Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-929-0
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Siegfried Kracauer diğer kitapları
Kitle Süsü, 2011
Film Teorisi, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tarih: Sondan Bir Önceki Şeyler
Özgün adı: History: The Last Things Before the Last
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Resmi: Sebastian C. Adams
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2014

Siegfried Kracauer “son, nihai şeyler”in felsefi veya teolojik sistemler aracılığıyla kavranabileceğine inanmaz: Bu nedenle dikkatini “sondan bir önceki şeylere dair geçici bir içgörü kazanmaya” yöneltmiştir. Tarih tam da geçici karakteriyle ilgisini çeker onun; “hâlâ bir isimden yoksun oldukları için gözden kaçırılan ya da yanlış yargılanan hedefleri ve varlık tarzlarını ihya etme” yönünde derin bir arzu duyar. Kracauer'in bu son dönem çalışmasını görünüşte çok farklı sorunlarla uğraşan ilk çalışmalarına, özellikle de fotoğraf ve film hakkındaki çalışmalarına bağlayan da budur. Fotoğrafın tam bir sanat olmayışı gibi tarihin de tam bir bilim olmadığında ısrar eder ve bu karşılaştırmadan kayda değer saptamalar çıkarır.

Bu klasikleşmiş yapıt bir tarih felsefesi veya metodolojisi sunmaya çalışmıyor; her tarih kavrayışının yüzleşmek zorunda kalacağı sorunlar üzerine son derece parlak bir zihnin düşüncelerini sergiliyor.

İÇİNDEKİLER
Önsöz
İlk Basım İçin Önsöz
Giriş
1. Doğa
2. Tarihsel Yaklaşım
3. Bugünle İlgi
4. Tarihçinin Yolculuğu
5. Tarihsel Evrenin Yapısı
6. Ahasuerus, ya da Zaman Bulmacası
7. Genel Tarih ve Estetik Yaklaşım
8. Bekleme Odası
Sonsöz Yerine (Yazarın Notlarından)
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Önsöz, Paul Oskar Kristeller, s. 9-13

Siegfried Kracauer (1889-1966) zamanımızın en yetenekli, üretken ve özgün yazar ve düşünürlerinden biriydi hiç şüphesiz. Yayımladığı birbirinden önemli kitapların her biri farklı farklı perspektif ve yöntemler sunuyor, bu sayede de geniş bir okur kitlesine hitap ediyordu.

Doğduğu şehir olan Frankfurt'ta okudu ve mimarlık, felsefe ve sosyoloji eğitimi aldı. 1920'de Almanya'da dönemin önde gelen liberal gazetesi Frankfurter Zeitung'a yazmaya başladı. 1924 ile 1933 arasında önce Frankfurt'ta, sonra Berlin'de gazetenin Feuilleton kısmının yöneticiliğini yaptı. Film ve fotoğrafik malzemeler hakkındaki eleştiri yazıları yayımlamak, getirdiği yenilikler arasındaydı. Kracauer daha sonraları önce Almancada, sonra da İngilizcede sinemayla ilgili çığır açıcı incelemelere, bir romana ve kendine özgü çıkar, beğeni ve siyasi eğilimlere sahip olduğu halde o zamana kadar ihmal edilmiş bir toplumsal sınıf olan beyaz yakalı işçiler üzerine bir monografiye imza attı. Beyaz yakalı işçilere dair bu analiz, vurgulanmaya değer toplumsal sınıflar olarak sadece kol işçileri ile sermayedarları tanıyan Marksist sosyolojiye göre belirgin bir ilerlemeydi. Kracauer aynı zamanda Frankfurt Üniversitesi Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü'nün aktif ama çoğunlukla eleştirel bir üyesi oldu; sosyolojiyi ve diğer sosyal bilimleri Marksist bir bakış açısından analiz eden ve öğreten enstitü yöneticileri Max Horkheimer ile Theodor W. Adorno'nun da yakın arkadaşıydı.

Kracauer ve eşi Lili 1933'te Fransa'ya göç ettiler, orada sekiz yıl geçirdikten sonra 1941 Nisanı'nda Amerika Birleşik Devletleri'ne taşınarak oraya yerleştiler. Kendisininkine benzer müktesebatları olan birçok mülteci arkadaşı akademilerde çalışmaya başladı, ama Kracauer'in ders vermesini engelleyen bir konuşma zorluğu vardı. O da Dışişleri Bakanlığı'nda, sonraları da Modern Sanat Müzesi'nde, Bollingen Vakfı'nda ve Toplumsal Araştırma Enstitüsü'nde çalıştı.

Ben Kracauer'le ilk defa Heidelberg Üniversitesi'nde felsefe tarihi konusunda doktora yaparken, onun Frankfurter Zeitung'daki ofisinde biraz tesadüfen tanıştım. Aynı vesileyle Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü'nü de ziyaret etmiş, yöneticileri Max Horkheimer ve Theodor Adorno ile kısa bir görüşme yapmıştım. 1939-40 sömestrinde Columbia Üniversitesi'nde öğretim üyeliğine başladığım zaman Kracauer'le çok daha yakından tanıştım. Hâlâ Max Horkheimer ve Theodor Adorno'nun yönettiği Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü Frankfurt'tan New York'a taşınmış ve 1933 ile 1945 arasında Columbia Üniversitesi'ne bağlanmış ve burada Columbia'nın diğer fakülteleri ve enstitüleriyle ve Union Theological Seminary ile yakın ilişkiler sürdürmüştü. Kracauer bu dönemin tamamında Enstitü' nün üyesiydi. Enstitü'nün çeşitli konular hakkındaki bildirilerin okunup tartışıldığı toplantılarına Columbia'nın birçok fakültesinin mensupları da katılıyordu. Kracauer burada Paul Lazarsfeld ve Robert Merton gibi sosyologlarla da tanışmıştı; ben de Kracauer'le tanışıklığımı burada tazeledim ve bu ilişki yakın bir dostluğa dönüştü.

