Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-824-8
13x19.5 cm, 296 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Javier Marias diğer kitapları
Yarınki Yüzün, 3 Cilt Takım,
Yarınki Yüzün, Cilt 1: Ateş ve Mızrak, 2011
Yarınki Yüzün, Cilt 3: Zehir, Gölge, Veda, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yarınki Yüzün, Cilt 2: Dans ve Rüya
Özgün adı: Tu rostro mañana 2: Baile y sueno
Çeviri: Roza Hakmen
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Pınar Kazma
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2011
2. Basım: Nisan 2017

Usta İspanyol yazar Javier Mariás'ın başyapıtı Yarınki Yüzün'ün ikinci cildi Dans ve Rüya da ilki kadar yoğun ve etkileyici. İlk ciltte tanıştığımız "insan tercümanı ya da yorumcusu" Jaime Deza, İngiliz Gizli Servisi'ndeki görevini sürdürürken etrafında olup biteni gözlemeye ve geçmiş olaylarla bağlantılandırarak çözümlemeye devam ediyor. Konumunu ve nelere kadir olduğunu tam olarak kestiremediği gizemli amiri Tupra'nın bir gece şiddete başvurduğuna tanık olması, Deza'yı İç Savaş döneminde kendi ülkesi İspanya'da yaşananları düşünmeye sevk ediyor. Normalde şiddete meyilli olmadığı halde sıradışı koşullarda korkunç şeyler yapabilen sıradan insanlar, daha sonra hayatlarını nasıl sürdürürler? Deza'nın dönüp dolaşıp geldiği soru bu – tarihe baktığımızda hepimizin kaçınılmaz olarak sorduğu soru.

Ne var ki Dans ve Rüya'yı bir nevi "geçmişle hesaplaşma"ya veya insanın "karanlık" tarafını, içindeki şiddet potansiyelini anlama çabasına indirgemek haksızlık olur. Zira Mariás bir yandan insan zihnini ve psikolojisini tüm karmaşıklığı ve zenginliği içinde resmederken, bir yandan da Gizli Servis çevresinde dönen olayları saran gizem perdesini yoğunlaştırarak okurun merakını beslemeye, bu heyecanlı bekleyişi tırmandırmaya devam ediyor.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 9-12.

Keşke kimse bizden hiçbir zaman bir şey rica etmese, hatta bir şey istemese, ne bir tavsiye, ne bir lütuf, ne bir borç, hatta ne de ilgi; keşke başkaları bizden kendilerini dinlememezi istemese, ne sefil sorunlarını, ne kendimizinkilerle tıpatıp aynı olan acı çelişkilerini, ne anlaşılmaz şüphelerini, ne kolaylıkla birbirinin yerini tutabilecek, artık hepsi yazılmış hikâyelerini (anlatmaya çalışılabilecek şeylerin yelpazesi pek geniş değildir), ne de eski adıyla kasavetlerini; kimde yoktur ki, yoksa da kim arayıp bulmaz ki; "Mutsuzluk bir icattır," diye sık sık alıntı yaparım içimden, doğrudur da, meğerki dışarıdan gelen ve nesnel olarak kaçınılmaz belalar, bir felaket, bir kaza, bir ölüm, bir yıkım, bir kovulma, bir veba, bir açlık olsun ya da hiçbir şey yapmamış birine haince zulmedilsin; tarih bunlarla doludur, bizim kendi tarihimiz, yani henüz tamamlanmamış çağımız da öyle (aslında aranıp bulunan, hak edilmiş veya icat edilmiş kovulmalar, yıkımlar ve ölümler de vardır). Keşke hiç kimse yanımıza yaklaşıp "Lütfen" ya da "Bak ne diyeceğim" demese, bunlar neredeyse bütün ricalardan önce gelen ilk kelimelerdir: "Bak ne diyeceğim, haberin var mı?", "Bak ne diyeceğim, bana bilgi verebilir misin?", "Bak ne diyeceğim, sende var mı?", "Bak ne diyeceğim, senden bir şey rica edecektim: bir tavsiye, bir bilgi, bir görüş, bir yardım, para, bir aracılık ya da teselli, bir lütuf, bu sırrı saklamanı, benim hatırım için değişip farklı biri olmanı, benim hatırım için ihanet edip yalan söylemeni ya da susup beni kurtarmanı." İnsanlar akıllarına geleni isterler de isterler, her şeyi, mantıklı olanı da, saçma olanı da, haklı olanı da, en uygunsuz şeyi de, hayalleri de – ayı istemek denir hep, dünyanın her yerinde sayısız insan birilerine ayı vaat etmiştir, çünkü ay hâlâ bir hayaldir; yakınlarımız da rica eder, tanımadığımız kişiler de, zor durumda olanlar da, zorluğu yaratanlar da, muhtaçlar da, varlıklılar da, bu bakımdan aralarında fark yoktur; görünüşe bakılırsa kimse hiçbir zaman yeterince biriktirmiyor, kimse hiçbir zaman tatmin olmuyor ve kimse vazgeçmiyor, sanki hepsine, "Sen iste, ağzını açıp iste, hep iste," denmiş. Oysa aslında kimseye böyle bir şey söylenmez.

