Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-836-1
13x19.5 cm, 304 s.
Liste fiyatı: 28,50 TL
İndirimli fiyatı: 22,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Siegfried Kracauer diğer kitapları
Tarih: Sondan Bir Önceki Şeyler, 2014
Film Teorisi, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kitle Süsü
Özgün adı: Das Ornament der Masse
Çeviri: Orhan Kılıç
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2011

Benjamin ve Adorno'nun yakın arkadaşı, Simmel ve Lukács'ın en yetenekli "öğrencisi" Siegfried Kracauer'in 1920'lerde ve 30'ların başlarında Frankfurter Zeitung gazetesinde yazdığı çok sayıda deneme arasından, bizzat kendisinin 1963 yılında yaptığı bir seçki Kitle Süsü.

Bir dönemin ruhunu, kendi hakkında verdiği yargılara bakarak değil, ona ait yüzeysel, geçici, marjinal fenomenleri inceleyerek kavrayabileceğimizi düşünen Kracauer, bu kitapta toplanan denemelerinde de bu bilinçli epistemolojik tercihin izini sürüyor. Alışveriş merkezleri, seyahat, dansçı kızlar, fotoğraf, çok satan kitaplar, otel lobileri, biyografiler ve sinema üzerinden yalıtılmışlık, yabancılaşma, can sıkıntısı, şehir kültürü ve birey-grup ilişkisi gibi modernliğe özgü temel konuları ele alıyor. Scheler, Simmel, Benjamin ve Kafka üzerine yazdığı yazılarda da bir yandan bu düşünür ve yazarları analiz ederken bir yandan da kendi felsefi konumunu serimliyor. Bu konumu da belki en iyi bu kitaptaki şu cümle özetliyor: "Hakikate girişin yolu dünyevinin içindedir bugün."

"Günümüzün çok satan kitaplarının, hayatta kalma içgüdüsüyle hareket eden okurunun, can sıkıcı soruların suskunluğun derinliklerine gömülmesi kadar arzuladığı başka bir şey daha yoktur," diyen Kracauer, okuru tam da bu tür rahatsız edici sorularla yüzleştiriyor bu müthiş denemelerinde.

İÇİNDEKİLER
Giriş: Doğal Geometri
Delikanlı ve Boğa
İki Yüzey
Bir Kent Planının Analizi

Dışsal ve İçsel Meseleler
Fotoğraf
Seyahat ve Dans
Kitle Süsü
Çok Satan Kitaplar ve Okurları Üzerine
Yeni Burjuvazinin Sanat Formu Olarak Biyografi
Orta Sınıfın İsyanı
Bekleyenler

İnşalar
Fikirlerin Taşıyıcısı Olarak Grup
Otel Lobisi

Perspektifler
Almanca Kutsal Kitap
Katoliklik ve Görecilik
Bilimin Krizi
Georg Simmel
Walter Benjamin’in Yazıları Üzerine
Franz Kafka

Sinema
Kaliko Dünya
Küçük Tezgâhtar Kızlar Sinemaya Gidiyor
Film
Kafa Dağıtma Kültü

Çıkış: Sıfır Noktasına Doğru
Can Sıkıntısı
Linden Pasajı'na Veda
OKUMA PARÇASI

Yeni Burjuvazinin Sanat Formu Olarak Biyografi, s. 72-76.

BİYOGRAFİ, savaştan önce âlimlerin yöneldiği nadir eserler arasında yer alırken, bugün yaygın bir yazınsal ürün haline geldi. Yazarlar, edebiyatçılar biyografiyi bir ifade biçimi olarak benimsedi. Fransa'da, İngiltere'de, Almanya'da, Emil Ludwig'den (1920'lerde yazdığı biyografilerle uluslararası üne kavuşmuş Alman yazar. Biyografisini yazdığı ünlüler arasında İsa, Goethe ve Bismarck gibi isimler yer alır. –ç.n.) geriye kalan ünlü kişilerin hayatları kaleme alınıyor. Yakında kendisine az ya da çok kısa ömürlü bir anıt adanmamış büyük politikacı, general ya da diplomat kalmayacak. Ama şairler biraz daha bekleyecek gibi görünüyor, çünkü tarihsel süreçte belirleyici rol oynamış isimler kadar gözde değiller bir süredir. Eskiye nazaran dikkat çekici bir değişiklik bu: Eğitimli, kültürlü insanlar arasında eskiden sanatçı biyografleri ilgi görürken bugünün kahramanları daha ziyade tarihten çıkıyor ve bu kahramanların biyografileri edebi eser yayıncıları tarafından kitleler için yığınlarla basılıyor.

