Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-899-6
13x19.5 cm, 72 s.
Liste fiyatı: 11,50 TL
İndirimli fiyatı: 9,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Theodor W. Adorno diğer kitapları
Minima Moralia, 1998
Edebiyat Yazıları, 2004
Sahicilik Jargonu, 2012
Ahlak Felsefesinin Sorunları, 2012
Negatif Diyalektik, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Teori ve Pratik Üzerine
Bir Tartışma (1956)
Özgün adı: Diskussion über Theorie und Praxis
Çeviri: Orhan Kılıç
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2013
2. Basım: Kasım 2014

Adorno ile Horkheimer 1956 baharında üç hafta boyunca bir tartışma yaptılar ve bu tartışmayı Komünist Manifesto’nun güncel bir versiyonunu üretme niyetiyle teybe kaydettiler. İki filozof eserlerinin teori-pratik ilişkisi, emek, boş zaman, tahakküm, özgürlük gibi temel temaları üzerine, tutarlılık ve temellendirme kaygısı gözetmeksizin siyasi dozu yüksek serbest doğaçlamalar yapıyorlar.

Soğuk Savaş’ın gemi azıya aldığı bir dönemde Eleştirel Teori eleştirelliğini ne ölçüde koruyabilmişti? Siyaseten etkisizliğin içselleştirilmesi düşünceye nasıl bir etkide bulunur? Teorik mülahazalar düzeyinden reel siyasetin dolambaçlarına “indiklerinde”, yüksek teori kozasından çıktıklarında, iki düşünür, dünyanın gidişatı hakkında ne ölçüde anlamlı fikirler üretebiliyorlar? Entelektüel bir keyifle, bazen üzüntüyle, yer yer de sinirlenerek okuyacağınız bu küçük kitap, bu sorular hakkında ciddi bir düşünmeye vesile oluyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş
1 Teorinin Rolü
2 Tarihsel İmkân, Çalışma, Boş Zaman ve Özgürlük - I
3 Tarihsel İmkân, Çalışma, Boş Zaman ve Özgürlük - II
4 İnsanlık Fikri
5 Çalışmanın Yanlış Biçimde Ortadan Kalkması, Teorinin Yanlış Radikalliği
6 Negatif Ütopya ya da Politik Somutluk
7 Argümantasyonun Eleştirisi
8 Pratik Kavramı
9 Ütopyacılığa Hayır
10 Politik Olanın Çatışkısı
11 Bireycilik
12 Dinamik ile Statik İlişkisinin Tarihsel Değişimi
OKUMA PARÇASI

Sunuş, s. 9-10.

Gretel Adorno'nun kayda geçirdiği bu eşsiz belge, Max Horkheimer ile Theodor Adorno'nun 1956 baharında yeni bir Komünist Manifesto yazma niyetiyle gerçekleştirdikleri, üç hafta boyunca süren tartışmalardan oluşuyor. Adorno cazı lanetlememiş olsa, felsefi bir jam-session derdik bu tartışma için; çünkü düşünürler diğer metinlerinde bulunmayan bir politik açıklıkla çalışmalarının teori ve pratik, emek ve boş zaman, tahakküm ve özgürlük gibi en temel motifleri üzerinde serbestçe, çoğu zaman da sert geçişlerle doğaçlama bir tarzda geziniyorlar. Akıp giden argümanlar, aforizmalar ve ayrımlar selinin ortasında, sırayla, keskin dilli olan umursamaz birine dönüşüyor, oyunbaz olan saf biri rolüne bürünüyor; yer değiştirip duruyorlar, çelişkilere aldırış eden yok, tutarlılık mecburi değil. İşin özü, iki düşünür de farklı profiller çiziyorlar: Daha politize bildiğimiz Horkheimer burada daha tutucu sanki; henüz Kayser'i Sarı Irk Tehlikesi konusunda uyarma raddesine gelmediyse de, Time'ın Çin hakkındaki haberi çok içine oturmuş. Hâlâ Rus Devrimi'nin hatalarından Batı'yı sorumlu tutsa da, her türlü reformculuğu reddetse de burada, bir on sene kadar sonra, genel itibariyle Kojève'ye daha yakın duruyor: "Amerikan sisteminin az çok yontulmuş bir versiyonundan daha fazlasını bekleyemeyiz insanlıktan." Daha estetik yönelimli bir zihne sahip olan Adorno bir de bakıyoruz daha radikal bir tavırla karşımıza çıkıyor: Horkheimer'a Adenauer'e karşı olmaları gerektiğini hatırlatarak, tasarladıkları projeyi "Tam anlamıyla Leninist bir manifesto" olarak betimliyor, hem de şöyle bir zamanda: "İlk defa, artık daha iyisini tahayyül edemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz."

