Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-858-3
13x19.5 cm, 216 s.
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 17,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Henry Bauchau diğer kitapları
Oidipus Yollarda, 1998
Antigone, 2003
Diotime ve Aslanlar, 2004
Mavi Çocuk, 2005
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Çevre Yolu
Özgün adı: Le boulevard périphérique
Çeviri: Sosi Dolanoğlu
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen, Eylem Can
Kapak Fotoğrafı: Ani Çelik Arevyan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2013

"Tutsaklar caddenin ortasında bize el sallıyorlar, öpücük gönderiyorlar, parmaklarıyla zafer işareti yapıyorlar, yumruklarını kaldırıyorlardı. Peşlerinden gidiyorduk, her iki kaldırımda yüzlerce kadındık, belki bin. Onlara vurduklarında haykırıyorduk. Garın yakınlarına gelindiğinde, kadınların hepsi bağırmaya koyuldu. Bunu başlatan kimdi bilmiyorum. Sözler, küfürler veya talepler değildi ağızlardan çıkan, bir çığlıktı yalnızca. Bir süre sonra öbürleri gibi bağırdığımı fark ettim. İlkin alçak sesle, sonra biraz daha yüksek, sonra çok yüksek sesle."

Yaşam savaşı veren gelinini her gün hastanede ziyarete giden anlatıcı, banliyö ile merkez arasındaki mesafeyi katederken geçmiş ile bugün arasında da yol almaktadır. Naziler tarafından öldürülen bir direnişçinin sevgi dolu anısı ile celladının koyu gölgesi, yılları aşıp steril hastane odasını doldururken bugün Avrupa'nın merkezindeki hayata da sorgulayıcı bir ışık düşürüyorlar. Bildiğimiz Paris'ten farklı bir Paris bu: ölümün yoksayıldığı bir kültür.

Metanetli bir yazardan ölüme ve yaşama, ümide ve direnişe, güce ve tutkuya dair yalın ve dokunaklı bir roman. Nefes almanın ihtişamına, inadına bir övgü.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü’nden, s. 11-16.

Metroyla Aubervilliers Kalesi istasyonuna doğru giderken –oradan Bobigny otobüsüne bineceğim–, çocukluğumdaki haliyle ailemi düşünüyorum. Aile, benim de tanık olduğum o uzak yıllar; hastanede sohbet ettiğimizde Paule en çok bunlara ilgi duyuyor. Kocasının ve küçük oğlunun, çoğu zaman farkında olmadan, son derece kuvvetli bir şekilde ait oldukları, kendisinin de evlilik yoluyla birleştiği bu sülalenin köklerine, iç içe geçmiş bağlarına, yaşama tarzlarına.

Kanser tedavisi yüzünden Paule'ün saçları döküldü. Peruğu yerinde dursun diye uğraştığını gördükçe, kel olduğunu fark edince ne kadar acı çekmiştir kim bilir diye düşünüyorum sık sık. Stéphane yaşasaydı, 1944'te Naziler onun canına kıymasalardı, kel kalır mıydı? Ben onu hep yirmi yedi yaşındaki haliyle hatırlayacağım, zamanın eli hafızamda ona hiç değmemiş olacak. Benimle beraber Paule'ün odasına giriyor sanki, masmavi gözleri, sarı saçları, uzun boyu, varla yok arası tebessümüyle. Utangaç değil de sakıngan. Bir eylem adamı.

Onu Temmuz 1940'ta tanıdım, savaşın yıkıntılarını kaldırmak üzere kurulan şantiyelerden birinde. Mesleği, maden ocaklarında kuyu açıcılıktı ama şantiye işlerinden de iyi anlıyordu. Çok geçmeden bizimkini o yönetti. Şantiyelerimiz birleştirilince, Meuse Nehri havzasında şantiye şefleri yetiştirmek üzere 1941'de açılan bir eğitim kampının başına geçti.

Ne zaman boş vakit bulsa, nehrin kenarında yer yer yükselen kayalara tırmanmaya giderdi; savaştan beri Alpler veya öbür dağlar ona geçit vermez olmuştu çünkü. Onun mükemmel bir dağcı olduğunu ve hayatının tutkusunun dağlar, kayalar, buzullar olduğunu öğrendim.

