Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-974-0
13x19.5 cm, 96 s.
Liste fiyatı: 13,00 TL
İndirimli fiyatı: 10,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Richard Sennett diğer kitapları
Ten ve Taş, 2002
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yabancı
Sürgün Üzerine İki Deneme
Özgün adı: The Foreigner
Two Essays on Exile
Çeviri: Tuncay Birkan
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2014
2. Basım: Ekim 2017

Richard Sennett'in düşünce hayatı insanların şehirlerde nasıl yaşadıklarını araştırmakla geçmiştir. Bu kitapta bir araya getirdiği iki denemede kendi dönemlerinde dünyanın en büyük iki şehri olan Venedik ve Paris'i ziyaret ederek sürgünlerin hem coğrafi hem de manevi mekân içindeki durumu üzerine düşünüyor. İlk bölümde Rönesans dönemi Venediki'nde devletin dayattığı yabancılık statüsünün zengin bir topluluk kimliğine tercüme edildiği Yahudi gettosunu ele alıyor. İkinci bölümde ise siyasi sürgünlerin toplandığı on dokuzuncu yüzyıl Parisi'nde yerinden olma deneyiminin şehrin kültürüne nasıl sızdığını ressam Manet ve Rus yazar Herzen'in günlük notları üzerinden anlatıyor.

Son derece çarpıcı siyasi saptamalar ve kültürel gözlemlerle dolu bu küçük kitabın, özellikle antropolojik bir fenomen olarak milliyet ve milliyetçilik hakkında söyledikleri uzun bir tartışmayı hak ediyor.

İÇİNDEKİLER
Giriş

Venedik’teki Yahudi Gettosu
Sürgünler Bir Yuva Kuruyor

Yabancı
Manet’nin Aynası
OKUMA PARÇASI

Giriş bölümünden, s. 9-10

Bir yabancı olmanın ne demek olduğuna dair iki deneme var burada. Birincisi on altıncı yüzyılın şafağında küresel bir ticaret imparatorluğunun merkezi haline gelen Venedik’te geçiyor; söz konusu imparatorluğun idamesi için gerekli olan yabancıların çoğu şehrin kendisinde istenmiyordu: Almanlar, Yunanlılar, Türkler ve Yahudiler — Yahudiler en az istenenlerdi. Size düşman bir yerde bir hayat kurmaya çalışmak nasıl bir şeydi? 1960’larda Venedik’teki Yahudi gettosunu ilk kez ziyaret ettiğimde kendi kendime bu soruyu sormuştum. Adayı meydana getiren sessiz, ıssız adalar hâlâ İkinci Dünya Savaşı’ndaki tard edilmelerin ve toplu katliamların hayaletleriyle doluydu, Yahudilerin sinagogları silinip gitmiş, evleri de göçük vaziyetteydi. Ama çok eskiden, Rönesans’ın en parlak dönemlerinde, İspanya’dan sürülen Yahudiler burayı yuva haline getirmeyi başarmışlardı. Bunu yapma tarzları, yalıtılmış bir halde yaşamaya zorlanan başka sürgün ve göçmenlerin kendileri için nasıl bir cemaat yaratabildiği konusunda bir şeyler gösteriyor bize, bana kalırsa.

İkinci deneme zamansal olarak bize daha yakın yabancılar ve yabancılık hakkında. Hayatının büyük bölümünü Britanya’da sürgünde veya Kıta Avrupası’nda şehirden şehire sürüklenerek geçiren, on dokuzuncu yüzyılın büyük Rus reformcusu Alexander Herzen’in hayatı etrafında gelişiyor bu yazı. Herzen’in hikâyesini bana bir gece Isaiah Berlin anlatmıştı —filozof, Herzen’in hayat koşullarına, hayatta kalma stratejilerine ve duygularına daldıkça epey uzun bir gece olmuştu. Aslında Isaiah Berlin de sürgündeki bir Rus’tu ama ikisinin kaderleri dünyalar kadar farklı gelişmiş, Berlin Britanya’daki müesses düzenin kalbinde kendisine bir yer açmışken, Herzen yaşadığı her yerde yabancı olarak kalmıştı.