Bak ne diyeceğim dendiğinde biz de bakarız, çoğu zaman bakar, dinleriz, kâh korkarak, kâh koltuklarımız kabararak; bir şeyi lütfetmek ya da reddetmek durumunda olmak: günümüzün gidişatına göre ve tamamen keyfi biçimde, o anda işsiz güçsüz, cömert ve can sıkıntısı içinde mi, yoksa müthiş telaşlı, harcayacak zaman ve sabırdan yoksun mu olduğumuza göre, ruh halimize göre, karşımızdakini borçlu duruma sokmak mı, kararsız bir bekleyiş içinde tutmak mı, yoksa bir taahhüt altına girmek mi istediğimize bağlı olarak, "Evet", "Hayır", "Bakalım", "Belki", "Bir düşüneyim", "Yarın cevap veririm" ya da "Karşılığında şunu isterim" diyebileceğimizi bilmek, bunu düşünmek, ilk anda dünyanın en gurur okşayıcı şeyidir, ayrıca –pek çabuk açığa çıkar ki– en yapışkan ve tatsız şeyidir; çünkü lütfettiğimizde ya da reddettiğimizde –her iki durumda da, belki sırf kulak verdiğimizde bile– ricacıya bulaşmış oluruz, belki ağına düşeriz ya da düğümleniriz.

Günün birinde mahallede bir dilenciye sadaka versek, ertesi sabah onu geri çevirmemiz zorlaşır, çünkü dilenci artık sadakayı bekler (hiçbir şey değişmemiştir, o aynı derecede yoksuldur, bizse henüz daha az zengin değilizdir, dün verdiysek bugün niye vermeyelim); bir bakıma dilenciye karşı bir mecburiyet altına girmişizdir; onun bu yeni güne varmasına yardım etmişsek, günün aleyhine dönmemesi, çektiği son işkence günü, hüküm günü, ölüm günü olmaması bizim sorumluluğumuz haline gelir; o günü atlatabilsin diye destek olmamız gerekir, böylece belki sonsuza dek günler birbirini izler; kimi ilkel –belki de bizlerden daha mantıklı– kabilelerin pek de tuhaf ya da mesnetsiz sayılamayacak bir yasası vardı: Birinin hayatını kurtaran kişi, o hayatın ve o insanın daimi koruyucusu ya da sorumlusu olurdu (ancak bir gün bire bir karşılığını verirse, ödeşirlerse birbirlerinden ayrılabilirlerdi); sanki kurtarılan kişi, kurtarıcısına, "Hâlâ buradaysam, sen bunu istediğin içindir; sen adeta benim yeniden doğmamı sağladın, öyleyse beni korumak, gözetmek, bana bakmak zorundasın, çünkü sen olmasan, ben zaten her türlü kötülüğün dışında, ulaşılamayacak bir yerde ya da tek gözü kör, istikrarsız unutuşun içinde yarı yarıya kurtulmuş olacaktım," deme imkânını elde etmiş olurdu.

Eğer aksine ilk gün dilenci komşumuza sadaka vermeyi reddedersek, ikinci gün borçluymuşuz gibi bir hisse kapılırız; bu duygu üçüncü, dördüncü ve beşinci günlerde artarak devam edebilir; eğer dilenci bu günleri bizim yardımımız olmadan atlattıysa, üstesinden geldiyse, onu takdir etmemek, bizim adımıza yaptığı tasarrufa müteşekkir olmamak mümkün müdür? Her geçen sabah –onun hayatta kalabildiği her gece– katkıda bulunmamız gerektiği, sıranın bize geldiği fikrini kafamıza daha çok sokacaktır. (Ama bu sadece hırpanilere dikkatini yoğunlaştıran insanlar için geçerlidir; oysa çoğunluk onları es geçer, bakışlarını donuklaştırır ve onları bir paçavra yığını olarak görür.)

