Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-998-6
13x19.5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 17,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayhan Geçgin diğer kitapları
Kenarda, 2003
Gençlik Düşü, 2006
Son Adım, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Uzun Yürüyüş
Fotoğraf Düzenleme: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2015
3. Basım: Ekim 2017

"Nedir bu, dedi kendi kendine, tüm bu olup bitenler nedir, niçin buradayım, niçin hâlâ yaşıyorum?

"Belki, diye düşündü, bir kazazedeyim, batan bir gemiden kurtulan son kişiyim. Ama bu dağlarda deniz yok. O zaman, dedi, belki gemisi batmış Nuh'um ben. Gemim selde dağlara çarpıp parçalandı, eşim, çocuklarım, kardeşlerim, hayvanlarım, hepsi öldü gitti. Felaketten bir işaret kalsın diye geride bir tek ben kaldım.”

Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanan ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlayan, katılaşan bir kahraman. İnsan sesinin olmadığı, işitilmediği bir yere ulaşmak için ülkeyi bir uçtan diğerine kat ediyor. Hiçbir şey arzu etmiyor sanki, hiçbir şey talep etmiyor. Böyle bir varoluş mümkün olabilir mi?

Uzun Yürüyüş Ayhan Geçgin’in dördüncü romanı.

OKUMA PARÇASI

Birinci Kitap, Şehir, s. 11-13

Hazırlandı. Küçük sırt çantasına birkaç parça eşya koydu. Sabah, diye düşündü, erkenden kalkıp yola koyulacağım. Uzun bir yürüyüş olacak bu.

İçeri, salona geçti. Annesi yine televizyonun karşısında uyuyakalmıştı. Seslenmeden önce yüzüne uzun uzun baktı. Genelde bakmazdı. Kim bu kadın, diye düşündü, onu gerçekten tanıyor muyum? Kendini bildi bileli aynı çatı altında birlikte oturmuşlardı. Baba çok önce bu dünyadan göçmüştü. Anne dul kalmıştı.

“Anne,” diye seslendi. Kadın hemen gözlerini açtı. Daha doğrusu önce bir gözü açıldı, diğer gözü ise bozuk bir kepenk gibi sonradan geldi, ötekine yetişene kadar bayağı bir süre geçti. Yaşlanmış, diye aklından geçti, ama ne zaman yaşlanmış? “Kalk da yatağına git, uyumuşsun.” Annesi, “Ah, içim geçmiş,” diyerek doğruldu. Sağa sola yalpalayarak tuvalete giderken “Akşam mide hapımı aldım mı?” diye sordu, ona mı, kendine mi, belli değildi, “Bu aralar çok unutkan olmuşum.”

Odasına geçti. Annesinin yatmasını, evin sessizleşmesini bekledi. Kadının yatması uzun sürerdi. Öncesinde mutfakta, banyoda, odasında bir sürü gürültü yapması gerekirdi.

Sonunda ev sessizleşti. Işığı söndürdü. Son gecesinde yattığı yerden, açık pencereden dışarıyı izledi. Aylardan mart, martın sonları. Dışarıda serin bir bahar gecesi vardı. Bahar bu yıl erkenden gelmişe benziyordu. Çatıların üstünde, çinkodan yapılmış ikinci bir çatı gibi uzanan sarımsı gökte, tek bir yıldız parlıyordu. Rüzgâr hafif hafif esiyor, uzaklardan köpek havlamaları geliyordu. Bir gemi düdüğü iki kez, tiz, keskin, kısa öttü. Bir araba yokuştan aşağı, geride bir süre daha uğultusunu bırakarak hızla geçti.

