süsü olarak durması gibi… Size inandırıcı geliyor mu sahiden? Savaş hukukuna uyulması bile kafi gelecektir…

Kürtler ne olup bittiğinin/biteceğinin farkındadır. Çünkü yaşamışlar. Unutmamışlar. Bir bellek ve bilinç oluşturmuşlar. Kürtleri nefretlik hasım olarak gören özel timlerin yeniden cinayet işlemek üzere bölgeye gönderilmesi, profesyonel ordu örgütlenmesi, sınır içi ve sınır dışı operasyonlar, yaygın DTK ve BDP tutuklamaları, Kürt kurum ve şahsiyetlerine dönük baskılar, çatışmalar, infazlar, ölümler, linçler… Tıpkı 90’lardaki gibi bir tür soykırım dışında bir anlam taşır mı? Siyasi kimliğe ve örgütlemeye dönük bir soykırım değil midir?

Kimse kendini kandırmasın, bu süreç iç savaşa kadar gider. Ve süreç sonunda birlikte yaşama isteği ve ideali kalır mı? Kalmaz! Meşhur bir deyimdir: “Kan döküldü mü kefareti ödenmelidir!” Vurgulayarak söylemek isterim: Kürtlerin özgür iradesi ve siyasi kimliği kurulması gereken demokratik-özgür-eşit ilişki yerine, cumhuriyetin 20’lerdeki resmi inkar ideolojisiyle ilişkilenmek ve sadece biçimsel /söylemsel değişimle yetinmek, her açıdan gayrimeşrudur ve öyle de değerlendirilecektir. Sonuç Kürtler açısından kimliksiz ve statüsüz kalmaktır ki, zaten “inkâr-isyan” döngüsün asal sebebi de budur.

Dolayısıyla, yine yok sayma/yok etme savaşına karşı var olma/direnme savaşı yaygınlaşarak ve büyüyerek sürecek/sürdürülecektir. Yazık ki hepimizi, geleceğimizi birebir etkileyecek bir süreç yaşayacağız.

“Cehennem operasyonu” koyacaklarmış yeni harekatın adını… Allah aşkına Kürdün yüzüne bir bakın. Cehennem onu korkutmaz. Onun cehennemi zaten bu hayatın içinde. Kimliksizliğinde! Statüsüzlüğünde! Kitabı okuyun lütfen. Sahiden de “bildiğiniz gibi değil”...

Devamını görmek için bkz.

Kaan Uysal, “Gelin, bağışlayalım birbirimizi”, Kitap Zamanı, Temmuz 2011

Bazen bütün politik söylemlerden daha etkilidir kişisel tanıklık hikâyeleri. Madem karşı olduğumuz bir dolu argümanla yüklüdür politik söylemler, madem bazı söylemler bize yabancı ve inandırıcılıktan uzak gelmektedir; o zaman sözü edilen politik söylemleri besleyen asıl dinamiğe bakmanın zamanıdır. Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın hazırladığı, “90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak” alt başlığını taşıyan Bildiğin Gibi Değil, bugün yaşadığımız en temel sorunların kökenine bakmaya çağırıyor bizi. Kitap için seçilen yaş aralığı çok önemli. Kayıp iki neslin ardından, gözünü şiddet ortamına açmış, o ortamda çocukluğunu yaşamış, 1975-1980 aralığında doğmuş, çocukluğu Güneydoğu’da geçmiş, bugün otuzlu yaşlarında olan on dokuz gencin kişisel tanıklıklarından yola çıkılarak hazırlanan kitap, sadece 90’larda Güneydoğu’da neler olduğunu göstermekle kalmıyor; tek tek bireylerin, sonrasında koca bir toplumun ruh halini de gözler önüne seriyor. Bugün çoğunlukla televizyon ekranlarına yansıyan, yalnızca ekranların o sınırlı bakış açısıyla gördüğümüz sokaklardaki şiddetin arka planına çeviriyor dikkatlerimizi. Bu etkileyici kitap, birtakım politik söylemler yerine, on dokuz gencin çocukluğuna götürüyor, onların hikâyeleriyle baş başa bırakıyor okuyanları.

Kayıp kuşak

Kışlaya benzeyen, hatta bazen kışlaya çevrilen okullarda okuyan, Türkçe bilmedikleri için birçok trajikomik olayla karşılaşan; mutlu ve rahat bir çocukluk yaşarken bir günde köyleri boşaltılan, şehirlerde yaşamaya mecbur bırakılan, şehirleri de üç gün üç gece kurşun yağmuruna tutulan; babalarının, annelerinin, kardeşlerinin dayak yemesine, işkence görmesine, öldürülmesine şahit olmuş; faili meçhul saldırılara maruz kalan, sevdiklerinin birer birer kaybolduğunu gören bir kuşağı konu ediniyor kitap. Yarım saatte hayatı değişen, kendini bir anda bir dağda, bir şehirde, bir hapishanede veya mülteci kampında bulan, bu travmayla hayata karışan çocuklar... Doksanlı yılların şiddetinden paylarını almış, yakınlarını ve yaşadıkları yerleri kaybetmelerine rağmen hayatta kalmış, sevdikleri birer ikişer “düz ovaları” terk ederken yerlerinde durmuş, kalanlara göz kulak olma görevi olduğu için gitmemiş, erken büyümüş, türlü travmaları kendi başlarına yenmek zorunda kalmış gençlerin anlattıkları, söz birliği etmişlercesine benzer insan hikâyelerine dönüşüyor. Daha ilk söyleşide gerçeklikle kurduğumuz ilişki tersyüz oluyor. Ama peş peşe gelen anlatımlarla Güneydoğu’nun şiddetle özdeşleşmiş ve sınırlı bir kesim dışında görülmemiş, dışarıya yansımamış, anlatılamamış 90’lı yılları daha büyük bir resmin içindeki yerini alıyor.

Örneğin, gözleri önünde babası öldürülmüş bir çocuğun hikâyesini dinlerken, sözü edilen ve zaman zaman günümüze de sirayet eden bu şiddet ortamının giderek nasıl bir şiddet kültürüne yol açtığını anlıyoruz. Yirmi yıldır kayıp olan babası gelir de görür diye hâlâ sokakta gizli gizli sigara içen gençlerin hikâyeleri var bu kitapta. Kendisine ateş edenlere, “Beni öldürdünüz, benim kalkmam mümkün değil, ama daha fazla ateş etmeyin, bedenim daha fazla bozulmasın” diyen yaşlıların hikâyesi de var. Artık bir yetişkin olmasına rağmen çocuğunun bütün askerî araçların adını ezbere bildiğini hayretle gören kadınların hikâyesi var. Burada yazılamayacak kadar trajik başka insan hikâyeleri de… Bugün hâlâ karalar giyinerek düğün yapan, yaşadıklarını yeterince göstermediği için medyaya öfkeli, devletle sorunlu, affetme duygusundan uzak ama barış isteyen bir kuşağın travmasını anlamanın en iyi yollarından biri bu kitap. Anlatılan bütün o acı olaylara rağmen, kitabın bir tek yerinde dahi psikolojik destek almaktan söz edilmemesi gerçekten garip gelecektir okura. Yaşadıkları onca şiddete rağmen, belki de daha fazla politikleşerek bu şiddetin yarattığı travmayı bastıran, ama zaman zaman yeniden ve her defasında daha da şiddetli bir şekilde geri dönen bu hatıraların ürkütücülüğü, sadece Türkiye’nin yirmi-otuz yıl öncesine ışık tuttuğu için değil, geleceğine de yön verdiği için çok önemli.

Bildiklerimizin ötesine geçmek için

Slavoj Zizek’in, Kırılgan Mutlak’ta dediği gibi, “hikâyelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız”. Bildiğin Gibi Değil, “düşman olunan”, görmezden gelinen, daha çok kimi adli ve siyasal vakalarla karşımıza çıkan çocukların hikâyelerini sarsıcı bir gerçeklikle karşımıza çıkarıyor. Yıldırım Türker’in etkileyici önsözüyle yayımlanan Bildiğin Gibi Değil, bir barış ikliminden söz edildiği bugünlerde, bildiklerimizin ötesine geçmemiz, birbirimizin neler yaşadığına tanıklık etmemiz, önyargılardan kurtulmamız, dahası belki de birbirimizi bağışlamamız için bulunmaz bir kitap niteliğinde.

Devamını görmek için bkz.

Abidin Parıltı, “Gece karanlığında sokağa çıkabilmek”, Radikal Kitap Eki, 29 Mart 2013

Barışı konuşabilmemiz için değil ama yaşayabilmemiz için korkmadan birbirimizin daha yakınına sokulmamız, birbirimizin gözlerinin içine bakıp hikâyelerimize odaklanmamız gerekir. İnsan yanımız belki bize doğru ve yegane yolu gösterir. Birlikte yaşamayı…

Benim şahsi hikâyemde barış ve savaşın –barışı bu defa öne koymamın elbette güzel bir yanı var– iki fotoğrafı mevcut. O fotoğraflardan söz ederek bu yazıyı devam ettirmeye çalışacağım. İlk fotoğraf 1990’lı yılların gündüzleri de karanlık olan zamanlarında geçer. Her gün ve gece silahların, roketatarların, bombaların patladığı, gün ortasında bile bazen damlardan gizlice çatışmaları izlediğimiz çocukluk günlerimde karanlık bastığında hiç dışarı çıkmamıştım. Çünkü karanlık bastığında herkes evine döner, kapılar kilitlenir, bahçeye bile çıkılmazdı. Ama birgün dediler ki ateşkes başladı.

İşte ilk defa o ateşkes zamanında hava karanlıkken sıkıca kapanan kapılar açıldı ve sokağa çıktım, oynadım, herkes sokağa çıkmaya başlamıştı. O güne kadar karanlıkta dışarı çıkılabileceğinin mümkün olduğunu düşünmemişim. Barış benim için işte o günkü duygudur. Biraz da karanlıkta sokağa çıkabilmektir. Savaşın fotoğrafında ise üç arkadaş varız. Bir gün dağa çıkmaya karar verdik. Çocuk yaştayız daha. Çıkma zamanı geldiğinde ben futbol oynuyordum. Arkadaşlarım geldi, “Hadi gidiyoruz” dediler, belki de korktum ve şu cevabı verdim onlara: “Maç var. Siz gidin ben size yetişirim!” Gittiler ve ben yetişmedim onlara. Biri dağda çatışmada öldü bir-iki yıl sonra, biri de yakalandı, işkence gördü, itirafçı oldu dediler, hâlâ cezaevinde. Savaş benim için biraz da sen yaşarken çevrende insanların birer birer ölmesi, kaybolup gitmesidir.

“Kışlaya benzeyen okullar”

Evet şimdi barışı konuştuğumuz bir iklimde yaşıyoruz. Bunun tarihsel ve sosyolojik boyutunu işinin ehli insanlar ele alır zaten. Politik söylemler tek tek insanların ne yaşadıklarını gizliyor, örtüyor. O yüzden dönüp kişisel hikâyelere bakmak belki biraz yolumuzu aydınlatır. Yaşanan bu kadar acıya, savaşa, haksızlıklara rağmen bu mevzunun külliyatı oldukça az. Barışı ele alan kitaplar ise daha az. Aslında yukarıda anlattığım şahsi hikâyeme benzer birkaç kitaptan söz edilebilir. Hamza Aktan’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan Kürt Vatandaş kitabı ile Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın hazırladığı Bildiğin Gibi Değil: 90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak, bu ve benzeri hikâyeleri çeşitli tanıklıklarla ele alan önemli kitaplar. Hamza Aktan, Kürt Vatandaş kitabında Türkiye’de Kürt olmanın deneyimlerini okura aktarıyor. Aktan, Kürtlerin anadillerini konuşma ve konuşamama deneyimlerini, büyük şehirlerde yaşayan Kürtlerin sosyal, kültürel sınıfsal farklılaşma süreçlerini, Kürt olmayı ve kimliğini saklayan “Ev Kürtleri”ni, siyaset kariyerindeki Kürtleri, popüler kültürün, kültür endüstrisinin klişelerini ve Kürt kültür üretimini, medyada Kürt olmanın çilelerini, Kürtlerin askerlik deneyimlerini, genç Kürtlerin rahatsızlıklarını ele alır. Bildiğin Gibi Değil’de ise Funda Danışman ve Rojin Canan Akın’ın, 90’lı yıllarda çocukluğu Güneydoğu’da geçmiş Kürt gençleriyle yaptıkları on dokuz söyleşi bir araya getiriyor. Söyleşiyi yapılan gençler yoğun bir şiddet ortamında geçen çocukluklarını ve ilkgençlik yıllarını anlatıyorlar: “Kışlaya benzeyen okullarda” geçen, Türkçe bilmedikleri için birçok trajikomik olay yaşadıkları, öğretmenlerden gerizekâlı muamelesi gördükleri, zaman zaman ajanlık teklifleri aldıkları eğitim hayatlarını... Babalarının, analarının, kardeşlerinin, arkadaşlarının gözlerinin önünde dayak yediği, öldürüldüğü, koruculuğa zorlandığı, evlerinin kurşun yağmuruna tutulduğu, “sevdikleri, değer verdikleri insanların tek tek kaybolduğu”, kaybettikleri yakınlarının kavurucu özlemiyle dolu aile hayatlarını... Sokaklarda, “yanı başlarında sürekli birilerinin öldürüldüğü” bir ortamda, mayınların arasında oynadıkları ya da BM mülteci kamplarında geçen gündelik hayatlarını anlatıyorlar bize.