Yani sokakta yanımıza yaklaşan dilenciye bakıp kulak verdiğimiz anda ona bulaşmış oluruz; bize adres soran bir yabancıya ya da yolunu kaybetmiş birine kulak verdiğimizde, bazen, yolumuzun üstündeyse, onu gideceği yere götürürüz, adımlarımız birleşir, birbirimizin ısrarlı paralel varlığı oluruz; buna rağmen kimse bunu şerre alamet olarak, bir rahatsızlık ya da engel olarak görmez, çünkü tanışmasak da, bu süre boyunca konuşmasak da, isteyerek birlikte yürürüz (başka bir yere, bir kapana, bir tuzağa, ıssızlığın ortasına, bir pusuya götürülebilecek olan, daima yabancı ya da yolunu kaybetmiş kişidir); kapımızı çalan, razı etmek için, satmak için, dine döndürmek için çabalayan, daima bizi ikna etmeye çalışan ve daima hızlı hızlı anlatan, tanımadığımız birine kulak verdiğimizde, daha kapıyı açtığımız anda ağına düşmüşüzdür; telefonda arkadaşımızın sıkıştıran, kendini kaybetmiş veya yaltaklanan –hayır, daha ziyade aklı başından gitmiş– yakaran, talepkâr ya da ansızın tehditkâr sesini duyduğumuz anda düğümlenmişizdir; bizimle artık neredeyse sadece böyle konuşan ya da flulaştığımızdan, uzaklaştığımızdan beri artık sadece böyle, yani bir şeyler isteyerek konuşmayı bilen karımızı ve çocuklarımızı dinleriz ve o zaman sonunda boğazımızı sıkacak olan bu bağı kesmek için bıçağı ya da usturayı çekmemiz gerekir; onların, hiçbir kötülüğün ulaşamayacağı bir yerde olmayan, hiçbir zaman da olmayacak çocukların doğmasına biz sebep olmuşuzdur, anneleri için de doğmalarına sebep olmuşuzdur ve o da artık çocuksuz hayal edilemeyeceği için çocuklar gibidir hâlâ –bir çekirdek oluştururlar ve birbirlerini asla dışlamazlar– çocuklar hâlâ ihtiyaç duydukları anne figürü olmadan düşünülemez, o kadar ki, bizim o figürü mutlaka korumamız, gözetmemiz, ona bakmamız gerekir –kendi görevimiz olarak görmeye devam ederiz bunu– oysa Luisa bunun tam farkında ya da bilincinde değil; uzayda çok, zamanda ise her geçen gün biraz daha uzaklarda. Ya da aştığım, geçtiğim, kurtardığım, onu görmediğim her gece biraz daha bulanıklaşıyor, onu göremiyorum.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Oylum Yılmaz, ''Anlatmak armağandır, zehirli bir armağan...'', Sabitfikir, Mart 2011

Javier Marías, kimilerine göre yaşayan en büyük edebiyatçılardan biri… Peki ama neden? Günün eğilimlerinin aksine edebi bir dile sahip olması, bu edebi dille siyasetten tarihe geçmişle, bugünle ve gelecekle hesaplaşması ve sanırım en mühimi de bütün bunlar ekseninde beklenmedik bir şekilde yüreğimize dokunmayı başarması... Biz Türk okurları onu Beyaz Kalp, Yarın Savaşta Beni Düşün, Ufkun Öte Yanı, Duygusal Adam romanları ve Yazınsal Yaşamlar adlı deneme kitabı ile tanıyoruz. Şimdi yazarı alması beklenen Nobel Ödülü’ne bir adım daha yaklaştıran Yarınki Yüzün üçlemesinin ilk kitabı Ateş ve Mızrak elimizde. Roza Hakmen tarafından Türkçeleştirilen roman, yazarı Nobel’e ne kadar yaklaştırır bilinmez ama bizi Marías’a çok yaklaştıracağı ortada, diyebilirim.

