Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-106-5
13x19.5 cm, 264 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Frans de Waal diğer kitapları
İçimizdeki Maymun, 2008
Hayvanların Ne Kadar Zeki Olduğunu Anlayacak Kadar Zeki miyiz?, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Bonobo ve Ateist
Primatlar Arasında İnsanı Aramak
Özgün adı: The Bonobo and the Atheist
Çeviri: Aslı Biçen
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Fotoğrafı: Marian Brickner
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2013
2. Basım: Haziran 2014

İçimizdeki Maymun'da insan doğası hakkındaki önyargıları altüst eden de Waal, bu kez de gözlemlerini evrimci biyoloji ve ahlak felsefesi bağlamına taşıyarak eşsiz bir argüman inşa ediyor. İnsan ahlakı denilen şeyin gökten zembille inmediğini, "içten geldiğini" savunuyor: "Ahlaki davranış ne dinle başlamıştır, ne de dinle biter; evrimin ürünüdür." Hayvanlarla aramızdaki bağlar üzerinde duran de Waal, ahlakımızı aşağıdan yukarı doğru açıklamaya çalışıyor. Dinin ahlak üzerindeki rolünün sonradan gelen bir rol olduğunu, işbirliği ve empati gibi doğal içgüdülerimize ek olarak ortaya çıktığını öne sürüyor. Ve bu bağlamda, günümüzde dinin toplumun işleyişi açısından nasıl bir rol oynadığını sorguluyor:

"Beş asır sonra hâlâ dinin toplumdaki yeri konusunda kavgaya tutuşuyoruz. Hieronymus Bosch'un zamanında olduğu gibi şimdi de ana tema ahlak. Tanrısız bir dünya canlandırabilir miyiz gözümüzde? Böylesi bir dünya iyi olur mu? Sanmayın ki köktenci Hıristiyanlar ve biyoloji arasındaki savaş bilgiler üzerinden yürütülüyor. İnsanın evrimden şüphe etmesi için kanıtlara karşı epey bağışıklık sahibi olması lazım… Çatışma hakikatle değil, hakikatin ne yapılacağıyla ilgili. Ahlakın doğrudan yaratıcı Tanrı'dan geldiğine inanan birisi için evrimi kabul etmek manevi bir uçurum demektir... Belki sadece ben böyle düşünüyorumdur ama menfur bir davranışta bulunmasını engelleyen tek şey inanç sistemi olan insandan korkarım. Yaşanabilir bir toplum için gerekli özdenetim de dahil, bütün insanlığımızın yapımızda olduğunu neden düşünmeyelim?"

İÇİNDEKİLER
1 Dünyevi Zevkler
2 İyiliğin Açıklaması
3 Soyağacındaki Bonobolar
4 Tanrı Öldü mü, Yoksa Komaya mı Girdi?
5 İyi Maymun Meseli
6 On Emir Fazla
7 Tanrı Boşluğu
8 Aşağıdan Yukarı Ahlak

Teşekkür
Kaynakça
Dizin
OKUMA PARÇASI

Dünyevi Zevkler’den, s. 9-16.

Den Bosch’ta dünyaya geldim, Hieronymus Bosch'un adını aldığı Hollanda şehrinde.(1) Sırf orada doğmuş olmak beni Bosch uzmanı yapmaz ama meydandaki heykelini göre göre büyüdüğümden, gerçeküstü imge dünyasını, simgeciliğini, Tanrı'nın azalan etkisi altında insanlığın evrendeki yeriyle kurduğu ilişkiyi daima sevdim.

Etrafta neşeyle dolaşan çıplak figürlerle dolu, üç kanatlı meşhur tablosu —Dünyevi Zevkler Bahçesi— cennetteki masumiyete atfen yapılmıştır). Ortadaki tablo, püriten uzmanların geliştirdiği ahlaksızlık ve günah yorumlarına uymayacak kadar mutlu ve rahattır. İnsanlığın cennetten kovulmadan önceki halini ya da belki hiç kovulmamış gibi suçluluk ve utançtan azade halini gösterir. Benim gibi bir primatolog için çıplaklık, cinselliğe ve üretkenliğe yapılan göndermeler, bol miktarda kuş ve meyve ve gruplar halinde hareket etmek tümüyle tanıdık şeylerdir ve dini ya da ahlaki bir yorum gerektirmez. Bosch bizi doğal halimizle resmetmiş gibidir, ahlakçı bakışınıysa sağ taraftaki panele saklar ve orada, orta panelde zevküsefaya dalmış insanları değil, rahipleri, rahibeleri, oburları, kumarbazları, savaşçıları ve sarhoşları cezalandırır. Bosch din adamlarından ve hırslarından pek hazzetmezdi, bu da resmin küçük bir ayrıntısını, Dominiken bir rahibe gibi örtünmüş bir domuza bütün servetini vermeyi reddeden adamı açıklar. Bu zavallı figürün ressamın kendisi olduğu söylenir.

Beş asır sonra hâlâ dinin toplumdaki yeri konusunda kavgaya tutuşmaya devam ediyoruz. Bosch'un zamanında olduğu gibi şimdi de ana tema ahlak. Tanrısız bir dünya canlandırabilir miyiz gözümüzde? Böylesi bir dünya iyi olur mu? Sanmayın ki köktenci Hıristiyanlar ve biyoloji arasındaki savaş bilgiler üzerinden yürütülüyor. İnsanın evrimden şüphe etmesi için kanıtlara karşı epey bağışıklık sahibi olması lazım, bu yüzden de şüphecileri ikna etmeye yönelik kitaplar ve belgeseller boşa zahmet. Dinlemeye açık olanlar için çok yararlı olsalar da hedef kitlelerine ulaşamıyorlar. Çatışma hakikatle değil, hakikatin ne yapılacağıyla ilgili. Ahlakın doğrudan yaratıcı Tanrı'dan geldiğine inanan birisi için evrimi kabul etmek manevi bir uçurum demektir. Son zamanlarda ateistlerin en ateşli sözcüsü olan Christopher Hitchens'la, Rahip Al Sharpton arasındaki tartışmaya kulak verelim: "Dünyanın bir düzeni yoksa, bu düzeni belirlemiş bir varlık, bir güç yoksa, neyin doğru neyin yanlış olduğunu kim belirliyor? Her şeyden sorumlu bir şey yoksa, gayri ahlaki bir şey de yok demektir."(2) Dostoyevski'nin Ivan Karamazov'unun "Tanrı yoksa komşuma tecavüz etmekte özgürüm!" haykırışını tekrarlayan çok insanlar gördüm.