Cumhuriyet tarihi boyunca yakın zamana kadar birlikte yaşamaktan öte, Kürtler daha çok maraba, cahil, işçi olarak gösterildi ve kimliğine neredeyse hiç değinilmedi. Sadece Kürtler değil, bu ülkede yaşayan hemen her azınlık bundan payını aldı. Murat Belge’nin deyişiyle “Türkiye’de edebiyatın çoğu düşmanlık üzerine kurulmuştur.” Ve devam eder Belge “ Batı düşmanlığı, ama ondan daha koyu olarak azınlık düşmanlığı var. Çünkü onlar içimizdeki hain. Düne kadar bizim uşağımızdı edebiyatı yaygın. Bunu yapmayan yok; Halide Edip’te, Yakup Kadri’de, Ömer Seyfettin’de… O uşak diye gördükleri adamın birdenbire üste çıkmasına katiyen tahammül edemiyorlar…” Ancak son yıllarda bu klişe edebiyat da kırılmış durumda. Daha çok barışçıl, meseleyi anlamaya çalışan, bazılarında oryantalist bile olsa aşağılamayan, çok kültürlülüğü ve bir arada yaşamı öne çıkaran edebi eserlerin varlığından söz edilebilir. Az mı evet az… Oya Baydar’ın Kayıp Söz, Ahmet Altan’ın En Uzun Gece, Ahmet Ümit’in Patasana meseleye dışardan bakan, ama sahici olan romanlarken Hasan Özkılıç’ın Zahit, Mehmed Uzun’ın Aşk Gibi Aydınlık romanı ve Nar Çiçekleri deneme kitabı, Firat Cewerî’nin Geç Bir Sonbahardı ve Birini Öldüreceğim, Aytekin Yılmaz’ın Dağbozumu, Akif Kurtuluş’un Mihman, Murat Uyurkulak’ın Har romanı, Muhsin Kızılkaya’nın Biraz Daha Işık ve Bir Dil Niye Kanar’ı, Migirdiç Margosyan’ın Gâvur Mahallesi’nde anlattıkları daha çok içerden meseleye bakan savaşı aşıp insana ulaşmaya, onların kırık hikâyelerine şahit olmaya ve çok kültürlü, çok dilli, birbirini anlayarak, ortaklık kurularak yaşanabileceğini gösterir okura.


(...)

Ele almaya çalıştığım kitaplara üstten baktığımızda (çocukluğumuza, korkumuza döner gibi bu ülkenin çocukluğuna dönelim) korkuların kaynağına yeniden göz atıp artık acıyla sınanıp olgunlaşmamız, komplekslerden, nefret söyleminden hızla uzaklaşmamız, önce kendimizle, sonra da başka kültür, dil, din ve ırktan olanlarla barışmamız gerektiği ortaya çıkar.

Devamını görmek için bkz.

Handan Aysever, “Yasak Köylerin Yasak Çocukları”, Remzi Kitap Gazetesi, Eylül 2011

Sıcak ve nemden sırılsıklam bir akşamüstü. Simurg Kitabevinde’yim. Piyasaya yeni çıktığını tahmin ettiğim bir tomar kitabın üzerine uzanmış tombul kedi haylaz bakışlarla içeriye girip çıkan kitapseverleri izliyor. Verdiğim kitap siparişlerini beklemekteyim bir süredir. Akşam Aya İrini’de izleyeceğim Renee Fleeming konserini hayal ederek bakınıyorum etrafıma aylak aylak. Kitapçının kedisinden farksız.

Az ilerideki yığının üzerinde duran kitap çekiyor dikkatimi. Anneannemin evinin yüklüğünü hatırlatıyor kitabın kapağındaki fotoğraf. Nakışla işlenmiş patiska bezleri, basmalar ve satenlerle kaplanmış sıra sıra yorgan ve yastıkların hafızamdaki kaydı bu görüntü. Belki de anneannemin çok taze vefat haberinin üzerimdeki etkisi. O küçük kasabada, kocaman avlusu olan anneanne evinde geçirilen okul tatillerinde kuzenlerin hep birlikte öğlen uykusuna yatırıldığı çocukluk anılarını getiriyor gözümün önüne o rengarenk yorgan ve yastıklar. “Şşşstt uyuyun bakiiim,” diyen anneanneye inat gırla kikirdeşme, itişme, tepişme...

Hemen orada okuyorum Yıldırım Türker’in sunuşunu ve kitabın önsözünü. Sonra boğazımda bir yumru çıkıyorum Simurg’dan, kitabın parasını ödeyerek, siparişlerimi unutmuş halde.

Yüzüme aniden çarpan gerçek, midemi bulandırıyor.

Yanan köyler, günlerce taranan ve bombalanan evler, babalarının neden öldürüldüğünü anlayamayan çocuklar, kaybolan ağabeyler, oyun oynarken paramparça olan dostlar, zorla Türkçe konuşturmaya çalışan öğretmenler, onuncu yıl marşı eşliğinde insanın tahayyülünü sınayan işkenceler. Ölümün, acının, korkunun, şiddetin ve savaşın “yüzlerinin rengini değiştirdiği” çocuklar!

Gidiyorum, geliyorum, okur¬ken karşılaştığım şiddete dayanamıyorum. Ama “bitireceğim bu kitabı diyorum,” kendi kendime. Benim okumaya bile dayanamadığım bu olayları ve anlatamadıkları binlercesini, bu insanlar bilfiil yaşadılar veya tanıklık ettiler; Amed, Avrehan, Aznavure, Avsiya, Aşi, Nuvin, Firdevs, Gıre Colya, Stilite, Xezek, Bezvan, Wanteban, Şeyhan, Memiran, Gever, Liyan, Gijal, Manis, Piran.

“1975-80 yılları arasında doğmuş, 90’lı yıllarda çocuk olup yaşanan savaşı tüm çıplaklığıyla belleğine kaydetmek zorunda kalan ve her şeye rağmen yaşamını orada sürdüren kuşağın hikayesi” diyor Rojin Canan Akın ve Funda Danışman kitabın önsözünde. Kitabın hazırlanma amacını Kürt illeri olarak bilinen coğrafyada yaşanan acıları, “öteki” olarak bilinenlerin gerçeğini anlatmak olarak özetliyor kendileri de o coğrafyanın bir parçası olan iki genç araştırmacı.

Kitapta bu köyler, konuşan gençlerin gizliliğinin sağlanması amacıyla rumuz olarak kullanılmış. Çukurca, Yüksekova, Şemdinli, Çizre, Silopi, Erciş, Nusaybin gibi vebalı(!) bir coğrafyanın çocukları onlar. Yasak köylerin yasak çocukları, haritadan silinmiş köylerin hayaletleri!

“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da boşaltılan yerleşim birimleri nedeniyle göç eden yurttaşlarımızın sorunlarının araştırılarak alınması gereken tedbirlerin tespit edilmesi amacıyla kurulan meclis araştırması komisyonu raporu”na göre (14 Ocak 1998 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulmuştur), 1980–1994 tarihleri arasında 820 köy ve 2.345 küçük yerleşim biriminden toplam olarak 378.335 kişi zorunlu olarak göç ettirilmiş ve köyleri imha edilmiş.

Bir evi farklı cephelerinden gösteren siyah beyaz soluk bir fotoğraf eşlik ediyor tüm röportajlara. 2009 yılında Şırnak’ta Funda Danışman tarafından çekilmiş. Kurşunlarla delik deşik edilmiş, benzer durumdaki çok sayıda yaralı evden biri. Hepsinin ortak yazgısını dillendirmekte bu ev. Kitapta en çok tekrarlanan gerçek “yağmur gibi yağan kurşunlar”. Duvarlardan geçip vuruyor sevdikleri insanları. Öylece korumasız haldeyken yanı başlarına düşen havan toplarıyla paramparça oluyorlar. Annelerinin babalarının serseri kurşunlara hedef olmasınlar diye üzerlerine attıkları eşyaların altında nefessiz kalıyorlar. Duvarlar çok zayıf, kendilerin korumak için içeriden yeni duvarlar örüyorlar, ama devlet ana “teröristler için sığınak mı yapıyorsun” diye yargılıyor. Neden diye soruyor çocuklar, ama cevap bulamıyorlar. Ben Tanrı’nın hangi ülkesinin çocuğuyum?

Bir gecede büyüyüveriyorlar, kimi zaman Kürtçe konuştukları için yedikleri bir tokatla, kimi zaman üzerilerine yapılan idrarla, kimi zaman sevdiklerinin ölü bedenlerine bile ulaşmalarına izin verilmediği o kahreden anlarda.

Bizim neslin 80 darbesiyle silinen politik belleğinde açılan yaralar kanıyor şimdilerde. Devlet aygıtı ne acı ki şiddetin dilini kullanmış, “ama” demek suça ortak etmek bir anlamda. Oysa devlet “ana”ydı hani?

Bu satırları okurken, yönetmen Semir Aslanyürek’in bir süre önce anlattıkları dönüyor beynimde. Darbe sonrası cezaevinde “konuşmassan oğluna tecavüz edeceğiz” dediklerinde, boğazına sarılır Aslanyürek oğlunun. Kendi elleriyle oğlunu öldürerek yaşanacak cehenneme engel olmaya çalışır. Zor alırlar oğlunu elinden, sonra da “deli bu adam” diye uzaklaştırırlar oğlunu oradan.

Oysa “layık görüldüğü zulüm karşısında lal olan” dokuz yaşındaki kız çocuğu Hazal’ın onun kadar bile şansı yok.

Eğer zalimliğin, şiddetin bir tavanı varsa bu o mudur? Bu satırlar okunduktan sonra hayat nasıl tekrar aynısı olabilir?

Yıldırım Türker soruyor “Hazal’dan sonra nasıl yaşayabiliriz?” diye. “Hazal’ı sağaltacak bir dünyanın harcı nasıl atılır? Duyduğumuz derin tiksinti ve utançla, insan kalarak nasıl baş edebiliriz?” Peki tüm bu yaşanmışlıkların ardından barış mümkün olabilir mi?

“Bunlar affedilecek suçlar değildir… ama barış başka affetmek başkadır” diyor Cizre doğumlu Gijal. Lice doğumlu Seyhan ise “Asla affetmem. Ama barış olsun istiyorum. Barıştan tek beklentim ise ben yaşadım, başkalarının yaşamasını istemiyorum” diyor. Şiddetin tüm gerçekliğiyle geçmişlerini ve geleceklerini yok ettiği bu genç insanlar barışı umut etmek istiyorlar. Çocuklarının gelecekleri için.

Ve eğer “onlar” umut edebiliyorsa barışı, her şey mümkün.

Devamını görmek için bkz.

Behçet Çelik, “Yaraları hakikatle sarmak”, Taraf Kitap Eki, Temmuz 2011

Çocukluğu hatırlamanın biraz buruk, çokça tatlı bir yanı var. Yeniden o yaşlarda olamayacağımız için içimiz burulur burulmasına, ama konu çocukluk yıllarımızdan açıldığında anlatacak bir dolu şey buluveririz. Karşımızdakiyle aynı şeyleri, diyelim bir sakız markasını, bir oyunu, bir televizyon dizisini hatırlıyorsak o yılları birlikte geçirmiş gibi oluruz, birbirimizin hafızasını tetiklemeye çalışırız. “Bak bir de şey vardı o zamanlar, bildin mi?” Son yıllarda internet forumlarında ya da sosyal ağlarda çocukluklarından benzer şeyler hatırlayanların birbirlerini bulup bitmek bilmez muhabbetlere giriştiklerine sıklıkla tanık oluyoruz. Haliyle hatırlananlar da çoğunlukla o yaşlardaki çocukların dünyalarına ait şeyler oluyor. Bu muhabbetler zaman içinde televizyon dizilerine, talk-show’lara yansıdıkça sanki bütün Türkiye’nin ortak bir geçmişi varmış yanılsaması çıkıyor ortaya. 80’lerin ikinci yarısında ve 90’larda bütün çocuklar aynı oyunları oynayıp aynı televizyon dizileri seyretmişler, aynı modaları takip etmeye çabalamış, benzer şarkılar dinlemişler gibi.

“Ortak geçmiş” dediğimiz şey “ortak kader” gibi kurgusal, hayal ve imal edilmiş bir şey aslında. Ne var ki aynı toplumsal kesimden sürekli aynı ya da benzeşen kişiler konuştukça bu hayali ortaklık gerçek zannedilmeye başlıyor; klişeler, ezberler yaşananların önüne geçiyor. Rojin Canan Akın ile Funda Danışman’ın hazırladıkları Bildiğin Gibi Değil/ 90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak, çocuklukları aynı ülkenin doğusunda geçmiş olanların öbür çocuklardan çok farklı şeyler yaşadıkları gerçeğiyle yüzleştiriyor bizi. Bu çocukların hatırladıkları şeyler de ?Batı’dakilerin çocukluk hikâyelerinin benzeşmesi gibi? birbirine bir hayli benziyor. Çarpıcı bir başka nokta var burada. Varlıklı biriyle yoksul biri çocukluklarını düşündüklerinde çok da benzer şeyler hatırlamazlar. Biri tatilde yurtdışına gitmiş, öbürü ailesinin geçimi için çalışmak zorunda kalmıştır vs. Bildiğin Gibi Değil’deki çocukların da bazısı varlıklı ailelerden geliyor, bazısı ise çok yoksul; aşiretlerin önde gelen ailelerinden olanlar da var içlerinde, sürekli/düzenli işi olmayan aile büyükleriyle birlikte çocuk yaşta Batı illerine çalışmaya gitmek zorunda olanlar da. Yine de anlattıkları şeylerin büyük bölümünün ortak/benzeş olması, Türkiye’nin güneydoğusuyla ilgili sorunun bazılarınca ifade edildiği gibi sadece azgelişmişlikle ilgili ya da ekonomik nedenleri olmadığını, zengin-yoksul (ağa-köylü) ayrımını dikey olarak kesen başka bir sorunun varlığını bir kez daha hatırlatıyor. Örneğin, dedesi devletle ortak çalışmış bir milis olan Wanbetan’ın gördüğü ve tanık olduğu zulme ne ailesinin geçmişi ne babasının ekonomik imkânları ve devlet güçleri nezdindeki itibarı engel olabiliyor.