Bir gün, kendisiyle birlikte tırmanmamı teklif etti. Küçük bir trene binip pek çok tırmanış hattının olduğu bir kayalığın yakınına kadar gidiyoruz. Halkalar halinde örülmüş bir ip çıkarıyor çantasından ve boynuna asıyor. Kayaların eteğine kadar yürüyoruz, ip gerdanlığıyla hem mütevazı hem kurumlu görünüyor. Tırmanış için bir tecrübe edinme, bir çıraklık dönemi şart ve bunu onunla yapmak daha ilk andan hoşuma gidiyor. Bu tırmanış hattını hatırlıyorum, beni tırmandırdığı ilk kaya duvarı buydu. Müthiş etkilenmiş haldeyim zira oldum olası başım dönerdi. İpi nasıl kullanacağım ve birkaç pitona bağladığı karabinaların içinden ipi nasıl geçirmek gerektiği dışında pek bir açıklama yapmıyor. Gerisi için, "Benim yaptığımı yap," diyor. Ayağını ya da elini koymak için ihtiyaç duyduğu yüzeyin küçüklüğüne şaşarak onu seyrediyorum. Ben hayatta yapamam gibime geliyor, elimi bırakacağım, kayacağım, gene de onun tutunduğu yere tutunmayı iyi kötü becerip onun çıktığı yere kendimi çekmeyi başarıyorum. Biraz tehlikeli bir geçitte kayanın etrafından dolanmak gerekiyor, bunu yaparken de tek ayak üstünde dengeni koruyor, öbür ayağınla, boşluğu yoklayıp, kendini üzerine çekeceğin bir taraça arıyorsun. İnsan mecburen aşağıya bakıyor. Çok yüksekte değiliz, boşluk hissinin beni huzursuz etmesine yetecek kadar yüksekteyiz gene de. Etrafımdaki her şey dönmeye başlıyor hafiften, tutunma noktasının üstünde titreyen ayağımı çekmem gerek ama öbür ayağımı koyacağım tutunma noktasını bulmayı beceremiyorum. Ayağım kayıp düşeceğim, diye geçiriyorum aklımdan. O esnada, bana dönük olan bakışını görüyorum, emniyetimi daha iyi sağlamak için ipi biraz gererken gayet sakin bir sesle, "Sol bacağını biraz kaldır, tutunma noktasını bulacaksın. Sonra hiç duraksamadan sağ kolunu yukarıya doğru uzat, kendini üstüne çekeceğin küçük bir taraça var," dediğini duyuyorum. Bu ânın nihai karar ânı olduğunu hissediyorum, bir tırmanışçı olma yürekliliğini ya göstereceğim ya göstermeyeceğim ve ben var gücümle tırmanışçı olmayı istiyorum. Engeli geçiyorum, yanına ulaşıyorum. Sonraları, sık sık bu geçide tırmandım ve gözüme niye o kadar zor görünmüştü acaba diye düşündüm. Tırmanışa yeni başlayan birini oraya her götürdüğümde, ilk seferde benim yaşadığım sorunların aynısını yaşadığını gördüm ve tıpkı Stéphane'ın yaptığı gibi ona güven telkin etmeye çalıştım.

Paule'ün karşısındayım şimdi, bana soruyor: "İyileşecek miyim iyileşmeyecek miyim?" Stéphane oradaymış gibime geliyor. Mesele engeli geçmekte, doğru tutunma noktasını ona göstermekte. Ne var ki bilmediğim tam da bu. Cevap vermiyor, sorusunu içimden tekrarlıyorum, şaşkınlığın yüzüme yayılmasına engel olamıyor ve hep verdiğim cevabı veriyorum: "Elbette, iyileşme yolundasın, bunu gayet iyi biliyorsun." Bunu bana söyleten kim, Stéphane mı? Benim yerimde olsa, o da, hiçbir şey bilmeden, aynı şeyi mi yapardı? Bir güdüye itaat ediyorum, Paule'ün içindeki ümidi diri tutmak isteyen annesinin ve tedavisini üstlenen ekibin güdüsüne. Hakları var, başka ne yapılır?

Hastaneden çıkarken, Paule'ü görmeye gelen bir kız arkadaşıyla karşılaşıyorum kapıda. Şaşırmış durumda: "Herkes ona maval okuyor, yurtdışına gitmeyi, evini dayayıp döşemeyi düşünüyor, hiçbiri mümkün değil. Bunu ondan saklamak ve rol yapmak korkunç bir şey."