Kracauer 1960'ta Bollingen Vakfı için danışman ve eleştirmen olarak çalışmaya başladı; yöneticileri psikanalist Carl G. Jung'dan ve aynı zamanda Batı'nın klasik, ortaçağ ve erken modern felsefe, filoloji ve yardımcı disiplinleri içeren kültürel geleneklerinden etkilenmiş mali imkânları gayet iyi bir vakıftı bu. Kracauer'in Bollingen Vakfı'nın danışmanı sıfatıyla, 1960 yılında Iter Italicum: A Finding List of Uncatalogued or Incompletely Catalogued Humanistic Manuscripts of the Renaissance in Italian and Other Libraries (1963) adlı ilk eserim için yaptığım bir burs başvurusunun onaylanmasında etkili olduğunu düşünmek için iyi nedenler var elimde. Aynı yılın sonraki dönemlerinde Kracauer'in kendisi de tarih hakkında bir kitap üzerinde çalışmaya başladı; bu proje konusunda sık sık bana danışırdı. 1966'da ölene dek benimle sürekli yakın temas halindeydi. İkimizden birinin evinde, yakınlardaki bir kafede veya lokantada yahut telefonda uzun akademik sohbetlere girmediğimiz hafta geçmezdi. Bunu seve seve yapıyordum çünkü bir yazar ve düşünür olarak kendisine büyük bir saygım vardı.

Kracauer daha önceki çalışmalarında ele aldığı toplum, edebiyat veya sanat tarihiyle ilgili sorunlardan ziyade tarihsel araştırmayla ilgilenen bu kitapta kendisi için yepyeni bir alana girdiğinin tam anlamıyla farkındaydı. Theodor Adorno ile yakın arkadaşlığının bu kitaptaki yeni eğilimi yüzünden ve Adorno için çok önemli olan temel meseleleri burada terk etmiş olduğu için kötü etkilenebileceğinden duyduğu endişeyi bana tekrar tekrar söylemiştir.

Kracauer 26 Kasım 1966'da öldüğünde tarih hakkındaki kitabı bitmemişti. Tasarlanan sekiz bölümden birinci ila dördüncü bölümler ve beşinci bölümün ilk yarısı hemen hemen tamamlanmış gibiydi ve sadece küçük değişikliklere ihtiyaç duyuyordu. Beşinci bölümün ikinci yarısı ve altıncı ila sekizinci bölümler için Kracauer gayet okunaklı ama dikkatle yayıma hazırlanması gereken bazı taslaklar veya sinopsisler bırakmıştı.

Lili Kracauer'in ve Oxford Üniversitesi Yayınları'nın ricasını kabul ederek elyazması metni yayıma hazırlamaya başladım. Tamamlanmış bölümlerin üzerinden geçtim ve sadece çok ufak tefek değişiklikler yaptım. Bitmemiş bölümler çok daha kapsamlı bir editör müdahalesi gerektiriyordu. Metne kısa bir önsöz ve bir epilog ekledim, dipnotları ve bibliyografyayı gözden geçirdim. Kitap, Kracauer'in ölümünden üç yıl sonra 1969 yılında, Oxford Üniversitesi Yayınları tarafından New York'ta yayımlandı.

Ölümünden sonra Kracauer'in arkadaşları, tilmizleri ve hayranları ellerindeki ona ait yazı ve yazışmaları Marbach'daki Deutsches Literaturarchiv'e bağışladılar; ilgili araştırmacılar bu yazı ve yazışmalara buradan kolayca ulaşabiliyorlar.

Kracauer'in yazar ve düşünür olarak sahip olduğu ün, aradan geçen 20-30 yılda hem Almanya'da hem de ABD'de düzenli olarak arttı. 1989'da doğumunun yüzüncü yılı vesilesiyle Marbach'daki Literaturarchiv, yayınlarını, kişisel notlarını ve fotoğraflarını içeren dokümanter bir sergi açarak Kracauer'in hayatını, çalışmalarını ve düşüncesini sergiledi ve andı. Çok ziyaretçi çeken sergi Almanya'da başka şehirlerde de açıldı. Profesör Mark M. Anderson ve Profesör Andreas Huyssen'in inisiyatifleriyle bu sergi 1990 Martı'nda Columbia Üniversitesi'ne de geldi ve bu sergiyle bağlantılı olarak Kracauer'in hayatı ve eserleri hakkında bir sempozyum düzenlendi. Sempozyum konuşmacıları arasında Kracauer'i şahsen tanıyan Leo Lowenthal de vardı. Buradaki konuşmaların metinleri New German Critique dergisinin Siegfried Kracauer hakkındaki özel sayısında (No. 54, Güz 1991) yayımlanmıştır; sayıda ayrıca Thomas Y. Levin' in hazırladığı bir seçilmiş bibliyografya da bulunuyor.

Kracauer'in yeni kuşak akademisyenler tarafından yeniden keşfedilmesinden memnun olsam da Kracauer'in düşüncesini, yazılarını ve karakterini kendi teorilerine uyarlama girişimlerinde bir dizi sorun görüyorum. Kracauer'in bazı fikirlerini Frankfurt Okulu dışından almış olması bu yeni kuşak akademisyenlere özellikle rahatsız edici geliyor. Kracauer'in son eseri Frankfurt Okulu'nun sosyolojik yaklaşımından gayet net bir biçimde ayrılıyordu.