“Bu mudur kardeşlik?”

Bunlar elbette yeni değil, on yıllardır Türkiye’de sıkça dile getiriliyor; Kürtlerin Kürt oldukları için ezildikleri, yok sayıldıkları, katledildikleri, zulüm gördükleri... Akın ile Danışman’ın görüştüğü katılımcıların anlattıkları olaylar bir başka yalanın örtüsünü sıyırıyor. Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda 90’lar boyunca “istenmeyen” şeyler yaşandığından kimsenin kuşkusu yok artık, ama yaşananların masum halkı değil teröristleri ve yandaşlarını hedef almış olduğu yalanı Batı’da bir hayli müşteri buluyor. Kitapta çocukluk ve gençlik hatıraları olarak anlatılanlarsa 90’larda yaşananların nasıl büyük ve yaygın bir zulüm olduğunun farkına varmamızı sağlıyor. Geçen sene Habur’daki kamptan bir grup Türkiye’ye geldiğinde yaşanan tartışmalar o kadar öne çıktı ki, “Bu insanlar ne zaman Türkiye’den gittiler, neden on yıla yakın zamandır BM kampında yaşamayı yeğliyorlar?” sorusu pek gündeme gelemedi. Bir mülteci kampındaki hayatı (üstelik iç savaş yaşanan Irak’taki bir kampı, dikkatinizi çekerim) yeğleyenlerin başlarına ne gelmişti? Üstelik bu gelenler öyle teröriste falan da benzemiyorlardı, yaşlılar, kadınlar, çocuklar vardı aralarında. 1984 doğumlu Nuvin’in anlattıkları yaşanan felaketin zaman ve mekân ötesi bir hal aldığını gösteriyor, onun ve ailesinin K. Irak’a gitmeden önce yaşadıkları kadar, BM kampında yaşadıkları da acılarla ve zorluklarla dolu. Nuvin’in hayat çizgisi 2006’da döndükten sonra da pek değişmiyor. Aynı davadan üç kez yargılanıyor, aylarca haksız yere tutuklu kalıyor. Şöyle sesleniyor Nuvin söyleşinin sonunda: “Biz kardeşiz, diyorlar, ama ortada bir kardeşlik görmüyoruz. Bize hayvan muamelesi yapılıyor. Ben küçüklüğümden beri rezillik içindeyim. Açlık, susuzluk ve sefalet içinde geçti ömrüm. Bu mudur kardeşlik?” Bildiğin Gibi Değil’in bir başka önemli yönü de görüşülen kişilerin sadece başlarına gelenleri anlatmıyor olmaları. Katılımcılar yaşadıkları acıların, gördükleri zulmün iç dünyalarında nelere yol açtığına da az ya da çok değiniyorlar. Çoğunun belirli bir yaşa geldikten sonra dönüp çocukluklarına baktıklarında bir yandan da kendilerini tarttıkları anlaşılıyor. Neyi neden yaptıklarının, başlarına gelenlere hangi dönemlerde nasıl tepkiler verdiklerinin üzerinde bir hayli düşündükleri anlaşılıyor. Belli ki kimsenin el uzatmadığı zamanlar boyunca kendilerini sağaltmanın bir yolunu aramışlar. Çektikleri acıların iç dünyalarında bıraktığı tortuları, izleri kendi tutum ve davranışlarında fark ettikçe bunlara birer mim koyup üzerinde düşünüp taşınmışlar.

Kitapta sadece yaşanan siyasi baskı ve zulüm anlatılmıyor. Aile içi ilişkilere, kadın-erkek ilişkisine ve gündelik hayata dair dikkat çekici ayrıntılar da aktarıyor katılımcılar. Avsiya’nın şu sözleriyse o yılların genel atmosferinin çarpıcı bir ifadesi: “Buralarda öğlen vakitleri insanın içine hüzün düşerdi. Akşamı ve yarını düşünürdün. Yarın sabaha kim kalkar, kim ölür, kim yaralanır diye. Bu yüzden hiç akşam olsun istemezdim.”

Başkalarının acılarına tanık olmak

Katılımcıların çoğu kendi başlarına gelenlerden daha beterini çekmiş olanlara tanıklık etmişler. Kimi babasının, kimi kardeşinin, arkadaşının ya da sadece aynı anda aynı işkencehanede bulunan bir başkasının başına gelenleri gördüklerinde kendi çektiği acıların çok da önemli olmadığını düşündüklerini ifade ediyor. Çektikleri fiziksel acının yanı sıra, daha zor durumdaki bir başkasının acısına engel olamamanın, eli kolu bağlı kalmanın ruhsal acısını duyduklarından, bu ikincisinin yarattığı tahribatın azımsanmayacak ölçüde olduğundan satır aralarında söz ediyorlar. (Tam da bu nedenle, başkalarının acılarıyla acıları katmerlendiği için çektikleri acıları görmezden gelmiş olanları anlamakta zorlanıyorlar.) Ağız birliği etmişlercesine bütün katılımcılar, söz barışmak ve affetmek (güncel bir deyimle “helalleşmek” de denebilir) bahislerine gelince, barışacaklarını ama affedemeyeceklerini söylüyorlar çoğunlukla. Aznavurê, affedebilmesi için toprak altındakilerin çıkmasının, geçmişinin geri verilmesinin gerektiğini söylüyor örneğin. Xêzek unutamayacağı için affedemeyeceğini, Stililê ancak unutabilirse affedebileceğini söylüyor, Şêyhan ise öldürülen babası aklına geldiğinde affedemeyeceğini belirtiyor.

Bütün bu yaşadıklarına ve affetmelerinin imkânsızlığının farkında olmalarına rağmen barışmaktan yana olduklarının altını ısrarla çiziyorlar. Kendilerine bu acıları bizzat yaşatanları, katilleri, katliam emirlerini verenleri, işkencecileri ise affedemeyeceklerini, onların hak ettikleri cezalara çarptırıldıklarını görmek istediklerini vurguluyorlar. Başlarına gelenlere, çektikleri acılara gözlerini kapatanlara ise sitem ediyorlar. Bir ülkenin bir bölümünü böylesi bir savaş sarmış, evler, köyler yanar, insanlar kendilerini neyin beklediğini bilmeden yollara düşmüş, sürülmüşken ülkenin öbür yarısındakilerin bu yaşananlara kayıtsız kalmış olmalarını anlamakta zorlandıkları anlaşılıyor. Barış konusunda çok umutsuz değiller, ama barışabilmeleri için bugüne kadar duyulmayan seslerinin duyulması gerektiği ifade ediyorlar. Empati bekliyorlar, basit bir şey istiyorlar, kendinizi bizim yerimize koyun, yedi yaşına kadar işitmediğiniz bir dilde eğitim almaya zorlansanız, bütün köyünüz meydanda toplanıp üzerlerine kurşunlar yağdırılsa, en sevdiğiniz insanlar güpegündüz sokak ortasında öldürülse, katilleri yıllarca bulunmasa, küçücük bir çocukken bulduğu mayının patlamasıyla ölen arkadaşlarınız olsa, onların ölümüne tanık olmuş olsanız, çatışmaların sona erdiği dönemlerde, ülkenin öbür ucunda kutlama için atılan havai fişeklerin sesiyle o günlerin yeniden geldiği korkusuyla ürperecek kadar sinirleriniz harap olmuşsa ne yapardınız bunu sorun kendinize, diyorlar.

Hakikatlerin araştırılması

Barış için, kalıcı ve sürdürülebilir bir barış için 90’lar boyunca neler yaşandığının tam olarak bilinmesi gerekiyor. Avsiya şöyle sesleniyor: “Benim tek isteğim insanların burada ne çektiğimizi bilmeleri. Batı’dakiler bu yaşadıklarımızı yaşasaydı herhalde dünyayı yakarlardı, diyorum. O yüzden bizi anlamalarını ve barış için bize destek vermelerini istiyorum.” Kendi yaşadıkları bir yana, tanık olduğu vahşetin ardından “Hazal’dan sonrası yoktu artık bizim için. Ülke anlamını yitirdi. Yani hukuk, anayasa her şey bitti” diyen Wanbetan’ın aklının almadığı insanın insana böyle bir vahşeti nasıl reva gördüğü kadar, insanların ilgisizliği aynı zamanda: “Biz neyiz, dünyanın neresindeyiz? Bu ülkenin insanları bizi niye görmüyor? Burada bu kadar kan akarken, bu kadar insan ölürken, bu küçücük çocuklar bunları yaşarken bu ülkenin insanları niye duymuyor bizi?”

Bildiğin Gibi Değil’de hayat hikâyelerini, yaşadıkları acıları anlatan katılımcıların çocukluk ve gençlik hatıraları fiziksel ve ruhsal acılarla dolu. Anlattıklarını art arda okudukça barış için atılacak adımlardan ilkinin gerçeklerin ortaya çıkması için çalışmak olduğu anlaşılıyor. Onların yaşadıklarını unutmaları imkânsız, ama uğradıkları zulme kayıtsız kalmayı bırakır, kafalarımızı gömdüğümüz kumdan çıkartıp işlenen suçların sorumlularının bulunması, bu acıları yaşatanların yanına kâr kalmaması için bir şeyler yapabilirsek, sadece onların acıları görülmüş, yaralarına bir insanın başka bir insanın acısına ortak olmasının mucizevi merhemi sürülmüş olmayacak, bundan sonra benzer acıların yaşanmasına da engel olunacaktır.

Ergenekon’un Fırat’ın doğusunda neler yaptığı konusu bu nedenle çok önemli. Hakikatlerin araştırılması için komisyonlar kurulması, 90’larda neler yaşandığının korkusuzca araştırılması bu yüzden şart. Bunlar, evet, bir yanıyla toplumsal-siyasal talepler, ama Bildiğin Gibi Değil’i okuduğumuzda anlıyoruz ki bu taleplerin bireysel bir yanı da var; bireylerin altüst olmuş hayatlarının düzene girmesi, yaraların sarılması, sağalması için de bu taleplerin mutlaka hayata geçirilmesi gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.

Murat Uyurkulak, “Mazlumu çıldırtan iflah olmaz”, Taraf Kitap Eki, Temmuz 2011

Adına Türkiye Cumhuriyeti dediğimiz, emrine riayet edip baba-ata-veli bellediğimiz, ama şu 80 küsur yıllık ömründe şuursuz veletler misali nice beller kırıp ocaklar söndüren, kendinden saymadığını nice acılara gark eden devlet iki dakika rahat dursa, hiç olmazsa yüzde elli nispetinde dürüst ve ‘efendi’ olsa, insan edebiyatla iştigale belki daha çok şevk duyacak. Ama işte, oylarımızı göz göre göre gasp ediyorlar, vekillerimizi fütursuzca esir tutuyorlar, hiç utanmadan, zerre arlanmadan... Bir tek ağızlarında Erol Taş kahkahası, avuçlarında kemirilmiş kuzu budu, dudak kenarlarında salya ve yağ eksik!

Kitap eklerinin sırtı, aktüel siyaset yazıları için umumiyetle fazla narin addediliyor sanırım, en azından ben öyle müşahade ediyorum. Narin kitapseverler olduğu muhakkaktır, siyaseti edebiyata kıyasla fazla kaba bulan, insan ruhunun derinliklerine, var oluş sancılarının detaylarına inilmesini yeğleyen okurlar vardır, ki haklılar. O yüzden mümkün mertebe kitapla rabıtayı kaybetmeden devam etmeye çalışacağım… Söz konusu edeceğim kitap sırta dev bir kaya misali yüklense, içe kor düşürse, şimdinin şedit haksızlıklarına tanıklıkla birleşip yakıcı bir öfkeye vesile olsa bile…

Öfke tek bir insana mahsus olduğunda pek sorun yok, onun içinde acılaşıp kelimelere veya mısralara sığınabilirsiniz, kalifiye bir meczup ya da nice durgun dimağları dürtükleyip kışkırtan bir öncü olabilirsiniz. Öfke milyonlarca mazlumda tezahürünü bulduğunda ve kıyıcı bir süreklilik kazandığında ise titremeye başlayabilirsiniz. Evinizden çıkıp ferah yürüyüşler yapamayacağınız, köşebaşındaki bakkala bile korkmadan gidemeyeceğimiz günler yakın demektir. Bir yerlerde yazmıştım, tekrarlamanın vaktidir: “Mazlumu çıldırtan kapısında acıyı bulur, çıldıran mazlumun gazabı korkunç olur.”

2005 senesiydi. Tutuklu Hükümlü Aileleri Hukuk Dayanışma Dernekleri Federasyonu’nun Gemlik'te düzenleyeceği Barış Mitingi’ne giderken İnegöl'den döndürülen konvoydaki Kürtler, Bilecik'in Bozüyük ilçesinde linç edilmek istendi, onları taşıyan otobüsler yakılmaya çalışıldı. Diyarbakır’da ise televizyondan bu görüntüleri izleyen bazı gençler sokaklarda kimlik kontrolü yaptı, Bozüyüklü aradı. Bulamadılar, bulsalar ne yaparlardı, yapacakları nasıl bir toplu çılgınlığı tetiklerdi, düşünmek dahi istemem...