Kendine sordu: Eskiden ben neydim? Yanıtı: Burada, yıllarımı geçirdiğim bu evde hapistim. Gerçek bu, beni bir oda, yemek, öteki günlük gereksinimler karşılığı burada tutmayı başardılar. Peki ama kim ya da kimler? Ya da belki ne? Yanıtı veremiyordu, işte bu ya da şu, diyemiyordu. Önceden doğru dürüst yaptığı tek şey, yakındaki parka gitmek, parkta dolanıp durmak, çemberler çizmekti. Ama bıkmıştı artık çemberler çizmekten, dönen, geri gelip duran şeylerden. Şimdi yolu izleyeceğim, dedi kendi kendine, dümdüz gideceğim. Benim hicretim artık başlıyor.

Böylece uykuya daldı. Hiç olmadığı kadar deliksiz bir uyku çekti. Sabah ezanından önce uyandı. Kalkıp giyindi. Sessizce hareket ediyordu. Annesi uyanır korkusuyla tuvalete bile gitmedi. Annesinin uykusu hafifti. Çantasını sırtına geçirdi. Gözü cep telefonuna ilişti, kapatıp masanın üzerine bıraktı. Sonra kapıya doğru parmak uçlarında yürüdü. Kapı hafif bir gıcırtıyla açıldı. Dinledi, annesinin yatakta öteki yana dönüşünü işitti. Kapı kapanırken gürültü çıkarmasın diye anahtarı dışarıdan deliğine sokup çevirdi. Menteşeleri o korkunç sesiyle gıcırdamasınlar diye daha önce yağlamayı akıl etmişti. Kapıyı sessizce kapadı. Dışarı çıkınca, diye düşündü, bu anahtardan da kurtulacağım. O sırada ışık algılayıcısı hareketi, yani onu algıladı, apartmanın ışığı yandı. Yanan ışıkla birlikte bir düşünce zihninden hızla geçti: Makineler uyumaz, insanlar gibi değil. Belki insanlara görünmemek olasıydı, ama bu aletlerden, algılayıcılardan, kameralardan kaçmak olanaklı mıydı?

Gün henüz ağarmamıştı. Hava serin, ortalık sessizdi. Sonbaharlık montunu giymiş olmasına rağmen tüyleri ürpermişti. Belki serinlikten, belki sonunda bir karara varabildiğinden. Hızlı adımlarla aşağı doğru yürümeye koyuldu. Arkasına bakmadan yürüyordu. Kendi kendine artık arkaya bakmak yok, dedi. Mahalle delik deşikti. Kazı çalışması. Birdenbire, on yıllardır insanların tepesinden gevşekçe sarkıp uzayan kabloların aşağıdan, yerin altından geçirilmesine karar verilmişti. Niçin? Kim bilir? En azından o bilmiyordu. Kaldırım kenarında açılmış koca çukurlar vardı. Tam şimdi bu çukurlardan birine yuvarlanıp bir yerlerini sakatlaması herhalde pek iyi olmazdı. Ama çukurlara düşmeye niyeti yoktu. Düşse bile kalkar, topallaya topallaya da olsa yürümeye devam ederdi.

Sokakta kimse yoktu. Bir köpek sürüsü ilerde dolanıyordu. Hafif bir eğimle aşağıya, sahile inen geniş sokağa çıktı. Dükkânlar kapalıydı, bir-ikisinin süs ışıkları birkaç renkte yanıp sönüyordu. Yol üstünde bir çay ocağı vardı. Çay içmek istedi ama çay ocağı da kapalıydı. Kuytu bir köşeye, bir ağacın dibine işedi. Yolun sonunda boş, sessiz caddeden karşıya geçti, cadde kenarından deniz kıyısına doğru yürüdü. Çevresinde orada burada bir hareketlilik azar azar başladı. Yol kenarında bir minibüs motorunu ısıtıyor, birkaç kişi hızlı adımlarla duraklara doğru gidiyordu. Henüz tam olarak uyanmamışlardı, bacakları onları kendiliğinden taşıyordu.