Belki sadece ben böyle düşünüyorumdur ama menfur bir davranışta bulunmasını engelleyen tek şey inanç sistemi olan insandan korkarım. Yaşanabilir bir toplum için gerekli özdenetim de dahil, bütün insanlığımızın yapımızda olduğunu neden düşünmeyelim? Atalarımızın henüz din sahibi olmadıkları zamanlarda sosyal normlarının olmadığına hakikaten inanan var mı? Yardıma ihtiyacı olan birine yardım etmez, haksızlıkla karşılaşınca şikâyet etmezler miydi? İnsanlar, topu topu bir iki bin yıl önce çıkan mevcut dinlerden çok önce, toplumlarının nasıl işlediğine kafa yormuş olmalı. Biyologlar bu kadar kısa süreleri hiç ciddiye almaz.

Dalai Lama'nın Kaplumbağası

New York Times'ın sitesindeki "Tanrısız Ahlak Olur mu?" bloğunda ahlakın dinden önce geldiğini ve bizim de dahil olduğumuz primat ailesini inceleyerek ahlakın kökeni hakkında pek çok şey öğrenilebileceğini yazmıştım.(3) Her ne kadar, doğayı kana bulanmış bir yer gibi görme alışkanlığında olsak da, hayvanlar bizim de ahlaken onayladığımız eğilimlerden yoksun değillerdir, bu yüzden de ahlakın bizim sandığımız gibi insanlığın getirdiği bir yenilik olduğu söylenemez bence.

Şu anda okuduğunuz kitabın konusu bu olduğundan, izninizle yazımın blogda yayımlanmasını takip eden bir haftayı ve o sırada yaptığım Avrupa yolculuğunu anlatarak, anabaşlıkların üzerinden geçeyim. Ancak hemen öncesinde Atlanta'da, çalıştığım Emory Üniversitesi'nde, bilim ve din buluşmasına katıldım. Dalai Lama, en sevdiği konu olan şefkat üzerine bir konuşma yapıyordu. Şefkatli olmak bana hayat için mükemmel bir tavsiye gibi geldiğinden, saygıdeğer konuğumuzun mesajını canıgönülden kabul ettim. İlk tartışmacı olarak, kırmızı ve sarı kasımpatılar denizi içinde yanına oturdum. Ona hitap ederken ve ondan bahsederken "hazretleri" dememi tembih etmişlerdi ama ben her türlü hitaptan uzak durmaya çalıştım. Gezegenin en takdir edilen adamlarından biri ayakkabılarını çıkarıp sandalyesinin üzerinde bağdaş kuruyordu, başına turuncu harmanisiyle aynı renkte kocaman bir beyzbol şapkası takmıştı ve üç bini aşkın seyirci ağzının içine düşecek gibi onu dinliyordu. Sunumumdan önce, organizasyonu yapanlar, lisanı münasiple, kimsenin beni dinlemeye gelmediğini ve orada bulunan herkesin onun bilgeliğinin incileri için geldiğini hatırlattılar bana.

Konuşmamda hayvanlardaki özgecilik üzerine son verileri sıraladım. Mesela, maymunlar kendi yiyeceklerinin bir kısmını kaybetseler bile, bir arkadaşlarının yiyeceğe ulaşması için bir kapıyı gönüllü olarak açıyorlardı. Kapuçin şebekleri de, farklı renklerde markalarla alışveriş yaptığımız bir deneyde yan yana konulduklarında başkaları için ödül almaya istekliydi. Markalardan biri sadece kapuçinin kendisine ödül getiriyordu, bir diğeri ikisine birden. Çok geçmeden kapuçinler "toplumdan yana" markayı tercih etmeye başladılar. Bunun nedeni korku değildi, çünkü korkacak fazla bir şeyi olmayan egemen kapuçinler aslında en cömert olanlardı.

Kendiliklerinden iyilik yaptıkları da oluyordu. İhtiyar bir dişi olan Peony, Yerkes Primat Merkezi arazi istasyonunda, günlerini dışarıda diğer şempanzelerle geçirirdi. Hava kötü olduğunda, arteriti azdığı için yürümekte ve tırmanmakta zorluk çekerdi ama diğer dişiler onun dışarı çıkmasına yardım ederlerdi. Peony oflaya puflaya çok sayıda maymunun birbirlerini tımar etmek için toplandığı tırmanma iskelesine çıkmaya çalışırdı. Sonra onunla akrabalığı olmayan genç bir dişi arkasına geçer, Peony ötekilerin yanına çıkana kadar iki eliyle birden tombul kıçından zar zor iterdi.

Peony'nin kalkıp ağır ağır epey uzak mesafedeki çeşmeye doğru yürüdüğünü de görmüştük. Genç dişiler bazen ondan önce koşar, biraz su alır ve geri gelip Peony'ye verirlerdi. İlk başta ne olduğunu anlamamıştık çünkü tek gördüğümüz dişilerden birinin ağzını Peony' nin ağzına yaklaştırmasıydı ama bir süre sonra şablon netleşti: Peony ağzını iyice açıyor, genç dişi de suyu içeri püskürtüyordu.

Böylesi gözlemler yeni gelişmekte olan ve sadece primatlar değil köpekler, filler, hatta kemirgenler üzerinde araştırma yapan hayvan empatisi alanını destekliyor. Bunun tipik bir örneği, üzgün arkadaşlarını sarılıp öperek teselli eden şempanzelerdir ve buna öyle sık rastlanır ki kayıtlara geçmiş binlerce vaka vardır. Memeliler birbirlerinin duygularına karşı duyarlıdır ve muhtaç durumda olanlara yardım ederler. İnsanların evlerini, mesela iguanalar ve kaplumbağalarla değil de tüylü etoburlarla doldurmasının nedeni, memelilerin bir sürüngenin asla sunamayacağı bir şey sunmasıdır. Şefkat verirler, şefkat isterler ve biz nasıl onların duygularına tepki veriyorsak onlar da bizim duygularımıza tepki verirler.

Dalai Lama bu noktaya kadar dikkatle dinlemişti ama tam o sırada şapkasını kaldırarak sözümü kesti. Kaplumbağalar konusunda daha fazla bilgi edinmek istiyordu. En sevdiği hayvan kaplumbağaydı, kim bilir belki dünyayı sırtlarında taşıdıkları düşünüldüğü için. Budist lider, kaplumbağaların da empatiden nasibini alıp almadığını merak ediyordu. Dişi deniz kaplumbağasının yumurta bırakacak en iyi yeri bulmak için nasıl karaya çıktığını, böylece müstakbel yavrularına duyduğu sevgiyi gösterdiğini anlattı. Yavrularıyla karşılaşacak olsa anne nasıl davranırdı acaba, diye merak ediyordu. Benim için bu örnek empatiye delalet etmiyor. Sadece kaplumbağaların yumurtlayacak en iyi ortamı bulacak şekilde önceden programlandığını gösteriyor. Kaplumbağa gelgit çizgisinin üzerinde kuma bir çukur kazar, yumurtalarını içine bıraktıktan sonra çukuru örter, arka ayaklarıyla kumu iyice sıkıştırdıktan sonra da yuvayı bırakıp gider. Yavrular kuluçkadan birkaç ay sonra çıkar ve ayışığı altında okyanusa koşarlar. Annelerini hiç tanımazlar.