Bir sene sonra, Mart ayında o gençlerden iki bini, Muş’un Şenyayla bölgesinde öldürülen 14 gerilladan 4’ünün cenazesi Diyarbakır’a getirilince sokaklara döküldü ve üç gün boyu koca bir şehirde hayat durdu. Güvenlik güçlerinin açtığı ateş sonucu 10’u (hemen hepsi çocuk yaştaydı) hayatını kaybetti. Üçüncü günün gecesinde Diyarbakır’a indim, havaalanından taksiye bindim ve geniş caddelerde yanan barikatlardan tüten dumanların arasından geçerek eve vardım. Gerçeküstü bir film sahnesiydi adeta. Savaş ne menem bir şeydir, işte o zaman bildim. İki-üç gün sonra bir arkadaş tanık olduğu bir olayı anlattı: Diyarbakır’da bir Galeria var, hali vakti nispeten yerindelerin girip çıktığı bir yer, o yüzden etrafında her daim selpakçı, boyacı çocuklar dolaşır. Olayların doruk noktasında Galeria’yı tahliye etmişler. Çalışanlar, müşteriler, onlarca insan binanın yanında, bir an önce evlerine gitmek için vasıta bekliyormuş. Ama ne otobüs, ne minibüs ne de taksiler çalışıyormuş. Öyle tedirgin bekleşirlerken, selpakçı çocuklardan biri onlara doğru keyifle gülerek bağırmış: “Korkisız değil?” (‘Diyarbakırca’yı bilmeyenler olabilir, tercüme edelim: “Korkuyorsunuz değil mi?”)

Bir hikâye olarak anlatıldığında tebessüm ettirebilen o sorunun nasıl vahim bir arkaplana yaslandığını, otuz yıldır savaşla büyüyen bir kuşağın ne gibi bir şiddet furyasını tecrübe edip acılaştığını, mazlumun seksen küsur senelik inkâr ve imha ısrarı karşısında nasıl bir çılgınlığın eşiğine gelebileceğini anlamak isterseniz, Metis’ten çıkan Bildiğin Gibi Değil’i okuyunuz. “90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak” alt başlığıyla yayınlanan bu paha biçilmez sözlü tarih çalışması, Rojin Canan Akın ve Funda Danışman tarafından gerçekleştirilmiş, önsözünü Yıldırım Türker yazmış. Hatta bu kitabın yanına bir de Mehmedin Kitabı’nı (Nadire Mater, Metis) ilave edip, Kürt halkının sözünü, iradesini, başı dik yaşama gayretini hiçe sayarak hepimizi adım adım felakete sürükleyen ‘beter muktedirlere’ yollayınız. Unutmayınız ki bu ülkede Kürtler için adalet yoksa, hiçbirimize rahat yok. Ve biliniz ki bu memleket günün birinde bölünürse, müsebbibi o muktedirler olacaktır...

Devamını görmek için bkz.

Funda Tosun, "Bütün bunlar yaşandı mı, inanmıyorum!", Agos Kitap/Kirk, Eylül 2011

Rojin Canan Akın ve Funda Danışman'ın Bildiğin Gibi Değil kitabı, 90’larda Bölge’de çocuk olmanın bildiğimiz ve bilmek istediğimiz gibi olmadığını göstermeye yelteniyor. "Bilmediğimiz bir dilde" yaşanan acıları, Türkçe’ye tercüme ederek yapılan sözlü tarih çalışmasında, Kürtlerin hakikatiyle yüzleşmek gerçekten can sıkıcı, sinir bozucu, manasız… Köyleri yakılan, babaları amcaları ağabeyleri ve bilumum akrabaları gözleri önünde öldürülen, tecavüz edilen, kayıp edilen ve işkencenin her türlüsüne maruz kalmış çocukların hakikatiyle yüzleşmek neden gerekiyor anlamıyorum.

Bildiklerimiz, resmi anlatılar bize kafi derecede yeterli bu meselede: amaçları bölücülük olan, ontolojik olarak kötü bir grup insan kanlarımızla suladığımız bu kutsal vatanı iç ve dış mihraklarla birleşerek bölmek istediklerini biliyoruz. Biz gazoz kapağı biriktirip, leblebi tozu yiyerek, atari salonlarında Voltran’ı oluştururken memleketin bir yerinde birileri –ki aydınlık Türkiye imajını zedeleyecek kadar kara derileri olan estetik değerlerimize hiç uymayan birileri bunlar– “bir şeyler” yaşıyormuş. Biz bu “bir şeylere” ara sıra ana haber bültenlerinde “hainlerin inlerinde yok edildiği” anonslarıyla denk geliyoruz ve bu kafi!

"Biriniz yaralandı kimdir?"

Bakın şimdi bu iki kadın araştırmacı bize devletimizin paralarının nereye gittiğini açıklıkla gösteriyor. Avsiye, “Ben babam ve ninem bir odada yatıyorduk; abim yengem ve çocuğu da kendi odalarındaydı. Saat onbir gibi baktım çatışma başladı, ama bu seferki bayağı şiddetliydi. Yengem saat onikiye geliyor, dedi. Allahım, sabaha çok var, dedim. Sabaha kadar bu durumda mı olacağız, dedim. Yengem dua edelim, dedi. Sabaha karşıydı artık. Sanki kaleden bir insan bir avuç taş atıyor, o kadar kurşun geliyordu. İçeri bir kurşuın geldiğini gördük. Babam biriniz yaralandı hanginizdir söyleyin, dedi” sözleriyle anlatıyor vakayı adiyeden saydığı olayları ve "90'lı yılları kime sorsan bu acıyı yaşamıştır" diyor.

O gece, bu insanlardan biri ölür ve geçen yıl devletin bekaası uğruna telef olan bu insanın hayatı için, devlet, 15 bin lira tazminat ödemek zorunda kalır! Daha n’apsın devletimiz, de mi? Bu meşru savaşında, 40 bin kişinin telef olduğunu düşünürsek, her biri için 15 bin ödediğini hesap edersek eder sana kaç lira? Ee, sonra elzem yatırımları nasıl yapacak bu devlet, insansız heronların bir tanesi kaç lira, sizin haberiniz var mı?

"Havan topu dama düşmüş!"

Çoğumuz havan topu diye bir şeyi, Ceylan adlı yaramaz bir kız çocuğunun, hayvan otlatırken şuursuzca elindeki sopayı vurduğu metal bir cismin patlaması, sonrasında o cismin havan topu olduğunu öğrenmemizle duymuştu. Hani Ceylan’ın annesi, bu olay sonucunda yine bilmediğimiz bir dilde ağlayarak ağaçların dallarından toplamıştı bu yaramaz kızın iç organlarını, hatırladınız mı?

İşte o havan topunu, meğer bizden önce bilenler varmış, kimi şanslı veletler daha çocukkken görmüş onları: "Kadın çocuklarıyla beraber komşuya gitmiş. Gece. Hani derler ya Azraili görmüş gibi, kızın içi içine sığmıyordu. Annesine de içim bir acaip sıkıntı mı heyecan mı bilmiyorum ama bugün birşey olacak, demiş. Kız annesinden önce komşudan kalkıyor, eve dönüp cibinliği kuruyor. İşte çatışma oldu. Evden sesler, çığlıklar geliyor ama kim çıkabilir ki o sırada korkudan. Komşu, bizim ocağımız söndü kesin, dedi. Çatışmanın arasından eve gitti. Evde manzara kötü tabii... Havan topu dama düşmüş!"

"Ne yapabilirdik, kaderimiz bu”

İki yıl evvel Mahmur Kampı'ndan şalvarlarıyla bizi çileden çıkaracak kadar estetikten yoksun kostümleriyle (ne bir renk uyumu vardı ne bir imajı bu kıyafetlerin. Tamam, biz de şalvar giyiyoruz ama canım, üzerine giydiğin bir askılıyla, ne bileyim biraz modern bir hava verir insan kendine. Hem başka bir memlekete gidiyorsun, kameralar, gazeteler falan hepsi seni bekliyor biliyorsun. O kadınların hali neydi öyle, saç baş birbirine karışmış. Sanki yataktan kalkmş gelmişler. Kaşlar, bıyıklar! Fecaat yani!) birileri bu kutsal topraklara girmişti. Sonra onları karşılayan, aynı derecede çirkin insanların, ölçüsüz bir şekilde sevinç gösterileri düzenlemeleri sinirlerimizi hoplatması, hadsizlik değilse neydi? Hani, "Teröristleri kahraman gibi karşıladılar" manşetleriyle bu haklı hassasiyetimizi dile getirmiştik ya, işte o kamplarda çocukluğu geçen Nuvin, babasının korucu olmayı reddedip köylerinin boşaltılması devlet tarafından emredildiğinde yaşadıklarını, şu sözlerle anlatıyor,:

“Hayvanlarımızı, evlerimizi her şeyimizi geride bırakıp yanımıza sadece çantalarımızı alarak ağlaya, ağlaya gittik. Yolculuğumuz on onbeş gün sürdü. Aç ve susuzduk. Gündüzleri saklanıyorduk, geceleri yürüyorduk. Mayıs ayıydı, ben daha çocuktum. Yürümekten ayaklarım yarılmış, parça parça olmuştu. Orada hergün çatışmalara şahit oluyorduk. Bir gece, hepimiz kampı boşaltmaya karar verdik. BM ya sizi Ertuş Kampı’na götüreceğiz ya da size birşey vermeyeceğiz, dedi, Ertuş Kampı yaşanılacak bir yer değildi. Orası sanki hayvanların yeriydi. Orda bize çadır falan da vermediler. Babam bize naylondan barınak yaptı: Biz ordayken bu sefer PKK ile KDP arasında savaş çıktı. Yine her gün savaş, her gün bombalar, her gün şin (yas)... Ne yapabilirdik ki kaderimiz bu.”

"Türkiye'nin baş kenti neresidir?”

Biliyorsunuz bu kitaba konu olan insanların zekâları biraz kıt, tabiri caizse biraz "gerizekâlı"lar. Söyleneni bile anlamıyorlar ki nerde kalsın okumak. Düşünün gelmiş yedi yaşına daha tek kelime Türkçe konuşamıyor. Oysa bizim çocuklarımız bir, hadi bilemedin iki yaşında cümle kuracak kadar konuşmayı başarıyor. Bunlarınki öyle mi? Bakın bir tanesi nasıl kendi ağzıyla itiraf ediyor bu özrünü: " Köyün hepsi Kürttü. Başka halklardan kimse yoktu. Öğretmenlerimiz ise Türktü. Dilden kaynaklı sorunlar vardı.Okulunu bitirdikten sonra okuma yazmayı öğrenemeyen çocuklar vardı. Öğretmenlerin söylediklerini anlamıyorlardı. Kendi sınıfımın birincisiydim ama Sosyal Bilgiler ve Türkçe derslerinde beş yıl okuduktan sonra bile Batı'da okuyan ilkokul ikinci sınıf öğrencisi kadar bilgili değildim. Bir müfettiş gelmişti. Sorusu: Türkiye'nin başkenti neresidir? Ben soruyu anlayamıyordum. Kendi kendime Kürtçe düşündüm ve "baş" dedikleri şey sanırım iyi biri olacak diye düşünerek ("baş" Kürtçede iyi anlamına geliyor) 'Atatürk' cevabını verdim."

"Babam iyi ki öldü"

Bu insanların aile bağları da gevşek, başta söylediğimiz gibi içlerinde yaradılış itibariyle kötülük olduğu için ana-baba ve kardeşlerine karşı bizim duyduğumuz türden derin bir sevgi ve bağlılık duymazlar. Bakın nasıl bir vicdansız evlat bir tanesi: "Evin etrafında tanımadığımız kişiler vardı. Normal asker değil, yüzleri maskeli çok korkunç görüntülüydüler. Evi bastılar.Babamı tartaklayınca, ablamda bağırmaya başladı, bu sefer ona vurmaya başladılar. Annemi de dövmeye başladılar. Ben küçüktüm bana da vurmaya başladılar, annemin sırtında silah kırdılar, annnemin kemiklerinin hepsi kırılmıştı. Sonra bir anda ışığı kapatıp evin içini taramaya başladılar. Babam o esnada ayaktaydı. Silah seslerinin kesilmesiyle ışığı açtık, babam yerde yatıyordu. Taranmıştı vücüdu. Sonra perişan hale geldik, sefaletimiz anlatmaya kelimeler yetmez. Çukurca'da marabalık yapmaya başladık. Aslında bazan düşünüyorum da babam iyi ki de öldü, kurtuldu."

Kitapta bu insnaların yine yaradılış itibariyle kadınlarının da erkeklerinin de bizler gibi iffetli olmadıkları, çoğunun ilk cinsel deneyimini daha çok küçük yaşlarda köylerine onları korumak üzere gelen devletin askerleri ile yaşadıklarını da öğreniyoruz ve daha ötesini de –ki buralara girmeye ahlakım izin vermiyor şu anda– sadede geldiğimizdeyse şimdi biz bu insanlara –ağız alışkanlığı insan, demem yoksa yaşadıklarında bakılırsa bu nitelemeyi pek haketmiyorlar– liberal hoşgörümüzle bize yakışan büyüklüğü gösteriyor ve tüm hainliklerine rağmen, hani sanki eşitmişiz gibi "tamam" diyoruz "yaşanan yaşandı, önümüzdeki maçlara bakalım. Biz sizi affetmeye hazırız, neyse derdiniz çözelim, anadilinizi mi istiyorsunuz alın anaeviniz de istediğiniz gibi konuşun" diyoruz.