Batı Avrupa'da bir süredir yer etmiş bulunan biyografik ifade biçimini moda diye etiketleyip tez elden baştan savmak gibi bir eğilim var. Savaş romanları ne kadar moda idiyse, biyografiler de bundan daha fazla moda sayılmaz. Bu türün modayla alakası olmayan köklerini, dünya tarihinin son on beş yılında gerçekleşen olaylarda aramak gerekiyor. "Dünya tarihi" ifadesini gönülsüzce kullanıyorum, çünkü bu ifade, dünya tarihi gerçekten de herkesin dünyasının tarihi haline geldiğinde doruk noktasına varan bir sarhoşluk hissi yaratabilir kolayca. Örneğin "Burası Paris," ya da "Burası Londra," gibi ifadelerin sık sık duyulduğu radyo yayınlarında metropollerin isimlerinin zikredilmesi ucuz içki etkisi yaratır. Ancak, neden olduğu politik ve toplumsal değişimlerle birlikte dünya savaşının, özellikle de teknolojik icatların medeni denen toplumların gündelik hayatını gerçekten de sarsıp dönüştürdüğü de inkâr edilemez. Bu gelişmelerin bizim burada ele aldığımız alanda, görelilik teorisinin fizikteki etkisine benzer bir etkisi vardır. Einstein sayesinde uzay-zaman sistemimizin sınır kavram haline gelmesi gibi, tarihin verdiği uygulamalı ders sayesinde de başına buyruk özne sınır kavram haline geldi. Çok yakın bir geçmişte insanlar her bireyin eyleme gücü olduğuna inanmalarını imkânsız kılacak kadar ısrarla kendilerinin ve de diğerlerinin değersizliğini deneyimlemeye zorlandı. Oysa savaş öncesi yılların burjuva yazınının temelinde tam da bu egemen güç varsayımı yatıyordu. Eski roman biçiminin kapalılığı bu varsayımsal bireyselliği yansıtır; bu biçimin ele aldığı sorunsal da her zaman bireyseldir. Yaratıcı sanatçının, herhangi bir bireysel referans sisteminin nesnel anlamına duyduğu güven, geri dönmemecesine kayboldu. Gelgelelim, bu sabit koordinat ağının ortadan kalkmasıyla birlikte, bu ağ üzerinde çizilen bütün eğriler de tasvir formunu yitirdi. Yazarın kendi benliğine başvurma olanağı azaldıkça, dünyanın yazara sunduğu destek de azalır; çünkü bu iki yapı birbirini belirler. İlki görelileşmiş, ikincisiyse içerik ve figürleriyle birlikte belirsiz bir yörüngeye fırlatılmıştır. Bugün romanın krizinden bahsediyor olmamız boşuna değil. Bu kriz bireyin ve antagonistlerinin konturlarının silinmesiyle birlikte romanın bugüne kadarki kompozisyon biçiminin hükmünü yitirmesinden kaynaklanır. (Buradan hareketle bir sanat biçimi olarak romanın tarihe karıştığını söyleyemeyiz. Roman bu krizden karmaşa içindeki dünyaya uyarlanmış bir biçimle çıkabilir, yani karmaşanın kendisi epik bir biçim kazanabilir.)