Sahile indi, bir-iki kişinin uyuduğu sıraları geçti. Yerler bira kutuları, pet şişeler, çekirdek kabukları, sürüklenen naylon poşetler, çer çöple doluydu. Dostlarım diye düşündü, artık bu sıralarda yatanlar olabilir mi? Ama dostluk mu arıyordu? Hayır, diye düşündü, şu anda sorunum dostluk değil. İlerde bir sıraya oturdu. Deniz koyu bir grilik içinde, hayran olunası bir kayıtsızlıkla önünde uzanıyordu. Soğuk bir rüzgâr ara sıra denizi kımıldanışlara boğarak yüzeyi boyunca kayıp sahile vuruyordu. Üşüdü, montuna iyice sarındı. Gün aydınlanıyordu. Ama henüz saydam değildi. Varlıkların kendilerine yer açmaları için çabalamak zorunda kalacakları kadar yoğun, doygun bir hava vardı. Arkada cılız ağaçlarda serçeler ötüyordu. Onların ötüşlerine arada sırada bir karganın ya da bir martının sesi karışıyordu. Birden sessizliği, bu güzel, berrak su küresini tümüyle algıladı. Bu sessizlikten, daha doğrusu insan sesinin olmayışından memnundu. Bir gün, diye düşündü, kulaklarımdan insan sesi tümüyle silinip gidecek mi? Ama bu rahatsızlık, hayır acı, insan sesinden duyduğum bu acı nereden geliyor?

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Sibel Oral, "Ayhan Geçgin'in yeni romanı: Uzun Yürüyüş", Cumhuriyet, 8 Nisan 2015

Dante, “Büyük bir acı içinde bulunduğumuz zaman, yok olmayı vahşi bir zevkle düşünürüz,” diyor. Ayhan Geçgin’in son romanı Uzun Yürüyüş’ü okurken -daha doğrusu romanın kahramanının bazen arkasından bazen de yanından yürürken- birincil çabam onun yok olmayı bu denli istemesinin ardındaki nedenleri çözmeye, bunlar için kafa yormaya, her hareketi ve düşüncesinden bir ipucu yakalayıp içinde bulunduğu acıyı çözmeye çalışmak oldu. Evet, kendini bir şekilde yok etmeyi düşünen ve uzun bir yürüyüşe çıkan bir adamın roman boyunca, yürümesine, yol almasına tanık oluyoruz Geçgin’in metninde. Önce belirteyim; Uzun Yürüyüş okunup, sayfa sonunda biten ve rafa kaldırılacak bir metin değil. Bir kere okunan bir metin değil. Neden? Kendi adıma şöyle diyebilirim; ben okumadım, daha gün ağarmadan yola çıkan kahramanla birlikte son sayfaya kadar yürüdüm. Onu izledim. Bazen arkasından bakakaldım, bazen yetişmek için hızlandım, bazen de onunla yan yana yürüdüm. Bu yürüyüş sahiden uzun bir yürüyüştü ve varılacak somut bir varış noktası var mıydı yok muydu bilmiyordum. Geçgin, varacağı yeri yazarken biliyor muydu, pek fikrim yok, romanın kahramanının da yoktu. Ve somut olarak aslında vardığı bir yer de yok. Ve işin güzel yanı ise tüm bunların bir önemi yok. Çünkü bu yürüyüş kanaatimce insan olmanın bıkkınlığının üzerinden geçen, anlama ile anlamama duraklarında nefes kesen, varlığı sorgulayan, varoluşuyla saç saça, tırnak tırnağa geçen ama çoğu zaman da sessizce geçen bir yürüyüş.

Yere Abanan Adımların Dünyası

Şu ana kadar okuduklarınız kafanızı karıştırmış olabilir. Eğer öyleyse bu iyi. Karışmış kafadan daha iyisi yoktur çünkü düşünürsünüz. Bu romanda kahramanın ve anlatıcının kendine sorduğu sorular, bence aynı zamanda okuyanına da, insanlığa da sorduğu sorular.