Paule'ün annesi, kızı yeniden hastaneye kaldırıldığından beri yüzünden eksik olmayan o sakin ve kararlı ifadeyle çıkageliyor. Justine'in bana söylediklerini duymadı ama tahmin ediyor ve omuz silkerek bunları bir kenara itiyor: "Önemli olan Paule'ün moralinin bozulmaması, direnci kırılırsa her şey tepe taklak olur." Justine'in koluna giriyor ve ikisi bana el sallayarak asansöre biniyorlar.

Yola çıkıyorum, yine otobüse biniyorum. Karşımda, avurtları çökmüş henüz genç bir adam var. Gri mavi gözleri çok ilgimi çekiyor; dikkatli, bir noktaya yoğunlaşmış, adeta uzakları keşfe dalmak için yaratılmış gözler. Stéphane da tırmanmaya başlamadan önce aynı bu bakışla kayaya dikerdi gözlerini ve yine aynı bakışla –böyle zamanlarda bir yırtıcı kuşunkine benzerdi bakışı– tırmanış sırasındaki muhtemel tutunma noktalarını hesaplardı.

Savaşın ilk yıllarında sık sık birlikte tırmandık ve aramızda bir dostluk doğdu. Bir gün beni bir spor çalıştırıcısıyla birlikte götürdü, adamın adı Sarquin'di, çok iyi tırmanışçıydı. Günün sonunda, biz aşağıdan onun emniyetini sağlarken, Stéphane, kollarından destek alarak kendini yukarı çekip üstünde iki zor denge hareketi yapmayı gerektiren sarp bir çıkıntının hâkim olduğu bir tırmanış hattından nasıl çıkılacağını gösterdi bize.

Stéphane ilk kayalık çıkıntıyı epey yavaş bir şekilde aşıyor, durup soluklandıktan sonra, hayran olunacak bir kesinlik ve çabuklukla ikincisine ulaşıyor ve geçiyor. İpin üstünde kayarak aşağıya inip Sarquin'in emniyetini sağlıyor. Sarquin'in başlangıç hamlesi gayet iyi, ilk kayalık çıkıntıyı fazla hızlı aşıyor, ikincisine vardığında yorgun, kendini yukarı çekemiyor ve ansızın ayağı kayıyor.

Aşağı inmesi için onun emniyetini sağlayan Stéphane, deneme sırasının bende olduğunu söylüyor. Sarquin başaramadıysa ben hiç başaramam. Bu işe girişmek pek gelmiyor içimden ama o ikisinin karşısında son dakikada geri adım atamam.

Başlangıç hamlesini Sarquin'den daha yavaş yapıyorum, nefesimi idareli kullanarak ilk kayalık çıkıntıyı güçlükle aşıyorum. İkinci çıkıntıda ellerimi çok hızlı kullanmam gerekiyor. Kayanın karşısındayken Stéphane'ın yaptığı hareketlerin hepsini hatırlıyor ve içgüdüsel olarak yerine getiriyorum. Ellerim minik tutunma noktalarına tırmanıyor, bir hamlede kendimi yukarı çekiyor ve nasıl olduğunu anlamadan engeli geçiyorum. İlk çıkıntıyı aştığım sırada, vücudum ile kolumun arasından, emniyetimi sağlamakta olan Stéphane'ın dikkat kesilmiş yüzünü görüyorum. Yukarıya vardığımda başımı çeviriyor, yüzünde belli belirsiz bir memnuniyet tebessümü görüyorum. Şantiyesindeki adamların dediği gibi, o Kızılderili tebessümünü. Ve onun aracılığıyla bir sevinç duygusu, bir tamlık duygusu hissediyorum.

Yere indiğimde, Sarquin hayretle bana bakıyor, daha güçlü ve daha idmanlı olduğu halde onun başaramadığını benim nasıl olup da başardığımı anlamıyor.

Yukarıdan Stéphane'ın tebessümüne baktığım andan itibaren, eskiden beri mustarip olduğum baş dönmesinden kurtulmuştum. Artık tek derdim kaya duvarı, yerçekimi, iki elimi ve iki ayağımı gerektiği gibi kullanmaktı, ayrıca korkudan taş kesilmemiştim. Sanki Stéphane beni kendi kuvvetiyle donatmıştı da bir şey vuku bulmuştu.