Bulanıklaşıp kavranamaz hale gelmiş bir dünyada tarih'in akışı başlı başına bir konu olup çıkar. Başımıza olmadık belalar açan tarih, biçimsizlik ve biçimlendirilemezlik okyanusunda bir kara gibi yükselir. Kendisini tarihçiler gibi doğrudan ele alamayan, almak da istemeyen günümüz yazarları için tarih, göz önündeki kahramanların hayatında yoğunlaşmıştır. Biyografilerin bu kahramanları konu edinmesinin altında kahramanlaştırma kültü değil, meşru bir yazınsal biçime duyulan ihtiyaç yatar. Nitekim, tarihte etkili olmuş bir hayat, mevcut koşullar altında bir düzyazı oluşturmaya uygun bütün unsurları içerir. Düzyazının kayda geçirdiği varlık, dokunulmazlığı kuşku götürmez olan tarihin işleyişinin kristalleşmesidir. Hem, konu edinilen gerçek kişinin tarihsel önemi eserin nesnelliğini garanti etmez mi? Edebi biyografi yazarları başka yerlerde boşuna aradıkları, onları öznelliğin keyfiyetinden kurtarıp destek olacak geçerli referans sistemini sonunda bu tarihi kişilikte bulduğunu düşünür. Biyografinin bağlayıcı karakteri olgulara dayalı olmasının ürünüdür kuşkusuz. Bir biyografinin başkişisi gerçekten yaşamış ve bu yaşamın bütün yönleri belgelerle ortaya konmuştur. Eskiden düzyazıda uydurulmuş bir anlatıyla sağlanan öz, doğruluğu belgelenmiş bir hayatla yeniden ele geçirilir. Bu sırada kompozisyon da garantiye alınmış olur. Tarihsel her figürün zaten kendine özgü bir biçimi vardır çünkü. Belli bir zamanda başlar, dünyayla çatışma içinde gelişir, kontur ve içerik kazanır, yaşlandıkça geriler ve sona erer. Yazar kendi şemasını geliştirmek zorunda değildir dolayısıyla; bulmak zorunda olduğu şema, böyle bir işi yapacak başka herkes için olduğu gibi önünde hazırdır. Ticari amaçla seri üretim basılan biyografilerden olmadığını varsayarsak, bir biyografiyi çekici kılan, işleri kolaylaştırması değil, yazarın vicdanını rahatlatmasıdır. Çünkü bugün biyografi, romanla, ancak, serbestçe dalgalanan romandan farklı olarak biçimini belirleyen konuları ele aldığı için boy ölçüşebilmektedir. Biyografinin önemi şudur: Günümüzün sanat uygulamalarının yarattığı kaosun içinde gerekli görünen tek düzyazı biçimini temsil eder.

Varlığının sürekliliğini tehdit eden her bilgiyi ve biçim sorununu ister istemez reddetmek zorunda olan yerleşik burjuvazinin düzyazı biçimlerinden biridir biyografi. Burjuvazi, tarihin gücünü iliklerine kadar hisseder, bireyin anonimleştiğinin de gayet farkındadır ama fizyonomik deneyimlerin şiddetiyle kendini dayatan bu içgörülerden mevcut durumu aydınlatmaya yarayacak bir sonuç çıkaramaz. Kendini korumak için durumla yüzleşmekten kaçınır. Yeni burjuvazinin yazınsal seçkinleri ne gerçekten materyalist diyalektiğin içyüzünü anlamaya yanaşır ne alt sınıfların etkisine açıktır ne de vardığı sınırların ötesine geçerek sınıfının dışında kalan dünyaya tek bir adım atmaya cesaret eder. Oysa ancak koruyucu her türlü ideolojik kabuktan sıyrılarak içinde bulunduğumuz toplumsal yapının kırılma noktasına yönelmeleri ve bu ileri konumdan gerçekliğin cisimleştiği toplumsal güçlerle alakadar olmaları ayaklarının yere basmasını sağlayabilir. Gerçek bir sanat biçimi sağlaması mümkün olan bilgi ancak ve ancak böyle bir konumdan elde edilebilir. Sanat biçiminin ihtiyaç duyduğu geçerlilik ancak ve ancak burada gelişmesi mümkün olan en ileri bilincin ifadelerine atfedilebilir çünkü. Yazınsal bir biçim ona destek veren böyle bir bilinçten doğup gelişebilir; ya da bu bilinçten doğmaz ve içinde bulunduğumuz zaman diliminde yazınsal yaratıdan mahrum kalırız (Yukarıda karmaşanın kendisinin epik bir biçim kazanabileceğini söylemiştik. Şimdi şunu da ekleyebiliriz: Karmaşanın içyüzünü gören en ileri bilinç sayesinde mümkündür bu ancak). Yeni burjuvazinin yazınsal biçimi olarak biyografi kaçışın göstergesidir, ya da daha doğrusu, kaçınmanın. Biyografi yazarları, burjuvazinin varlığını sorgulayan bilgi tarafından foyalarının açığa çıkarılmaması için dünya olaylarının onları getirdiği eşikte önlerinde bir duvar varmış gibi durur. Biyografi örnekleri incelendiğinde, bu eşiği aşmak yerine burjuva dünyasının iç bölgelerine geri kaçtıkları görülür. Biyografiler tarihin işleyişini göz önüne alır almasına ama geçmişe bakarken yollarını öyle kaybederler ki oradan çıkıp da şimdiye gelemezler bir daha. Tarihteki büyük isimler arasından yaptıkları seçim özensizdir ve kesinlikle güncel durumu dikkate almaz. Savaştan önce düzyazının karakteristik unsurlarından biri olan psikolojiden kurtulmaya çalışırlar ama ele aldıkları konunun görünüşteki nesnelliğine rağmen belli ölçüde yine eski psikolojik kategorileri kullanırlar. Şüpheli bir bireyciliği arka kapıdan kovar, resmi olarak onaylanmış bireyleri yeni bir bireyciliğin ana kapısından geçirerek burjuvazinin salonuna kadar eşlik ederler. Böylelikle ikinci bir hedefe daha ulaşmış olurlar: kitlelerin derinliklerinden doğan bir yönetim biçiminin üstü kapalı reddine. Yazınsal biyografi, sınırın gerisinde kalmış bir sınır fenomendir.