Kracauer'in tarihle ilgili son kitabını özel olarak ele alan iki yazı, New German Critique'in bahsi geçen özel sayısında bulunabilir: Gertrud Koch'un "Exile, Memory, and Image in Kracauer's Conception of History" (s. 95-109) ve Inka Mülder-Bach'ın "History as Autobiography, The Last Things before the Last" (s. 139-57) adlı yazıları. Bu yazılarda kitabın bir özeti bulunmadığı gibi içeriğinin Kracauer'in önceki yazılarınınkinden temelden farklı olduğuna da işaret edilmez. Dipnotlarında Kracauer'in meçhulü olan kitap ve makalelerden alıntılar yapar ve Kracauer'in önceki kitaplarından, tarih hakkındaki kitap onlarla bütünüyle hemfikirmiş gibi bahsederler. Ayrıca Kracauer'in bu kitabın dipnotlarında ve bibliyografyasında çoğunlukla tarihsel, filolojik ve felsefi kaynakları zikrettiğini, önceki yazılarından hiç bahsetmediğini ve önceki eserlerinde çok sık adı geçen sosyologlara çok nadiren atıfta bulunduğunu kaydetmeyi de başaramazlar. En kötüsü de tarihin Kracauer için önemli bir ilgi alanı olmadığını ima, hatta beyan ederler. Kracauer'in son eserine dair akademik standartları yeterince karşılayan bir yorum henüz yazılmış değildir.

Kracauer'in uzun yıllardır bulunamayan önemli son eserinin bu yeni basımı kitabın yeni kuşak okurlara ulaşmasını sağlayacak ve yeni ve daha yetkin yorumlara temel işlevi görecektir.

Paul Oskar Kristeller

Columbia Üniversitesi

Haziran 1994

Devamını görmek için bkz.

Açılış bölümünden, s. 28-27

Eski tarihçiler adeta okurları zaman ve toplum içerisindeki mevkilerinden, geçmişi taramaya koyulacakları Arşimet noktasından hemen haberdar etmek istercesine yazdıkları tarihlerin başına kısa bir otobiyografik not koyarlardı. Ben de onların örneğini izleyerek geçenlerde birdenbire, bir yıl kadar önce ortaya çıkmaya başlayan ve o zamana kadar kıvılcımını günümüzdeki durumun zihnim üzerindeki etkisinden aldığına inandığım tarih ilgimin aslında Film Teorisi adlı kitabımda uygulamaya koymaya çalıştığım fikirlerden doğduğunu keşfetmiş olduğumdan bahsedebilirim. Tarihe dönerek sadece o kitapta belirginleşen hatlar üzerinde düşünmeyi sürdürmüş oluyordum. Bütün bu süre boyunca bunun farkına varmış değildim, aksine yeni bir alana geçerek beni çok uzun bir süre etkileri altında tutmuş olan meşgalelerden kaçtığımı zannediyordum. Tarihe aslında daha önceki ilgi alanlarıma dışsal kaldığı için değil de daha önceki düşüncelerimi çok daha geniş bir alana uygulamama imkân verdiği için daldığımı keşfeder keşfetmez de tarih ile fotoğraf ortamı, tarihsel gerçeklik ile kamera-gerçekliği arasında varolan birçok paralelliği bir anda kavrayıverdim. Geçenlerde "Fotoğraf" hakkındaki yazıma denk geldim ve yirmili yıllardan kalma bu yazıda tarihselciliği çoktan fotoğrafla karşılaştırmış olduğumu fark edince şaşırdım. Bu âna kadar körlükle mi maluldüm? En nihayet kendini açığa vurduğunda o kadar bariz ve billur netlikteki bir şeyi sizden saklamış olan bilinçaltının o tuhaf gücü. Bu keşif beni iki nedenle mutlu etti: Tarihin peşine düşmemin meşruiyetini ve içsel zorunluluğunu beklenmedik biçimde teyit etmiş oldu; dolayısıyla da Film Teorisi'ne harcadığım yılları kendi gözümde ve olaydan sonra haklı çıkarmış oldu. Hep fotoğraf ortamının estetiği olarak (ne eksiği ne fazlası, sadece böyle) tasavvur ettiğim bu kitap, kişinin en mahrem teşebbüslerinin üzerini örten peçeyi artık yırtınca, gözüme gerçek haliyle göründü: Yani, kendi başlarına kabul görme talepleri henüz tanınmamış olan alanların önemini açığa çıkarma yolunda bulunduğum bir diğer girişim olarak. "Bir diğer girişim" diyorum çünkü hayatım boyunca —Die Angestellten'de, hatta Ginster'de ama Offenbach'da kesinlikle— yapmaya çalıştığım şey buydu. En nihayet yüzeyde gayet tutarsız görünen başlıca bütün çabalarım bir hizaya girdi — bütün bu çabalar tek bir amaca hizmet etmişlerdi, etmeye de devam ediyor: Hâlâ bir isimden mahrum olan, bu yüzden de ihmal edilen veya yanlış yargılanan hedeflerin ve varlık tarzlarının ihyası. Bu belki tarih için, fotoğraf için olduğu kadar doğru değil; ama tarih de hakkında yazılan onca şeye rağmen hâlâ büyük ölçüde terra incognita, bilinmeyen toprak konumunda olan bir zihinsel eğilime damgasını vurur, bu konumdaki bir gerçeklik alanını tanımlar.

Beni tarihi gittikçe daha fazla merkezi meşgalem haline getirmeye iten iki-üç nedenden bahsedebilirim. İlk olarak, karşı karşıya olduğumuz meseleleri, kabaca benzer deneyimler geçirmiş geçmiş dönemleri inceleyerek daha iyi kavrama arzusu söz konusu. Tamam, o zamanlar olmuş şeylerin bilgisi bize bizi neler beklediği konusunda herhangi bir şey söylemez. Ama en azından günümüz sahnesine belli bir mesafeden bakmamızı sağlar. Tarih, başka şeylerin yanı sıra bir yabancılaştırma aracı olması bakımından da fotoğrafa benzer.