Herzen sıla özlemine ya da kendi kendine acıma tavrına yenik düşmek yerine, yaşadığı yerinden-olmayı anlamlandırmaya çalışmış, hatta bunu bir hayat tarzı olarak kucaklamıştır. Onu modern kılan da bu kucaklamadır. Yerinden-olma ve yer-değiştirme ekonomi ve siyasette yön verici olgular olmanın yanı sıra modern sanatın amblemleri haline de gelmişlerdir. Berlin Herzen’in hikâyesini katman katman anlatırken bu hayatın sanatlardaki yerinden-olma ile ne kadar bağlantılı olduğunu merak etmiştim; ikinci deneme işte bu bağlantıyı araştırıyor.

Bu iki deneme tematik olarak birbirine bağlı olmakla birlikte farklı yollardan ilerliyorlar. Birincisi daha düz bir tarihsel anlatım iken, ikincisi daha çok bir insanın hayatı —siyasete adanmış bir hayat— ile sanat pratikleri arasında bağ kurmaya yönelik bir deney mahiyetinde. Burada yayınlanan Venedik çalışması Ten ve Taş adlı kitabımda anlatılan getto tarihinin daha uzun bir versiyonudur; Herzen anlatımı da, yine, dostum Joseph Rykwert onuruna düzenlenen bir Festschrift için yazdığım bir denemenin daha uzun bir versiyonudur. Benden bu çok kısa kitabı toparlamamı istediği için ve yayıma hazırlama sürecindeki önerileri için Lucasta Miller’a teşekkür borçluyum.

Londra, 2011

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Sennett’in Yabancı'sı veya bir cemaat hayal ettik, yabancılar kirletmesin!" Edebiyat Haber, 12 Kasım 2014

Sürgün, göç, yerinden edilme gibi kavramlara çok yabancı olmadığımız bir coğrafyada yaşıyoruz. İnsanların yerinden edilmesi veya sürgüne gönderilmesi maalesef sadece birer antropoloji veya sosyoloji kavramı olmasının ötesinde anlamlara karşılık geliyor. Zorla göç etmek zorunda kalmış bir insan için yaşam hep bir yersiz yurtsuzluğa karşılık gelirken, kökensizlik, ait olamama, geçmişin bir resim gibi canlı ama bir o kadarda cansız hafızası yeni bir yaşamı zorlaştırıyor. Çünkü bir sürgün için yaşam her yerin yabancısı olmak demek. Richard Sennett’in Yabancı: Sürgün Üzerine İki Deneme adlı kitabı iki deneme üzerinden bahsettiğimiz olguları işliyor. Geçtiğimiz günlerde Metis Yayınları tarafından, Tuncay Birkan çevirisi ile basılan kitap, özellikle milliyetçiliğin antropolojik anlamları ve halk (volk) kavramı hakkındaki tespitleri ile kendisini oldukça önemli bir noktaya taşıyor.

Sennett ilk denemede Rönesans döneminde Venedik’te yaşayan Yahudi halkı ve dönemin gettolarını inceliyor. Tarih içinde yolu hep sürgünle kesişen Yahudi halkı bu dönemde sürgün yerine tecrit bir yaşama mahkum oluyor. Getto bir anlamda bedenin bir mekânda tecrit edilmesi anlamına geliyor. Kendi içinde kapalı bir yaşam sürülen gettolar, bu dönemin Yahudi halkı için bir anlamda kendi kaderini tayin hakkı sağlarken bir yandan da dışarısı ile ilişkisi yabancılık üzerinden kuruluyor. Çünkü getto dışına çıkan bir Yahudi devamlı olarak kimliğinin zarar göreceği tehdidini içinde taşıyor. Öte yandan getto dışındakiler için Yahudi halkı birçok fantezinin malzemesi oluyor. Çünkü birbirini tanımayan halklar için yabancılık her zaman tahayyülde olumsuz anlamlar içeren bir durum.