Biyografinin sırf kaçış olmanın ötesinde bir anlamı daha vardır. Burjuvazinin bugün bir geçiş sürecinde olduğu nasıl kesinse, her icraatinin çift anlamlı olduğu da kesindir. Burjuvazinin varlığını korumak amacıyla giriştiği bu icraat, geçişin gerçekleştiğini istemeden de olsa doğrular. Göçmenlerin eşyalarını toplaması gibi, burjuva yazını da yakında eski yerinde olmayacak olan bir hanenin eşyalarını toplar. Biyografilerin büyük bölümünün varlığını borçlu olduğu kaçış motifi kurtarma motifiyle gölgelenir. Bireyciliğin sonunun geldiğinin bir kanıtı varsa, bu kanıt kaidelerini günümüz yazınının yükselttiği büyük şahsiyetler müzesinde görülebilir. Bu yazının devlet adamlarının hepsine el atan fark gözetmez tutumu, zamana uygun seçim yapma kabiliyetsizliğinin işareti olduğu gibi kurtarıcıların acelesini de gözler önüne serer. Belleğin imgelerin hepsini bir tuttuğu ve kendi kendine tahammül edebildiği bir sergi oluşturmaya çalışırlar. Şu ya da bu biyografinin ne kadar şaibeli olduğu fark etmez: hepsi bir arada ayrılışın ışıltısını yayarlar.

Görebildiğim kadarıyla, diğer tüm biyografilerden temel olarak farklı yalnızca bir biyografik eser var, o da Troçki'nin biyografisi.(1) Bu eser, edebi biyografinin uyması gerektiği söylenen kurallara uymuyor. Bu eserde tarihi kişiliğin hayatının ele alınış tarzı, içinde bulunduğumuz duruma ilişkin bilgiden kaçınmanın bir aracı değil, aksine bu durumu aydınlatmaya yarıyor. Bu yüzden de burjuva yazınının hedeflediğinden farklı bir birey beliriyor bu otoportrede. Kendine ait bir gerçeklik iddiası olmayan, ancak gerçekliğin karşısında saydam kalarak gerçek olabilen ve bu bakımdan eskide kalmış bir birey. Bu yeni birey ideolojilerin sisli sahasının dışında kalır: genel kabul görmüş güncel zorunluluklar adına kendini geri çektiği ölçüde var olur yalnızca.

Notlar


(1) Leon Troçki, Moia Zhizn: Opyt Autobiograhi, Izdvo Granit, Berlin, 1930; Türkçesi: Hayatım, çev. Müntekim Ökmen, İstanbul: Yazın, 1999. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Osman Çakmakçı, “Kitlenin süsü püsü göz boyar”, Agos Kitap/Kirk, Şubat 2012

Benjamin ve Adorno’nun yakın arkadaşı, Simmel ve Lukacs’ın en yetenekli “öğrencisi” Siegfried Kracauer’in Kitle Süsü’ndeki yazılar kesinlikle günümüze de ilham verecek ölçüde taze ve canlı.

Kracauer (1889-1966) Almanya doğumlu yazar, gazeteci, sosyolog, film kuramcısı ve daha bir sürü alanda ürün vermiş bir düşünür. Frankfurt Okulu’yla bir dönem yakın bir ilişki içinde olmuş ama daha sonra zamanla onlardan uzaklaşmış. Bu okulun hayata, topluma ve kültüre bakışından genel olarak derinden etkilenmiş. Nasıl etkilenmesin ki Benjamin ve Adorno’nun (ki bu kitabını Adorno’ya ithaf ediyor) yakın arkadaşı, Simmel ve Lukacs’ın en yetenekli “öğrencisi” Kracauer. Kitap, düşünürün 1920’lerde ve 30’ların başlarında Frankfurter Zeitung gazetesinde yazdığı çok sayıda deneme arasından bizzat kendisinin 1963 yılında yaptığı bir seçmeden oluşuyor.