“İnsan sesinden duyduğum bu acı nereden geliyor? (…) İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi? Çevresindeki insanlardan aldığı güçle değil, onaylamalar, sevgiler, nefretlerle değil, kendi içinden doğan güçle (…) herkesin bir kimsesi olmak zorunda mı? (…) Kalabalığa bakıp nasıl bir kalabalık bu, diye kendine sordu, nasıl bir dünya bu? Aklında insanlar değil, sadece geçip giden ayakların hareketi kalıyordu. Ayaklara bakılırsa hızlı ayakların dünyası, yere abanan adımların dünyasıydı bu…”

Kahramanın sorduğu “İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi?” sorusu roman, yani yürüyüş boyunca kafamda çok kez tekrarlandı. Sahiden de insan çevresindeki insanlardan aldığı güçle değil, onaylamalar, sevgiler, nefretlerle değil, kendi içinden doğan güçle yaşayabilir mi? Ya da bir insanın, hele ki bu çağda derdi neden bu olsun? Tamamıyla saf bir tek başınalık… Mümkün mü, gerekli mi?

Metinler metinleri, kitaplar kitapları çağırır. Bazı metinler vardır ki korkutucu olduğu kadar kışkırtıcıdır da sorduğu sorularla. İşte bu soruyu soran ve okura sorduran Uzun Yürüyüş’ü elimden bırakıp başka bir kitaba doğru yürüdüm. Yıllar önce okuduğum Rollo May’in Yaratma Cesareti adlı kitabından bir bölümdü bu.

"Bu Benim Yok Olma Alıştırmam Olacak"

''Zamanımızın bir özniteliği birçok insanın tekbaşınalıktan korkmasıdır. Yalnız olmak, kişinin toplumsal bir başarısızlık içinde olduğunun işaretidir, çünkü kimse elinde olsa yalnız olmazdı. Bana öyle geliyor ki, modern telaşe uygarlığımızda yaşayan insanlar, radyo ve TV'nin sürekli bangırtısı arasında, kendilerini ister TV izleyiciliğinin edilgenliği cinsinden olsun, isterse konuşmanın, çalışmanın ve etkinlik için etkinliğin cinsinden olsun, her çeşitten uyarıya tabii kılarak, sürekli meşgaleler yüzünden bilinçdışının derinliklerinden çıkıp gelecek kavrayışlara yol açmayı gitgide daha zor buluyor. Şüphesiz bir birey usdışından- yani, deneyimin bilinçdışı düzeylerinden- korkuyorsa, sürekli meşgul kalmaya, çevresinde en yoğun gürültüyü muhafaza etmeye çabalar. Tekbaşınalığın kaygısını, sürekli kışkırtılan oyalanma ile önlemek, Kierkegaard'ın güzel bir teşbihle belirttiği gibi, geceleri tencere tava çalıp kurtları uzak tutmak için yeterince patırtı çıkartmaya çalışan ilk Amerikan göçmenlerinin tavrıdır. Bilinç dışımızdan gelecek kavrayışları yaşamımıza alabilmek için, kendimize tek başına olabilme yetisini kazandırmak zorunda olduğumuz açık.''

Bu bölümdeki “tek başına olabilme yetisinin” işaret ettiği yer Geçgin’in kahramanını anlama çabama katkısı oldu. Neden tek başına kalmak istiyor? Tek başına olmaktan, yalnız kalmaktan korkan bireyleriz. Ve gelişen dediğimiz, hayatımızı kolaylaştıran dediğimiz birçok “şey” sayesinde de bir yerlere yahut görüşlere ait olduğumuzu gösteririz. Mevcudiyetimiz, varlığımızın yegâne ispatı aidiyetten geçiyor. Geçgin’in kahramanı hiçbir yere/görüşe ait değil. Hiç kimsenin bir şeyi değil. Yarına ait olmadığı gibi düne de ait değil. Yanılsama, umut, beklentiler gibi “zırvalara” da ait değil. Ölüme mi ait peki? Bilmiyoruz ama bir yerde şöyle diyor: “Önceden, diye düşünmeyi sürdürdü, belki bir ölüydüm, ölmüştüm, belki hâlâ öyleyim, ölüyüm. Ölme işim bitmedi, ölmeyi sürdürüyorum. Yine de, sonunun nasıl biteceğini bilmediği bu girişimi, içinde hâlâ canlı bir şeylerin olduğunu söylemiyor mu? (…) Artık açık bir hedefi var. Şehrin dışına çıkmak, geniş bir ova, sessiz bir dağ eteği bulana kadar arkaya bakmadan yürümek. Sonunda, diye düşündü, her şeyi unutmak, insan olduğumu bile unutmak istiyorum. Kendimi parça parça, ip ip geriye doğru sökeceğim. Şimdi sessizleşeceğim, gözlerimi kapatacak, bir süre hiçbir şey düşünmeyecek, hiç kımıldamayacağım. Bu benim yok olma alıştırmam olacak.”

