Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-844-6
13x19.5 cm, 360 s.
Liste fiyatı: 35,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Rana Dasgupta diğer kitapları
Tokyo Uçuşu İptal, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Solo
Çeviri: Beril Eyüboğlu
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Georg Flegel
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2011

Yüz yaşındaki münzevi bir Bulgar hayata ve dünyaya nasıl bakar? Hint asıllı Britanyalı yazar Rana Dasgupta, Solo'da bu sorudan yola çıkıyor. Hayatının son demlerini yaşamakta olan Ulrich'in kendini oyalamak için yapabileceği pek bir şey yoktur artık; o da kalan zamanında kendini anılarına bırakır. Bir asırlık ömrü boyunca neler görmemiştir ki: savaşlar; kapitalizmden komünizme ve komünizmden kapitalizme geçişler; bilim, teknoloji ve sanattaki devrimler... Sadece Bulgaristan'ın değil, dünyanın da değişimine tanık olmuştur Ulrich – ve kendi yaşamı da bu değişim doğrultusunda şekillenmiştir. Elbette böyle uzun bir hayat ziyadesiyle acı ve hayal kırıklığı da barındırır içinde, ama Ulrich'in bunlara karşı sağlam bir silahı vardır: yıllar önce görme yetisini kaybetmesiyle daha da pekişen engin hayal gücü. Dünyanın unuttuğu ama dünyayı unutamayan bu yaşlı adam, gerçek hayatta yapmak isteyip de yapamadıklarını ve istemediği halde yapmak zorunda kaldıklarını hayal dünyasında telafi etmeye çalışır. Böylece hayallerini anılarına katık eden Ulrich'in iç yolculuğu hayatla buruk bir uzlaşmaya dönüşür.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 13-17.

Adam gecenin köründe aniden uyandı. Hava bu mevsimde hiç olmadığı kadar sıcak. Boğazı kurumuş, cildinin tüm kırışıklarından ter fışkırıyor.

Belini güçlükle doğrultup su içmeye lavaboya gidiyor. Sonra koltuğuna oturup rahat soluk alabilmek için üst üste genzini temizliyor.

Penceresinin altındaki otogar yenileniyor; gecenin bu saatinde bile matkapların delirtici sesini duyabiliyor.

Suç önleyici tedbirler faslından otogarın önüne yerleştirilen kör edici iki projektör semtin kuşlarını şaşırtmış olmalı ki, mutat şafak vakti korolarına geceyarısı, adam tam uykuya dalarken başladılar. Şu sırada çılgınca çığrışıyorlar.

Koltuğunda güçlükle soluk alan adam, içerisi karanlık olduğu halde dışardan gelen güçlü ışığın altında kavrulduğunu hissediyor.

Otogardaki yolcular saatin kaç olduğuna aldırmadan, bağrışarak, korna çalarak külüstür arabalarını sürüyor, sanki uyumaya çalışan kimse yokmuş gibi, gürültü etmek konusundaki becerilerini sergiliyorlar.

Hayatının onuncu on yılını tamamlamak üzere olan adamın dairesi dördüncü katta.

Oturma odası üç buçuğa dört metre. Yan tarafta bir banyo, berisinde de yemek pişirmek için ayrılmış dar bir alan var. Pencereden, otogarın önüne sıralanmış Çin'den gelen malların satıldığı tezgâhlar görülüyor: çalar saatler, saat kayışları, plastik bitkiler, piller, tişörtler, hatıralık ıvır zıvır. Bir de otobüsle yabancı ülkelerden gelenlere döviz bozmak için bekleyen simsarlar var.

Adamın tavanının bir köşesindeki çatlaktan, yağmur yağdığı zaman su sızıyor. Sıvanın içinden ağır ağır ilerleyen su, Avustralya haritasına benzer bir desen oluşturmuş; tavandan kireç parçaları dökülürken, rutubetli mahzen kokusu odadan hiç eksik olmuyor.

Pencere batıya bakıyor, bu yüzden akşamüzerleri daire her zamankinden daha aydınlık oluyor.