Not: Metni İngilizcede Towards a New Manifesto (Yeni Bir Manifesto'ya Doğru) başlığıyla yayımlayan Verso'nun sunuşundan kısaltılarak çevrilmiştir.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, "Belirsizlik karşısında eleştirel teori", Radikal Kitap Eki, 1 Kasım 2013

Eleştirel Teori, neden “şişeye konup atılan mektup” olarak tanımlanır veya “alıcısının belirsizliğine” dikkat çekilir? Metis Yayınları, yeni bir dizinin yayınına başladı: Metis Diyaloglar. Platon’un “diyalog” kavramını çağrıştıran dizinin yayımlanan ilk üç kitabı şöyle: Teori ve Pratik Üzerine (Theodor W. Adorno, Max Horkheimer), Dün Bugün Jacques Lacan (Alain Badiou, Elisabeth Roudinesco) ve Güzel Tehlike (Michel Foucault). Göz korkutucu uzunlukta değil, küçük, risale boyutunda kitaplar bunlar. Bu üç kitaptan ilki, yani Teori ve Pratik Üzerine “bir tartışma”, ikincisi “bir konuşma”, üçüncüsü ise “söyleşi” olarak takdim ediliyor.

Tabii ki “tartışma”, “konuşma” ve “söyleşi”, özellikle niyet kavramı bakımından farklı durumlara işaret eder. Edebi bağlam söz konusu olduğunda, tartışma da, konuşma da, söyleşi de “yazı” düzleminde değil, “söz” düzleminde yer alırlar kuşkusuz. Ama felsefe söz konusu olduğunda, problem yaratan durum söz ile yazı arasında değil, “düşünme” ile “dil” arasındaki karşıtlıktan kaynaklanır. Düşünmenin formları ile dilin formları birbirinden farklıdır. Konuşma, özellikle kendiliğinden konuşma, düşüncenin formlarından çok, dilin formlarına göre gerçekleşir. Felsefi bir metin, söz ve konuşmanın değil, düşünmenin icrasından, inşasından oluşur. Bu bakımdan, filozof, düşünceyi icra eden, fiil durumuna getiren kişidir. Ama daha önemli ve göz ardı edilen ayırıcı özellik, felsefi metnin de kurmaca bir metin oluşundan kaynaklanır. Felsefi akıl yürütme, hangi fikrin veya tezin hangi fikirden önce veya sonra nasıl dile getirileceğini düzenleyen bir düşünme biçimidir.

Edebi bir metinde, bir roman veya öyküde, hangi karakterin, olayın veya edimin, hangi karakterden/ olaydan/edimden önce veya sonra nasıl dile getirilmesi sorunu söz konusu ise, felsefi metinde de hangi kavramların/argümanların, hangi kavram ve argümanlardan önce veya sonra dile getirilmesi, hangi analizin hangi analizden önce veya sonra yapılması söz konusudur. Felsefe metinleri, sıkı denetimle işlenmiş metinlerdir. Ama diyalog, konuşma veya söyleşi, bir kurmaca değildir; sıkı denetimden yoksundur ve soruyu yöneltenin niyeti doğrultusunda bir denetime açıktır. Bu nedenledir, Paul Ricœur Eleştiri ve İnanç’ın başında, söyleşi için, “çok korktuğum bir dil kullanma biçimidir bu, çünkü ben gerçekten bir yazı adamıyım” der ama yazının olanakları (denetim) üzerinden güzel bir söyleşi çıkarır ortaya. Ama Althusser, özyaşamöyküsünü söz ile değil, yazı ile dile getirecek ve bütün felsefe tarihinin üç temel otobiyografi metninden birini ortaya koyacaktır: Gelecek Uzun Sürer. Platon’un, Diyaloglar’ı da bir söz, bir konuşma metni değil, kurmaca metinlerdir.

Fransa’daki rahatlık

Filozofun, söze gereksinim duyması, 20. yüzyıla, orada da daha çok Fransız filozoflarına özgü bir durum. 68 Hareketi, bazı filozofları, pratiğin siyasal ve kamusal alanına girmeleri konusunda etkili olmuştur. Sartre, bidonun üzerinde konuşma yaparken ne kadar rahattır; hele 70. yaşı nedeniyle yapılan “Sartre Sartre’ı Anlatıyor” söyleşisinde. Heidegger’de ise rahatlık değil ama bir eminlik, endişeli bir eminlik söz konusudur; Der Spiegel’e verdiği o kısa “1933’te Neler Oldu” adlı demecinde. Sözün icrasındaki rahatlık konusunda, Michel Foucault’nun ayrı bir yeri var. Philippe Artières, Güzel Tehlike’nin giriş kısmında yer alan “Söz Deneyi Yapmak” başlıklı yazısında, Foucault’nun sözün icrası konusunda özel bir çaba harcadığından söz eder. Fransa’daki rahatlık, söz konusu filozofların kendi zamanlarının gündeminde etkin olmalarından kaynaklanır şüphesiz.