Bunu örneklemek için düpedüz soluduğumuz havaya nüfuz etmiş bir meseleyi, fiziksel ve zihinsel ortamımızın muazzam genişlemesini ele alalım. Küresel düşünmemek güçleşmiş ve bütün bir insanlık vizyonu yüce bir vizyon olmaktan çıkmıştır. Ama dünya küçülürken —neredeyse her yerde değil miyiz?— denetimimizin ötesine de genişler. Aşina olduğumuz çevreden tahliye edilip geleneksel görüşlerle alışılmış usullerin çoğunun artık geçerli olmadığı açık alana itiliriz. Bunun sonucunda olup bitenlerin, eşyanın tabiatı ve izlenecek yollar konusunda ortaya çıkardığı belirsizlik, fikir-sistemimizin kısmen parçalanmasıyla daha da artar: Bununla özellikle bilimin bünyesi gereği ilerleyen bir doğası olduğuna duyulan inancın kaybedilmesini kastediyorum; bu kayıp, ilerleme fikrinin şen destekleyicilerine darbe indirmiştir. Bunun sonucu da yaygın bir güçsüzlük veya terk edilmişlik hissi olmuştur. Mahalli güvenliğin yerini kozmopolit karmaşaya bıraktığı Helenistik dönemde olduğu gibi, bu haritası çıkarılmamış, düşman topraklarda kaybolma hissi iki yönlü işler gibi görünmektedir. Bir yandan ideolojilere duyulan güvensizliği beslemekte ve böylece üzerimizdeki etkilerini azaltmaktadır; öte yandan da birçok insanı, hatta insanların çoğunu birleştirici ve rahatlatıcı bir inancın çatısı altına sığınma telaşına itmektedir.

Helen evreninde dini tahayyül ve teolojik spekülasyon modern insanın kesinlikle ulaşamadığı manevi boyutlar açmıştı. Bunlara özlem bile duyuyor muyuz acaba? Bizim karşımızda geç antik dönemlerin henüz hayal edemeyeceği bir görev duruyor: Teknolojik know-how'ımız sayesinde insanlığın çoğunluğunun hâlâ içinde yaşadığı maddi koşulları iyileştirmeye çalışma donanımına sahibiz, dolayısıyla da bunu yapmak zorundayız. Bu arada, hem Marksistlerin hem de Marksist olmayanların paylaştığı varsayım, yani maddi yoksunluktan kurtulma durumunun zamanla insanlık durumunun hayrına olacağı varsayımı bir hüsnükuruntudan ibarettir. Kültürel talepler ve manevi temayüller, geçici olarak paranteze alınır veya kitlelere uydurmak amacıyla ucuz bir biçimde ele alınırlarsa buharlaşabilirler. (Modern düşüncenin bu varsayımda kendini gösteren düzlüğü, insan ilişkilerinin sosyoekonomik veçhelerine kaçınılmaz olarak gömülme karşılığında ödemek zorunda kaldığımız bedeldir belki de?)

Tarihle ilgilenmemin ikinci nedeni birincinin tam tersi: Günümüz meseleleriyle ilişki kurmak şöyle dursun, geçmişin belli anlarına duyulan müşfik bir ilgiye —deyim yerindeyse antikacı ilgisine— bağlanabilir. Proust'un hayaletimsi ağaçları nasıl ona bir mesaj veriyormuş gibi görünüyorlarsa, bu anlar da bana el ediyorlar. (İlerleyen yaşımız ölülerin sözsüz çağrısına hassasiyetimizi artırıyor mu acaba diyorum bazen; insan yaşlandıkça kendi geleceğinin, geçmişin —tarihin— geleceği olduğunu anlıyor eninde sonunda.)

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, "Siegfried Kracauer kitapları", Radikal Kitap, 20 Mayıs 2014

Siegfried Kracauer’in Kitle Süsü yayımlandığında da, Alfred Sohn-Rethel’in Zihin Emeği Kol Emeği –Epistemoloji Eleştirisi çıktığındaki gibi bir soğuk-şaşkınlık duygusu yaşatmıştı. Kracauer kim, “kitle süsü” ne?

David Frisby’e göre, Siegfried Kracauer, “modernliği eleştirel bir tarzda deneyimleyebilmiş, kendi toplumlarına yabancı gözüyle bakabilmiş”, 20. yüzyılın başındaki üç modernlik teorisyeninden biridir. Diğer ikisi, Georg Simmel ile Walter Benjamin’dir.

Frisby, Simmel, Kracauer ve Benjamin’in eserlerinde modernlik teorilerini irdelediği Modernlik Fragmanları adlı kitabında, Ernst Bloch ve Benjamin ile beraber Kracauer’in 1920’lerde, “gündelik deneyimin, özellikle de zaman deneyiminin yapısındaki temel dönüşümler bakımından modernliğin başarılarını” betimlemeye çalışan ilk yazarlardan kabul edildiğine değinir. Frisby’e göre, bu üç yazarı biyografik bakımdan birleştiren yazgısal bir durum daha vardır: “Üçü de türlü türlü yollarla kendi toplumlarından dışlanmış yabancılardır.”

Siegfried Kracauer, aslında eleştirel toplumsal teorinin, Lukács ve Bloch’la birlikte, Simmel’in öğrencileri arasında yer alır. Lukács’ın Roman Kuramı ile Tarih ve Sınıf Bilinci adlı yapıtlarını başlangıçta takdir etmekle birlikte, Roman Kuramı’ndan dolayı Lukács’ı, “Marksizme gerçeklik zerk etmek yerine, tükenmiş bir idealizm ruhu ve metafiziğini” ele almakla eleştirir.

Kracauer, genç Adorno’yla yakın ve Bloch’la verimli ilişkileri vardır; bunun yazı sıra Benjamin’le yakın ilişki içindedir. Bununla birlikte Kracauer, Frisby’e göre, Adorno’yla ilişkisine rağmen, sürgün yıllarında Frankfurt Enstitüsü’nin kıyısında köşesinde yer kalır.