Devlet, sefaletin sınırında yaşatmayı yeğlediği adama hâlâ her ay emekli maaşı ödüyor. Yıllar önce emekli olduğunda bu para ihtiyaçlarını karşılamaya yetiyordu: Yalnız yaşıyordu ve gerek duyduğu şeyler pek fazla değildi. Ne var ki, iktisadi hayatta meydana gelen değişimle emekli maaşı değerini kaybetti, tasarrufları da eriyip gitti. Her ayın başında yiyecek ve öteki zorunlu ihtiyaçlarını sağlayan hayırsever komşuları olmasa halinin bundan da beter olacağını kestirmek güç değil. İyi insanlar doğrusu: Adamın televizyon abonelik ücretini ödüyorlar; hatta kendi artık beceremediği için, komşunun karısı yemeğini bile pişiriyor. Ama canı kahve çektiği ya da tuvalet kâğıdına ihtiyacı olduğu zaman onları rahatsız etmek istemiyor. Bu memlekete yıllarını verdi o; bu gibi şeylerin kendiliğinden önüne gelmesini hak ettiğini düşünüyor.

Hadiseler adamın körlüğüne sebep oldu. Ancak işitme duyusu mükemmel; başlıca eğlencesi ise hâlâ televizyon. Yarışmacılarını göremediği güzellik müsabakalarının, ürün tanıtımlarının, İngiltere'den ithal edilen kötü dublajlı dönem filmlerinin, seyahat programlarının, Alman pornografisinin ve bunlara benzer modern aklın icatlarının karşısında oturup onları dinlemek durumunda.

Bazen gecenin geç saatlerinde, televizyonunu kapattıktan sonra, alt katlardan birinden bir telefonun hiç kesilmeyecekmiş gibi çalan zilini işitir; uyanık yattığı yatağında bu yakarışın nereden geldiğini ve bu denli ısrarla bu binada kimi arıyor olabileceğini merak eder.

İkindi zamanı, pencerenin altındaki duvardan, esintiyle belli belirsiz yıllanmış sidik kokusu gelir. Otogara yolu düşen adamların hepsi işemek için bu duvarın siperinden yararlanır. Otogarın içinde genel bir tuvalet olmasına rağmen, mesanesi patlayacak durumdaki bir adam için bu duvardan daha çekici bir yer yoktur. Oraya daha önce hiç yolu düşmemiş olup yirmi yıllık kokuşmuş tortudan bihaber olanlar bile, alanın gerisindeki harap kulübelere bakmayı akıl etmez. Duvarın siperinde her seferinde sidiğini son damlasına kadar silkeleyen yan yana durmuş iki-üç kişi görmek mümkündür.

Kadınlar, harap olmasına aldırmadan kulübeleri kullanır.

Sıcak günlerde koku dayanılmaz olur; yağmur ferahlık getirir, ne var ne yok önüne katıp sürükler. Şiddetli yağdığı zamanlarda âmâ adam pencerenin önünde oturup yakından ve uzaktan gelen değişik tondaki sesleri dinler: ağaçlardaki ipeksi serpintiler, plastik su bidonlarından çıkan tok sesler, yollara ve kaldırımlara vuran sert damlalar, araba tavanlarının ve olukların birbirinden değişik metalik tınıları, tentelerden gelen bariton titreşimler, etrafa yayılan yapışkan çamurlar, biriken suların yağmur oluklarından boşalması – ve bir an için manzara tümüyle gözünde canlanır, görmenin nasıl bir şey olduğunu hatırlatır bu ona.

Sabahları azap veren sırt ağrıları olmasa, adamın sağlığı pek fena sayılmaz; lakin sayıların somut gücü hesaba katıldığında, ölümün pek o kadar uzak olmayabileceğini kabul etmek gerekir.

Çocukluğunda, babaannesinin ölülerin hayat hikâyelerini evinin bahçesindeki ağaçlara asışını seyrederdi. Karadeniz sahili yakınlarındaki bir köyden göçmüş olan babaanne, sonradan değişen sınırlar yüzünden, memleketlilerinden ayrı düşmüştü. Birbirinden eşit uzaklıktaki mağrur çınarların gövdelerine iliştirdiği yazılarda uzaktaki köyünde hayata veda etmiş olan insanların başarılarını dile getirirdi. Sabah çayını içerken bir yandan da o ırak yerde vefat etmiş bir ya da iki kişinin ölüm yıldönümü vesilesiyle hayat hikâyelerini kaleme alır, küçük çocuğa onlarla ilgili hikâyeler anlatırdı. Neredeyse her gün anılacak biri olurdu. Kâğıtları sicimle ağaçlara bağlar, zaman içinde yağmurla eriyip gidenlerin yerine bir sonraki yıl yenilerini yazıp asardı.