Empati için başkalarının farkında olmak, onların ihtiyaçlarına duyarlı olmak gerekir. Muhtemelen memelilerde, annelerin yavrulara bakmasıyla başlamıştır ama kuşlarda olduğuna dair kanıtlar da vardır. Bir keresinde Avusturya'nın Grünau şehrindeki Konrad Lorenz Araştırma İstasyonu'nu ziyaret etmiştim. Burada büyük kafesler içinde kuzgunlar vardı. Gerçekten çok etkileyici kuşlar, özellikle de güçlü, kara gagaları suratınızın dibinde, omzunuza tünedikleri zaman! Bana öğrenciyken baktığım evcil cücekargaları hatırlattı. Grünau'da biliminsanları, kuzgunlar arasında aniden patlak veren kavgaları izlemişler ve kenardan seyredenlerin gerginliğe nasıl tepki verdiklerini görmüşlerdi. Kaybedenlerin arkadaşları ya onlara sokuluyor ya da gagalarıyla gagalarına dokunarak teselli ediyordu. Aynı istasyonda, Lorenz'in kaz sürüsünün torunlarına, kalp atışlarını ölçen aletler takılmıştı. Her yetişkin kazın bir eşi olduğundan, bu ölçümler empati konusunda bir fikir veriyor. Kuşlardan biri başka bir kuşla kavgaya tutuştuğunda eşinin kalp atışları hızlanıyordu. Hatta eşi kavgaya karışmasa bile kalp atışları kavgadan endişe duyduğunu gösteriyordu. Kuşlar da birbirlerinin acılarını hissediyorlar.

Hem kuşlarda hem de memelilerde bir nebze olsun empati varsa, bu kapasite sürüngen atalarına kadar uzanıyor olsa gerek. Ama bütün sürüngenler değil çünkü çoğu yavrularına bakmaz. Limbik sisteme duyguların beşiği diyen Amerikalı sinirbilimci Paul MacLean'e göre, bakım davranışının en önemli işareti yavruların "kayboldum" çağrısıdır. Küçük maymunlar bunu daima yapar: Anneleri onları geride bıraktığında, dönene kadar bağırırlar. Tek başına bir ağaç dalında otururken sefil bir halleri vardır, belli birine yönelmeyen "kuu" sesleri çıkarırlar uzattıkları dudaklarıyla. MacLean yılan, kertenkele, kaplumbağa gibi çoğu sürüngende "kayboldum" seslenmesinin olmadığını tespit etmiştir.

Ancak birkaç sürüngen, yavru sıkıntıda ya da tehlike altında olduğunda seslenerek anneyi yardıma çağırır. Hiç elinize bebek timsah aldınız mı? Aman dikkat çünkü epey keskin dişleri vardır ama aynı zamanda gırtlaklarından gelen bir çığlık atarlar ve bu sesi duyan anne timsah sudan uçarak çıkar. Böylece sürüngen duygularından şüphe etmek neymiş öğrenirsiniz!

Bunu Dalai Lama'ya da anlattım ve sadece bağ kurabilen hayvanlarda empati bulunmasını beklediğimizi ve az sayıda sürüngenin bu niteliğe sahip olduğunu söyledim. Bu onu tatmin etti mi bilmiyorum, çünkü o, timsah ailesinin o vahşi dişli canavarlarını değil, çok daha sevimli görünen kaplumbağaları sormuştu bana. Ancak görünüş aldatıcı olabilir. Timsah ailesinin bazı üyeleri yavrularını büyük ağızlarında ya da sırtlarında hassasiyetle taşır ve tehlikelere karşı korurlar. Hatta bazen ağızlarındaki eti kapmalarına ses çıkarmazlar. Dinozorlar da yavrularına bakarlardı ve devasa deniz sürüngenleri olan plesiosaurlar muhtemelen doğum yapıyorlar, şimdiki balinalar gibi suda tek bir canlı yavru dünyaya getiriyorlardı. Bütün bildiklerimiz şunu gösteriyor ki bir hayvan ne kadar az sayıda yavru dünyaya getirirse onlara o kadar iyi bakar, bu yüzden de plesiosaurların çok özenli anneler olduğu düşünülür. Tıpkı, bilimin tüylü dinozor kabul ettiği kuşlar gibi.

Beni daha da fazla sıkıştıran Dalai Lama birden kelebeklere atlayıp onlardaki empatiyi sordu, ben de kendimi espri yapmaktan alıkoyamadım: "Onların empati gösterecek zamanı yok çünkü sadece bir gün yaşarlar!" Kelebeklerin kısa hayatı aslında bir şehir efsanesidir ama bu böcekler birbirlerine karşı her ne hissediyorsa, o şeyin empati olduğunu zannetmiyorum. Dalai Lama'nın sorusunun ardındaki büyük çıkarımı, bütün hayvanların kendileri ve yavruları için ellerinden gelenin en iyisini yaptığı fikrini küçümsemek için söylemiyorum bunu. Bu açıdan bakıldığında bütün hayat özenden ibarettir, bilinçli bir özen olmasa da bir tür özendir bu. Dalai Lama, hayatın kökeninde şefkatin yattığı fikrine ulaşmaya çalışıyordu.

...

Notlar


(1) S'Hertogenbosch diye de bilinen şehir 12. yüzyılda Güney Hollanda'nın eyalet başkentiydi. Bosch'un hayatta olduğu zamanlarda (1450-1516) Utrecht'ten sonra ülkenin en büyük şehriydi. Yukarı
(2) 2007'de Al Sharpton ve Christopher Hitchens, New York Halk Kütüphanesi'nde (NYPL) din üzerine bir tartışma yaptılar; bkz. www.fora.tv Yukarı
(3) Yazı "The Stone"da yayımlandı, 17 Ekim 2010, opinionator.blogs.nytimes. com/2010/10/17/morals_without_god/.. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Fatih Gökhan Diler, ''Ahlaklı olmayı bonobolardan öğrenmeye ne dersiniz?'', Agos Kitap, Eylül 2013

Bir Rönesans insanı, 15. ve 16. yüzyılda yaşamış olan Hollandalı ressam Hieronymus Bosch başyapıtı sayılan 'Dünyevi Zevkler Bahçesi' adlı, üç parçalı ve içinde bolca çıplak figürün olduğu tablosunu cennetteki masumiyete adamıştır. 'İnsanlığın cennetten kovulmadan önceki halini ya da belki hiç kovulmamış gibi suçluluk ve utançtan azade halini' gösterir.