Cevap yine insanı çileden çıkaracak bir cür’ette; barışacaklarını ama affedemeyeceklerini söylüyorlar. Aznavurê, affedebilmesi için toprak altındakilerin çıkmasının, geçmişinin geri verilmesinin gerektiğini söylüyor örneğin. Xêzek unutamayacağı için affedemeyeceğini, Stililê ancak unutabilirse affedebileceğini söylüyor, Şêyhan ise öldürülen babası aklına geldiğinde affedemeyeceğini belirtiyor.

Bir de hepsi kendilerine bunları yapanların yargılanması gerektiğini söylüyor ağız birliği etmişcesine (ki biliyoruz bunlar hepbir ağızdan konuşurlar, tepelerinde bir bebek katili var ya, onun dediklerini tekrarlarlar) Hayır, şimdi benim devletimin işi gücü yok bir de olayın faillerini bulacak. Üzerinden kaç yıl geçmiş bir kere, otuz küsür yldır devam eden bir savaştan bahsediyorsunuz, 90'lar diyorsunuz, 2012'e giriyoruz el insaf ya hu? Bu nasıl bir izansızlık, bu nasıl bir talep...

Velhasıl size diyeceğim gelin biz onların düzeyine inmeyelim, bu kitabı ve bu gibi şeyleri anlatan kitapları bugüne dek yaptığımız gibi hiç basılmamış farz edelim, zaten gerisini devletimiz halleder. Gelin biz Voltran'ı oluşturmaya devam edelim.

Devamını görmek için bkz.

Ruşen Çakır, "Maalesef bildiğimiz gibi değil!", Vatan, 8 Ağustos 2011

Bugün bir kitaptan söz etmek istiyorum. Son derece başarılı ve çarpıcı bir kitaptan. Slavoj Zizek’in “Hikâyelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız” sözleriyle başlayan bu kitap ayrı ayrı 19 gencin hikayesini anlatıyor. Bu gençlerin ortak özelliği Kürt olmaları ve çatışmaların en yoğun olduğu 1990’lı yıllarda Güneydoğu’da yaşamaları. Kendileri de o bölgenin insanı olan iki genç gazeteci Rojin Canan Akın ile Funda Danışman, kitaplarına Bildiğin Gibi Değil adını vermişler. Bu cümle, konuştukları gençlerin herhangi birinin veya herbirinin ağzından çıkmış olabilir, çünkü onların anlattıkları gerçekten ve maalesef hiç de bildiğimiz gibi değil.

Kendimden örnek vermek isterim. Yaklaşık 25 yıldır Güneydoğu’ya gider ve Kürt sorununu bir gazeteci olarak yakından takip etmeye çalışırım. Bu süreçte nice olaya tanık oldum, tanık olmadığım nice olay hakkında dolaylı yollardan da olsa bilgi edindim. “Olay” derken esas olarak, özellikle 1980’lerin son, 1990’ların da ilk yarısında devletin bölge halkına reva gördüğü, sistemli baskı, sindirme ve zulüm politikalarının pratik karşılıklarını kastediyorum. Keyfi gözaltı ve tutuklamalar, acımasız işkenceler, yargısız infazlar, köy boşaltmalar, sürgünler ve daha bir sürü eziyet.

Ne var ki Bildiğin Gibi Değil’i okumaya başladığımda daha bilmediğim nice olayın olduğunu, daha acısı, o ana kadar öğrendiklerimi de bilinçli bir şekilde unutmaya terk etmiş olduğumu fark ettim. Evet unutmak, bütün bu zulümler hiç yaşanmamış gibi hayatlarımızı sürdürmek istiyoruz. Fakat o acıları birebir yaşamış, örneğin babalarını, kardeşlerini, en yakın arkadaşlarını yargısız infazlarda kaybetmiş olanların; günlerce işkence görüp sudan sebeplerle hapis yatanların ve uğradıkları mağduriyetlerin sorumlularının cezalandırılması yolunda devletin hiçbir adım atmadığını görenlerin galiba unutmak gibi bir lüksleri yok. Hele bunlar birer çocuksa, kitaptaki anlatıların da çok açık bir şekilde gösterdiği gibi, değil bu acıları unutmak, onları düşünmeden bir an bile yaşayamamak gibi bir kader onları beklemektedir.

Hesaplaşma mı, helalleşme mi?

Kitabın yazarları, çoğu iş-güç sahibi olmuş, evlenmiş, çoluk çocuğa karışmış 19 gence sadece dün neler yaşadıklarını değil yarına nasıl baktıklarını da sormuşlar. Bu noktada karşımıza iki anahtar kelime çıkıyor: Barış ve affetme. Hemen hepsi ısrarla barış istiyor ama bütün o zulümleri kendilerine yaşatanları affetme konusunda çoğu hiç de istekli ve gönüllü değil. Örneğin Gijal, “Barış başkadır, affetmek başka” diyor.

Tabii bu noktada kimleri suçladıkları sorusu karşımıza çıkıyor. Büyük kısmı okul, iş gibi nedenlerle büyükşehirlerde yaşamış olan gençler, buralarda genellikle kendileri gibi Kürt olan kişilerle birlikte olduklarını, fakat olmayan kişilerle de dostluk kurduklarını vurguluyorlar. Her ne kadar Türkleri, Kürt sorununa karşı yeterli duyarlığı göstermedikleri için eleştirseler de, başlarına gelenlerden onları değil devleti sorumlu tutuyorlar.

Dini, mezhepsel, etnik veya ideolojik farklılıklar nedeniyle yoğun iç çatışmaların yaşandığı ülkelerde toplumsal barışın olmazsa olmaz koşullarından biri “affetme” mekanizmalarının hayata geçirilmesidir. Bir yandan devlet, o ana kadar kendi kurallarına uymamış, ona meydan okumuş kişi ve grupların özgür bir şekilde toplumsal yaşama katılmalarının zeminini oluştururken, diğer yandan o ana kadar devletin zulmünden nasibini almış kesimler kalıcı bir toplumsal barış için geçmişte yaşananların izini sürmeyi bırakırlar.

Bildiğin Gibi Değil, çocukluklarında zulmü iliklerine kadar yaşamış kişilerin henüz “affetme” noktasına ulaşamamış olduklarını gösteriyor. Ama eğer Kürt sorununun kalıcı ve barışçıl çözümü için kollar gerçekten sıvanır, buna bağlı olarak diyalog ve müzakere süreçleri hayata geçirilirse, sanıyorum onlar da hayatta helalleşmenin hesaplaşmadan daha önemli ve insani olduğu noktasına varacaklardır.

Devamını görmek için bkz.

Bihter Tunç, “90’lara dair bilinmeyen çocukluklar”, Dünya Kitap Eki, Ağustos 2011

Okumaya başladığım ilk andan itibaren hissettiğim en net duygu utanç ve öfke oldu. Bu duyguları kuvvetlice hissetmeme sebep olan şey Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın Metis Yayınları’nın Siyahbeyaz Dizisi’nden çıkan söyleşi kitabı Bildiğin Gibi Değil. Akın ve Danışman’ın “90’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak” üst başlığıyla on dokuz söyleşiyi bir araya getirdikleri kitap Yıldırım Türker’in sunuş yazısıyla açılıyor. Bu söyleşilerin muhatapları 90’lı yılların siyasal ve kültürel ikliminde çocuklukları Güneydoğu’da geçmiş Kürt gençleri. Bu gençler 90’larda en çok sevdikleri çizgi film kahramanının kim olduğunu, hafta sonları aileleriyle Mc-Donalds’lara gidişlerini, mahalle arkadaşlarıyla ne türden oyunlar oynadıklarını, yaptıkları yaramazlıkları, okuma bayramlarında aldıkları kırmızı kurdeleleri anlatmıyor çocukluklarına dair bu söyleşilerde. Anlatamıyor, çünkü onlara çocuklukları sorulduğunda akıllarında bu türden imgeler canlanmıyor. Aralarında yaşadıkları yüzünden daha çocuk yaşta saçları beyazlayanlar var. Küçük Hazal’ın haykırırcasına açılmış, neler olduğunu anlayamaya çalışan kocaman gözleri var. Onlar zorunlu bir şekilde erkenden büyümeye itilmişler. Çünkü onlara çocuklukları sorulduğunda akıllarına gelen şeyler açlık, sefalet, gözaltılar, bombalar, yaşam alanlarından zorla itiliş, düzensizlik, rezillik, işkence, taciz, savaş uçakları, panzerler, evlerine atılan sayısız kurşun, babalarının, ağabeylerinin, kardeşlerinin, akrabalarının gözleri önünde dövülmesi, kaçırılmalar, kaybettirilmeler, bedeni parçalanan arkadaşlar… Onlar evleri kurşun yağmuruna tutulduğunda ailelerinden, akrabalarından ölenlerle saatlerce, günlerce aynı odada kalmak, cesetlerle yüzleşmek zorunda kalmış çocuklar. Bir insanın nasıl olup da eceliyle de ölebildiğini anlayamayan çocuklar onlar. Her evin bir sığınağının olması gerektiğini küçücük yaşta anlamış çocuklar. Geceleri yapılan baskınlar yüzünden huzurlu, deliksiz bir uyku uyumaya hasret çocukluklar onlarınki. Nasıl çocuk kalınabilir ki… Çocukluğun bütün o kırılganlığı, hassaslığı, ürkekliği, masumluğu, saflığı ile bütün bunlarla baş etmek, bütün bu yaşadıklarına göğüs germek, bütün bunları anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak...

Son haftalarda yaşananlar, bütün o sokaklardaki 90’ların ortamını anımsatan görüntüler, sözde entelektüel bir müziksever kitlenin eşlik ederek bir sağduyu ortamı yaratmak yerine türküleri susturarak protesto etmesi… Bütün o aldıkları iyi eğitimlere, öğrendikleri birkaç yabancı dile, edindikleri elit müzik zevkine rağmen türkülerin değil silahların susması gerektiğini algılayamamış olmaları gibi olaylar kitabın zamansal olarak çok uygun bir dönemde çıktığını düşündürdü bana. Tam da bir sağduyu ortamının yaratılması gerektiği günlerdi... Söyleşilerin son kısımlarında herkese barışla ilgili düşünceleri sorulmuş ve hemen hemen hepsi kendilerine ve sevdikleri, değer verdikleri insanlara yaşatılan acıları affedemeyeceklerini fakat artık barış istediklerini, barışın olması gerektiğini düşündüklerini ifade etmişler. Neredeyse hepsi affetmek başka bir şey, barış başka bir şey diyor. Kimilerinin politik kaygılarındansa insanlığın vicdanına hitap edecek gerçek bir barış ortamının kurulabilmesine katkı sağlamak için bu kitaptaki seslere kulak verilmeli ki 90’larda Güneydoğu’da çocuk olanların yaşadıklarını 2010’lu yılların bölge çocukları da yaşamak zorunda kalmasınlar.

Gerek medyanın yaşananları çarpıtarak yansıtmasından gerekse politik söylemlerden, devlet politikalarından dolayı bu meseleyi gerçekten anlayamamış, bütün Kürt halkını terörist olarak damgalamış; fakat bu işin aslını gerçekten anlamak isteyen, dayatılan görüşlerden sıyrılarak konu hakkında düşünmek ve fikir sahibi olmak isteyenler için bu kitap sözlü tarih çalışmalarının en özlülerinden, en verimli, en samimilerinden bir tanesi. Bu gençlerin, çocuklukları Batı’da geçmiş akranlarına bir iç dökmesi.

Devamını görmek için bkz.

Çağla Gür, “90’lar mı dediniz?”, Radikal Kitap Eki, 17 Temmuz 2011

90’larda çocuk olmak en sevdiğimiz muhabbettir. O zamanlarda çocuk olmuşlar bir araya geldiğinde “Ne güzeldi o zamanlar değil mi?” ile başlayan cümleler bol olur. Çizgi filmlerden bahsedilir, sokak oyunlarından... En çok da ‘Susam Sokağı’ özlemle anılır. Sonra hayatımızda bilgisayar olmaması, zamanın popstarları bir bir yad edilir. O zamanın janjanlı bisiklet markaları bile tek tek söylenir. Çünkü bizim için 90’lar böyle geçti. Koştuk, oynadık, okula gittik. İstediğimiz olmadığında annemize somurttuk. İlla ki istediğimiz oldu sonunda, o zaman da şımardık. “Yoncimik”le dans ettik. Kliplere hayran hayran baktık. ‘Susam Sokağı’nda en çok kimi seveceğimize karar vermeye çalıştık. Bizim için böylesine güzel, böylesine rahat, böylesine vurdumduymaz geçti o zamanlar. Çocuktuk ve çocuk olmak mutlu olmak demekti. Başka ne istesinlerdi ki bizden!

Perşembe günü bir kitap okumaya başladım. Ben o yıllardan utandım, yaşadığım o rahat hayattan utandım. Batman, Adana’ya ne kadar uzak ki? Ya da Çukurca? Az ötemde olan şeylerden bihaber olduğum için utandım. Onların başına mermi yağarken, her evin bir sığınağı olması gerektiği gerçeğini öğrenince kalakaldım. Ben o yıllarda her akşam huzurla uyuduğum için utandım.

Kitabın ismi Bildiğin Gibi Değil. Funda Danışman ve Rojin Canan Akın’ın hazırladığı ve 1975-1985 yılları arasında doğan 19 Kürt’ün kendi hayatlarını anlattığı kitap, gerçekten de bildiğimiz gibi değil. Bu kitabı okumak yürek ister. Dişlerimi sıka sıka, ağlaya ağlaya, içim kururcasına okudum ben. Biraz ötemizdeki o hayatlar meğer ne de zormuş, biz hâlâ ne saçmalıyoruz diye diye okudum.