Çocuk, "Nasıl hatırlıyorsun bunları?" diye sorardı babaanneye boyuna; yitik bir sülalenin tarihini tüm ayrıntısıyla aklında tutması çok şaşırtıcı geliyordu ona. Babası bu köylü âdetinden hiç hazzetmediği içindir ki, babaannenin hayat hikâyesi hiçbir zaman ağaca asılmadı.

O yıllarda, bütün çocuklar gibi ölümden sonra neler olacağı konusunda duyarlı olan adam nesillerin ölümsüzlüğüne ilişkin güçlü bir sezgiye sahipti. İnsanların gözleri kapalı olarak toprağa gömüldüğünü görmüştü; zihninde toprağın derinlemesine kesitini canlandırıp da, uyuyan cesetlerin kat kat istif edildiği baş döndürücü derinliği hayal ettiğinde, yeryüzündeki hayatın hafifliğinin, bu ölülerin ortak düşünden öte bir şey olamayacağına inanması zor değildi. Sessiz ve sonsuza dek rutubetli sığınaklarında düş kuranlar, gözleri açık olanlardan sayıca üstündü.

Geçenlerde, bir baraj inşaatı yüzünden su altında kalmış bir kasabayla ilgili bir televizyon programını dinlerken eski sezgileri geri geldi. Seksen yıl sonra barajın faaliyetine son verilmiş ve parça parça sökülmüştü. Gölün suları çekilince ırmak eski yatağını bulmuş ve kasaba yeniden gün yüzüne çıkmıştı.

Tahribat muazzamdı kuşkusuz. Su, duvarların sıvasını eritmiş, çatılar içeri göçmüştü. Ahşap binaların kimi bölümleri suyla sürüklenmiş, ağaçlar ölmüştü. Sular çekildikten haftalar sonra bile kasaba hâlâ ölü balık ve ırmak yosunu kokuyordu. Ama bazı sokaklarda, adamın gençliğinden hatırladığı, antika sayılabilecek eski model arabalar duruyordu. Farklı zamanlarda durmuş saatler ve duvarlarında eski filmlerin ilanları olan bir sinema vardı. Bu uzun zaman boyunca yol işaretlerine hiçbir şey olmamıştı; su altında gidilecek yerlere işaret ediyorlardı. Her evde terk edilmiş bir şeyler bulunuyordu. Mutfaklardan birinde bir kavanoz turşu bulan bir adam, tattıktan sonra hâlâ iyi durumda olduğunu açıklamıştı.

Tufandan önce söz konusu kasabada yaşamış olan bazı yaşlıları tekrar görmeleri için oraya götürmüşler, şaşkınlığa uğrayan ihtiyarcıklar, bir çocukluk düşüne geri dönmüş gibi olmuşlardı.

Son zamanlarda adam, hangi değerli hatıraların gömülü olabileceğini keşfetmek için, hayatındaki başlıca hadiseleri hafızasının derinliklerinden çıkarmaya vakfediyor kendini. Ailesinden kimse yok çevresinde, arkadaşlarının hepsi gitmiş, kimsenin onun düşünceleriyle ilgilenmeyeceğinin bilincinde elbette. Ama uzun bir ömür onunki ve umursamazlıkla son bulmasını arzu etmiyor.

Adam görme yetisini kaybetmezden önce bir dergide okumuş olduğu hikâyeyi hatırlıyor: Bir grup araştırmacı yakın geçmişte meydana gelmiş bir felaket yüzünden yeryüzünden silinen bir kavmin dilini konuşan bir papağan sürüsüne rastlamış. Bu buluşun heyecanıyla papağanları kafeslere doldurup, kayıp dilin izini sürebilmek için ülkelerine göndermişler. Ama papağanların hepsi de yaşadıkları yıkıcı olayların şiddetinden ötürü yolda ölmüş.

Adam bu kuşlara karşı içten bir kardeşlik hissediyor. Onlar gibi lime lime edilmiş bir mirasa sahip olduğunu düşünüyor; geleceğe bir şey aktaramayacak kadar örselenmiş bir miras.