Ama aynı durum, Adorno için söz konusu değil. Ve belki de Teori ve Pratik Üzerine, en çok bu nedenle, kendi zamanının gündeminde etkinliği, kendine aşkın nedenle tarih dışına itilmiş filozofun teori pratiğini dile getirmesi sebebiyle paha biçilmez bir metindir.

Her şeyden önce Teori ve Pratik Üzerine, bir konuşma, bir söyleşi veya bir demeç değil. Teori ve Pratik Üzerine, 1956 baharında Adorno ile Horkheimer’in, yeni bir Komünist Manifesto yazma niyetiyle karşılıklı olarak üç hafta süren tartışmalarından oluşan bir metin; daha doğrusu bir belge. Tartışmayı, Adorno’nun eşi Gretel Adorno kayda geçirmiş. Metin, İngilizcede, “Yeni Bir Manifestoya Doğru” başlıklı bir giriş yazısıyla sunulmuş. Risale boyutundaki bu küçük metin, her iki filozofun diyalogunda tamamlanan argümanlar, aforizmalar ve birbirini izleyen ayrımlardan oluşuyor. Buradaki aforizmalardan bazılarını alıntılamadan geçemeyeceğim: “Felsefe bir hayvanın bakışında yatanın ne olduğunu bulup çıkarmak için vardır”; “Çalışma kampında hiçbir ideoloji ayakta kalamaz.” “Özerklik, kendine itaat etmektir”; “Hurafe her zaman kötülüğe duyulan inançtır”; “Pratik, adaletin içinde gizlidir.” Ama gerek diğer aforizmaları, gerekse bu aforizmaların bağlamı için kitabı okumak gerekiyor.

Teori ve Pratik’le ilgili ilk felsefi metin Kant tarafından kaleme alınmıştı. Ama bu tartışma metninde, Adorno ile Horkheimer’in, Kant’ın söz konusu metniyle bir referans bağlantısı yok. Adorno, Horkheimer ikilisi, bu bağlamda Kant’la değil, Marx’la ilgili. Adorno, tartışmanın bir yerinde şöyle söylüyor: “Marx’a, Engels’e, Lenin’e sadık kalan, ama aynı zamanda da kültürün en ileri biçiminin gerisine düşmeyen bir teori geliştirmeyi istemişimdir hep.”

Üç hafta süren bu tartışmanın, risale boyutundaki metninin temel problemini şöyle betimlemek mümkün: Partinin olmadığı bir dünyada teori nasıl olanaklıdır? Horkheimer şöyle dile getiriyor: “Artık ortada bir parti olmadığına, devrim inanması güç bir hayal haline geldiğine göre, ne için yazıyoruz?” Başka bir deyişle, “artık ortada bir parti yoksa teoriyle pratik arasındaki ilişki nedir?”

Tartışmanın girizgâhında Adorno, “Marx, teorinin görevinin gerçekliği yansıtmak olduğunu söylüyordu”, der, Kapital’e atıf yaparak.

“Evet, proletaryanın durumu açısından nasıl göründüğünü yansıtmak” diye tamamlar onu Horkheimer, ve “artık ne burjuvazi diye bir şey var, ne de onun yerini alabilecek bir proleter parti” diye devam eder.

Adorno: “Ortada bir pratik kavramı yok, devrimci bir durumda yaşamıyoruz.(..) İlk defa, artık daha iyisini tahayyül edemediğimiz bir dünyada yaşıyoruz.”

Bu durumda, yeni bir manifesto için teori hangi biçemde, nereden yazılarak nasıl olanaklıdır?

Adorno ile Horkheimer, çok etkileyici bir yanıt veriyorlar; ama bu yanıtı burada dile getirmeyeceğim.

1956 Baharı’nda yapılan bu tartışma, bugün “belirsizlik” içinde olduğumuz durum bakımından da acil sorunları dile getiriyor.

Devamını görmek için bkz.