''Dünyevi Zevkler Bahçesi''

Adını, Ressam Hieronymus Bosch’tan alan Hollanda kenti Den Bosch’ta dünyaya gelen primatolog Frans de Waal, ünlü sanatçı için “Gerçeküstü imge dünyasını, simgeciliğini, Tanrı’nın azalan etkisi altında insanlığın evrendeki yeriyle kurduğu ilişkiyi daima sevdim” diyor. Primatların arasında ahlakı, cinselliği, dini ve pek çok şeyi, yani insanı arayan bir bilimadamı olan de Waal ile New York Times gazetesinin The Stone adlı blogunda, 'Tanrısız Ahlak?' başlıklı yazısıyla tanışmıştım, daha sonra Metis’ten çıkmış olan İçimizdeki Maymun kitabını okuma fırsatım oldu. ‘Dünyevi Zevkler Bahçesi’ tablosunun karşısına geçtiğinde kendisinin yorumu ''Benim gibi bir primatolog için çıplaklık, cinselliğe ve üretkenliğe yapılan göndermeler, bol miktarda kuş ve meyve ve gruplar halinde hareket etmek tümüyle tanıdık şeylerdir ve dini ya da ahlaki bir yorum gerektirmez.'' oluyor. Bir Rönesans sanatçısı olan Bosch ise tablosundaki din ve ahlakın toplumdaki yerini sorgular, ‘Dünyevi Zevkler Bahçesi’nin sağ panelinde, utanç duymayan, ahlaka inanmayan çıplaklar değil, aksine rahipler, rahibeler, savaşçılar cezalandırılır. Ahlakın ve dinin toplum içindeki yeri belki de asla yok olmayacak bir kavga konusu.

Tanrısız bir dünya mümkün müdür? Ya da böylesi bir dünyayı iyi olarak tanımlayabilir miyiz? Her şeyden sorumlu birisi olmasaydı gayri ahlaki diyebileceğimiz ne kalırdı? De Waal, bahsettiğim blog yazısında ahlakın dinden önce geldiğini ve bizim de dahil olduğumuz primat ailesini inceleyerek ahlakın kökeni hakkında pek çok şey öğrenilebileceğimizi yazmıştı. Esasında aradığımız cevap bonobolarda olabilir. Peki, bonobo nedir?

Neredeyse insan

Karşılaştırmalı psikoloji alanında primatlar üzerine yaptığı çalışmalarla öncü bir isim olan Robert Mearns Yerkes’in kucağında iki küçük şempanzeyle çektirdiği meşhur bir fotoğrafı vardır. Daha doğrusu şempanze sandığı iki küçük maymunla... Bonobonun henüz bilinmediği dönemlerde karelenmiş bir fotoğraf. ABD’li uzman Yerkes, Batıya ulaşmış ilk canlı bonobolardan biriyle karşı karşıya olduğunu bilmeden, kucağında oturan iki maymundan birinin, bildiği tüm maymunlardan daha duyarlı ve empatik, hatta zeki olduğunu söylemişti. Ona ‘insansı dahi’ adını takmıştı ve 'Almost Human' (Neredeyse İnsan) kitabında bol bol bu ‘şempanzeden’ bahsetmişti. Bonobo, ‘Pan’ yani genel kullanımıyla şempanze olarak ifade ettiğimiz, aslında ‘adi şempanze’ ve ‘pigme şempanze’ ve/veya 'cüce şempanze' olarak iki farklı türü olan bir cinse ait. Her ne kadar kategorik olarak aynı cinse dâhil edilse de cüce şempanze yani bonoboları, adi şempanzeden ayıran çok belirgin özellikler var.

Bonobo, insana benzer dik duruşu, anaerkil ve eşitlikçi toplum yapısı gibi unsurlarla farklılaşıyor, cinsellik ise bir üreme işlevinin yanında sosyal belirleyiciliği olan bir şey. Bonoboların en az şiddete başvuran memeli olduğunu da söyleyelim.

Bonobolar canları istediği gibi davranmaz. Değerleri insan toplumlarında şahit olduğumuz ahlakın altında yatan değerlerden çok da farklı değildir. Topluma uyum sağlamaya çalışır, kurallara boyun eğer, başkalarıyla empati kurar, bozulan ilişkileri onarır ve haksızlığa karşı durur. De Waal’den aktarıyorum: ''En zorlu iş, ileri, dinin ötesine geçmek, özellikle de yukarıdan aşağı ahlakın ötesine. En bilinen ‘ahlak kurallarımız ahlaki bulduğumuz şeyler hakkında güzel özetler sunuyor ama kapsamları dar, hem de gediklerle dolular. Ahlakın, başka hayvanların davranışlarında görülen, çok daha mütevazı bir başlangıcı var. Son on beş, yirmi yıldır bilimin öğrendiği her şey, ahlakın, kötü insan doğası üzerindeki ince bir cila olduğu yolundaki karamsar düşünceyi yalanlıyor. Aksine, evrimsel mazimizin büyük yardımı olmasa asla bu kadar ileri gidemezdik.''

Bonobodan ateiste tavsiyeler

Frans de Waal zamanımızın en ünlü primatologları arasında ve bu alanın en prestijli pozisyonlarından birini, Yerkes Ulusal Primat Araştırmaları Merkezi’nin müdürlüğünü yürütüyor. 1980’lerden bu yana primatlar ve özellikle bonobolar üzerine çalışan de Waal, primatlarda toplumsal ilişkiler ve sorun çözme yöntemlerinin yanı sıra insan toplumunda ahlak ve adaletin kökenlerini araştırıyor. Aynı zamanda dili oldukça iyi kullanan bir yazar olduğunu da ekleyelim. Daha önce Metis’ten çıkan ‘İçimizdeki Maymun’ adlı kitabın yanına oldukça başarılı iki kitap katıldı. İlki tekrar Metis’ten, de Waal’in yine itinayla kaleme aldığı 'Bonobo ve Ateist: Primatlar Arasında İnsanı Aramak' ve ALFA Yayınları’ndan çıkan, de Waal’in editörlüğündeki bir derleme, 'Köken Ağacı: Primat Davranışı İnsanın Toplumsal Evrimi İçin Ne Söyleyebilir?'.

Bir türlü bulunamayan anahtar

Rönesansın kuzeydeki temsilcisi olarak adlandırılan ressam Hieronymus Bosch’un hayatı hakkında, hele fikirleri ve inançları hakkında çok az şey biliyoruz ve onu tam manasıyla anlayamadığımız da bir gerçek. Sanat tarihçilerinin ve diğer ilgililerin ortaya koyduğu çıkarımlardan emin olamasak da, bir şekilde yorumlamaya çalışıyoruz. Alman sanat tarihçisi Erwin Panofsky bu durum hakkında ''Kilitli odanın kapısına birkaç delik açtık ama anahtarı bir türlü bulamadık.'' der. Bosch, ünlü tablosunun sol kanadında çamurlu su birikintilerinde kendiliğinden üreyen tuhaf ve biçimsiz mahlûklar resmetmiştir. Hollandalı, evrimci tınılar taşıyan bu parçayı hemen Âdem’le Havva’nın ayakları dibine yerleştirerek belki de kışkırtıcı bir tavır takınmak istemiştir. De Waal’in tanımıyla “Mütevazı hayat biçimleriyle insanlığın yaratılması arasında bir bağlantı kuruyor gibidir.” Çağdaşımız olan diğer Hollandalının niyetinin, bir başka mütevazı hayat biçimine sahip olan bonobolar aracılığıyla kışkırtmak olduğunu ve bunu çok tutarlı bir şekilde başardığını da ekleyelim. ‘Bonobodan Ateiste Tavsiyeler’ bölümü özellikle çok keyifli.