Yaşamını yeniden gözden geçirmeye kalkmasının nedeni de bu. Ne serveti, ne de vârisleri var; ve eğer arkasında bırakacak bir şeyi varsa, karmakarışık bir halde derinlerde bulunabilir ancak, o da olağanüstü meşakkatle.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Eray Ak, "Geçmişle bugün arasında asırlık bir münzevi", Cumhuriyet Kitap Eki, 29 Aralık 2011

Rana Dasgupta Türkçede yayımlanan ilk romanı Solo ile okuyucuların karşısında. Yazar romanında asırlık kahramanı Ulrich'le, Bulgaristan'ın Osmanlı İmparatorluğu’ndan komünist rejimin yıkılışına kadar tarihi çerçevesini sunuyor. Bunun yanında yine kahramanı Ulrich'in hayalleriyle günümüzün popülist savaşlarından doğan apayrı bir hikâye yaratıyor.

Yeryüzünün en “acılı” coğrafyalarından biri Balkanlar. Bu toprakların yaşadığı savaşlar, yıkımlar, devrimler, göçler ve daha nice insan kanından kan alan olaylar bugüne kadar hakkıyla ele alınmasa da yavaştan dünya edebiyatının gündemine girmeye başladı. Hatta nitelikli edebiyat ödüllerine de değer görüldüler. Sanırım en güzel örnek de daha geçtiğimiz haftalarda Türkçede yayımlanan Téa Obreht’in romanı Kaplanın Karısı. Bu roman aslında edebiyatın değişmez kurallarından birinin de hâlâ işlediğinin önemli bir kanıtı: “Dedelerin, ninelerin yaşadıklarını torunlar yazar”. Obreht dedesi ve büyükannesinin başından geçen, kendisinin de bu acıya ucundan ortak olduğu romanıyla, Balkan coğrafyasına; bu acısı eksik olmayan topraklara içeriğinden acıklı, edebi değerinden nitelikli bir ağıt yakmıştı. Bu topraklara bir nitelikli ağıt da Rana Dasgupta’dan geldi: Solo. Ancak durum bu kez biraz farklı.

Dasgupta ne Balkan topraklarının çocuğu ne de bu acıya ortak olmuş dede ve ninelere sahip. Sadece görüp, duyup okuduklarından yola çıkarak yazmaya karar vermiş bu toprakların hikâyesini. Hint asıllı bir Britanyalı’nın kaleminden okuyoruz Solo’da Balkan coğrafyasının çilesini bu kez. Bulgaristan’ın asırlık tarihini yine bir asırlık kahramanın dilinden dinliyoruz. Ancak dedim ya durum bu kez biraz farklı diye; sadece geçmiş zamanın acı günlerini anlatan bir nevi yüz yıllık “almanak” değil Solo; “modern” dünyanın “postmodern” yaşamlarının acımasız yüzünün de bir yansıması aynı zamanda.

Hayallerimizde bile zorla bir araya gelecek zıtlıklardan, kafaları karıştıran birçok unsur ve durumdan besleyerek hırpalıyor romanında bizi Dasgupta: Keman ve tüm dünyada konuşulan bir yıldız, savaşın yıkımı ve piyano nağmelerinde aşk, özlenen devrim ve onun gerçek yüzü... Ancak bir de anlatılan salt gerçekler var ki romanda, hemen her gerçek gibi kan dondurmaya yetiyor. Bir de romanın kahramanı var. Tüm olay da onunla birlikte seriliyor, düğümleniyor, çözümleniyor zaten, ama onun romana kattığı tek değer olayların kendi üzerinden serimine ve çözümüne kavuşması değil. Canlı bir tarihin zar zor ayakta kalmaya çalışan ve kendi kıyametinden önce son bir vuruşla mirasını yaşatmak isteyen son temsilci aynı zamanda o.

Bir Bulgar "Ulrich"

Kahramanımız “hayatının onuncu yüzyılını tamamlamak üzere olan” Ulrich. Bir Bulgar’da “Ulrich” isminin garip durduğu aşikâr ama Dasgupta bir araya gelmeyecek ilginç ayrıntılar üzerine kuruyor ya romanını, bunu da yazarın okurlarına “kurguladığı” bir şakadan öte yaşamın olmazsa olmazı ilginç tesadüflerine yorabiliriz. Ama Dasgupta “tesadüf” deyip geçiştirmiyor işi. Romanında uyumsuz görünen bir dünya ayrıntıyı birbirine ustaca düğümlediği gibi bu isim mevzuunu da hiç allandırıp pullandırmadan yaşamın tam göbeğine düğüm ediveriyor: “Bu tuhaf adın sorumlusu, Alman kaynaklı her şeye meftun olan babası”.