Yıllar boyu öyle çok hikaye duydum ve bir o kadarına şahit oldum ki, artık o yatağında huzurla uyuyan kız çocuğu değilim ben. Her cümlem çevremde başka bir yaftalanmayla son bulsa da söylemeye devam edeceğim doğrularımı. Bu topraklar çok acılar biriktirdi. Bir taraf o acıların üstünde rahat rahat hayat sürüyor şimdi. Başkalarının neler yaşadığından habersiz. Ama nefretleri dağlar, denizler kadar. Kitap da zaten Zizek’in bir sözüyle başlıyor: “Hikâyelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız.” Bilsek duysak değişir mi bir şeyler? Hâlâ zalim olmadıysak, belki...

Batının rahat kanepelerinde ayaklarını uzatan, tek derdi bugün de nereye gitsem olan insanlar, okuyun bu kitabı. Bakalım o zaman bu kadar rahat “Ama her şeyi onlar başlattı” diyebilecek misiniz? Babasını konuşturmak için babasının önünde defalarca tecavüz edilen Hazal’ın hikayesini duyduğunuzda onun küçücük bedeni gözünüzün önüne geldiğinde de hâlâ “Vatan sağolsun” diyebilecek misiniz? Oturduğunuz yerden canınız istediğinde “Beğenmeyen gitsin” diyebiliyorsunuz ya, bakalım bu 19 hayattan sonra da aynı derecede fütursuz olabilecek misiniz?

Devamını görmek için bkz.

Bülent Kale, "‘Bildiğin Gibi Değil’ Bilmek İstemediğin Gibi!", Bianet, İstanbul 23 Temmuz 2011

Bir keresinde bir ülkede bir çocuk mahallede arkadaşlarıyla oynarken gözlerini kapamış ve saymaya başlamış. Sonra gözlerini açıp arkadaşlarını aramaya koyulmuş ama bulamamış. Sokağa, mahalleye, semte, bütün şehre, bölgeye, ülkeye bakmış. Sonunda (yıllar sonra) bulmuş. Duvarların arkasında, dağların doruklarında ve yerin altında bulmuş arkadaşlarını. Şimdi onlar için adalet araması gerekiyor ama korkuyor. Kendisi için değil, Adalet için: Öldürüp bir dağ başına gömmüş olmalarından korkuyor ve açıklıyor: Sonuçta, diyor haklı olarak, Adalet'i öldürmeden dünyanın hiçbir yerinde işleyemezsin bu suçları.

Bir keresinde bir ülkede kabus ve gerçek birbirine karışmış. İşkencedeki bir adam kurtulmak için "Tamam" demiş, işkencecilere "sığınakları göstereceğim". Onları bir uçurumun kenarına götürmüş ve bir fırsatını bulup kendisini aşağı atmış: Kurtulmak için. Bugün aynı ülkede işkence mağdurları hala rüyalarında bu gerçeği görüyorlar. Rüyalarında işkencecileri onları kovalıyor, onlar da kendilerini uçurumdan aşağı atıyorlar: Kurtulmak için.

Bir keresinde bir ülkede hoşgörü varmış. Her şeye değilse de bazı şeylere müsamaha gösteriliyor, affediliyormuş. İşkencecilere yalvarıyormuş insanlar: "Lütfen yapmayın," diyorlarmış "Biz de insanız, Türk ya da değil, ne fark eder?" Bu hoş görülmüyormuş. Ama, dediğim gibi, arada acıyıp affettikleri de oluyormuş. Çünkü onlar, farklı olarak, küçük bir değişiklik yapıyorlarmış yakarıda: "Lütfen yapmayın" diyorlarmış işkencecilere "Biz de Türküz, insan ya da değil, ne fark eder?"

Bunlar, Rojin Canan Akın ve Funda Danışman'ın birlikte hazırladıkları Metis Yayınları'ndan çıkan Bildiğin Gibi Değil'e konuşan Kürt gençlerinin anlatılarından esinlendiğim birkaç kıssa.

Kitaptan bahsedeceğim ama öncesinde bu iki genç gazeteciyi ve tanıklıklarını paylaşarak projeye katkıda bulunan arkadaşları selamlamak, teşekkür etmek isterim.

Çünkü bu kitapla Kürtçe yaşanan ve bilinçli bir tavırla Kürtçeye hapsedilen bu acıları Türkçeye tercüme ediyor ve "Biz bilmiyorduk" cümlesini geçersiz kılıyorlar. Bilmeyenlere "Bildiğin gibi değil" diyorlar cinasla: "Bilmek istemediğin gibi."

İtalyan yazar Primo Levi, Auschwitz'de geçirdiği 11 ayın ardından Kızıl Ordu birlikleri tarafından 'kurtarılmıştı'. Bütün hayatını, kendisine göre de imkansız bir şeyi –Lagerlerde yaşananları anlatmayı– deneyerek geçiren Levi intihar etmeden kısa süre önce yazdığı Boğulanlar, Kurtulanlar adlı son kitabının önsözünde Lagerleri (toplama kamplarını) en iyi anlatan tarihçilerin o kampları yaşayan siyasi tutuklular arasından çıktığının altını çiziyor, bunun nedenlerinden birini de şöyle açıklıyordu: "çünkü... tanıklığın faşizme karşı bir savaş eylemi olduğunun farkındaydılar." Ben, bu kitabı hazırlayan ve katkı sunanların da bunun farkında olduğunu düşünüyorum.

Kitaba gelirsek; çok fazla acı var kitapta, tanık olmanın zor geldiği sahneler var; okumak zorunda olduğumuz ama bazen okumanın çok zor geldiği korkunç bir kitapla karşı karşıyayız.

İçinde köyler yanıyor, evler bombalanıyor, çığlıklar yükseliyor. Babalar öldürülüyor, çocuklar ağlıyor, işkencelerin en alçakçaları, en hayvancaları yapılıyor, insanlar kaybediliyor, elbisesini bir sayfada, ayakkabılarını bir sayfada bulduğumuz kayıplar bir daha hiç görünmüyor; her sayfasında ölüm, her sayfasında şîn (yas) var kitabın.

Bu yüzden değerli; 90'lı yıllarda Kürtlere karşı uygulanan topyekun şiddet politikasını –anonim de olsa– tanıklığa döktüğü için değerli.

"Böyle bir ülke var mıydı, bilmiyorduk. Biz dünyanın neresindeydik?" diye soruyor bugün 34 yaşında bir kadın olan Ercişli Wanbetan. Kitapta anlatılanları odağa alarak ben de soruyorum aynı soruyu ve biraz mesafeli bakmayı deneyince, şöyle bir yanıt buluyorum:

"Bilmiyorduk, çünkü biz dünyanın Türkçesindeydik, onlar dünyanın Kürtçesindeydi."

Bu yüzden de kitabın o Kürtçe dünyanın Türkçeye tercümesi olarak alınması gerektiğini düşünüyorum.

Yukarıda bahsettiğim Boğulanlar Kurtulanlar adlı kitabında Primo Levi Mauthausen toplama kampında lastik kırbaca 'der Dolmetscher' yani tercüman dendiğini aktarır ve açıklar: "Kırbaç herkesin anlayacağı dilden konuştuğu için."

Türkiye'de devlet Kürtlerle hiçbir zaman Yunus Emre Türkçesiyle konuşmadı ama 90'lı yıllarda devletin o yukarıdan Türkçesinden de vazgeçildi ve bir devlet politikası çerçevesinde Kürtlerle iletişimde bir tür 'der Dolmetscher' olarak şiddetin her türlüsüne, en akıl almaz yöntemlerine baş vuruldu.

Kürtlerle Kürtçe ya da Türkçe herhangi bir dilde konuşmayı reddedip onlarla şiddetin diliyle konuşmayı pratik eden bu devlet politikası, bir yanıyla bir halka insan sıfatını yakıştırmayan, onu bir alt-insan olarak gören bir aşağılamayı içerir, ama bir yanıyla da hiçbir işe yaramayacağını varsayarak bu iki kadim dili de hor görür, onlara da küfreder.

O yıllarda, şiddeti bir devlet politikası olarak uygulayan –ve elbet yargı önüne çıkarılıp hesap sorulması gereken– devlet görevlileri dışında, görevini devlete yaraşır biçimde yapan yardımcı kuvvetlerin başında basın geliyordu. Çok ince, çok cılız bir damarın dışında, yaşanan devlet terörü, insanlık dışı muameleler asla haber olmuyordu.

Basın Kürtçe yaşanan bu acıyı Türkçeye asla sızdırmadı; asil Türklük duygusu namına, devletin bekası namına hep manipüle etti.

Ve sonuç şu oldu: Devlet şiddetin dilini konuştu. Kürtçe bunu iliklerine kadar hissetti ama anlatamadı, çünkü hem yasaktı hem de muteber değildi. Türkçe ise bunu sustu. Ama bir şeyi susarsanız başka şeyleri de susmanız gerekir ve o zaman da kitaptaki tanıklardan Aşî'nin dile getirdiği durum yaşanır: "Bizler sürekli öldük ama onların da sürekli çocukları öldü. Bu ölümler bile onları harekete geçirmedi."

Bu yüzden de kitap Türkçede anlatılmasına izin verilmeyen bir acının, bir dönemin tercümesi olarak bu susku duvarında önemli bir gedik açıyor.

Bu yanıyla bakıldığında elbette –her halükarda eksik olan– bütün çeviriler gibi trajik bir çaba. Bir yandan da aslında iki kere trajik bir çaba: Hem çeviri olduğu için hem de acıya tanıklık etmeyi denediği için.

Bütün okuma boyunca bir anlatılamayan, aktarılmayan duygusu havada asılı kalıyor, hissediliyor. Ve benim bakış açıma göre, o duyguyu kitap boyu öyle asılı bırakmak yapılmak istenenin bir ölçüde başarıldığına delalettir. Sonuçta iyi kitaplar, çalışmalar ya da anlatılar her zaman anlatılamayanı anlatmayı deneyen trajik çabalardır.

Kitapta gözden kaçırılmaması gereken bir nokta da geride kalmış bir geçmişten bahsedilmediği, sürecin devam ettiği. Kitabın içi, kitapta anlatılanlar korkunç ama kitabın dışı, kitabın okunduğu, bahsedilen suçların hiçbirinin yargılanmadığı dünya daha da korkunç.

Bir yandan da, o korkunç süreçten çıkıp kendince bir hayat sürmeye çalışan insanlar hala Kürt oldukları için bir takım ayrımcı muamelelere maruz bırakılıyorlar.

Kürtçe bilmeyen bir ihtiyar kadına kimlik vermek için Kürtçe konuşmasının istenmesi ya da tatile giden insanların Şırnaklı olduğu için kimliklerine pansiyon tarafından el konulması gibi alenen suç olan durumlar hala yaşanıyor.

Ama sürecin hala devam ettiğini en açık biçimiyle gösteren sözler 31 yaşında bir kadın olan Hakkarili Fîrdews'in dilinden dökülüyorlar:

"...Aslında anlatmak istediğim çok şey var, ama kusura bakmayın korkuyorum, çocuklarım var, kocam var." diyor Fîrdews "Onlara bir şey olmasından korktuğum için konuşamıyorum. Burası küçük bir yer, başımıza her an her şey gelebilir. Çevreden değil, devletten korkuyorum, o yüzden konuşamıyorum..."

Adalet gelmedikçe, devlet işkencecilerden katillerden yana olmadığını onları yargılayıp hakkettikleri cezalara çarptırarak açıkça göstermedikçe bu korku, o süreç devam edecek.

Katılımcılara "barışa nasıl baktıkları, kendilerini bunu yaşatanları affedip affetmeyecekleri" de sorulmuş. Bu soruya "barış başkadır, affetmek başkadır " diye cevap veren 31 yaşında Şırnaklı bir erkek olan Gijal'in sözleri burada tekrarlamaya değer: "Kürtleri bu azaptan kurtaracak bir yargının olması gerekiyor."

Adaletin unutmayı kutsayarak açılan yeni beyaz sayfalara geldiği vaki değildir: O, her zaman tüm yaşananları sorgulayarak, eski hesapları kapata kapata gelmiştir geldiği yerlere; "Yargı bunları (elini kolunu sallayarak gezen, haklarında soruşturma bile açılmamış suçluları) yargılayarak bağımsız ve tarafsız olduğunu ispat etmelidir" diyor Gijal haklı olarak.

Kitapta anlatılanlar unutulacak, affedilecek deneyimler değil. Çok derin, tedavisi çok zor yaralar. Adaletten ve zamandan başka merhemi olmayan, failleri bulunup, teşhir edilip hakettikleri cezalara çarptırılmadan kapanmayacak yaralar.

İnsanların bir daha yaşanmaması için canları pahasına mücadele etmeleri, unutulmasına izin vermemeleri, her zaman her yerde anlatmaları gereken yaralar.

Uruguaylı yazar Eduardo Galeano'nun 1980 yılında yayınlanan ve bugünün pedagojisiyle pek örtüşmeyen ama bugün artık büyümüş olan 90'lı yılların Kürt çocuklarıyla paylaşmanın yerinde olabileceğini düşündüğüm bir çocuk hikâyesiyle bitirmek istiyorum: Hikâyenin İspanyolca adı "La piedra que arde", birebir çevrilince "Yanan Taş" ya da "Sıcak Taş" gibi bir şey. Biz, "Sihirli Taş " diyelim adına.

Galeano bu çocuk hikayesinde ihtiyar bir adamla bir çocuğun dostluğunu anlatır. Çocuk bir gün ormanda bir sihirli taş bulur, üzerinde "Gepegenç olursun, beni parçalarsan" yazıyordur. Çocuğun aklına hemen kambur, bir ayağı aksak, dişleri dökük, yüzünde yara izleri olan, güçlükle soluk alan ve bu görüntüsüyle bütün çocukların korkutan ihtiyar dostu gelir. Hayatını bahçelerde bekçilik yaparak kazanan ihtiyar, birkaç gün önce çocuğu düştüğü zor durumdan kurtarmış, ona büyük bir iyilik yapmıştır.