Devamını görmek için bkz.

Niyazi Zorlu, ''O ne bonobo o!'', Radikal Kitap Eki, 13 Eylül 2013

Çatışmaları sevişmelerle çözen bonobolardan alınacak çok dersimiz var. Bonobolara maymun demeye ve hatta ''insan'' dememeye şahit istiyor. Doğrusu ateist olmayan birinin bu şahitliği üstlenmesi çok zor.

Frans De Waal’in İçimizdeki Maymun: Biz Neden Biziz? kitabını bilenler bilir –belgesellere bayılan, dini bütün, ailesi çekirdek, cinselliği düz, dedikleri dedik bütün tv’lerin iyisi mi görmezden gelecekleri bir maymun türüdür bonobo. Ne de olsa sevimli penguenler (şefkat) ve yırtıcı aslanlar (şiddet) arasında gidip gelen hayali bir doğada sere serpe biseksüel/eşcinsel, inadına ana erkil ve alabildiğine barışsever bonobolara yer açmak hiç kolay değildir. Bu nedenle “Erasmus” diye hatırlatıyor bize De Waal kitabın ta en başında, ''cinsellik konusunda son derece netti: Cinsel heyecanın utanç verici olduğu ve zührevi uyarımın doğadan değil günahtan katlandığını söyleyenlere hiç tahammülüm yok. Hakikate bu kadar uzak bir şey olamaz. Sanki bu tür tahrikler olmadan işlevini yerine getiremeyecek olan evlilik suçtan muaf tutulmuyor. Peki diğer canlılarda bu tahrikler nereden geliyor? Doğadan mı günahtan mı?''

Hazır günah demişken hatırlatalım -Tanrısızdırlar ama bu bonobolarda Tanrı korkusu vardır: Zor durumdakilerin, hasta ve yaşlılarının yardımına koşarlar, yiyeceklerini açlarla paylaşırlar, ölüm döşeğindeki dostlarının başlarında beklerler, empati kurmanın ustasıdırlar, çocukların yaramazlıklarını hoş görürler, (biz çocukları coplarla ve ''sivil'' tekmelerle katledilmiş ailelere bir ''geçmiş olsun'' dileğini göndermeyi çok gören bir devletin sınırları içinde büzüleduralım) birbirlerinin yaralarının başında toplanmak nedir bilirler: Bir bonobo en küçük bir yara bile alsa, incelemek, yalamak ya da tımar etmek için etrafını hemen başkaları sarar.

Sahi utanma yok muydu bizde

Bonobo deyince sorular ayak olmanın kıymetini bilen başlara üşüşür: Onlardaki ve hatta bizdeki merhametin, iyiliğin, empati kurma yeteneğinin kaynağı nedir? Dinler mi? Dinler, özellikle tek tanrılı olanlardan önce biz ahlaksız mıydık? Dinler tebliğ edilmeden önce biz acıma nedir bilmez miydik? Dinler olmasa insafımız mı kururdu bizim? Önümüze gelene bir tekme indirip herkesi sıraya dizmek, günahlarımıza günah eklemek için yanıp tutuşur muyduk? Şehvet içinde Babil kulelerine mi tırmanırdık? Sahi utanma yok muydu bizde haç çıkarmadan, alnımız secdeye değmeden önce? De Waal, çok önceleri İçimizdeki Maymun’da sezdirdiği ama açıkça sormaya cesaret edemediği bu türden soruları Bonobo ve Ateist’te rahatlıkla soruyor… Ama kendisinin sık sık bir nevi din/katı bir inanç olarak tanımladığı sekter bir ateizme düşmeden.

Bonoboluktan nasibimizi alabilir miyiz? Beraberce avlanmak mümkün mü? ''Bonobo dayanışması, şempanzelere nazaran daha çok toplumsal bağa izin veren bir habitat sayesinde mümkün olur. Şempanzeler dağınık yiyecekleri ararken küçük gruplara bölünmek ya da tek başlarına uzun mesafeler katetmek zorunda kalırlar. Bonobolar farklıdır. Birlikte kalırlar, yavaşlayanları beklerler, ağaçların üzerinde yüksek yuvalar yaparken, topluluğu yeniden bir araya getirmek için ‘günbatımı seslenmeleri’ korosuna katılırlar.''

Bonobo ve Ateist’i okuduğunuzda çatışmaları sevişmelerle çözen bonobolardan alınacak çok dersimiz olduğunu görüyorsunuz. Bir kere bonobolara maymun demeye ve hatta ''insan'' dememeye şahit istiyor. Doğrusu ateist olmayan birinin bu şahitliği üstlenmesi çok zor gözüküyor. Ne de olsa De Waal bütün dinlerin hilafına insanın da bir hayvan olduğunu hatırlatıyor ve onu hayvanlıktan ayırma girişimlerinin arkasında yatan günümüzün ve geçmişin saiklerini yeri geldikçe ifşa ediyor. Mesela insanın dört-elli bir primattan türediğini Darwin’den çok önce tahmin eden Lamarck’ın bu cüretinin bedelini ağır ödediğini, yoksulluk içinde öldüğünü ve (Fransız) ''Academie önünde okunmuş en alaycı ve aşağılayıcı vefat konuşmalarından biriyle uğurlandığı''nı da öğreniyoruz.

Bu ''nahoş sapkınlık''

Nice ''aydınlanmacı''yı ve dini bütünü bir araya getiren endişeler günümüzde de pek çok biliminsanını, bonobo gözlemcisini bile bilim(sel)likten çıkarıyor. “Her şeyleri iyi hoş da, şu ‘huy’ları, şu eşcinsellikleri, hani şu dişilerin genital organlarını birbirine sürtüp, orgazm çığlıkları atmaları yok mu?!” şeklinde özetlenebilecek bir endişe bu. İnanılmaz ama gerçek!.. Bu ''nahoş sapkınlık''ı hetero dünyalarıyla bağdaştıramayan biliminsanları bu bariz ve (epeydir) yasal cinselliğe hâlâ dostane yorumlar, oyun/şaka kuramları getirmeye çalışıyorlar.

Bu zihniyete bonobolardan daha kötü haberler de var: Hemcinsleriyle sevişme yoluyla tanışmaktan geri kalmayan dişi bonobolar erkekleri de yönetiyorlar. Erkekler hayırlı ve barışçıl evlatlar oldukları sürece bir ömür boyu analarının etekleri dibinde yer alabilirler. Ancak hele ki erkeklik taslamaya kalksınlar, dişi ya da erkek başkalarına zorbalıkta bulunsunlar, bonoboların dişileri anne manne dinlemiyor ve birlik olup bu “erkek”in süngüsünü/palasını düşürüveriyorlar. Üstelik, dişiler birden çok erkekle ilişkiye giriyorlar, yani çocuklarına gruptaki hemen bütün erkeklerin babalık yapmalarını sağlıyorlar. Dedik ya, sevimli penguenler dururken, kim ne yapsın bu anaerkil ve tırnak içinde “sapkın” bonoboları Allah aşkına!