Ancak kahramanımızın adından öte yaşamı asıl ilginç olan. Zengin bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geliyor Ulrich. Mühendis babası sayesinde daha çok küçük yaşta herkesin merak ettiği toprakların kokusunu alıyor. Savaşı görüyor, müziği seviyor, keman çalmayı öğreniyor, keman çalması yasaklanıyor, devrimi yaşıyor, üniversite eğitimi için Almanya’ya gidiyor, âşık oluyor, savaş bir kez daha kapısını çalıyor, aşkından ayrılmak zorunda kalıyor, komünist rejimde fabrika işletiyor, arkadaşlarını kaybediyor, evleniyor, terk ediliyor, yalnız kalıyor, kimya deneyleri yapıyor, çalışıyor, gözlerini kaybediyor, üzülüyor, kaybettiklerine yanıyor... Bunların hepsini kısa sayılmayacak “yüz yıllık” bir sürede gerçekleştirse de son yıllarını tüm yaşadıklarını tekrar hatırlamakla geçirmek istiyor. Bunun yanında gözleri görmese de hayalgücü hâlâ zehir gibi. Karanlık dünyasını hayalleriyle aydınlatıyor. Bir yandan hatırlıyor, hatırladıkça da hayalleri harlıyor, canlanıyor.

Şimdi anlatılınca tadı kaçacak, ancak romanın satırları arasında giderken duvara toslamışçasına birden karşınıza çıkacak bazı “hadiseler adamın körlüğüne sebep oldu. Ancak işitme duyusu mükemmel; başlıca eğlencesi ise hâlâ televizyon.” Ayrıca, “sabahları azap veren sırt ağrıları olmasa, adamın sağlığı pek fena sayılmaz; lakin sayıların somut gücü hesaba katıldığında, ölümün pek o kadar uzak olmayabileceğini kabul etmek gerekir.” Ve Ulrich ardında kuru cesedinden başka bir şeyler de bırakmak istiyor haklı olarak. Tüm bu düşlerinin sebebi ise belli: “(...) lime lime edilmiş bir mirasa sahip olduğunu düşünüyor; geleceğe bir şey aktaramayacak kadar örselenmiş bir miras. Yaşamını yeniden gözden geçirmeye kalkmasının nedeni de bu. Ne serveti, ne de vârisleri var; ve eğer arkasında bırakacak bir şeyi varsa, karmakarışık bir halde derinlerde bulunabilir ancak, o da olağanüstü meşakkatle.” Ulrich de yazarı Rana Dasgupta’nın desteğiyle kendi içine doğru bu meşakkatli ve bir o kadar derin yolculuğa çıkmaya karar veriyor.

Taihin peşi sıra

Bu asırlık çınarın geçmişine doğru Dasgupta rehberliğinde açılan kapı ise bizi 1901 yılının Bulgaristanı’na götürüyor. Ulrich’in ilk anıları da “Osmanlı İmparatorluğu’nda muazzam bir yatırım yapan Deutsche Bank adına Anadolu ve Mezopotamya’da müteahhitlik yapan Philipp Holzmann’ın, babasını yeni Berlin-Bağdat hattına başmühendis tayin ettiği döneme” kadar uzanıyor. Buradan yola çıkarak tarihin çok önemli bir kesitine içeriden, olayların tam göbeğinden bakma olanağı sağlıyor bize yazar. Bu bağlamda Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılma süreci ve tüm dünyayı Birinci Dünya Savaşı’na götüren olayların “hızlı” gelişimi Solo’nun sayfalarında kendine yer buluyor.

Birinci Dünya Savaşı tüm insanlığın yüreğinde bazı duyguları parçalar ve “Genç” Ulrich’ten de alacak bir şeyler bulur: Babası askere gider ve bir bacağı kesik halde geri döner. Sonrası ise sefalet günlerinin habercisi olur hep. Ancak romanın bize anlatmaya çalıştığı o geniş tarihî alan elbet bununla sınırlı kalmaz. Bulgaristan’da işlerin kötüye gittiğini anlayıp Almanya’ya üniversite eğitimi için gider Ulrich. Burada da yakasından hiç düşmeyen “tarih” peşini bırakmaz onun ve bir süre sonra İkinci Dünya Savaşı’nın habercisi olayların ve kişilerin akışında bulur kendini. Parasızlık yüzünden ülkesine geri döndüğünde ise bir başka tarihle yüz yüze gelir: Kral devrilmeye yüz tutmuş, ülkesinde devrim yanlıları ve kralın askerleri savaş halinde, bir yandan da hatırlarındaki Berlin ateşler içindedir. İkinci Dünya Savaşı patlak vermiştir.