Çocukla birlikte ormana gidip sihirli taşı gören ihtiyar taşı kırmayı reddeder ve hediyesi kabul edilmediği için kalbi kırılan çocuğa nedenini anlatmaya çalışır: "Bak," der "bu dişler kendi kendine dökülmedi, onları söktüler ağzımdan. Yüzümdeki bu yara izleri bir trafik kazasından kalma değil. Sonra ciğerlerim... bacağım... Bu bacağımı cezaevinden kaçarken kırdım; duvar çok yüksekti ve yere cam kırıkları döşenmişti. Başka izler de var bedenimde senin görmediğin. Bedenimde taşıdığım izler ve bedenimde olmayan kimsenin göremeyeceği yerlerdeki başka izler".

"Eğer bu taşı parçalarsam, bu izler silinecekler. Ama bu izler benim kimlik belgelerim, anlıyor musun? Kimlik işaretlerim. Aynaya bakıyorum ve "Bu benim" diyorum, kendime karşı bir üzüntü, bir acıma hissetmiyorum. Çok uzun zaman mücadele ettim. Ama özgürlük mücadelesi hiç bitmeyen bir mücadeledir. Şimdi orada uzakta, bir zamanlar benim mücadele ettiğim gibi o mücadeleyi veren başkaları var. Benim ülkem ve halkım hala özgür değil. Anlıyor musun? Ben unutmak istemiyorum."

Unutmamak, hatırlamak, anadilini konuşmak, anlatmak, tanıklık etmek, yaşananları tercüme etmek de mücadele etmenin saygıdeğer yöntemlerindendir. Ve yaralarımız, bir noktadan sonra, bize acı vermezler; bize kim olduğumuzu hatırlatırlar.

Devamını görmek için bkz.

Serdar Akinan, "Cici kardeşe acı mektup", Akşam, 16 Eylül 2011

İki kadın yollara düştü, 90'larda çocuk olmanın izini sürdü. Funda Danışman ve Rojin Canan Akın'ın kaleme aldığı, Bildiğin Gibi Değil 90'larda Batı'da olan bitenden habersiz büyüyen çocuklara yazılmış bir mektup.

Yazmak hem paylaşmaktır hem tarihe not düşmektir. Türkiye, tarihinin dönüşümünü sert bir faşizmle gerçekleştirmeye çalışırken sürtünme, kaçınılmaz olarak, giderek artıyor. Endişe verici bir anlayışsızlık; ötekine daima şüpheyle yaklaşan çatışmacı kimlikleri besliyor.

Söz anlamını yitirmeden biraz daha kulak vermek gerekiyor.

1992 Newroz'unda Cizre'deydim. Slogan atan kitleye gözümün önünde panzerlerden ateş açıldı. Aralarında kadınlar ve çocukların da olduğu o sarı-kırmızı-yeşil kitleden kan oluk gibi aktı. 25 kişi öldü.

O gün ve sonrasında akan kan durmadı. 'Bölge'ye defalarca gittim. Yıllar içinde şahit olduğum şey bu meselenin giderek kitleselleştiğidir.

Gelinen noktada Kürtler adına siyaset yapan heyet hemen her sözüyle ötekileştiriliyor.

Kürtlere, 'Ne oldukları' ve 'Ne talep edebilecekleri' ni telkin eden özne sadece kimlik değiştirdi.

Dün, 'Jakoben'di bugün 'ileri demokrat'...

Bugün, 'Terör örgütü' denilen, bu ülkede yaşayan milyonlarca Kürt, açısından 'özgürlük mücadelesi'dir.

Doğu'yu ve tarihi gerçekleriyle bilmeyen, sosyal kültürel dinamiklerini anlamayanlar açısından, hiç eleştirmeyin, bu sindirilmesi zor bir cümledir.

Bunun vebali de bu iletişimi kur(a)mayan siyaset aygıtına ve medyaya aittir.

Ne medyadan ne siyasetten ümidim yok.

Kandil'de yaptığım röportaj sonrası muhatap olduğum sistemli linç kampanyası, 'ötekini anlama' adına Türkiye'ye fırsat sunacak belgeseli de maalesef heba etti.

Ama, kitap böyle bir şey değil.

Funda Danışman ve Rojin Canan Akın'ın Metis Yayınları'nın Siyah-Beyaz dizisinden çıkan Bildiğin Gibi Değil adlı kitabı umudumu yeşertti.

1975-85 yılları arasında doğan 19 Kürt, kendi 90'larını anlatıyor.

Kitap, Zizek'in bir sözüyle başlıyor: 'Hikâyelerini bilmediklerimizdir en çok düşman olduklarımız...'

Bu kitap 90'lı yıllarda huzurla, neşeyle büyüyen bir kuşağa aynı coğrafyada nasıl acılar yaşandığını anlatan rahatsız edici bir kitap.

Rahatsız edici olduğu için anlamaya imkan sunan, empatinin kapılarını açan bir kitap.

Funda Danışman kitabın daha oluşma sürecini anlatırken bile nasıl bir içerikle karşı karşıya olduğumuza dair ipucu veriyor:

-Bir kişi vardı; görünüş itibarıyla babamla aynı yaşta olduğunu düşündüm, 50'lerinde... Saçları, bıyıkları beyaz. Çalışmamızdan söz edince 'Ben de 90'larda çocuktum' dedi, inanamadık. 79'lu ya da 80'li; dört çocuk babası... Konuşurken bir yerde hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kayıt cihazını kapattık ve öylece kaldık. Bir insan karşınızda çaresiz ve siz ne yapacağınızı bilemiyorsunuz. Kitapta 19 hikâye var ama biz böyle 60'a yakın kişiyle görüştük, daha iyi anlamak için meseleyi.

Babasının gözleri önünde defalarca tecavüz edilen o Hazal hâlâ aramızda...

Anneleri dayakla felç edilen, kardeşlerinin ölüsüne yüz süren, yediği dayaklardan üniformadan nefret eden o çocuklar burada.

Kayıpların yılları; kurşun, kan, işkence, taciz, aşağılama...Yalan? Abartı?Ajitasyon?

Maalesef, bu kitap hem bir kabus, hem de değil. Kabus bile değil.

Ötesi... Zira sahici. 90'lı yıllarda Batı'da tüm bunlardan habersiz büyüyen çocuklara akranlarından yazılan bir mektup bu.

İç döken bir mektup.

Ne olur okuyun. Anlamak için. Hissetmek için.

O acıyı bir yerimizde hissetsek. İnsanlığın türküsünü dinleriz.

Geniş ve kirli hesap adamlarının ele geçirdiği zeminlerde söz yok.

Söz kitaplarda, hala...

Okursak; kelimeler bizi kuşatırsa, belki yüreğimiz anlar. O zaman, belki o zaman ortak geleceğimizi sloganlarla gömmek yerine, kalıcı barışa yol açacak bir zeminden insana dair bir kitabe de biz yazarız çocuklarımıza.

Devamını görmek için bkz.

Aysun Kıran, "Bana Şiddeti Tercüme Edebilir Misin, Abidin?", Beğenmeyen Okumasın, 2 Ağustos 2014

İki Dil, Bir Bavul’un bir sahnesinde yoksulluk içindeki köyün okulunun öğrencilerinden Zülküf (ya da Zilkif) ismi okununca yıl sonu karnesini almak üzere öğretmeninin yanına gider, fakat öncesinde kendisine uzanan eli öpmesi gerekecektir. Öpmeye çalışır fakat tutarak öpmeyi akıl edemez. Üstüne bir de öptüğü eli başına koyma safhası vardır ama önce, “Tutup da öpsene oğlum,” der öğretmeni. Ve birkaç defa tekrarlaması gerekir bunu çünkü Zilkif “tut” kelimesinin ne anlama geldiğini bilmez, daha çok, koca gözlerini öğretmeninden ayırmadan ânı kurtarma, doğru şekilde karşılık vermeyi tutturmanın derdindedir. El öpme faslının ardından, Zilkif öğretmeninin, yaz tatili planlarıyla ilgili sorduğu sorulara da benzer şekilde deneme-yanılma yoluyla cevaplar verecektir. Film, köy deresinin serin sularında kendi dillerinde oynaşan çocukların görüntüsüyle sonlandığında içimde yükselen anlamsızlık (ve çaresizlik) duygusunu bugün bile anımsıyorum.

Benzer bir dalga, bu kez yüksek dozda öfke ve kalp sıkışması içeren versiyonuyla, iki gazeteci Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın hazırladığı ve altbaşlığı 1990’larda Güneydoğu’da Çocuk Olmak olan Bildiğin Gibi Değil kitabını okurken, içimde kabardıkça kabardı. Aslında kitabın anlaşılması hiç de zor olmayan bir dili, bir oturuşta okuyup bitireceğiniz türde bir temposu olmasına rağmen, bu dalganın yüksekliği beni kitapla arama mesafe koymaya, molalar vermeye zorladı yer yer. Neden? Çünkü bu, anlaması ve anlatması zor bir kitap. Anlaması zor, çünkü insan insana nasıl bunu yapa(bili)r dedirtecek türde acı ve şiddet içeriyor. Anlatması zor, çünkü “Üvey Kardeşin Dilinden” başlıklı sunuş bölümünde Yıldırım Türker’in de belirttiği gibi, acının ve şiddetin tercümesinde kelimeler kifayetsiz kalıyor. Dilin, birbirimizin acılarını anlama konusunda bizi mahkûm ettiği yetersizlik duygusunu, yine kelimeler yoluyla, fark etmemize fırsat sunduğu için çok değerli bir kitapla karşı karşıyayız. Bir de, bilmediğimiz türden acılara bir ziyarette bulunma, anlama iddiasıyla olmasa da bir kapı aralayabilme ve iade-i ziyaretlerin yolunu böylece açabilme gücünü, taşıdığı elemden aldığı için belki de.

Akın ve Danışman, 1975-1980 yılları arasında doğmuş ve çocukluk yıllarını 1990’ların güneydoğusunda geçirmiş 19 Kürt genciyle yüz yüze yaptıkları görüşmeleri bireysel tanıklıklara dayalı anlatılara dönüştürerek biraraya getiriyor. Görüşülen kişilerin isimleri anonim tutulduğundan her anlatıcı yasaklanmış bir Kürtçe köy adıyla tanıtıyor kendini. Kitabın görselliğindeki en çarpıcı yönlerden birisi ise her tanıklığın siyah-beyaz bir “yaralı ev” fotoğrafı ile açılması. Kitapta da geçen “yaralı ev” benzetmesini fazla edebî bulanlar olursa, “taranmaktan delik deşik edilmiş ev” diye de ifade edebiliriz durumu. Bu anlamda, Akın ve Danışman, Türker’in de belirttiği gibi, belge niteliğinde bir sözlü tarih çalışması sunuyor bize. Kitabın F-Tiplerinde yasaklı kitaplar arasına girmiş, Selahattin Demirtaş tarafından 2011’de Başbakan Erdoğan’a okuması için gönderilmiş bir kitap olduğunu da ekleyelim.

Anlatıcının sosyal statüsü, ailesinin yoksulluğu ya da hali vaktinin yerindeliği, yetiştiği ailenin aşirete mensup olup olmaması yahut babasının devlet memuru olarak çalışıp çalışmaması gibi faktörlerden bağımsız olarak, her cevapta yinelenen bazı kelimeler ve cevabı büyük benzerlik taşıyan sorular var. Mesela, o dönemin yüksek tirajlı gazetelerinde belirli aralıklarla uzatılması dışında gündeme gelmeyen Olağanüstü Hal’in bütün halleri var: akşamları sokağa çıkma yasağı, boşaltılan köyler, gözaltında işkenceler, kayıplar ve faili meçhuller, kaybedilenler, kaybedilmekten kıl payı kurtarılanlar.

Devleti kim temsil ediyordu sorusu ise cevapların benzeştiği sorulardan biri. O dönemin koalisyon hükûmetlerinin dilinden düşürmediği “şefkat” sözcüğünün OHAL’ce karşılığının “şiddet”, “şefkat görmenin” ise asker, polis, özel timler, kontrgerilla ile “içli dışlı olmak” (!) olduğunu anlıyoruz tanıkların gözünde. Ayrıca, Hizbullah’ın ortaya çıkıp faili meçhul olarak kayda geçen cinayetlerin faillerinden olduğunu, bünyesine katmak için okul çağındaki çocuklara da yanaştığını öğreniyoruz.

Dolayısıyla, her bir tanıklık, aşağıdaki iki örnekte de görüleceği gibi, türlü acı barındırıyor. Bu örneklerden de, şiddetin her bünyede farklı izler bıraktığını, bazen iyileşmesi zor ve derin yaralar açarak, bazense kılık değiştirerek şiddete tanık olanın hayatında var olmaya devam ettiğini anlıyoruz.