Siegfried Kracauer, bir teorisyen olarak, akademik çalışmanın içinden gelen bir verim değil. Denilebilir ki, Kracauer, kendisini gazete sayfasında inşa etmiş bir teorisyendir. Kısa biyografisindeki şu kısım, bu konuda fikir vericidir: Kracauer, 1920’de dönemin önde gelen liberal gazetesi Frankfurter Zeitung’da yazmaya başlar. 1924-1933 [1933’e dikkat] yılları arasında, gazetenin sanat ve kültür konularında makaleler ve dizi yazıların yayımlandığı Feuilleton (kültür sayfası) bölümünü yönetir. Benjamin, Adorno ve Bloch da burada yazmaktadır. Örneğin Benjamin’in, yılda ortalama onbeş yazısı yayımlanır Frankfurter Zeitung’da. Bunda, kuşkusuz Kracauer’in iyi niyetinin önemli bir rolü vardır. Kracauer, gazetede, o dönem için son derece yeni ve çığır açıcı bir tavır sergileyerek, o zamana kadar kültürel incelenme konusu olarak ele alınmayan sinema, fotoğraf, radyo, dans, seyahat, çoksatar romanlar, polisiyeler, sirkler, pasajlar, spor, iş bulma kurumları, şehir hayatı vb. gibi konularda birçok deneme ve analiz yazısı yayımlamıştır. Uzun yıllar gazete sayfalarında kalan bu dönem yazılarının bir kısmına bizzat kendisinin hazırladığı Kitle Süsü (1963), ve Berlin ve Başka Yerlerde Sokaklar (1964) adlı kitaplarda yer verir. Beyaz Yakalılar (1930) adlı kitabı da, ilk defa bu gazetede tefrika edilir.

Yani Siegfried Kracauer, teorisini gazete sayfasında geliştirmiş, ayırıcı konumunu gazetenin olanağıyla kurmuş bir teorisyendir. Ama dikkat; bu yazıları Türkiye’dekilerle karıştırmamak gerekir. Adorno’ya ithaf edilmiş olan Kitle Süsü’ndeki “Bir Kent Planının Analizi”, “Fotoğraf”, “Seyahat ve Dans”, “Kitle Süsü”, “Çok Satan Kitaplar ve Okurları Üzerine”, “Yeni Burjuvazinin Sanat Formu Olarak Biyografi”, “Fikirlerin Taşıyıcısı Olarak Grup”, “Otel Lobisi”, “Almanca Kutsal Kitap”, “Bilimin Krizi”, “Georg Simmel”, “Walter Benjamin’in Yazıları Üzerine”, “Franz Kafka”, “Küçük Tezgâhtar Kızlar Sinemaya Gidiyor”, “Film 1928”, “Can Sıkıntısı” başlıklı yazılar bunlardan bazılarıdır. Georg Simmel, Walter Benjamin ve Franz Kafka’yla ilgili yazıların, bu yazarlar hakkında yazılmış ilk önemli yazılardan olduğunu, örneğin Simmel’le ilgili yazının otuzdört sayfa civarında olduğunu belirtmekte fayda olabilir.

Ama Kracauer’in sosyoloji teorisinin ayırıcı özelliğini vermesi bakımından asıl önemlisi, burada “Kitle Süsü” başlıklı denemesidir. Bu denemenin birinci fragmanı şöyle: “Bir çağın tarihsel süreçte tuttuğu yer, o çağın kendi kendisi hakkındaki yargılardan ziyade yalın ve yüzeysel dışavurumlarının analiziyle daha isabetle belirlenebilir. Belli bir dönemin eğilimlerinin ifadesi olan bu yargılar, çağın bütününe ilişkin yeterinde makul kanıtlar sunmaz. Yüzeysel dışavurumlar ise, doğaları gereği bilinçsiz olduğu için mevcut durumun esas anlamına dolaysızca ulaşmayı sağlar. (…) Bir çağın esas anlamı ile yüzeysel dışavurumları karşılıklı olarak birbirini aydınlatır.” Yani Kracauer sosyolojisi, toplumdaki dönüşümü anlamak için yüzeysel dışavurumlara, gündelik hayata, mikro alana bakmaktadır. Örneğin bedenin süslenmesi olarak ortaya çıkan “kitle süsü” de, ona göre, yüzeysel dışavurumlardan biridir. Buradan hareketle denilebilir ki, bedenin örtünmesindeki süsleme, o toplumun mitolojik kültünü yansıtır. Kuşkusuz Kracauer, kapitalizmin toplumu nasıl dönüştürmekte olduğunu analizini yapmaktadır.

Weber-Simmel hattında bir sosyoloji filozofu

Fransız toplumbiliminden farklı olarak felsefi-sosyoloji anlamında bir Alman toplumbiliminden söz edilebilir ise, Kracauer sosyolojisi kuşkusuz Weber-Simmel hattında yer alır. Kracauer, bir filozof-sosyologdur, ya da bir sosyoloji filozofu. Ama Kracauer, film kuramıyla daha çok tanınmaktadır.

Kracauer, Nazilerin iktidara gelmesiyle birlikte, 1933’te Paris’e, 1941’de de ABD’ye iltica eder. 1941-43 yılları arasında New York’taki Modern Sanat Müzesi’nde Alman Sineması üzerine çalışır ve bu çalışması 1947 yılında Caligari’den Hitler’e: Alman Sinemasının Psikolojik Tarihi adıyla kitaplaşır. Kracauer, Robert Wiene’nin, Dr. Caligari’nin Muayenehanesi filmini, Nazizmin habercisi olarak yorumlamaktadır. (Dr. Kaligari, Türk şiiri için de önemli şiir figürüdür. Ahmet Oktay’ın Dr. Kaligari’nin Dönüşü (1966) adlı şiir kitabından söz ediyorum. Kracauer’in yaklaşımı, Oktay’ın Dr. Kaligari’nin Dönüşü için yeni bir analiz olanağı verebilir ama tabii bu metnin tercüme edilmesi gerekiyor; ama belki ondan önce de Film Teorisi (1960)kitabının.)