Sonrasında ise komünsit rejim ve Todor Jivkov yönetiminde geçen yıllar başlar. “Savaş, bir diktatörlüğün yerini bir başkasının almasıyla sonuçlanmıştı” (s. 99) Yazar buradan yola çıkarak Bulgaristan’da uzun yıllar yaşanan komünist rejimi ağır bir bombardımana tutuyor. Aslında yaptığı eleştiri ya da karalama da değil Dasgupta’nın, sadece herkesten dinlenen hikâyeleri edebî bir vuruculukla dile getiriyor. Ancak yukarıda da dedim ya Ulrich’in görecekleri sınırlı diye. Gözleri kör oluyor ve yaşadıklarının yerini hayalleri alıyor. Roman buradan sonra ise adeta boyut değiştiriyor. Bambaşka kahramanlar ve hikâyelerle bugünün savaşları ve bu savaşların yarattığı dünyaları dile dökmeye başlıyor.

Yeni dünya

Ulrich’in gerçekliğinden hayal dünyasına geçiş yaptığımızda Bulgaristan’ın tüm o keşmekeşi ve hırgürünü bir kenara bırakıp çok daha vahşi bir “modern” dünyanın içine sokuyor bizi yazar. Biri Gürcistan’dan diğeri Bulgaristan’ın tek kişilik bir köyünden çıkmış kahramanlarını New York’un “sanat” dünyasının ortasına bırakıyor. Arka planda ise şimdiki zamanların onyıllar sonra tarihin nasıl bahsedeceğine kendi karar vereceği olaylar yer alıyor. ABD’nin Irak’ı işgali, Çeçen-Rus savaşı, Ermenistan-Azerbaycan gerginliği Dasgupta’nın bu arka plana bugünün fotoğrafı olarak astığı karelerden sadece birkaçı.

Yazarın bu ikinci bölümde tüm bu toplu tüfekli savaşlardan öte öne aldığı durum ise ekonomik savaş ve bu savaşın çok farklı yollardan icra ediliyor olması. Terk edilmiş bir Bulgar köyünde kemanıyla yaşayan kahramanımız Boris karşılıyor bizi burada. Onu keşfeden Amerikalı yapımcı da bu “ekonomik savaşın” temsili durumunda. Bunun yanında işlerin içine mafyanın ve sanat dünyasının karıştığı, hatta sanat dünyasından insanların bu mafyöz terörün kendisi olduğu pek çok olay da gözler önüne seriliyor. Dasgupta, Ulrich’in hayallerini yarattığı bu bölümden bir ikinci roman doğurmuş adeta. Ulrich’in gerçek yaşamından ince ayrıntılarla bezeli, bambaşka bir “yeni dünya” sığdırmış sayfalarına. Ulrich’in hayallerinin, dünya realitesini yansıttığı bir “yeni dünya”...

Romanın tüm bu çetrefil tarihsel, sosyal ve siyasal tabakasının ardından edebî değerini bir kenara bırakmak olmaz. Tarihi ve siyaseti işin içine katarak nasıl “edebiyat” yapılırın cevabını vermiş yazar Solo’da. Tabii, Beril Eyüboğlu’nun güzel Türkçesini asla dışlamadan söylemek gerekir romanın edebî değerini. Eyüboğlu’nun Türkçesi başka bir değer katmış okuma keyfine.

Devamını görmek için bkz.

A. Ömer Türkeş, "20. yüzyıl yaşandı", Radikal Kitap Eki, 23 Aralık 2011

21. yüzyılın ilk on yılını geride bıraktık ama hâlâ 20. yüzyılı tartışıyoruz. Geçen yüzyılın hayaletleri hala canlılığını koruyor ve belki de hala 20. yüzyılı yaşıyoruz. Zaten yüzyıl dediğimiz nedir ki? Belki tarih cetvelinde “üst üste binmiş, montajlanmış, bir yüz senenin içine sıkışmış” genelgeçer bir zaman aralığı. Belki insanlığın gelişim evrelerini gösteren nirengi noktası. Ama o noktaları nasıl belirleyeceğiz? Alain Badiou Yüzyıl adlı incelemesinde bu sorunun yanıtını arıyordu; “Bir yüzyıl kaç yıl eder? Yüz yıl mı? (...) Tek bir an bile sonunu getirebiliyorsa, yüz yıl dediğimiz nedir ki, bin yıl nedir ki? (...) 20. yüzyılı sona erdiren istisnai an hangisidir? Berlin duvarının yıkılışı mı? Genomun diziliminin belirlenmesi mi? Avro’nun doğuşu mu?”