"Şehir" ve "Dağ"

Bir parantez açalım. Roman, “Şehir” ve “Dağ” adlı iki bölümden oluşuyor. Şehir parklarda, çöplerde, kalabalıkta, insan sesiyle sürüyor. Geçgin romanının esin kaynaklarından birinin Hüseyin Kıran’ın romanları olduğunu belirtmiş. Kıran’ın Benim Adım Meleklerin Hizasına Yazılıdır ve Gecegiden romanları geldi aklıma… Kıran’ın Ruhi Bey’i ve Gecegiden’deki hayatla ölümün varoluşla insanın (canlının) kendini didik didik etmesi geldi. Uzun Yürüyüş ağır adımlarla fısıldaya fısıldaya ilerleyen bir metin. Şehir bölümünde kahramanın Gezi Parkı Direnişi sırasında polisler tarafından zalimce dövülmesi ve sonrasında “seni buraya çapulcular getirdi,” diyen doktor Selma’nın kahramana ona bir hayat sunmaya çalışması nafile bir çaba… Ki öncesinde çöp toplayıcılarıyla birkaç gün geçiren ve ona arka çıkmaya çalışan Mahmut’un çabası da nafile. Kahramanımız hiçbir şey istemiyor. Adı da dahil. Bu yüzden çöp toplayıcısı Mahmut adını sorduğunda ona Erkan, doktor Selma sorduğunda ise Mahmut diyor. Şehir bölümünde insan sesiyle sürerken Dağ bölümünde ise kendi iç konuşmaları dışında asıl ses doğaya ait. Salyangoz, toprak, ağaç, kırlangıç ve uçak sesi… Uçak; savaş uçağı. Dağda savaş var. Bölgede Kürtçe konuşuluyor ve tabii ki her şey şüpheli. Taş atan çocuklar, her yere karakol yapıyorlar diye yakınan köylüler, kendisiyle dalga geçen jandarmalar ve sonunda varılan dağın tepesinde zulümden kaçanlar, özgürlük için savaşan gerillalar…

Toprak yiyor, böcek yiyor, bilmediği otları yiyor. Mağarada yaşıyor. Delikte, çırılçıplak bazen. Sonra bir kız. Dilini bilmediği, zulümden kaçan akrabalarının ölü bedenlerini hayvanların parçaladığı, Kürtçe bilmediği için konuşamadığı ama ölümden kurtardığı bir kız çocuğu… Artık yürümüyor, bir dağın tepesinde ne yaşıyor ne de şehirdeki kadar sorular soruyor. Duruyor, günlerin çemberi dönüp duruyor. Bu sırada hayatını kurtardığı kızın “insanları” geliyor; gerillalar. “Dağlar bile özgür değildir, tutsaktır. Tüm doğa tutsaktır,” diyen gerillalar… Biri soruyor “Seni bu dağa ne getirdi?” diye adını bilmediği ve “meçhul adam” diye seslendiği kahramanımıza. “Bir hayat arıyorum,” diye cevap veriyor. Sonra, gerilla “Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Sen buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan” diyor ve “Halk özgürleşmeden olmaz, olamaz,” diye bitiriyor sözünü. Peki, ne yapacaksın sorusunun yanıtı ise “Bekleyeceğim!” oluyor.