Bugün otobüste, sonra hızlı banliyö trenine aktarma yapmak üzere bindiğim ve beni Opéra'ya götüren metroda, haftalarca içimi heyecanla doldurmuş ve hayatımda çok önemli bir yer tutmuş olan (bunun farkına şimdi varıyorum) o ânı düşünüyorum.

Bu bir kanıttı. Vücudumun etkililiğinin kanıtı, en çok da Stéphane'ın dostluğunun kanıtıydı. Ona, bize bir hakikat sınavı lazımdı. Bunun koşullarını son derece ustaca ve incelikle hazırlamıştı. Hakkımda yanılmadığından dolayı mutlu olmuştu. İşin burası şüpheli zira o an sahip olduğum kuvvet, kendi kuvvetim değil, bakışının gücü sayesinde kuşandığım onun kuvvetiydi. O zafer ânı, adeta sözlerden azade o derin dostluk yılları neden hatırıma bu kadar seyrek geliyorlar?

O mutlu anları, Stéphane'la tırmanışlarımın tehlike, kuvvet ve zafer dolu o sayısız ânını silen bir şey oldu. Benim yaşamadığım bir şey, bugün yaşamakta olduğum bir şey: onun ölümü.

Ben yaşlanmışken, vücudum esnekliğini ve kuvvetini kaybetmişken, Stéphane daima genç kalacak, mavi gözleri, sarı saçları ve o Kızılderili tebessümüyle daima yirmi dokuz yaşında olacak.

Paule'ün ölümü, ölecek olması –bu beni hem korkutuyor hem de korkutmuyor zira içimde güçlü bir ümit var– zihnimde bambaşka hatıraları canlandırıyor, her şeyden önce de Stéphane'ın hatırasını. Şu rüzgârlı, kapalı, yağışlı haziran ayında, yapılacak işler, oradan oraya gidip gelmeler ve yazmakla uğraşamayışımın dayanılmaz acısı yüzünden hayatımın dizginlerini elimden kaçırmışım gibi hissediyorken, bütün bunları şimdi yaşamak istiyor muyum, yaşayabilir miyim acaba? Doğu Garı'nda insanların kimi iniyor, kimi biniyor. Paule'ü düşünmeye, onun aracılığıyla Stéphane'ın ölümünü tekrar yaşamaya dayanacak gücüm yok. Opéra'da iniyorum, içimi tiksintiyle dolduracak kadar iyi tanıdığım koridorlara dalıyorum. Duvarları kırmızı yürüyen banda çıkıyorum, biletimi kontrol cihazına sokuyorum. Yanımda, bir genç hafif bir sıçrayışla cihazın üstünden aşıyor. Ona gıptayla bakıyorum, Stéphane ile benim 1942'deki halimizde olsaydım hâlâ, ben de onun gibi, onun kadar çevikçe aşardım diye geçiriyorum aklımdan. Yıllar geçti, artık öyle değilim, hayatımın üzerini bir ağırlık kapladı.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Mehmet Öztunç, ''Bilincin çevre yolu'', Kitap Zamanı, 6 Mayıs 2013

Dünyada yaş ortalamasının artmasıyla birlikte yaşlılık da edebiyattaki, sanattaki yerini daha güçlü bir biçimde alıyor. Artık daha yaşlı anlatıcılardan romanlar, hikâyeler okuyoruz. Belki de modern hayata geçişle, çekirdek ailede dedeler etrafındaki torunların yerini bugün yaşlı yazarların yapıtları etrafında öbeklenen okurlar alıyor ve yaşlılık yeniden hikâye anlatıcısı rolü üstleniyor. Son dönemlerde okuduğum birçok romanda yaşlı anlatıcılarla karşılaşmam böyle düşünmemi sağlamışken Çevre Yolu’ndaki yaşlı anlatıcıyla bu kanım enikonu pekişti.