Sennett’in Rönesans Venedik’i üzerinden yabancılığı ve göçmenliği anlatma sebebi Venedik’in uluslararası bir şehir olması ile ilgili. Bu dönemde Yahudiler dışında; Türkler, Dalmaçyalılar, Yunanlılar, Almanlar gibi daimi göçmenleri de bünyesinde barındıran bir şehir olan Venedik, bünyesinde barındırdığı halklara şehrin vatandaşı statüsü vermiyor ve bu durum göçmenler arasında hak kodları oluşmasına sebep oluyordu. Venedik’te haklar karşılıklı güvene dayanan bir sözleşme statüsü ile sağlanıyordu. Sennet’e göre ekonomik haklar ile ifade özgürlüğü hakları arasında bir ilişki vardı. Çünkü ifade özgürlüğünün kökleri, sözlü sözleşmeyi esnek bir araç haline getiriyordu. Ayrıca yabancılar için oluşturulan gettolar yere ait haklar adı verilebilecek bir durumu ortaya çıkarıyordu. Bunun anlamı gettolarda yaşayanların diğer yabancıların saldırısına karşı korunması demekti. Gettolarda korunan yabancılar şehrin başka mekânında korunma hakkını kaybediyordu ki bunun anlamı bedenin neredeyse devamlı tecrit altında olmasıydı. Ancak dönemin Yahudi halkı bu durumu ironik bir şekilde olumlu karşıladı. Modern dünyanın ilk küresel şehri olan Venedik gettoya biçim veren dil ve hakları gettonun yapılışına bağlı olarak inşa ederek yer ve hak arayışını aynı anlama indirgemiş oldu böylece. Sennett’e göre bu “ikici” durum ekonomik sözleşme hakları ile şiddet karşısındaki bedensel haklar durumu, mekân içinde tecrit edilmeye bağlı kılınmıştı. Bunun sonucu modern dünyada bu ikiciliğin insan haklarının değerlerini eşitsizlemek üzerine kurulmasına sebep olmuştu. Ezilen gruplar, “organik bedenleri” korunuyor algısıyla bir anlamda özgür olduklarını düşünürken aslında tecridi ve kapatılmayı kabul etmiş oluyorlardı.

Sennett ayrıntılı bir şekilde incelediği Venedik Yahudi gettoları üzerinden devletin dayattığı yabacılık statüsünü ele alırken, Shakespeare’in “Venedik Taciri” oyunu üzerinden dönemin sanata yansımasını da ele alıyor. Çünkü Sennett’e göre; bu oyun özellikle Rönesans’ta şekillenmeye başlayan bir bağlantıyı, ifade özgürlüğü ile sözleşmenin kutsallığı arasındaki bağlantıyı, dramatize ediyor. Ona göre; Shakespeare bir dramatist olduğu için bu yamyamlık sözleşmesinde, keşfettiği konuşma özgürlüğünü, sanatsal bir amaca hizmet eder hale sokmuştur.

Kitaptaki ikinci deneme siyasi sürgünlerin mekânı haline gelen on dokuzuncu yüzyıl Paris’inde yerinden olma deneyimini ressam Mannet ve Rus yazar Herzen üzerinden ele alıyor. Bu bölümün en çarpıcı noktası 1848 devrimi ile farklı bir anlam kazanan millet, milliyetçilik olgusu hakkında söyledikleri. 1848 devrimi aslında Anderson’un deyimiyle hayal edilen bir cemaate karşılık geliyor. Yunanlılardan itibaren bir millete ait olmak tam bir insan olmanın kuralıdır. Ancak Batı tarihinin seyri içerisinde “millet” kelimesinin anlamı büyük ölçüde değişmiştir. Milliyet bazen bir din pratiğine göre bazen aristokratik hanedanlar, bazen de bir ana şehrin ticari ortakları ağını içermiştir. Ancak 1948 milliyetçiliği kitabın deyimiyle; “medeniyetimizde kolektif kimliğin apayrı bir versiyonu haline gelir.” Bu dönem milliyetçiliği adetlerin kutsal ve hakim kılındığı bir boyuta taşınır. Bu dönemde özellikle halk (volk) kendi kendisinin farkında olmayışı bakımından bir erdem kaynağı olarak görülür. Örneğin; köylüler kendilerini korumayı başarmışlardır. Çünkü onlar “diğer” gruplar ile daha temas ederek kendi “öz” durumları ile var olabilmişlerdir. Tolstoy’un yazdığı gibi; “köylülerin ahlaken üstün olmalarının nedeni zaman ve tarih içerisinde kendilerine dair herhangi bir farkındalıkları olmaması, fazla düşüncenin, verili hayatın sınırlarının ötesine geçerek, düşünmenin insanı için kemiren zehrinden azade olmalarıdır. Köylü tarihin aynasına bakmaz, sadece vardır, halk sessizdir.” Bu dönemde ne kadar az farkındalık o kadar iyi bir kimlik anlamı kazanır ve köylüler bu anlamda kendiliğinden ve kozmopolit olmayan yapıları yüzünden onurlandırılır.