Okur ve Metin Baş Başa

Geçgin’in romanını derinlikli bir şekilde özetleyebilmek biraz güç. Çarçabuk okunan ve hakkında hemen, romanın derinliğini kısa sürede kavrayıp yazılacak bir metin değil. Romanı okurken çok kez “Ama neden?” diye soruyorsunuz evet ama bu sorunun yanıtını soracak “kimse” yok. Ağır adımlarla, insan olmaya, insan kalabilmeye değil de “canlı” olmaya ya da bunun dünya üzerindeki anlamına dair zaman zaman iç burkan zaman zaman da insanlığımıza dair sorular sorduran bir metinle karşı karşıyayız. Böyle metinlerin tırnak içinde “sorgulayıcı” yanının bazı tuzakları vardır. Dünyayı, insan olmayı, toplumu, bireyi çok şahane vurucu cümle ve sorularla daha doğrusu süslü aforizmalarla okuru bam telinden vurma çabasına girişebilir yazar. Geçgin, bunu yapmamış ki zaten onun edebiyatımızdaki duruşu -ne mutlu bize ki- izin vermez. Uzun Yürüyüş, üzerine yazara sorular yöneltilecek bir roman da değil, bunu romanı ikinci kez okuduğumda fark ettim. Soruları yazara değil, kendine yöneltiyorsun çünkü. Asıl muhatap sensin. Ve sanki yazar da yok gibi. Metinle, roman kişisiyle baş başa bırakıyor okuru, araya girmiyor ve o roman bitse de yürüyüş devam ediyor. Uzun Yürüyüş iyi bir roman, okuyup yürüyebilene ne mutlu…

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, "Bir antikahramanın varoluş çabası", Radikal Kitap, 10 Nisan 2015

Roman, kendi varlık nedenini bulduktan sonra onu sahici, inandırıcı, tutarlı gerçekliğinin görünmez bir noktasına, odak noktasına koyup hikâyesini kurgulamaya başlar. Her romanın bir nedeni, o odak noktasında bir sorunu vardır. Önemli ya da önemsiz. Yazarın çıkış noktası önce budur ya da romanı bunsuz kurgulamak olanaksızdır. Yoksa suya yazılmış bir hikâye anlatırsınız ki o romanları konu etmiyoruz.

Ayhan Geçgin ucu okura dokunan bir yazarlık kaygısıyla yazıyor. İlk üç romanının da aynı dünyadan çıktığı belirtilebilir. Dördüncü romanı Uzun Yürüyüş, anlatmak istediği sorunu bakımından da, alışılmamış hikâyesiyle de öncekilerden ayrılıyor.

Romanın genç kahramanı, “Eskiden ben neydim?” sorusuyla başlıyor hikâyesine. “Yanıtı: Burada, yıllarımı geçirdiğim bu evde hapistim.” Niçin ve kimler hapsetmiştir onu? Bunun belli bir yanıtı yok. Hayatının içine hapsolduğu çemberin dışına çıkamadığını görünce, yaşlı annesinin evini ve sıkıştığı yeri terk etmeye karar verir ve dümdüz bir çizgi çizerek nereye varacağını bilmediği bir yolculuğa çıkar.

Dönüşsüz bir yolculuk

Önce İstanbul’dan başlayıp şehirlerin içinden geçer, “geniş bir ova, sessiz bir dağ eteği bulana kadar arkaya bakmadan” yürür. Yolda her şeyini çaldırıp hiçbir şeysiz kalınca, bütün bağlarından kurtulmuş, dönüşsüz bir yola girmiştir artık. Bu arada dönüp dolaşıp şehrin içinde kalmanın onu amacından uzaklaştırdığını fark eder. Aynı çemberin içinde dolanıp durmak dönüş yolunu da açık bırakmaktadır çünkü. Çemberin içinde kalmak onu dibe çeken bir çapa gibidir ve ancak o çemberin dışına çıkınca, yalnızlığı ve sonsuzluğu bulabileceği yerlere gittikçe amacına ulaşabilecektir.