Siegfried Kracauer’den şimdiye kadar Türkiye’de söz edilmemiş olması dikkat çekici ve düşündürücü; özellikle Benjamin, modernlik, fotoğraf ve film teorisi ilgili çalışmalarda. Ama sorunun politik olmaktan çok pedagojik olduğu kanısındayım.

Bu yazının asıl konusu, aslında Kracauer’in yeni yayımlanan kitabı: Tarih –Sondan Bir Önceki Şeyler. Kracauer’in “tarihi”, ne bir tarih kitabı ne de tarih felsefesi hakkında. Kracauer, bu kitabında, hem tarihçinin tarihsel malzemeyi ele alış tarzını hem de tarih felsefesinin bir disiplin olarak ortaya çıkışı sırasında yaşanılan tartışmaları irdelemekte, onlarla hesaplaşmaktadır. Kracauer, tarihin bir bilim olmadığını ileri sürerken temelde, tarihsel yaklaşımın, sosyolojinin, toplumu analiz etme çabası üzerindeki “tahribatları” bertaraf etmeye yönelik bir yöntem geliştirmektedir.

Devamını görmek için bkz.

Yasin Karaman, "Bekleme Odası": Tarih, Birgün Kitap, 3 Ekim 2014

Isadore Twersky, Harry Austryn Wolfson’un 1974’deki ölümünün ardından onun hakkında yayınladığı bir yazısında, bu ünlü felsefe tarihçisinin yorulmak bilmez çalışkanlığını ve mesleki titizliğini vurgulamak isterken, onun “modası geçmiş bir gaon”u andırdığını söyler. 7. ve 13. yüzyıllar arasında Talmud araştırmacılarına ilişkin dini ve toplumsal bir onurlandırma nişanesi olan gaon, İbranicede aşağı yukarı “hazret, üstat” anlamına gelir. Bu üstatlık payesini tüm dini imalarından yalıtıp, 1900’lerin başlarında yaşamış Alman entelektüellerin mesleklerine olan saygılarını ve kılı kırk yarma arzularını öne çıkaracak biçimde seküler bir bağlamda kullanırsak, farklı düşünsel alanlarda özgün ürünler vermiş, çok yönlü bir entelektüel olan Siegfried Kracauer’in da bu hızlı üretme ve tüketme çağında “modası geçmiş” ve artık kendilerinden “-di”li geçmiş zaman kipiyle bahsedilmesi gereken bir geonim (gaon’un çoğulu) nesline mensup olduğu söylenebilir. Pek çok yurttaşı gibi Nazi zulmünden kaçarak Amerika Birleşik Devletleri’ne iltica etmiş olan Kracauer’in Türkçede şimdilik üç eseri (Caligari’den Hitler’e: Alman Sinemasının Psikolojik Tarihi, Kitle Süsü ve Tarih: Sondan Bir Önceki Şeyler) mevcut. Bu troyka içerisinde en son yayınlanan Tarih, düşünürün yaşamının son evresinde yoğunlaştığı tarih araştırmalarının ölümü nedeniyle tamamlanmamış kalan, ancak dostu Paul Oskar Kristeller’in çabalarıyla Kracauer’in ölümünden üç yıl sonra (1969) kitaplaştırılmış nihai sonuçlarını içeriyor.

Hepimizin aşina olduğu bir durumdur: Bazı metinlerle karşılaşırız, onları okurken yazarının mükemmel bir ifade ekonomisi örneği sunarak, gereksiz hiçbir cümle sarf etmeden düşüncelerini “tam da gerektiği gibi” sunduğu hissine kapılırız. Kracauer’in da eserinde okura benzer bir deneyimi yaşattığı söylenebilir (bunun Türkçede “duyulmasında” eserin çevirmeni Tuncay Birkan’ın özenli çevirisinin payı büyük). Bu “tam da gerektiği gibi” vurgusu rastgele seçilmiş bir benzetme değildir, esasen Kracauer’in tarihe ilişkin düşüncelerinin temel motifini işaret eder. Kracauer kitabın muhtelif yerlerinde vurguladığı von Ranke’nin “bir şeyi tam da nasılsa öyle” (wie es eigentlich gewesen) göstermek gerektiğine dair beyanını kendisine bir pusula olarak alır ve tarihsel gerçekliğin her türlü soyut sistem ve tarih felsefesinden arındırılarak ele alınması gerektiğini belirtir. Kendisinin Film Teorisi eserinde ortaya koyduğu “temel estetik ilke”yi tarih araştırmalarının da yön tayin edici olarak benimsemeleri gerektiğini önerir: “Fotoğrafçı ancak kamerasının onun başka herkesten daha iyi yapmasını sağladığı şeyi yapmaya çalıştığı zaman kendisi olacaktır; yani gerçekliği kaydetmek ve gerçekliğe nüfuz etmek konusunda en uca gitmelidir” (s.75). Kitabın ikinci bölümü olan “Tarihsel Yaklaşım”, fotoğrafın sanatlar içerisindeki başkalığı ile tarihin bilimler arasındaki belirsiz konumu arasında benzerlik kurulmasının tarih alanındaki alışılmış veçhelerin yadırganmasına yardımcı olacağını söyler. Nasıl ki fotoğraf ele aldığı ham malzemeyi asgari düzeyde tüketmeyi sağlayan bir araçsa, tarih de aynı biçimde yöneldiği konularda spekülasyona ve öznel yorumların ayartıcılığına o denli mesafeli durmalıdır. Aslında Kracauer’in metin boyunca tarihin kendine özgü yapısını tehdit eden ve bu nedenle buradan söküp atmaya çalıştığı “enfeksiyon” -Karl Marx’ın, Benedetto Creoce’nin ve R. G. Collingwood’un da tarih anlayışlarını perde arkasından sürekli yönetmekle suçladığı- Hegelci tarih felsefesidir: “Filozoflar ne zaman “tarih fikri üzerine spekülasyonlar yapsa, çalıların ardından Hegel’in “dünya tini” çıkıverir” (s.83). Ona göre bunun en bariz semptomlarından biri, bir tür süreklilik ideolojisine bağlı kalmaktan dolayı tarihsel olanın sürekli bugünle ilgi çerçevesinden anlaşılmaya çalışılmasıdır. Bu yanılsamaya bir ilaç ve tarihçiye ilişkin bir model olarak ise Erasmus’u işaret eder. Yaşadığı çağın hakim ideolojik unsurlarından mümkün olduğunca bağımsız biçimde kendi yönünü tayin etmeye çalışmakla taltif ettiği bu düşünürün eylem mantığını tarihçinin yapması gereken asıl şey olarak önerir: Büyük ve baskın yapıların arasındaki çatlaklara odaklanmak, imkansızın içeri süzülebileceği hava deliklerinin olduğunu gösterebilmek. Daha iyisini bulamadığı için “insani” demekle yetinmek zorunda kaldığı bir yolun hakim tarih ideolojilerinin örtme çabalarına rağmen inatla kendini gösterdiği yerleri ortaya çıkarmak.