Ateş ve Mızrak’ın kahraman-anlatıcısı Jaime Deza; karısından boşanmak üzere olan, Londra’da yaşayan, İspanyol çevirmen Deza. Boşanmanın ağırlığını üzerinden atamaması, takıntılı bir bağlılıkla karısını, çocuklarını ve evini özlemesi dışında herhangi bir dikkat çekici özelliği yok gibi görünüyor anlatıcımızın. Ancak daha en baştan anladığımız, insanların iç yüzlerini görme konusundaki olağanüstü yeteneği, onu BBC’deki işinden edip İngiliz Gizli Servisi’ne alınmasını sağlayınca, hikaye ilginçleşiyor tabii. Bu yeteneği, Deza’nın üzerine düşen bir gölge, hatta karanlık… Tıpkı İngiliz Gizli Servisi’nin, derin devletin üzerindeki o gölge, o karanlık gibi. Aslında başlangıçta ne yaptığının pek üzerinde durmuyor Deza, bu iş sadece ailesine göndereceği daha çok para anlamına geliyor. Sözde çevirmenliğini yaptığı, sonra da izlenimlerini aktardığı Venezuelalılar, Meksikalılar ve diğer üçüncü dünya ülkesi insanları üzerinde pek düşünmüyor. Ama hizmet ettiği insanların neyin peşinde oldukları sorusu, kendisinin neye hizmet ettiği şüphesi, bir tür insan tercümanına dönüştürüldüğü düşüncesi kısa sürede içini sarıyor anlatıcımızın.

Anlatıcımız elbette bir Avrupalı. Ama, Franco dönemiyle, iç savaşla ve devamında otuz yıl süren baskı dönemiyle zedelenmiş bir İspanyol ne de olsa. Javier Marías, özellikle babasının faşist rejimde yaşadığı baskıları anlatıcının ağzından aktarmayı tercih etmiş zaten. Dolayısıyla İngiltere’nin dünyaya hükmetme çabasındaki üst Avrupalı bakışa ortak olamıyor kahramanımız. Önüne çıkarılan insanları gözlemleyip yargıladığı gibi, derin devleti de ondan yara almış bir birey olarak gözlemleyip yargılıyor.

Okurunu kimi zaman yorabilecek, uzun upuzun cümleleri, derin analizleri var yazarın. Kişisel hikayelerden toplumsal çıkarımlar yapabiliyor, tarihi-toplumsal hareketlerin bireylerin kimlik edinme çabalarına nasıl yansıdığı üzerine uzun uzun düşünebiliyor.

“İnsan asla hiçbir şey anlatamamalı, bilgi de vermemeli, hikâye de aktarmamalı (...) Anlatmak hemen her zaman bir armağandır, anlatılan hikâye zehir taşısa ve saçsa bile; aynı zamanda bir bağdır, güven duymaktır; er veya geç ihanete uğramayan bir güven ise nadirdir.” Romanın anlatma derdi üzerine başlaması ve Deza’nın siyasete bulaşan babasının faşist rejimle başının belaya girmesi, hikayenin iki ana ekseninin oluşturuyor kanımca ve kahramanımızın başına gelmesi muhtemel felaketlerin de ilk ipuçlarını veriyor.

Olabilecek kişisel felaketi, hikâye boyunca geçmişle bugün arasında gidip gelirken geleceğe dair yapılan kötümser kehanetlerden de çıkarabiliyoruz. Deza’nın babasının, geçmişiyle istemeden de olsa girdiği hesaplaşmada günün eğilimlerine dair sözleri, hem kahramanımızın hem de yazarımızın bu bağlamda bakış açısını yansıyor kanımca. “Günümüzde herkes bir seri katilin ya da toplu cinayet işleyen bir katilin art arda ya da toplu cinayet işlemesinin, tecavüz koleksiyoncusunun koleksiyonunu çoğaltmasının, bir teröristin ilkel bir dava adına herkesin hayatını hiçe saymasının ve mümkün olduğunca fazla hayata son vermesinin, bir zorbanın sınır tanımadan zorbalık etmesinin, bir işkencecinin ister bürokrasi ister sadizm adına olsun sınır tanımadan işkence yapmasının sebeplerini merak ediyor. Nefret uyandıran şeyi anlama saplantısı var, aslında nefret uyandıran şeye marazi bir hayranlık besleniyor ve böylece nefret uyandıran kişilere de müthiş bir lütufta bulunuluyor.” Bugünden, böyle bir günden yarını, bugünün yüzlerinden yarınki yüzleri görmek çok da zor değil ne yazık ki… Javier Marías, aklını fesata, kötülüğe, kötülüğün doğasına takmış, hareket etmekten düşünmeye fırsat bulamayan, konsantrasyon bozukluğu derdinden mustarip günümüz insanından bir parça sağduyu ve derin konsantrasyon istiyor sanırım, vermeye değer...

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.