Kitabın en önemli yanlarında birini hiç kuşkusuz inanç/din olgularını sorgularken De Waal’in –belli ki- çok sevdiği ressamlardan biri olan Hieronymus Bosh’un Dünyevi Zevkler Bahçesi adlı tripliğe dair bir analizi kitabın bütününe yayması oluşturuyor- ahlak ve din sorgulamaları söz konusu olduğunda Bosh’un bu dünyevi olduğu kadar uhrevi de olan eseri De Waal’e ve kitabına oldukça elverişli zemin yaratıyor.

Bonobo ve Atesit okura insanın barıştan yana bonobo ile şiddete meyilli, saldırgan şempanze arasında gidip geldiğini hatırlatıyor. Geleceği belirleyecek önemli soruyu soruyor: Biz hangisinin yanında olmayı seçeceğiz? Savaş tamtamlarının çaldığı şu zamanlarda kendimize hangi maymun grubunu yakıştıracağız?

Devamını görmek için bkz.

R. Barış Ünlü, ''Şempanze siyasetine karşı bonobo direnişi!'', Demokrat Haber, 12 Eylül 2013

Şempanze ve bonobo, insanın en yakın iki akrabası. İkisiyle de % 99’a yakın DNA benzerliğimiz var. Evrim sürecinde onlardan yaklaşık 6 milyon yıl önce ayrılmışız. Onlar da birbirinden 2 milyon yıl kadar önce. Akrabalarımızdan şempanze olanı çok daha iyi tanıyoruz. Bu, hem zoologlar tarafından daha çok çalışılmış olduğundan, hem de davranışları biz insanlara daha çok benzetildiğinden ötürü böyle. 20. yüzyılda yaşanan soykırımlar, dünya savaşları, ırkçı rejimler, diktatörlükler ve diğer kitlesel gaddarlıklar insanın doğasında şiddet olduğu görüşünü güçlendirdi. Yine aynı yüzyılda zoologlar sayesinde giderek artan şempanze bilgimiz bu tezi sadece doğruluyordu.

Şempanze davranışlarının insanı andırdığına şüphe yok. Şempanze toplumlarında erkekler egemen; dişilere karşı şiddet yaygın; grup-içi sorunlar çoğu zaman şiddetle çözülüyor ve bu bazen öldürmeye kadar varıyor. “Mülkiyetçi” ve yayılmacı şempanzelerde grup-dışı komşu şempanzelere karşı bazı zoologların “yabancı düşmanlığı” dediği bir duygu hâkim. Erkek şempanzeler iktidara gelmek ve iktidardan düşmemek için her şeyi göze alabiliyor. İktidarda kalmanın ve iktidara gelmenin en bilindik yollarından biri koalisyon kurmak; iktidarının sallanmakta olduğunu düşünen liderlerde paranoyak eğilimler ve öfke yönetememe sorunları baş gösteriyor.

Bize genetik olarak aynı ölçüde yakın diğer akrabamız bonobo ise çok az biliniyor. Bonobonun ayrı bir tür olduğunun göreli olarak geç (1929’da) keşfedilmesi bilgisizliğimizin bir nedeni. Ancak asıl neden bonoboların kararlı bir sansüre uğraması. Özgür cinsel hayatları homofobikler ve muhafazakârlar başta olmak üzere çoğu insanın huzurunu kaçırıyor. Doğamızın bastırdığımız bir yanını hatırlatıyor bu. Ama mesele sadece cinsellik değil. Bonobolar aynı zamanda eşitlikçi ve barışçıl insanımsılar. Toplumlarında dişiler egemen; grup içi şiddet yok denecek kadar az ve olduğunda da bu asla öldürmeye kadar varmıyor; empati, şefkat ve diğerkâmlık kapasiteleri çok gelişmiş; grup-dışı komşu bonobolarla sınır boyundaki sorunlarını savaşarak değil, sevişerek çözüyorlar. Bütün bu özellikler bonobonun sansürlenmesine neden oluyor, çünkü bonobo bize daha eşitlikçi, daha özgür, daha saygılı ve daha barışçıl bir toplum kurma kapasitemiz olduğunu hatırlatıyor. İçimizdeki şempanzeyle bir sorunu olmayanlar bile (ki çok azlar) içimizdeki bonobo fikrinden rahatsız olabiliyor.

İnsan: hem şempanze hem bonobo

Ünlü zoolog ve düşünür Frans de Waal akademik hayatının neredeyse tamamını şempanze ve bonobolara adamış. Yaklaşık 30 yıldır bu akrabalarımızın ve insanların davranışlarını üzerine mukayeseli çalışmalar yapıyor. İkisi Türkçeye de çevrilmiş çok sayıda kitabında (''İçimizdeki Maymun'' ve ''Bonobo ve Ateist'' Metis tarafından yayımlandı.) bıkmadan usanmadan vurguladığı önemli bir tezi var: İnsanın içinde şempanze olduğu kadar bonobo da vardır. De Waal insanın doğasında iki eğilimi de barındırdığını, ancak bunun huzursuz bir birliktelik olduğunu vurguluyor: ''İyi bir günümüzde bir bonobonun olabileceği kadar tatlıyken, kötü bir günümüzde bir şempanzenin olabileceği kadar zorbayız ve şiddet doluyuz.''

İnsan, içindeki şempanze potansiyelini de bonobo potansiyelini de uçlara taşımıştır. Şempanzenin iktidar hırsı büyük ölçüde dişilere sahip olmakla ilgiliyken, insan buna devlet iktidarını ve sınırsız sermaye birikimini de ekledi. Bonobonun empatisi ve sevecenliği büyük ölçüde karşılaştığı bonobolarla sınırlıyken, insan hiç görmediği ve görmeyeceği insanlarla ve hayvanlarla empati kurabiliyor, onlar için maddi varlığından ödün verebiliyor, kimi zaman ölümü bile göze alıyor. Bir gerçekçi şöyle diyebilir: İnsan hem ahlaksızlığı hem de ahlaklılığı en radikal şekillerde tecrübe eden bir tür. De Waal ise şöyle tarif ediyor: ''Şempanzelerden daha sistematik olan gaddarlığımızla ve bonobolardan daha güçlü olan empati yeteneğimizle, açık ara en bipolar [çift kutuplu] maymunlarız … Aynı kişide sevecenlik ve gaddarlık, yücelik ve bayağılık, bazen de hepsini birden bulabiliriz.''