Elbette bu durum yabancılık kimliği üzerinde oldukça olumsuz durumlara karşılık gelir. Çünkü yerlilerin yabancı ile teması kültürel anlamda “bulaşma ve kirlenme” anlamı kazanır. Bu nedenle yabancılık her anlamda öteki bir kimlik olarak kurulur. Böylece modern devlet bu antropolojik erdemden nasibini alır ve kendi steril alanını milliyetçilik üzerinden kurma gayretine girişir.

Bu yeni yabancılık durumunu Sennett Rus yazar Herzen üzerinden anlatır. Bunun nedeni Herzen’in yazılarının bilgi verici yanı, böyle bir durumda günlük hayatın nasıl sürdürülebileceğine dair ipuçları vermesi ve yabancı olmanın nasıl anlamlandırılacağını yorumlama tarzıdır. “Kademe, kademe içimde devrim oldu” der Herzen ve ekler; “Kendimdeki gücün farkındaydım. Herkesten gittikçe daha bağımsız hale geldim. Artık maskeli bale sona erdi, dominolar kaldırıldı, başların üzerindeki taçlar, yüzlerdeki maskeler düştü…” Sennet’e göre bu cümleler; sürgündeki tecridi bir erdem haline getirme, kendi etrafındaki dünyayı görme tarzını yeniden kurmaya başlama anlamına gelir. Kuşkusuz ki bu durum bir sürgün için hiç de kolay olmayacaktır.

Sennett’in Yabancı'sı sürgün olmanın ve yerinden edilmişliğin sanatla olan ilişkisini kurması bakımından da ayrıca üzerinde durmayı hak ediyor. Yabancı olmak, sürgün olmak, yerinden edilmek kavramlarına getirdiği farklı bakış açılarıyla kitap, Türkçeye kazandırılmış klasikler içerisinde yerini alırken, tek cümle ile özetlemek gerekirse bu cümle; Biz devletler bir cemaat hayal ettik; yabancılar kirletmesin! Şeklinde olabilir sanırım.

Devamını görmek için bkz.

Esin Dalay, "Sürgün olmanın dayanılmaz ağırlığı", Yurt Gazetesi Kitap Eki, 3 Ocak 2015

1943 Chicago doğumlu İngiliz asıllı sosyolog Richard Sennett, çalışmalarını şehir hayatının insanlar üzerindeki etkileri üzerine odakladı. Aslında Sennett'in yaşamı da tıpkı ele aldığı konular gibi hayli ilginç. Özellikle de ailesi... İspanya İç Savaşı'na katılmış komünist bir ailenin oğlu. Araştırmacı kişiliği O'nu sosyolojiye yönlendirdi. Kent ve kent kültürü, sınıflı toplum yapısı üzerine yürüttüğü çalışmalarıyla günümüzün en yetkin isimlerinde biri oldu. Halen MIT ve London School of Economics'de sosyoloji profesörü olarak çalışıyor, New York Üniversitesi'nde Sosyal Bilimler dalında dersler veriyor ve New York Institute for the Humanities'in (New York Beşeri Bilimler Enstitüsü) kurucu direktörü. Çalışmaları ile 2006 yılında Hegel ödülü sahibi olan Sennett, 2008'de ise 100 bin Euroluk Düseldorf Gerda Henkel Vakfı tarafından verilen 100,000 Euroluk Gerda Henkel ödülüne değer bulundu.