Güven Orhan, ''Kelimelerin mezar taşını kaldırmak'', Sol Kitap Eki

Batı solunun marksizmle ilişkisi özellikle bizimki gibi ülkelerden bakıldığında hep tartışmalıydı. Perry Anderson’un batı marksizmini tanımlarken siyasetten kopulan momente dikkat çekmesi ve üretimin üniversiteler ile araştırma merkezlerine kaydığına vurgu yapması bu açıdan oldukça önemlidir.

Klasik anlamıyla batı marksizmi içinde sayamasak da onu en çok etkileyen ve yer yer, onunla geçişken bir alan oluşturan Frankfurt Okulu’nun da Anderson’un bahsettiği bu kriterlerle ele alınmasında fayda olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu konum, bir yerden sonra gündelik siyasete dair kimi çıktılar üretmeye başladığında kendini sıkıştıran bir eklektizme mahkum oluyor. Buna düşmemenin tek yolu çok güçlü bir soyut teori kurmak ve onun içinde devinmek. Ki bunu şimdiye kadar yapabilen en başarılı düşünür olan Hegel’in bile Prusya devletine dair söylediklerine bakıldığında, söylenenin o kadar da koruyucu olmadığı görülecektir.

Aslında kuram alanında da kısmen görünür olan kimi sorunlar, pratik alanına gelindiğinde iyice ayyuka çıkıyor. Teori alanının kuşatıcılığı içinde neredeyse görünmez hale gelen kimi sorunlar, konu güncel siyaset olduğunda gizlenemez hale gelebiliyor.

Bu açıdan Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer’ın 1956 baharında yürüttükleri bir tartışmanın kayıtlarından oluşan “Teori ve Pratik Üzerine” oldukça öğretici bir kitap. Kitabın sunuş yazısından öğrendiğimiz kadarıyla yeni bir Manifesto yazmak ya da Komünist Manifesto’yu güncellemek gibi oldukça iddialı bir amaçla gerçekleştirilen bu tartışmalar, konu siyaset alanına geldiğinde iki yazarın marksizmden ne kadar uzak düştüğünü, siyaset alanına bütüncül bir bakışa sahip okumadıklarını ve aslında kendilerini “yabancı” bir alanda hissettiklerini gösteriyor. Zaten Adorno da kitabın bir yerinde, sadece kuramla ilgilenmenin daha keyifli olduğuna dikkat çekiyor. Nasıl bir motivasyonla böyle bir göreve giriştiklerini çok fazla anlayamasak da iki düşünür, soğuk savaşın iyice tırmandığı bir dönemde güncel siyasete dair bir tartışmaya giriyorlar. Doğrudan anlamıyla siyaset yapmayı yaşamlarının hiçbir döneminde gündemlerine almamış olan bu iki düşünürün, bir manifesto kaleme alması, siyaset dışı konumları nedeniyle mümkün görünmüyor. Zaten bu kısa kitaptaki diyaloglar okunduğunda, buradan bir manifesto çıkmasının da imkansızlığı net bir şekilde anlaşılıyor.

Çok uzun süre birlikte çalışan bu iki yazarın neredeyse aynı frekansta düşündüklerini diyalogları okurken anlıyorsunuz. Okur için oldukça zor olan, neredeyse çağrışımlar düzeyinde aktığını düşündüren bu diyaloglarda iki yazarın birbirlerini tamamladıklarını görmek oldukça ilginç.

Parti yok

Yazarları birbirlerini tamamlasalar dahi, okuru dışarıda tutan bir durum var diyalogların genelinde. Örneğin partilerin olmadığı bir durumda manifestonun nasıl yazılacağından bahsediyor iki yazar. Ancak parti yok derken, kendi konumlarını mı yoksa “gerçek anlamda bir devrimci partinin olmamasını” mı kastettikleri anlaşılamıyor. Diyalogların bir bölümünde ikincisine dair kimi ifadeler yer alsa da bu ve bunun gibi bazı ön kabul niteliğindeki tespitler okuru zorluyor. Yazarların nasıl bir zeminden hareket ederek yorumlarda bulunduğunu bilmiyoruz.