Tabii bu bipolar halimiz tek tek bireylerin gündelik hayatında yansımasını bulsa da, aynı şeyi insan toplumunun iktisadi ve siyasi üst katmanları için söylemek zor. Siyasi ve ekonomik piramitlerin en yukarılarında şempanze siyaseti geçerli. İktidara gelmek ve durmadan daha çok sermaye biriktirmek için insanların yapmadığı şey yok. Üst katmanlardakiler, üstlere çıkmak isteyenler ve yeteneklerini üsttekilerin hizmetine koşanlar içlerindeki bonobo eğilimlerini zaman içinde ister istemez öldürüyorlar. Ancak bununla da yetinmiyorlar, çünkü yetinemezler. İktidarlarını ve zenginliklerini sürdürebilmek için alttakilerin bonobo eğilimlerini de -eşitlik, empati, sevecenlik ve barışçıllık- kimi zaman zorla, kimi zaman ideolojiyle, kimi zaman korkutarak, kimi zaman mükafatlandırarak, çoğu zaman da hepsini birden kullanarak bastırmaya çalışıyorlar. Ancak bu hiçbir zaman tam olarak başarılı olamıyor. Başarıya en yakın olunduğu anda insanlar ayaklanıyor, insanın içindeki bonobo şempanzenin yayılmacılığına karşı direniş gösteriyor. Çünkü yok olma tehdidi altındaki bonoboluğun kendisini insan yapan niteliklerden biri olduğunu içten içe biliyor.

Gezi direnişi ya da bonobo ayaklanmasi

Gezi Direnişi bir sosyolog tarafından yeni orta sınıfın tepkisi olarak okunabilir. Bir psikolog bireyleşen çocuğun babaya başkaldırışı diyebilir. Bir Marksist proleterleşen orta sınıfa, bir liberal sivil toplumun doğuşuna, bir muhafazakâr elitist laiklerin darbeciliğine vurgu yapabilir. Uzmanlığı primatoloji olan bir zoolog ise, Gezi’yi insanın içindeki bonobonun kendi yaşam alanını yayılmacı şempanzeye karşı koruması olarak görebilir.

Zoolog örneğin şöyle devam edebilir: İktidar tipik bir şempanze siyasetiyle her yeri fethetmek, her şeye sahip olmak, her yere sızmak, bütün muhalefeti ezmek istedi. Kadın üzerinde, devlet üzerinde, toplum üzerinde tam bir hâkimiyet kurmak arzusuyla dolup taştı. Ezdikçe ezdi, yedikçe acıktı. Henüz ezemediği her şeyi potansiyel bir tehdit olarak gördü, bu onu daha da hırçın ve paranoyak yaptı. Bunun üzerine toplumun bir kısmı, özellikle de bonoboluğun reel ve potansiyel hoşluklarının farkında olan kısmı, şempanze siyasetinin kendi varlığını tehdit ettiğini hissetti ve kendiliğinden ayaklandı. Ayaklanma bonobo direnişi olarak başladı ve şempanze iktidarını devirmek isteyen şempanze muhalefetine rağmen, bonobo direnişi olarak devam etti. Direnişe damgasını vuran eşitlikçilik, barışçıllık, çoğulculuk ve kadınlardı. Direniş, bonoboluktan kaynaklandığı için bonoboluğu daha da güçlendirdi. O nedenle birçok insanın eşitlikçilik duygusu ve empati kapasitesi direniş boyunca güçlendi. Eşitliğin ve yatay ilişkilerin ne kadar mutlu edebileceğini insanlar yaşayarak öğrendi. Daha önce yabancı düşmanı veya en azından duyarsız olan birçok insanın bile direniş günlerinde Kürtlerle empati kurmaya başlaması bunun sadece bir örneği.

Zoolog direnişçilere şöyle uyarı ve önerilerde de bulunabilir: Bonobolar şempanzeleri şempanze siyasetinde yenemezler. Şempanze siyaseti bunu bildiği için direnişi kendi oyununa çekmeye çalışır. Şiddette, riyada, çarpıtmada, koalisyon kurmada üstüne yoktur. Bonobolar bu oyuna girerlerse, ancak şempanzeleşerek ve muhalif şempanzelerle ittifak kurarak kazanabilirler. Bu da bonoboluğun kendini öldürmesi, yani şempanze siyasetinin yapmak istediğini kendisinin yapması demek olur. Şempanze siyasetinin yenemeyeceği şey şiddetsizlik, empati ve iyiliktir. Bu yüzden şempanze siyasetini ele geçirmeye çalışmaktansa, bonobo toplumunu daha cazip ve hoş hale getirmek gerekir. Böylece bonobo toplumu şempanze siyaseti aleyhine genişleyebilir. Başka bir deyişle bonobolar, iktidara gelmeseler de, şempanze iktidarının sınırlarını daralttıkça daraltırlar.

İnsanın ikili doğasını iyi bilen Frans de Waal gibi zoologlar, böyle bir analize şöyle bir not da düşebilirler: Kimse sadece şempanze veya sadece bonobo değil. Herkeste ikisi de var. Gezi Direnişi’ne katılanlar da ikisi birdendi. Bu nedenle, eğer gerçek bir dönüşüm başlatmak isteniliyorsa, dışımızdaki şempanze kadar içimizdeki şempanzenin de farkına varmak gerekir. Bu, fırsat bulduğunda herkesin ve her grubun kötülük yapabileceği, zorbalaşabileceği ve duyarsızlaşabileceği gerçeğini kabullenmek anlamına geliyor. İnsanlık tarihi bunun örnekleriyle dolu. Dolayısıyla kendi içimizdeki bonobo, ancak kendi içimizdeki şempanzenin farkına varırsak kazanabilir.

Devamını görmek için bkz.

Emre Caner, "İçimizdeki ahlak yasasının kökenleri", Sol Kitap Eki, 15 Ocak 2014

“İki şey var ki, üzerine ne kadar sık ve ne kadar derli toplu düşünürsek, zihin o kadar artan bir hayret ve hayranlıkla doluyor: Biri üzerimizdeki yıldızlı gökyüzü diğeri içimizdeki ahlak yasası,” diyor Immanuel Kant. Frans de Waal iseBonobo ve Ateist’te içimizdeki ahlak yasasının kökenlerine dair görüşlerini anlatıyor. Waal bir primatolog olduğu için ahlakın izini milyonlarca yıl öncesine dek sürebiliyor ve insan doğası denilen o muammanın daha iyi anlaşılması adına primat atalarımızın dünyasını mercek altına alıyor. Ayrıca bir primataolog olarak sadece kendi uzmanlık alanının sınırları içerisinde kalmıyor Frans de Waal. Felsefecilerden, sanat tarihine damga vurmuş tablolardan, edebiyattan, filmlerden örnekler vererek anlatısını zenginleştiriyor. Mesleki hayatında karşılaştığı ilginç olayları da hikâye kıvamında sayfalara ekleyerek kitabını sıkıcı bir bilimsel metin olmaktan çıkartıyor. Böylece kolay okunan bir popüler bilim kitabı haline geliyor Bonobo ve Ateist.