Yabancı kimliğiyle başa çıkmak

Sennett'in kariyerine dönecek olursak, yazarın sosyal bilimlere en önemli katkılarından biri, kentlerin modern dünya gerçekliği içerisinde bireysel yaşamları şekillendirişi ile ilgili. Sennett, eserlerinde insanların şehirlerde nasıl yaşadıkları ve şehir insanının sosyal ilişkileri üzerinde duruyor.

Metis Yayınları’ndan çıkan Yabancı başlıklı, hacim bakımından küçük kitabında şehirdeki yabancıların yaşayışını ve yabancı kimliğiyle nasıl başa çıktıklarını ele alıyor Sennett.

Yabancı, iki bölümden oluşuyor. Sennett, bu kitapta bir araya getirdiği iki denemede kendi dönemlerinde dünyanın en büyük iki şehri olan Venedik ve Paris'i ziyaret ederek sürgünlerin hem coğrafi hem de manevi mekân içindeki durumu üzerine düşünüyor. Evet, bir yabancı olmanın ne demek olduğuna dair çok sıkı iki deneme var bu kitapta...

Din ve ekonominin büyük kudreti

Yazar, “Venedik'teki Yahudi Gettosu – Sürgünler Bir Yuva Kuruyor” başlıklı ilk bölümde Rönesans dönemi Venedik'inde devletin dayattığı yabancılık statüsünün zengin bir topluluk kimliğine tercüme edildiği Yahudi gettosunu ele alıyor. 16’ncı yüzyılın şafağında küresel bir ticaret merkezi haline gelen Venedik ve İstenmeyen yabancılar, Almanlar, Yunanlılar, Türkler ve Yahudiler… Size düşman bir yerde bir hayat kurmaya çalışmak nasıl bir şey? İşte tam da bunu, düşman topraklarında hayat kurmaya çalışmanın nasıl bir şey olduğunu anlatıyor Sennett... 15’nci yüzyılda dönemin önemli ticaret merkezlerinden biri olan Venedik, aralarında Türklerin de bulunduğu, çeşitli kültürlerin bir arada yaşadığı, kozmopolit bir şehirdir. Şehre gelen yabancılar yurttaş sayılmıyor, daimi göçmenler olarak yaşıyorlardı. Yine o yıllarda ekonominin de din kadar kudretli bir güç olduğu ortaya çıkmıştı. Yabancıların ekonomiye katkısı, onların tamamen dışlanmasını engelliyordu. Şehrin yöneticileri, çözümü, yabancıları tecrit etmekte buldular. Gettoların ortaya çıkışı da bu döneme rastlar. Shakespeare’in yaşadığı dönemde ticari işlemlerde yazılı bir sözleşmeden ziyade sözlü sözleşmenin teminat kabul edildiğine dikkat çeken Sennett, bireysel hak kavramının ortaya çıkışını da bu sözlü anlaşmalarla ilişkilendirir.

Manet'nin resmindeki yabancılaşma

Sennett’in “Yabancı – Manet'nin Aynası” adını verdiği ikinci deneme ise zamansal olarak bize daha yakın yabancılar ve yabancılık hakkında. Mekan bu kez Paris. Siyasi sürgünlerin toplandığı 19’uncu yüzyıl Parisi'nde yerinden olma deneyiminin şehrin kültürüne nasıl sızdığını, ünlü ressam Manet ve büyük Rus reformcusu ve yazar Alexander Herzen'in günlük notları üzerinden anlatıyor.

Herzen, yaşadığı her yerde yabancı olarak kalmıştı.