Artık tek düşüncesi, “çizginin sonuna varmak, belki çizginin sonundan, eğer varsa, öteki tarafa çıkmak”tır. Şehir hayatıyla, parayla ve barınmayla ilgili ilişkisini kesmiştir. İzlediği dümdüz çizginin bir sonu var mıdır? Bunun romanın sonunda tam olarak anlaşılmaması, arayışının bir sonu olmadığı anlamını taşır.

Denebilir ki, bu düşünceler romanın anlamını gerçekten yaşanana değil de, bir düşünceye, hayat tasarımına gönderir. Belki bilinçli bir tasarımı gerçekleştirmek, belki bir sürükleniş. Kahramanımız için fark etmemektedir. Bu arada her günü açıkta, açlıkla, en kötü koşullarda geçer.

Neden sonra romanın “Şehir” bölümünün II. alt bölümünde gözlerini bir hastane odasında açar. Bir evsizin günlük sıradan hikâyesi bambaşka bir yere, gerçekliğe gönderir: Kahramanımız Gezi Direnişi sırasında çapulcuların arasına düşmüş, polislerce dövülmüş ve hastaneye getirilmiştir. Selma Doktor’un, “Göz göre göre o gencecik insanlara nasıl kıydılar?” feryadı romanın hemen bu II. bölümünün başında siyasal bir gönderme olarak girer romana. Gelgelelim kahramanımız hiçbir şey hatırlamadığı gibi, ne olup bittiğinin bilincinde de değildir. II. alt bölümde hikâyeye giren bu yepyeni durum, birdenbire romana bambaşka gerçeklerin ve sorunların girmesine neden olur ve romanın “Dağ” bölümünde ikinci sıçramasını kahramanımızın karşısına Kürt gerillalarının çıkışıyla yapar.

Varoluş ve özgürlük sorunsalı

Hikâyenin iki sıçrama noktasıdır bunlar. Anlamları nedir, düşündürür. Hayattan gitgide kopmasına neden olan bir sefalet, açlık ve hastalıklar içinde sokaklarda ve dağda yaşarken, kahramanımızın şehirde Gezi eylemleriyle, dağda gerilalarla karşılaşmasının nedeni, aslında kendisinin bu ikisinden bütün bütüne kopuk yaşamaya çalıştığı varoluş ve özgürlük sorunsalıyla ilgili iki güçlü göndermedir.

“Kendimi parça parça, ip ip geriye doğru sökeceğim,” der. Genç bir insanın geriye doğru gideceği yer, ancak doğumuna kadar olabilir. Demek her türlü dış etkenden arınmış, saltık bir saflığı aramak için yola çıkmış ve yürüyerek ülkeyi bir ucundan öbürüne geçmiştir.

Kahramanımızın asıl özgürleşmesi kırlara, insansız açık alanlara, dağa gittikçe ortaya çıkmaya başlar. Uzun Yürüyüş’ün “Dağ” bölümünün ilk bölümünden farklı olduğu söylenebilir. Bu kez doğa giriyor anlatıya. Doğanın anlatıya girdiği yerde, romanı hikâyesiyle ve diliyle değiştirmeye başladığını hemen hep görürüz. Uzun Yürüyüş’te de böyle. Dolayısıyla “Şehir” bölümünde dönüp dolaşıp aynı yere çıkaran bir döngü içinde kalan hikâyenin ucu, “Dağ” bölümünde açılmaya başlar. Dilin doğa betimlemeleriyle soluk almaya başladığını, böylece bir basamak yukarı çıktığı da söylenebilir.

Gene aç ve açıkta olmanın yol açtığı sıkıntıları son kertede yaşamaktadır genç kahramanımız. Dağda artık böcekleri, kertenkeleleri, solucanları yemeye başlamışken sonunda bir mağaraya sığınır, insansız bir hayata kavuşur. “Bu engine gök altında herkes için bir yer yok mu? Benim için bir yer yok mu?” diye sorar sormasına ama bir zamanlar bir amaca doğru gittiğini sanırken artık hayatının yönünü yitirdiğini düşünür.