Kitabın en ilginç bölümlerinden olan “Bekleme Odası”, tarih ile felsefe arasındaki ilişkinin incelendiği temel bölüm denilebilir. Tarihi muğlaklığın hüküm sürdüğü bir ara bölge, kendi tabiriyle bir bekleme odası metaforuyla düşündüğü bu bölüm, kitabın alt başlığı olan “sondan bir önceki şeyler”in de anlamını açıklıyor. Felsefe ve teoloji sürekli son şeylerden bahsederken, tarihin sondan bir önceki şeylere ilişkin geçici içgörüler edinme alanı olduğunu belirtir. Tarihin alanında felsefenin indirgeyici ve pürtelaş “ya/ya da” mantığının geçerli olmadığını, Husserl’in insanın en temel durumunu tanımlayan Lebenswelt (yaşam dünyası) kavramına sınır komşusu olan asıl alanın tarih olduğunu söyleyerek felsefenin bir adım geri gitmesi gerektiğini beyan eder. Tarihçi bir filozofun yaptığı gibi tüm sürece tanıklık etme kibrini taşımaz, daha mütevazı bir edayla hep ortada durur. Bu Althusser’in materyalizmi anlatırken verdiği tren örneğine daha uygun bir durumdur: Tarihçi hareket halindeyken trene binen ve yine hareket esnasında trenden inen ve o arada karşılaştıklarını mümkün olduğunca öznelliğini silerek aktarmaya çalışan figürdür.

Kısacası Kracauer’in Tarih’i, başta kendi iş görme tarzlarını gözden geçirmeye meraklı felsefecilerin ve mesleklerine dair derinlikli içgörüler kazanmaya hevesli tarihçilerin okumaları gereken bir kitap. Bitirmeden önce, tarih üzerine sık dokulu düşüncelerin akışına kendini kaptırmışken, anlık bir zihin açıklığı yaratan, konu-dışı çeşitli meselelerle ilgili yığınla düşünsel parıltının da eserin başka bir erdemi olduğunu belirtelim. O halde vuslatı geciktirmemek adına aradan çekilebilir ve okurun yapabileceğini okura bırakabiliriz.

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Bilinmeyenden bilinene", Radikal Kitap, 22 Ocak 2016

Kavramsal sınırlar içinde soyutlama alanını zenginleştirmesi, düşüncenin ufkunu genişletmesi ve içinde yaşayabileceğimiz daha geniş bir dünya sunması, yalnızca verileni almakla yetinmeyenlerimiz için, tarihle iç içe olmanın çekici yanları.

Siegfried Kracauer, kendi ilgisini anlatırken tarihin hâlâ büyük ölçüde terra incognita, bilinmeyen toprak konumunda bir zihinsel dünya, böyle bir gerçeklik alanı olduğunu belirtiyor. Kracauer tarih felsefesi alanında önemli bir yazar, tarihin anlamı onun için yaratıcı düşünce içinde oluşuyor. Meslekten tarihçiler için tarih bir denizaltı keşfi, orada ağır işçilik var. Meraklıları içinse tarih kavramı sürekli kendini yenileyen bir düşünce alanı; verilmiş olanın içinden ölü olanı ayıklayıp yaratıcı olanı seçen sezgi ve özelleştirilmiş olanı öne çıkarma yetisi.

Dünya küçülürken zenginleşiyor da...

Sanırım geçmiş zamanlardan ya da Kracauer’un yarım yüzyıl önceki yıllarından daha farklı bir zamanın içindeyiz. Dünya bir yandan gitgide küçülüp insanları ve hayatları yaklaştırırken öbür yandan da zenginleştikçe uzaklaştırıyor. Kesintisiz bir daralma ve genleşme içinde, bitmeyen bir ileri hareketi var tarihin.

Dünü yazarken varolan bilgimiz bir sıçrama yapmayacak belki ama zaman içinde hem bulguların hem de o bulgulara ulaşma yollarının çoğalması, tarihin yeniden yazılmasının başlıca nedeni olacak. Yaşadığımız zamanları yazmaksa, bugüne kadar olandan farklı ve muazzam bir bilgi yığınını kullanırken gerçeğe en çok yaklaşma olanaklarını sunacak.

Sonunda tarih iki düzeyde alınıyor. Biri, bir anlayış ve kuramsal ilgiler içinde, bazen felsefi boyutlar kazanan, dizgesel bir yapı olarak sunulurken bazen de bilimsellik verilen tarih. Öbürü, geçmişin karanlığını aydınlatıp bütün bir resmi, bu arada rötuş ederek ortaya çıkaran tarih yazımı. İkisi çoğu kez ayrı tarihçileri gerektiriyor. Kimi tarihçiler de bu ikisinin birbirine karıştırılmasını doğru bulmuyor.