Ressam Manet ise, şehri resmederken yerinden edilmeler üzerinde duran bir sanatçıydı. Kitabın kapağına da ilham veren Manet'nin 1881-82 tarihli tablosu Folies-Bergère'deki Bar'da görünen genç kadın, düşünceli, kederli, gülümsemeyen, gürültünün ortasında tecrit edilmiş bir figür olarak karşımıza çıkıyor. Sennett'e göre Manet’nin bu resimde yarattığı drama şudur: “Bir aynaya bakıyor ve kendim olmayan birini görüyorum.”

Yabancı, evrensel bir yurttaş olamaz

Yabancı olmak kişinin köklerinden kopması demektir. Rus yazar Herzen, yaşamı boyunca bir yabancının kendi milliyeti ile nasıl başa çıkması gerektiğini anlamaya çalışmıştır. Bir yabancı haline gelmiş biri için millet iki tehlike getiriyordu: Biri unutma tehlikesi, diğeri hatırlama tehlikesi. Sennett, bu bölümde Herzen'den yaptığı kimi alıntılarla yabancılık konusundaki düşünce dünyasını bizim gözlerimizin önüne sermeyi sürdürüyor.

Sennett denemesinin sonunda “Yabancı, bir evrensel yurttaş olamayacağı, milliyetçilik mantosunu bir kenara fırlatamayacağı içindir ki o ağır kültür bagajıyla baş edebilmesinin tek yolu onu ağır yükünü hafifleten türden çeşitli yerinden-etmelere maruz bırakmaktır. Ve bu kültür ve folklor imgelerini yerinden-etme gayreti bakımından yabancı, son yüzyılda enerjisini nesneleri temsil etmekten çok yerinden-etmeye hasretmiş olan modern sanatçının yaptığına benzer bir iş yapmaktadır” diyor. Ve son sözünü de tıpkı bu bölümün başında yaptığı gibi sanat eseriyle noktalıyor, bu kez seçtiği sanatçı Marcel Duchamp ve eseri de Büyük Cam...

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "Yabancı" için derkenar", Bireylikler Dergisi, Ocak- Şubat 2015

"Oidipus’un bedenindeki iki yaradan biri gizlenemeyen köken yarası, diğeri de iyileşmiyor gibi görünen gezgin yarasıdır." Richard Sennett

"’Memleket’ fiziksel bir mekân değil seyyar bir ihtiyaçtır, insan neredeyse memleket daima başka bir yerde bulunacaktır." Richard Sennett

Öteki tartışmasını “yabancı” ile başlatmak mümkündür. Yabancı ise bizden ve bizim gibi olmayandır. Richard Sennett şehir tartışmasını baştan beri bir yanıyla yabancı üstüne kurmuştur. Aslında şehir aynı zamanda yabancının, yerinden edilenin yani ötekinin alanı olmuştur.Yabancı kasabanın ya da kırın tartışması değildir hiçbir zaman da olmamıştır ama yerinden edilenin memleket tartışmasıdır. Herkesin herkesi bildiği bir düzlemde yabancının var olma ve yaşama şansı yoktur. Bu, bugün bile bir şey yapılması mümkün olmayan gerçektir.

Şehirse baştan beri kendini yabancıya göre düzenlemiş ve oluşturmuştur. Özellikle günümüzde şehrin artık kendini iyice gettolara, sitelere bırakmış düzeni tamamıyla yabancıyı o düzenin içinde tutma ve pasifize etme temellidir. Özellikle adını Yahudilere dönük ayırmalardan alan getto bugün şehrin asıl düzeni olmuştur/haline gelmiştir.

Richard Sennett yabancı ya da sürgün tartışmasını on altıncı yüz yılda ticaret merkezi haline gelen Venedik’teki Yahudi gettosu ve hayatını Britanya ve Kıta Avrupası’nda geçiren on dokuzuncu yüz yılın Rus reformcusu Alexander Herzen üstünden yapıyor.