Herhangi bir yüzyılın başlangıç ve sonunu ya da karakteristiklerini yaşanan olayların dünyayı etkileme gücüyle ölçmek bir yöntem. Böyle bir bakışla 20. yüzyılı savaşlar, devrimler ve karşı devrimler çağı olarak damgalamak mümkün. Bir başka perspektif bilim ve teknolojik değişimlerle okuyacaktır 20. yüzyılı. Okumalar çoğalabilir. Peki ya bireyin açısından baktığımızda ne anlama geliyor 20. yüzyıl dediğimiz? Bu soruya en iyi yanıtı verecek olan hiç şüphesiz edebiyattır. Rana Dasgupta da Solo adlı romanında yaşlı bir Bulgarın gözünden Bulgaristan üzerinden değerlendirmiş bütün bir yüzyılı.

Romanı iki bölüm şeklinde kurgulamış Dasgupta. Birinci bölüm ‘Hayat’. Bir gece vakti uykusu bölünen yaşlı bir adamın evindeyiz. Bütün bir 20. yüzyla tanıklık etmiş yalnız, yoksul ve kör bir adam, Ulrich 21. yüzyılı karşılamaya hazırlanıyor. Hayatının son demlerini yaşadığını bilen, ölümden korksu da olmayan Ulrich, kendini oyalamak için kendisini anıların ve hayallerin akışına bırakacaktır; “Son zamanlarda adam, hangi değerli hatıraların gömülü olabileceğini keşfetmek için, hayatındaki başlıca hadiseleri hafızasının derinliklerinden çıkarmaya vakfediyor kendini. Ailesinden kimse yok çevresinde, arkadaşlarının hepsi gitmiş, kimsenin onun düşünceleriyle ilgilenmeyeceğinin bilincinde elbette. Ama uzun bir ömür onunki ve umursamazlıkla son bulmasını arzu etmiyor… Yaşamını yeniden gözden geçirmeye kalkmasının nedeni de bu. Ne serveti, ne de vârisleri var; ve eğer arkasında bırakacak bir şeyi varsa, karmakarışık bir halde derinlerde bulunabilir ancak, o da olağanüstü meşakkatle.”

Dünyanın değişimi

Derilerde saklı karmakarışık anıları tasnif etmek hiç kolay değil. Çünkü bir asırlık ömrü boyunca neler görmemiş ki Ulrich? Sadece Bulgaristan’ın değil, dünyanın değişimine tanık olmuştur, savaş acılarını tatmış, kapitalizmden komünizme, komünizmden kapitalizme geçişin sancılarını doğrudan deneyimlemiş, bilim ve teknolojinin ve sanat ve edebiyattaki yeniliklerin izleyicisi olmuş, kaderini bütün bu değişimler, yenilikler, savaşlar ve acılar tayin etmiştir. İnsanlar yaşlandıkça eskileri daha iyi hatırlarmış, derler. Ulrich’in çocukluk anıları da çok aydınlık. Bulgaristanın başkenti Sofya’da Birinci Dünya Savaşı öncesinde başlatıyor hikâyesini. Bulgaristan’ın Osmanlı egemenliğinden sıyrılıp Avrupaya yaklaştığı yıllar. Babası bilim ve aydınlama ideallerine kapılmış varlıklı bir mühendis. Bu nedenle küçük Ulrich’in müzik tutkusuna geçit vermiyor. Bilime yönlendiriyor oğlunu. Büyük elerinde mutlu br hayat sürdürükleri günler… Savaştan pantolonun bir bacağı katlanmış halde döndüğünde ailenin ve Ulrich’in kaderi de değişecektir. Son birikimleriyle oğullarını Berlin’e kimya eğitimi gönderecekler, Ulrich üç yıl kaldığı Berlin’de Ulrich, Fritz Haber, Albert Einstein gibi dehalarla tanışacak, ilk aşkını yaşayacak ancak ailesi ekonomik kriz nedeniyle bütün parasını kaybettiğinde annesine destek olmak için Sofya’ya geri dönecektir.