“Faili meçhuller, ev baskınları yüreğimi daha da sertleştirdi. ölüm denildiğinde umurumda olmazdı. O insanları bir daha görememem bana bir sürü şey öğretti. En azından öğretti. Amcamın ve arkadaşlarımın ölmesi, ölümü kabullenmek oldu. Ben onları çok aradım, okul bahçesinde, mayın tarlasında... Aslında mezarlıkta yattıklarını biliyordum. Ben neden orada yatmıyorum, diye düşünüyordum.” (sf. 66)

“Batı’da belki insanlar çocuklarına farklı bir oyuncak alıyor, ama bizim çocukların aldığı şey silah. Bayramlarda hâlâ burada çocuklara silah alınıyor. Patlayıcı madde alıp patlatmak en büyük zevkleri. Çünkü daha çok hükmettiğini gördük silahı olanın.” (sf. 141)

Hemen her tanığın Türkçe ile kurdukları ilişki de, o ilişkiyi belirleyen faktörler de benzerlik taşıyor. En temelde, neresinden bakarsanız bakın tamir edilmesi neredeyse imkânsız, sorunlu bir ilişki karşınıza çıkıyor anlatılanlardan. Okulda Türkçe ile tanışana kadar kendi aralarında Kürtçe konuştuğunu, ilkokulu bitirene kadar Türkçeyi ancak öğrenebildiğini, hatta ilk üç yıllık süreçte dersleri anlamadan takip ettiğini söylüyor tanıklardan çoğu. Sınıfta elinde cop etkisi yaratan bir çekiçle gezen, Kürtçe konuşuyor diye ayakkabısının topuğuyla vuran, kendilerine aptal muamelesi yapan öğretmenlerin zihinlerinde yer eden hatıraları olduğunu anlıyoruz okurken. Kürtçe konuşuyor olmakla “terörist” olmayı eş gören ve dolayısıyla onları şiddete maruz bırakan algının o dönemlerde hâkim olduğunu söyleyenler arasında “Aşağılayan öğretmen yüzünden Türkçeyi hiçbir zaman doğru düzgün öğrenemedim,” diyen de var, “kendime kızıyordum Türkçem zayıf olduğu için,” diyen de. İki bölümden iki çarpıcı alıntı:

“Öğretmen bizimle konuştuğunda ne söylediğini anlamıyorduk. Şöyle bir örnek vereyim, çok iyi hatırlıyorum. Affedersiniz, ilkokul ikinci veya üçüncü sınıftaki arkadaşlarım, öğretmenim tuvalete gidebilir miyim, diyemiyorlardı. Sınıfın içinde altına kaçırıyorlardı. Ama ben isterdim iyi Türkçe konuşmayı.” (sf. 114)

“Bir gün müfettiş gelmişti, matematikle ilgili sorular soruyordu. Ben dördüncü sınıfta olduğum halde hemen hemen bütün sorulara el kaldırıyordum, bütün soruları çözebiliyordum, sosyal bilgilerden soru sormaya başladı. Kim kalkmak ister, deyince sınıftan hiç kimse parmak kaldırmadı. Sonra, sen çalışkan bir öğrencisin, diye beni kaldırdı. Sorusu: Türkiye’nin başkenti neresidir? Ben soruyu anlamıyordum. Kendi kendime düşündüm ve “baş” dedikleri şey sanırım iyi biri olacak diye düşünerek [baş, Kürtçede “iyi” anlamına geliyor], “Atatürk! Cevabını verdim.” (sf. 91)

Dolayısıyla, sembolik şiddet her anlatıda yüzünü gösteriyor. Bourdieu'nün tanımladığı üzere, sembolik şiddet, sistemin yarattığı eşitsizliklerin “doğanın kanunu” gibi gösterilip mağdurun kendisi tarafından içselleştirilmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkıyorsa, bir kadının “iffet”ine zeval geleceğine inandırılageldiği için toplum içinde kahkaha atmakta bir beis görmesi ya da maden ocağında çalışmaya mahkûm bir gencin, yoksun geçen çocukluğunun tek sorumlusu olarak kendini ve ailesini görüp paralanmasındaki gibi, bir Kürt gencinin iyi Türkçe konuşamadığı için kendine kızmasını da sembolik şiddet olarak okuyabiliriz. Özellikle doksanların dışı şefkat süslü, içi şiddet yüklü ortamı düşünüldüğünde. Peki bu durumda, bu kitabın sağladığı türden bir tercümenin, doğal gibi görünendeki yapaylığı, dört bir taraftan bizi kuşatan bilgideki öznelliği, savunulan değerlerdeki göreceliliği görünür kılarak şiddetin kaçınılmaz ve dolayısıyla meşru kılınmasını engelleyebileceğinden bahsedebilir miyiz? Bildiğin Gibi Değil, bu çerçevede baştan sona şiddetin tercümesi olarak okunabilecek bir kitap. Kürtçeden Türkçeye, Doğu ile Batı arasında, geçmişten bugüne, diller ve kültürler arası bir tercümesi.

Her görüşmenin son bölümünde öne çıkan iki anahtar sözcük bu nedenle bu kadar üstünde durup düşünmeye değer: “affetme” ve “barış(ma).” Devletten mutlaka bir özür bekleyenler, affetmek isteyip de edemeyenler, “ben affetsem, vicdanım affetmez” diyenler ama her hâlükârda barış isteyenler, barışmayı önemseyenler var çünkü bu tanıklar arasında. İki ateş arasında kalanlar, çocuk yaşta on yaş büyümek zorunda kalanlar, panzerle ezilmiş kafatasının görüntüsü aklından hiç çıkmayanlar, dağa çıkanlar, çıkmaktan caydırılanlar, çocuk yaşta zorla evlendirilen erkekler, hem kocadan hem devlet babadan şiddet gören, cehennemi iki misli yaşayan kadınlar, havai fişek sesinden korkan yetişkinler, susanlar, susturulanlar en nihayetinde, “affetmek mümkün müdür bilinmez ama barış hepimiz için elzem,” diyebiliyorlar.

Bitirirken, kitabın başlığı üzerine bir nebze kafa yormak yerinde olabilir. Bilmiyorsun, bilmezsin ya da ben biliyorum, değil. Anla(ya)mazsın, hiç değil. Bildiğin gibi değil. İki soruyu peşi sıra sorduran bir başlık. Bildiğini zanneden kim, yani kitap kime hitap etmeyi arzuluyor? Bilinmeyen ya da bilindiği zannedilen ne ola ki? Peki ya, neden? İlk sorunun cevabı yukarıdaki alıntıda da bahsi geçen Batı’dakiler olmalı. Ama bu Batı, Türkiye’de Batı’yı yerme klişelerine girişilince adı geçmezse olmazlardan olan İzmir’in de içinde bulunduğu Ege Bölgesi ile sınırlı değil, OHAL bölgesinin batısına düşen her ili kapsıyor benim görüşüme göre. İkinci soruya gelince, safça bir soru elbette. Hatta, 2013 Yazı’nın Türkiye’de 90’ların tarihi gibi yazılmasına başından itibaren fırsat tanınmadığından salakça bir soru gibi bile gelebilir. Ama bir bilgi zihinlerde yerleşmeye görsün, sevgili okur, yanlışsa düzeltilmesi, hükmediyorsa al aşağı edilmesi bir travmanın izlerini beyinden silmek kadar zor olmalı. Tam da bu yüzden, “bildiğin gibi değil” cümlesinin gündelik dildeki kullanımıyla da birlikte düşünüldüğünde 1990’lara dair tanık olmadan yüklendiğimiz bilgileri sorgulama ve ezberleri bozmaya davet amacına çok uyan bir seçim olduğunu düşünüyorum. Özellikle de, kitabın “birilerine hak vermek ya da birilerini övmek kaygısıyla” yazılmadığı noktası hatırlandığında. O bakımdan, ikinci soruya cevaben, bilindiği gibi olmayan her acı sahibinin sesinde gizlidir, demek yeterli olacaktır diye düşünüyorum. 1990’ları medyadan izlemiş her kimse, ona, orada yaşananları sahibinin sesinden dinlemeye bir çağrıdır bu kitap.

Link: http://www.begenmeyenokumasin.com/2014/08/bana-siddeti-tercume-edebilir-misin.html

Devamını görmek için bkz.

Duygu Çelik, "Bildiğiniz Gibi Değil", BirGün Gazetesi, 15 Ocak 2012

Empati de nedir ki? Kendini başkasının yerine koymak mı? Bu başkası karşınızdaki mi? Peki ya sırtınızı döndükleriniz? Bu mümkün mü? İnsan, kendisini başkasının yerine nasıl koyabilir ki? Tam o anda yani kendinizi karşınızdakinin yerine koyduğunuz anda karşınızdaki ne yapacak? Ya “çekil bakalım kenara, ben senin ne hissettiğini anlayacağım şimdi!” diyerek malum şahsı yerinden edeceksiniz ya da “üçe kadar sayıyorum. Üç deyince ben senin yerine sen benim yerime!” diyerek yer değiştireceksiniz. Bir ihtimal daha var ki bunun olmasını asla istemeyiz: kendinizi başkasının yerine koyamama durumu! Felaket! Oysaki her şey hazır! (B)entelektüel birikim olsun, içselleştirilmiş her şeyden arınık(!) bir zihin olsun,… Her şey! Karşınızda da “saygı” duyduğunuz, birazdan kendinizi onun yerinde bulacağınız şahıs! Empati için hava şartları uygun, zemin müsait! Ama gelgelelim tam kendi yerinizden onun yerine doğru hareket etmişsiniz ki karşınızdaki buna izin vermiyor. Olacak şey değil! Şimdi kendi yerinize dönmeyi de kendinize nasıl yedireceksiniz? Bundan sonra bir daha da kendinizi başkasının yerine koymayın. Herkes yerini bilsin değil mi? Hem yer değiştirmekle olmaz bu işler! Empati; anlamaktır! Eeee anlamanıza bile izin vermedi karşı taraf! Karşı taraf işte ne olacak! Şu olacak: herkes yerinde mıhlanıp kalacak! Sonra bir gün çok fena şeyler olacak size; ama anlatmaya çalışacaksınız karşınızdakine. “Kötü!” diyeceksiniz, “Anlıyorum!” diyecek karşınızdaki. “Çok kötü!” diyeceksiniz, “Anlıyorum!” diyecek karşınızdaki. “Çok kötü şeyler oldu!” diyeceksiniz, “Anlıyorum!” diyecek karşınızdaki. Hemen kötü düşünmeyelim güzel yurdumun önyargısız güzel insanları! “Anlıyorum!” dediyse, anlıyordur. “Hiç kimse beni anlamıyor!” cümlesinin ergen çözümlemesinde hepimiz özne olmuşuzdur kabul; ama büyüdük(?) artık! Evet, anlıyorsun karşı tarafım ama bildiğin gibi değil! Ya da bildiğin kadarı beni tam anlamıyla anlaman için yeterli değil!

Bildiğin Gibi Değil, “neyi bilmiyorum acaba?” cümlesiyle aldığım bir kitap. Hiç kitap ayracına gerek kalmadan okuttu kendisini bana. Rojin Canan Akın ve Funda Danışman’ın yaptığı söyleşiler, 90’larda Güneydoğu’da çocuk olmanın ne demek olduğunu alıp suratınıza çarpıyor. “90’larda çocuk olmak” birçok anlama geliyor bu coğrafyada. O zamanlar okulda bize yedi coğrafi bölgenin olduğu öğretiliyor. Bu ülke gerçekten yedi bölgeye mi ayrılıyor? Hatta bazıları çok mu ayrılıyor? O çok ayrılan bölgelerden birinde çocuk olmak mı? Asker çocuğu olarak da zor! Anlatıyorum! Asker görünce korkan bir nesil yetişirken bir taraftan asker görünce rahatlayan bir nesil de yetişti. Babaları akşam gelmeyince hayatından şüphe eden çocuklar vardı evlerde. O evlerden birinde de ben yaşıyordum. Pencereye çok yanaşmıyorduk, tembihlenmiştik. Ne olur ne olmaz, “terörist”ler basabilirdi evleri! Evet, bizim başımıza bir şey gelme ihtimali belki daha azdı ama çocuktuk ve olasılık hesabını üniversite sınavlarına hazırlanırken öğrendik! Zarın altı gelme olasılığı da bir gelme olasılığı da aynıydı! Zarı olmayanlar sussun lütfen!

Arkadaşımın babasının bacağı kopmuştu bir çatışmada. Sanki yolda gördüğüm her bıyıklı adam “terörist”ti. Tıraşlı amcalara güvenmeliydik; çünkü babalarımız da tıraşlıydı!

Şimdi elimize kalem verseler, deseler ki tanıdık, bildik cümlelerin altını çizin, çizmem altını! Herhangi tükenmez kalemi tüketene kadar karalarım üstünü “karşı tarafım”! Ne kadar çocukça değil mi? Üstünü karalasan ne değişecek ki? Ne sende ne bende…

Kıyaslamayacağız değil mi acılarımızı, ağrılarımızı, kaybettiklerimizi? Kıyaslamak çocukların işi değil! Taraf yoktur çocukların arasında takım vardır en fazla. Her oyunda “aldım verdim ben seni yendim” ile seçtiğimiz arkadaşlarımızdan oluşan. Kaybettiğimiz oyunlar için en fazla kaç gün ağlayabiliriz ki? Pekiyi ya büyüklerimizin oynadığı oyunların yasını ne kadar tuttuk? Öfkeyle, nefretle büyüdük! Bildiklerimizle büyüdük! Bildiklerinden şüphe etmeyenler yüzünden böyle olduk! Demek ki; “Bildiğin Gibi Değil”miş! Demek ki; bildiğim gibi değilmiş! Demek ki; empati dediğin şey köşe kapmacaymış. Niyetin yoksa yerinden kımıldamaya ebe bile olamazsın! Ebe olmayacaksan bu oyunu niye oynarsın? Hep kazanmak için mi? Bu oyun senin “bildiğin gibi değil”! Gözümüzü her yumduğumuzda öyle bir yere sakladınız ki çocukluğumuzu oyun bitti hala ortalarda yok! 90’larda o kadar çok çocukluk saklandı ki, bildiğiniz gibi değil!

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.