Bir dönemin ruhunu, kendi hakkında verdiği yargılara bakarak değil, ona ait yüzeysel, geçici, marjinal fenomenleri inceleyerek kavrayabileceğimizi düşünen Kracauer, bu kitapta toplanan denemelerinde de bu bilinçli epistemolojik tercihin izini sürüyor. Alışveriş merkezleri, seyahat, dansçı kızlar, fotoğraf, çok satan kitaplar, otel lobileri, biyografiler ve sinema üzerinden yalıtılmışlık, yabancılaşma, can sıkıntısı, şehir kültürü ve birey-grup ilişkisi gibi modernliğe özgü temel konuları ele alıyor. Scheler, Benjamin ve Kafka üzerine yazdığı yazılarda da bir yandan bu düşünür ve yazarları incelerken bir yandan da kendi felsefi konumunu ortaya koyuyor. Kracauer, kitabı oluşturan ve birçoğunda ileri sürdüğü savlar hâlâ günümüzde geçerli olan yazılarında, topluma kültürel kodlar yoluyla bakarak, ayrıntılardan yola çıkarak, bütün üzerine kapsamlı yargılarda bulunuyor.

Kitle Süsü yazarın özgün bölümlemesiyle okurun karşısına çıkıyor. Kitapta birbirinden önemli, dikkat çekici ve hatta çekici yazı bulunuyor. ‘Giriş: Doğal Geometri’ başlıklı ilk bölümde şehrin ve doğanın geometrisine el atıyor. Onun bakışıyla şehir ve doğa göründüklerinden çok daha farklı, neredeyse gizemli bir görünüş kazanıyor. Özellikle ‘Hareketin Etüdü’ dediği yazıda bir boğa güreşçisinin boğayla ilişkisini çok keskin hatlarla, neredeyse yabanıl çizgilerini ön plana çıkartarak, olabilecek en diri canlılıkta betimliyor. ‘İki Düzlem’de Fransız şehri Marsilya’nın “doğal geometrisi” çarpıcı, akıllara durgunluk veren bir bakış yeniliğiyle ve farklılığıyla ortaya konuyor. Bu yazılar bana doğanın bir geometrisi bulunduğunun ve bu geometrinin doğanın gizli yönlerini keşfetmekte kilit rol oynayabileceğinin en büyük kanıtları olarak göründü. Kesinlikle günümüze de ilham verecek ölçüde taze ve canlı bu yazılar. Bana heyecan verdi. Hem de çok.

‘Fotoğraf’ başlıklı yazısındaki kimi görüşlerin eskidiğini ve günümüz yorumlarının dışında kaldığını söyleyebilirim. Yazı, fotoğraf, resim ve sinema dolaylarında geziniyor ve resme fotoğrafa oranla daha büyük bir gerçeklik payesi veriyor. Sanatsal fotoğrafın mümkün olmadığını ileri sürüyor ki günümüzde bunun geçersizleştirildiğini, sanatsal fotoğrafın pekâlâ mümkün olabildiğini görebiliyoruz. Ne var ki oldukça uzun olan bu yazıda simge ve imge ayrımı muhteşem bir şekilde ele alınıyor. Daha da ötesi, insan hayatı kültürelleştikçe, kültüre boğuldukça doğayla ilişkisinin o ölçüde koptuğunu söylüyor ki, bu görüşe yürekten katılıyorum. Burada şöyle bir alıntı yapmak gerekiyor: “Tarihsel açıdan son basamağı fotoğraf olan temsiller dizisi simge ile başlar. Simgenin kökenleri ise doğanın hâlâ insan bilincinin tamamını kuşattığı ‘doğal toplum’a kadar uzanır. Sözcüklerin tarihi hep duyusal, doğal imlerle başlar ve yalnızca gelişimi boyunca soyut, mecazi anlamlara ulaşır; dinde de bireylerin ve insanoğlunun gelişiminde de maddi olandan yola çıkıp düşünsel ve tinsel olana evrilen bu süreç izlenebilir. Aynı biçimde ilk çağ insanlarının doğa sezgilerin ve kendilerini kuşatan dünyayı ayrıntılarıyla belirlediği simgeler de bütünüyle bedensel ve maddi anlamlardan çıkmıştır. Dil gibi, simgecilik de doğa tarafından öğretilir.” (s. 36) “Bilinç kendinin farkına vardıkça ve başlangıçtaki ‘doğa ile insanın özdeşliği’ azaldıkça, imge daha soyut ve gayrimaddi bir anlam yüklenir.” (s. 36) Bu yazıda Kracauer, fotoğrafı merkeze alarak doğa-insan çelişkisini müthiş bir açıklıkla irdeliyor.