Teorinin rolü

Kitaptaki tartışmalar teorinin rolünün ne olduğu sorusu ile başlıyor ve Horkheimer’in teori konusunda “bugün yapılan şey dünyanın ikilenmesinden ibaret” eleştirisine Adorno, “Bu tam da Marx’ın epistemolojisi. Marx teorinin görevinin gerçekliği yansıtmak oluğunu söylüyor” (Sf.11) şeklinde cevap veriyor. Daha kitabın ilk satırlarında böyle bir “tespit” ile karşılaşmak oldukça can sıkıcı. Marksizmi basit bir yansıtmaya dönüştüren, diyalektiği tamamen göz ardı eden ve bunların yanı sıra marksizmin kuram eylem bütünlüğü açısından konumunu da yok sayan bu tespit, en hafif ifadeyle marksizmi anlamamış olmakla açıklanabilir. Yazarların kitap boyunca buna benzer pek çok “hataya” düştüklerini söyleyebiliriz. Örneğin Marx’ın kapitalizm çözümlemesi için kullandığı kimi kavramlar, kapitalizmin aşılması gibi bir tartışmanın dışına taşınıp insanın özü gibi bir eksende yer bulabiliyor Adorno ve Horkheimer’de. Üstelik yazarlar buradan devam ederek kendilerinin Marx’a atfettikleri bu durumu eleştiriyorlar.

Horkheimer, olanca karamsarlığı ile insanlıktan, “Amerikan sisteminin az çok yontulmuş bir versiyonundan daha iyisini bekleyemeyeceğimiz”i (Sf.20) söyledikten sonra, ortaya nasıl bir manifesto çıkabilir diye sorabilirsiniz. Örneğin Adorno insanlara “belirli eylem tarzı” önermeyeceklerini söylüyor (Sf.37) Horkheimer ise komünist parti içindeki olası bir muhalefet üslubuyla yazmaktan bahsediyor. (Sf.40) Ancak burada neyin yazılacağından daha çok nasıl yazılacağı üzerine dönen bir tartışma oluğu anlaşılıyor. Söyleme yapılan aşırı vurgunun şöyle uçlara gittiğini de görüyoruz zaman zaman:

Adorno: Aslında sorun sadece ideolojiden kaynaklanıyor. Asasında bilinci değiştirmek, bireylerin zihinlerindeki yanılgı bağlamını ortadan kaldırmak gerekiyor. İşte o zaman herşey yoluna girer. (Sf.60) Aslında Adorno’nun söylediklerinde yeni bir şey yok. Marx daha Alman İdeolojisi’ni yazdığı sırada bu görüşlere karşı çıkmış ve onları sert bir şekilde eleştirmişti. Hayatı değiştirmek için fikirleri değiştirmek gibi idealist bir yöntemi öne sürerek manifesto yazmaya kalkışınca bu amaca ulaşmanın da oldukça zor olduğu anlaşılabilir.

Ütopyanın önemli konusunda

Yazarların kendilerine uzak bu topraklarda gezerken çektikleri sıkıntıların aksine kuram alanında daldan dala atlar oluşları, kitabı daha takip edilir kılıyor. Her defasında siyaset düzlemine inmeye çalışıp kendilerini yine soyut kavramları tartışır bulan yazarların ütopya konusundaki tespitlerinin, özellikle dikkate değer olduğunu düşünüyorum. Örneğin, Adorno’nun şu sözlerin bu açıdan önemli: Babama kitle kültürünün yalan yanlış olduğunu söyleseydim, “Ama benim hoşuma gidiyor” derdi. Ütopyadan vazgeçmek, bir şeyin aldatmaca olduğunu bile bile, şu veya bu biçimde o şey lehine karar kılmak anlamına gelir. Bütün belalar bundan türüyor. (Sf. 36-7)

Benzer bir şekilde Adorno’nun şu tespiti de yazarların kuram alanında ne kadar rahat olduklarını ve ne kadar akıl açıcı olabileceklerini göstermesi açısından önemli görünüyor: Aşk burjuva toplumunu yetersiz bir şekilde olumsuzluyor ve bu olumsuzlamasıyla da onu sürekli kılıyor. (Sf.23) Gerçekten bir manifestoyu hedefleyip hedeflemediklerini bilmesek de zaman zaman yazarların okurla eğlendikleri hissine kapılmamıza neden olan bu kitap, iki filozofun reel siyaset düzeyine “indiklerinde” neler söyleyebildiklerini görmemiz açısından oldukça önemli. Bu alandaki başarısızlıklarının, kuram alanında söylediklerinin tamamını değersizleştireceğini söylemek haksızlık olacaktır. Ancak, pratikten bu ölçüde kopuk bir kuramın nasıl değerli kılınabileceği konusunda tekrar düşünmenin faydalı olabileceğini düşünüyorum. Bu düşünme pratiği, yazarların farklı soyutlama düzlemlerindeki kavramları birbirlerinin yerine kullanmakta gösterdikleri rahatlığı da göz önünde bulundurmak zorunda. Aksi takdirde, kuram ve güncel siyaset birbirlerinden kopuk adalar halinde yüzer gezer olacaklar ve bağlantı denemeleri başarısızlığa uğramaya mahkum olacaktır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.