Peki, neyin nesidir bu bonobo diye soranlar için hemen cevap verelim: Bonobolar nesli tükenmekte olan bir primat türü. Onlar için kısa bir süre öncesine kadar “pigme şempanzeler” denirmiş. Ama Waal kaslı şempanzeleri body salonundan çıkmayan erkeklere benzetirken, bonoboların ise daha çok entelektüelleri andırdığını söylüyor! Şempanzeler gibi saldırgan olmayan bonoboların karakterini en iyi tarif eden felsefenin “savaşma seviş” olduğu söylenebilir. Frans de Waal şaka yollu geçmişimizde “hippi primatlar” yoktu diyor. Ama gerçekten de bonobo cinselliği ile ilgili epey bir külliyat oluşmuş durumda. Bonobo bireyleri arasında başlayan çatışmanın, cinsel ilişki ile (eşcinsel temaslar da dâhil) neticelenmesi oldukça sıradan bir durum. “Aynı anda hem savaşmak hem de sevişmek mümkün olmadığı için sahne hızla sosyalleşmeye döner,” diye ekliyor Frans de Waal. Bonoboların cinsellikleri kadar meşhur olan bir diğer özelliği ise eşitlikçi, barışçıl ve huzurlu koloniler kurmuş olmaları. Hal böyle olunca da bu sosyal primatlar üzerindeki ilgi günden güne artıyor.

Bonoboların beyinlerinde öz farkındalık, empati, mizah duygusu, özdenetim ve başka güçlü insani özelliklerle ilintili olduğu düşünülen ve iğ hücre denilen özel bir nöron türü saptanmış. Frans de Waal’ın temel tezlerinden biri de şu: “Ezelden beri nemli yağmur ormanlarında kalan bonoboların değişmek için daha az sebebi vardı. Bu asıl atamıza daha yakın olabilirler.”

İnsanın, ahlaki norm koyucu olarak manevi bir otoriteye ihtiyacı var mıdır? Bu temel etik sorunsalına net bir cevap veriyor Waal: Hayır. Ahlak dinden önce de vardı. Bakınız Bonobolar! Ahlak yukarıdan inmedi, aşağıdan inşa edilmeye başlandı. Daha doğrusu evrim sürecinde benliğin bir parçası olarak gelişti. Ahlakın temelinde topluluğa entegre olma güdüsü yatıyor. Çünkü ortak kurallara uyma en güçlü sosyalleşme güvencesidir. Aksi hal, yani yalıtım bireyin hayatta kalma şansını iyice azaltıyor.

Hobbes’un doğa durumu halindeki insanı tanımlamak için kullandığı meşhur “insan insanın kurdudur” ifadesini yanlışlayan birçok örnek mevcut Bonobo ve Ateist’te. İnsan; din, devlet, toplum sözleşmesi bilmezken de kendi ahlakını geliştirebilmişti. 2.5 milyon yıl süren avcı/toplayıcı yaşam biçiminin zorunlu eşitlikçi doğası, insanları sıkı bir dayanışma güdüsü ile donatmıştı. Bu dayanışmacı ilkeyi tehlikeye düşüren, bireysel çıkarı ön plana alan davranışları cezalandıran bir ahlaki norm da kendiliğinden oluşmuştu. Başka bir deyişle özgecilik evrimsel olarak doğamızda olan en güçlü duygulardan biri haline gelmişti. Birey için kısa vadede maliyeti olabilen özgeci davranış, toplum için uzun vadede kârlı oluyordu. Frans de Waal özgeciliğin memelilere özgü bir davranış olduğunun altını çiziyor ve onların dünyasını, güçlünün ayakta kaldığı bir savaş meydanı olarak gören görüşlerin sorgulanması gerektiğini belirtiyor. Özgeciliği, Waal’ın deyişiyle “iyiliğin hazzına” hizmet eden doğal bir eğilim olarak görmek mümkün: “İnsanların elinden gelen tek şeyin başkalarını sömürmek olduğunu düşünenler için (primatlarda olmayan) yüz kızarması hadisesi herhalde çok şaşırdıkları bir evrimsel muammadır… Kızarma bize ahlakı veren evrim paketinin bir parçasıdır.”

Bonobo ve Ateist’te bu konuların araştırılması sırasında yapılmış hayli ilginç deneylerden de bahsediliyor. Aynı işi yapan primatlardan birine ödül olarak nefis üzümler, diğerine ise salatalık veriliyor. Bir müddet sonra salatalık alanlar ellerindekini yere atıp, sinirleniyorlar. Hakkaniyetin sosyal hayvan geçmişimizden gelen bir duygu olduğu söylenebilir. Primatologlar bu duruma “eşitsizlik nefreti” adını takmışlar. “Toplumcu tercih testi” adı verilen bir diğer deneyde ise yeşil ve kırmızı renkte plastik jetonları getiren primat ödüllendiriliyor. Yan kafesteki bir başka primatın ödüllendirilmesi ise komşusunun getirdiği jetonun rengine bağlı. Sadece yeşil jeton geldiğinde ikisi de ödüllendiriliyor. Kırmızı jetonlar bencil, yeşiller ise toplumcu olarak isimlendirilmiş. Bu deneye katılan primatlardan onda dokuzu yan kafeste duran arkadaşını da düşündüğünden toplumcu rengin ağır bastığı seçimler yapar hale gelmiş.

Din ve bilimin yüzyıllar önce başlayan itiş kakışı Bonobo ve Ateist’te de kendine yer buluyor. Frans de Waal din karşıtı ateist propagandanın manasızlığından dem vuruyor ve Richard Dawkins gibi saldırgan ateistleri eleştiriyor. Bir Hollandalı olan yazar için din, eleştirilmesi gereken bir olgu değil. Dinin zararsız masallar olduğuna ve bu yüzden de ona saldırmanın anlamsızlığına inanıyor Waal. Güçlü bir seküler uzamı yerleştirmiş olan Kuzey Avrupa ülkeleri için bu yargılar geçerli olabilir. Ama yazar bunları söylerken, dinin sosyal hayatın hâlâ temel belirleyicisi olduğu ülkeleri pek de tahayyül etmiş gibi durmuyor. Ayrıca Waal, tarihten örnekler vererek dini toplumdan silme girişimlerini anlattığı satırlardaysa klasik bir antikomünizm söylemini benimsemiş gibi görünüyor.

Sonuç olarak primatlar hakkında tüm fikirlerimizi değiştirecek bir kitap Bonobo ve Ateist. Sosyal primatları daha yakından tanıdıkça hele onların içindeki ahlak yasasını keşfettikçe, insanı doğa karşısında eşsiz bir yere konumlandıran etiği bir kere daha sorgulamak zorunda kalıyor okuyucu. Ayrıca toplumcu güdünün hiç de söylendiği kadar zorlama bir motivasyon olmadığını anlıyor. Acımasız rekabetin, çetin koşulların karşısında insanı insan yapan en güçlü itki olarak boy gösteriyor dayanışma. Hem de primat atalarımızdan beri.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.