Kitaptaki bir diğer ‘çekici’ ve zekâ parıltılarıyla dolu yazı ‘Seyahat ve Dans’ başlıklı. Kracauer bu yazıda günümüz dünyasında seyahat ve dansın anlamıyla bir zamanlarki anlamlarını karşılaştırıyor. Seyahatin artık belli bir yeri ziyaret etme amacıyla değil, sadece gitmek için yapıldığını, zamanın ve uzamın dışına kaçabilmek için yapıldığını söylüyor. “Önemli olan seyahatin sağladığı kopuşun kendisidir, onun sayesinde şu veya bu tip bir yeri temaşa edebilmek değil.” (s. 41) Dansa gelince: “İlk çağlarda dans bir kült edimiydi, ama artık bir hareket kültü haline geldi; ritim eskiden erotik ve manevi bir bildirimdi, bugünse kendine yeten ritim her türlü anlamdan sıyrılma peşinde.” (s. 41) Seyahat ve dans anlamlarını dönüştürdüler, kendilerine yabancılaştılar ve zaman ve uzamın dışına kaçma projelerine dönüştüler.

Kitle Süsü’nde yer alan Kafka ve Simmel üzerine yazılar da sadece bu yazarların yazınsal ve düşünsel kişiliklerini yansıtmakla kalmıyor, aynı zamanda Kracauer’in berrak zihnini gözler önüne seriyor. Kitle Süsü önemli bir kitap.

Devamını görmek için bkz.

Tuncer Çetinkaya, “Kracauer’le tanışmanın tam zamanı!” , Birgün Kitap Eki, 7 Ocak 2012

Geçtiğimiz yüzyılın en önemli film kuramcılarından Siegfried Kracauer’in başyapıtı Caligari’den Hitler’e’nin yayınlanmasının hemen ardından gündeme gelen Kitle Süsü, yazarı daha yakından tanımamız adına büyük bir fırsat anlamına geliyor.

Mimarlık öğreniminin hemen ardından 1920’lerin başında, dönemin liberal Alman gazetesi Frankfurter Zeitung’a yazmaya başlyan yazar, Weimar Dönemi’nin bütün sanatsal coşkusu ve canlılığını yansıtan gazetede, 1924-33 yılları arasında sanat ve kültür konularında makaleler ve gezi yazılarının yayınlandığı feuilleton bölümünü yönetmişti. Yazarları arasında Kracauer’in dışında Benjamin, Adorno ve Bloch gibi önemli isimlerin de olduğu gazete, önceki dönemlerde önemsenmeyen kimi konulara yer vererek (sinema, fotoğraf, radyo, dans, gezi, çoksatar romanlar, sirklerin büyülü dünyası, şehir hayatı) kültür dünyasına büyük bir dinamizm kazandıracak; hatta kendisinden sonraki dergi ve gazeteler için prototip oluşturacaktı.

Bu dönemde kaleme aldığı farklı türlerdeki yazıları, 1963 yılında bizzat kendisi düzenleyen Kracauer, seçkisine Kitle Süsü adını vermişti. Altı bölümden oluşan eser; “Doğal Geometri”, “Dışsal ve İçsel Meseleler”, “İnşalar”, “Perspektifler”, “Sinema” ve “Çıkış Noktasına Doğru” başlıklarından oluşmakta. Söz sinemaya geldiğinde sessiz Alman sinemasının dev mabedi UFA stüdyolarını ya da filmlerin hitap ettiği alt/orta sınıfı inceleyen Kracauer, “Küçük Tezgâhtar Kızlar Sinemaya Gidiyor” yazı dizisiyle dikkat çekici bir metne imza atıyor.

Gazete seçkisinin ikinci kitabı olan Strassen in Berlin und Anderswo (“Berlin ve Başka Yerlerde Sokaklar”, 1964) ve Theory of Film: The Redemption of Physical Realty (“Film Kuramı: Fiziksel Gerçekliğin Kurtarılması”) adlı eserlerinin yayınlanmasını sabırsızlıkla beklediğimiz Siegfried Kracauer’le kısa zamanda tanışmanızı öneririz.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.