Tarihsel geçeklik dediğimiz, bir bakıma bu ikisinin paydası. Onun da sıkıca kavranması kolay değil. Kracauer tarihsel gerçekliğin sonsuz olduğunu belirtiyor, bir ucu gitgide gerilere kaçarken öbür ucu geleceğe doğru uzanıyor. Kuşkusuz böyle. Yeniden belirtebiliriz ki, Kracauer’in ve geçen yüzyılın sonlarını yaşamayan bütün tarihçilerin göremediği bir yeni dünya var ve bu dünyanın, dijital dünyanın olanaklarıyla tarihsel gerçekliğin iki ucunu birden tutmaya olanak verdiğini belirtebiliriz.

Geçmişin her zaman çekici olduğu yadsınamaz. Hem bir daha yaşanması olanaksız bir rüya gibi canlandırılıyor geçmiş hem merak ve nostalji nedeniyle hatırlanıyor hem de yeniden onu kurgulama güdüsü çok güçlü. Bunlar meraklı bir tarih okurunun da içine yuvarlanmaktan haz duyduğu nedenler. Öte yandan o meraklı okurun kendine özgü tarih kavrayışı, bakış açısı, yeniden yaratma hayali, sonunda tarihin bir anlatıya dönüştüğü yerlerde boşlukları doldurma ve yeniden yorumlama tutkusu, tarihi bir çekim alanına dönüştürüyor.

Kracauer antika ilgisi diyor buna. Proust’un hayaletimsi ağaçları ona nasıl mesaj veriyormuş gibi görünüyorsa, geçmişin de ona el ettiğini söylüyor; insan yaşlandıkça ölülerin çağrısına duyarlığı artarken geleceğin aslında geçmişin geleceği olduğunu anlıyor. Ben de yaşım ilerledikçe edebiyattan beklediklerimin değiştiğini, sanki kendi anlayışımı tamamlayıp bu kez okuduğum romanlardan ve öykülerden, nasıl yazıldıkları kadar ne anlattıklarını da beklediğimi, bende iz bırakacak metinler okumak istediğimi düşünüyorum. Benzer bir değişim.

Büyük fikirleri yeniden yorumlamak

Sonunda bazen büyük fikirleri de değiştiriyoruz. Sözgelimi Marksizmi yeniden yorumlarken onun içerdiği anlamları zorlamanın çekiciliğini yaşadığımız gibi, iki yüz yıla yaklaşan serüveni boyunca izleyicileri ya da düşmanlarınca yıpratılması, çarpıtılması karşısında ona kendi pırıltısını kazandırmak için de çaba gösteriyoruz. Tarihe yaklaşım biçimimiz de böyle değil mi. Anlatının kopuk yerlerini tamamlayıp yeniden yorumlamanın yanı sıra, çarpıtmalara karşı onu yeniden ayakları üstüne dikmek için de bir tarihçi çabası var.

Toplumsal –ya da siyasal– amaçları da olan tarih anlayışı, aslında üçüncü bir düzeyde kuruluyor. Onun sorunu tarihin uzamına değil de kilit noktaları birleştiren yorumlama gücüne odaklanıyor. Kracauer’in Marksizmin tarih anlayışıyla ilgili saptaması bu düzeyin karşılığı olarak görülebilir. Marksizmin, diyalektik bir tarihsel süreç fikrinden vazgeçmemekle birlikte, projektörü tarihin genel anlamına değil de radikal kopuş noktalarına tuttuğunu belirtiyor Kracauer. Hem hız gerekiyordu Marksizme hem de tarihin kendisinde olmayan amaçlara yaklaşma yeteneği. Orada yanılma payı elbette çoğalır ama kilit noktalarını birleştiren doğru bir çizgi çizmek gene de olası. Dolayısıyla tarih ile toplumsal ve ekonomik değişimi bir arada yorumlamak, o çizginin en doğru noktaları izleyerek çizilmesini sağlayabilir.

Tarihi anlamak ve içinden sağlam çıkmak için bir fikri kılavuz edinmek, doğru bir çizgide durmanın yollarından. Determinist anlayışını içinden çıkarırsak, geriye kalanın Marksizmi sağlam bir tarih anlayışına getirdiğini söyleyebiliriz. Bazen gösterildiği gibi sert bir düşünce değil Marksizm; tersine, bütün değişimi esneklik göstererek kavrayabilme doğasına sahip olduğu kuşkusuz ki, iki yüz yıl sonra da, bana kalırsa toplumsal ve ekonomik hayattan sanat düşüncesine varıncaya dek, kullanışlı bir düşünce ve düşünme biçimi olarak yaşıyor.

Tarihin bir yasalılığı olduğu düşüncesi, geçmişten bugüne her dönüm noktasında bir kırılmaya daha neden olmuştur. Bugün ona bir yasalılık tanımak, tarihi bilim gibi görmek epeyce yersiz bir çaba olur. Şu olmasaydı ne olurdu kurgularına meraklıyız. Anlamlıdır elbette. Birinci Dünya Savaşı olmasaydı dünyanın tarihi nasıl olurdu? Bu kurgular da tarihsel gerçekliğin yasalara bağlı sürmediğini gösterir.

Gerçekliğin fotoğrafını çekmek değil tarih. O ânın görüntüsü, o anda gerçekten ne yaşandığını tam olarak göstermez, yanıltabilir de. Zamanın ruhu var. Bilginin belgeden üstün olduğunu düşünüyorsak, tarih fikrinin, tarihsel gerçekleri anlamak için ne denli önemli bir yeri olduğunu da görürüz. Tarihin motoru gerçek mi, o gerçeği anlayan bilgi mi?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.