Richard Sennett’e göre Yahudiler tecrit olmaktan çıkar elde edebilen sürgünler içinde başı çektikleri gibi gettolarda belli oranda kendi kaderlerini tayin etme deneyimi de kazanmışlardır. Bunu ekonomiyle ve Yahudilerin oradaki etkisiyle açıklamak mümkündür. Bunlar bile sürgün edilme ve gettolara gönderilmiş olma gerçeğine bir şey yapamaz ama bunun artık dünyanın benimsediği bir deneyim haline geldiğini söylemek için çok fazla neden ve belirtinin olduğunu düşünüyorum. Yerinden etme ya da insanı yabancı hale getirme, memleketi geride bırakma düzeni gücünü modern milliyetçilikten alan otoriter bir devlet pratiğidir

Richard Sennett kitabında Manet’in resimlerini de yabancı tartışmasına dâhil eder. Çünkü Manet şehri resmederken yerinden edilmeler üzerinde durmuştur. Aslında yerinden edilme tarih boyunca kültür sanat edebiyatın başat konularından biri olmuştur. Bu noktada yabancı tartışması hem politik hem de sanatsal anlamda şovenizmi ve ırkçılığı tartışmayı ve reddetmeyi çağırmıştır.

Yabancı ya da öteki kavramı özellikle milliyet kavramı ile ancak açıklanabilir. Richard Sennett göre yabancı modern milliyetçiliğin ürünüdür ve yurdundan edilme ile yakından ilgilidir. Hatta Sennett’e göre milliyetçilik ülkelerini terk edenleri adeta ameliyatla bir uzuvları kesilmiş hastalar gibi göstermiştir.” Bu noktada şehir memleketini terk etmek zorunda bırakılanın yani yerinden edilenin artık bundan sonraki hayatı boyunca içinde yaşamak zorunda kalacağı düzendir.

Richard Senett’in sürgün konusunda Alexander Herzen’i tartışma konusu etmesinin temel nedeni ise Herzen’in sosyalist hareket konusundaki yerinden edilenleri eksen alan umutlarıdır. Bu umudun nedeni mültecilerin yerinden edilmiş olmalarının “onlara kendilerinin ötesine bakma, kendileri gibi yerinden edilmiş başkalarıyla işbirliği kurarak ilgilenme deneyimini veya en azından imkânını” verecek olmasıdır. Ne var ki bu tartışmanın sonucu belirsizdir, belirsiz bırakılmıştır ya da öyle de olmamıştır diyebiliriz. En azından sosyalistlerin ulusçulukla yurtseverlik ya da vatanseverlik gibi sol kabul edilen kavramlar üstünden kurdukları yakınlık ne yazık ki Herzen’in beklediği sonuçlara yol açmamıştır. Tersine modernizmle açıklanması mümkün sorunlu bir özgürlük algısı oluşturmuş ve o özgürlük de kendini totalitarizmle tamamlamıştır. Hatta aynı modernizm dünyada şehrin ayrım ve ayrılıklarla kendini bir soru olarak oluşturmasını sağlamıştır.

Richard Sennett’e göre modern toplumda antropoloji bile özgürlüğe yönelik bir tehdit haline gelmiştir. Çünkü sonuç olarak antropoloji tartışmasının eninde sonunda bir köken tartışmasına dâhil olması kaçınılmazdır. Bu noktada “evrensel yurttaşlık” tartışması da dengesizliği denge haline getirip tartışmayı bitirmiştir. O yüzden “Yabancı, bir evrensel yurttaş olamayacağı, milliyetçilik mantosunu bir kenara fırlatamayacağı içindir ki o ağır kültür bagajıyla baş edebilmesinin tek yolu onu ağır yükünü hafifleten türden çeşitli yerinden etmelere maruz bırakmaktır.”

Yabancı ve yabancı eden tartışması ulus, millet, milliyet, köken gibi kavramlar yerinden eden ve edilen için değer olarak yaşamayı sürdürdükçe yabancı başka bir deyişle sürgün tartışmasının sona ermeyeceği bellidir. Richard Sennett’in Yabancı’da yer alan sürgün üzerine iki denemesinin çaresizce ve umutsuzca altını çizdiği tek gerçek budur. Alexander Herzen’in “Rus olmadan önce bir insandım.” demesi tartışmanın insanın lehine yine çaresizce sonuçlandırılıp bitirilememesinin en çarpıcı saptamasıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.