1930’ların Sofya’sı ekonomik krizlerin getirdiği ayaklanmalar ve ayaklanmaların şiddetle bastırıldığı yıllara denk gelir. Ardından İkinci Dünya Savaşı ve nihayetinde Sovyet işgali ile gelen komünist dönem. Bu süreçte pek çok arkadaşını yitiren, hayatını kazanacak bir iş bulmakta zorlanan Ulrich, tesadüf eseri kimya eğitimi sayesinde bir fabrikaya araştırmacı olarak tayin edilir. İşin içine girdiğinde bir zamanlar dünyayı kurtaracağına inandığı bilimin insanlık için hiç de mutluluk sağlamadığını anlayacak, hayatını sessizce sürdürmeye çalışacaktır. Komünist dönem sona erdiğinde de değişmez Ulrich’in ve alttakilerin hayatı...

Uzun bir hayatı acı ve hayal kırıklıklarıyla geçiren Ulrich’in bunlara direnmek için geliştirdiği yegane silah sığındığı hayalleridir. Romanın ikinci bölümü ‘Hayaller’de yaşlı adamın gerçek hayatından yola çıkıp gerçekleşmesini istediği bir hayata yaptığı yolculuğu izliyoruz. Ulrich’in iç yolculuğu hayatla buruk bir uzlaşmaya dönüşecektir...

Yüzyılın yalnızlığı

Bulgaristan’da hiç yaşamamış bir yazarın bir Bulgar vatandaşının Bulgaristan tarihine paralel akan hayatını çok gerçekçi ve inandırıcı bir hikâyeye dökmesi, elbette titiz bir araştırmacılık ürünü. Elbette buna ek olarak yaratıcı hayalgücünü de eklemek gerekiyor. Sonuçta gerçeklerle hayallerin içiçe geçtiği karamsar ve güzel bir roman çıkmış ortaya. Sadece geçen yüzyıla dair bir karamsarlık değil; Rana Dasgupta ve kahramanı için gelecek de pek umut barındırmıyor. Bu umutsuzluğu Alain Badiou’nun Yüzyıl’daki tezleri ile ilişkilendirmekte zorluk çekmiyoruz. “20. yüzyıl politikaının yüzyılı oldu” demişti Badiou; “21. yüzyılın başında gördüğüm bir tutku varsa o da korku. Hatta tutkudan korku. Krizden korku. Ötekinden, başkasından, yabancı olandan bir korku. Bütün bu korkular büyük bir tutku oluşturuyor”. Ulrich için de durum farksız. 20. yüzyılla örtüşen hayatı politika tarafından belirlenmiş yaşlı adamın yakasından hiç düşmeyen şey gelecek korkusu. Bu korkunun nihayete erişmesini sağlayan şey ise artık ölüme yaklaşmış olması.

Badiou’nun 20. yüzyıla bakıp felsefeci olarak yaptığı soyutlamayı Dasgupta romancı gözüyle bir bireyin hayatına odaklanarak somutlamış. İnsanın malzeme olarak kullanıldığı, insan öldürmenin ‘yeni insanı yaratmak’ adına meşrulaştırıldığı bir yüzyılın sıradan bir ferdinin dramını anlatıyor Solo. Arka planındaki tarihe ve felsefeye rağmen romanda ne tarih ne felsefe öne çıkmış. Solo, kaderi başkaları tarafından tayin edilen küçük bir ülkenin ve küçük bir insanın büyük bir portresini sunan, boşa geçmiş bir hayatı çağrıştırmasıyla hüzünlü bir roman.

Ne politikadan ne bilimden ne de sanattan umduğunu bulamayan Ulrich’in 21. yüzyılı göremeyeceğini biliyoruz. Peki ya bundan sonrası... Bu konuda sözü Badiou’ya bırakıyorum; “Tuhaf olan şey, günümüzde bu kategorilerin ölü olmaları, yeni bir insanı politik olarak yaratmayı kimsenin dert etmemesidir. (…) Kısacası, tekniğe dair iktisadi sahiplenme içinde en kör ve en nesnel ne varsa, bunun, politikadaki en öznel ve en iradi şey üzerindeki rövanşını yaşıyoruz. Aynı zamanda bu, bir anlamda, bilimsel problemin politik proje üzerindeki rövanşıdır (...) ‘Bilim yeni insan yapmayı bilince ne yapacağız?’ sorusuna cevap verecek olanlar, emin olun ki, iyi yürekli etik komisyonu üyeleri değildir. Bilimin projesi olmadığından ya da proje diye bir şey olmadığından, verilebilecek tek cevap da iyi bilinmektedir: Ne yapılacağını kâr söyleyecektir.”

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.