Çevre Yolu, Belçikalı yazar Henry Bauchau’nun dilimize kazandırılan beşinci romanı. Yazarın bu romanında da psikanaliz, yaşama ve insana bakışın merkezi. Çünkü Bauchau iyi bir romancı olmanın yanı sıra psikanaliz ve sanat üzerine dersler veren, terapistlik yapan bir psikanalist. Élisabeth Roudinesco, Her Şeye ve Herkese Karşı Lacan adıyla Türkçeye çevrilen kitabında psikanalizle Yahudi sorunu arasında bir tür sebep-sonuç ilişkisi kurar ve “Yahudi sorunu düşünülmeden bir psikanaliz tarihi yazılamaz.” der. Bauchau’nun romanında iki bağımsız hikâye, her iki hikâyede de yer alan anlatıcı dolayımında tek bir yatakta akıyor. Bir tarafta 1944’te Naziler tarafından 29 yaşındayken öldürülen direnişçi Stephane’ın, diğer tarafta 1980’li yıllarda kanser tedavisi gören ve yaşamını yitiren Paule’ün hikâyesi...

İnsanın ölüm karşısında çaresizliği

Stephane anlatıcının gençlik arkadaşı, Paule gelinidir. Bauchau, Stephane’ın ölümü üzerinden Nazizmi, Paule’ün hastalığı dolayımında ise ölüm karşısında hayatın ve insanın çaresizliğini, zavallılığını anlatır. Anlatıcı daha romanın ilk sayfasından itibaren zihninin derinliklerine doğru uzun ve karanlık yolculuklar yapar. Bu yolculuklar genellikle cesaretine hayranlık duyduğu dağcı Stephane ile ilgilidir. En derin uçurumlardan dağların zirvelerine tırmanan bu cesur adam sudan ve boğulmaktan çok korkmaktadır. Alman işgali sırasında Nazilere karşı büyük bir direniş gösterir ve Nazi subayının bile hayranlığını kazanır. Yakalanır, bir süre sonra idam mangasının önüne çıkarılır ama kendisine ateş edilmesine fırsat vermeden kenardaki suyun içine atlar. Bauchau asla yargılamayan, tamamen anlamaya çalışan sükûnetli diliyle insanın güçlü tarafları kadar zayıf yönlerini de gösteriyor. Nazi subayının Stephane’dan bahsederken, “Su onun cehennemiydi, ateş de benim cehennemim olacak.” sözü kötülüğün sert kabuğuna oldukça sert bir biçimde vuran bir darbe gibidir.

Bauchau, ölümün adeta yok sayıldığı günümüz dünyasını insanın içine işleyen bir berraklıkla anlatıyor. Ama ölümün yok sayılması beraberinde hayatın yokluğunu da getirmiştir. Hastane odasındaki televizyonda Wimbledon tenis turnuvasından bir maç seyreden yaşlı anlatıcı, “Oyun bunun neresinde, zevk bunun neresinde? Yaşlarına rağmen mücadelenin, neşenin girdabına kapılmış gençler değil onlar. Her şey tıkır tıkır işliyor, olabildiğince denetim altında, onlar çağımızın turnuva şövalyeleri, hâlâ şan ve şeref için ama en çok para için çarpışıyorlar.” derken, ölmenin imkânsızlığını ise çok daha yakıcı bir ironiyle anlatıyor: “Yaşlandığımı başkalarından öğrendim. Artık bir çocuk olmadığımı, bir delikanlı olmadığımı başkalarından öğrendiğim gibi. Başkaları olmazsa ölmez miyim acaba?”

Bilincin katmanlarında

Dostoyevski’nin romanları, özellikle de Karamazov Kardeşler, Freud’un baba katilliği hakkındaki en temel başvuru kitaplarındandır. Freud bu durumu, “İnsan ruh yaşamının betimlenmesi, yazarın başlıca egemenlik alanı olarak bilimsel psikolojinin öncülüğünü yaptığını gösterir.” sözüyle ifade ediyor. Henry Bauchau sanki bu iddiayı tersinden sarmışçasına bilimsel psikolojinin hazır tezlerine kanıt olabilecek bir roman yazmış. Ama bu çabası ne romanını sakatlamış ne de roman türüne sadakatini sarsmış.Romandaki şair, yazar ve aynı zamanda terapist olan anlatıcı bu yönüyle de Bauchau’nun yaşamından izler taşıyor. Yaşlı romancı Bauchau, yalın ve ruha nüfuz eden bir dille insanın iç dünyasını kurcalıyor; okura, hayata bir kez daha bakmayı salık verirken kendini görebilmenin imkânsızlığını da imliyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.