Bu düşüncelerin yıkıma uğradığını düşündüğü günlerden birinde, birdenbire karşısına bir kız çıkar dağda. Su içmeye gelen bir hayvan gibidir kız. Onu alır, hayata döndürür. Bir süre sonra da dağda dolaşın küçük bir gerilla grubuyla karşılaşır. Bu kez uzun süredir görmediği, bir amacı olan, hayatla canlı bağlar kurmuş insanlarla konuşmak, silinip gitmiş belleğini canlandırır, çıktığı uzun yürüyüşün sonunda dağdaki varlığını yeniden sorgular.

Romanın hikâyesi üstünde uzunca durdum. Bunun bir nedeni, bu hikâyenin bir benzerinin Uzun Yürüyüş’ten önce bizim edebiyatımızda hiç yazılmamış oluşu. Öbür nedeni de, kahramanımızın yaşadığı günlerin dönüp dolaşıp aynı sonuca vardığı düşüncesinden çıkıp tekdüze biçimde ilerleyen hikâyenin özüne ulaştıkça, insanın varoluş ve özgürlük sorunsalını kavrayabileceğimizi düşünmem.

Uzun Yürüyüş’ün hikâyesi gerçekten sıradışı. Romanın sonunda da sınırlı biçimde tanıyabildiğimiz kahramanımızın (çok yönlü tanıma şansımızın olmadığını da anlarız) asıl sorununun ne olduğunu anlamaya çalışarak okumak, romanın hikâyesine verilecek anlamın niteliğini değiştiriyor.

Bu uzun yürüyüşün kahramanı olan genç adamın adı yoktur. Sonunda yol boyunca kendisine söylenen bazı adları benimser ve gerçek adının ne olduğu ortaya çıkmaz. Bildik, sahici, sıradan bir kişi de değildir. Roman kişilerinin gerçek hayatın içinde yaşayan özelliklerden yararlanarak yaratılmış, sahici, inandırıcı kişiler olduğunu söyleyebiliriz. Yazarları kurmaca kişilerinin gerçekmiş gibi olduklarının düşünülmesini amaçlar. Oysa bu kez inandırıcılığı kuşkulu ama bunu sorgulamaya gerek bırakmayan, ayrıksı bir kişinin serüvenini okuyoruz.

Bir kahramandan çok, tam anlamıyla bir antikahramandır o. Antikahramanlar roman sanatında hikâyesini tutkuyla okuduğumuz kişilerden çok, taşıdıkları ve yaptıkları düşünsel sorgulamayla önem kazanır. Biz de onların hikâyesine değil de, açığa çıkardıkları soruna, büyük olasılıkla romanın merkezinde bulunan soruna bakarak okuruz romanı.

Raskolnikov, roman sanatının yarattığı antikahramanların en önünde yer alır. Uzun Yürüyüş’ün adsız genç adamı da, bizim edebiyatımızdaki antikahramanların ilk akla gelenlerinden birisi olarak kalacaktır.

Devamını görmek için bkz.

Mustafa Orman, "Gizliliğin bile gizlenmediği bir kitap: Uzun Yürüyüş", Edebiyathaber, 23 Nisan 2015

Eserin varolma gerçekliği, ancak okuyucunun gözleri ve ruhu arasına girebildiği noktada başlar. Eser okurla buluşmadan önce edilebilecek kişisel yorumlar ve eleştiriler bir yerde tutunabilecek ölçüde sıvanamaz ve sınanamaz. Çünkü her eserin de bir yalnızlığı vardır; binlerce baskısı yapılsa da eser bir tanedir, basılmadan önceki süreçte yalnızdır. Yapıtı elimize aldığımızda yazar çoktan yalnızlığın arasında sıyrılmış başka bir dünyaya yol almıştır. İlk on birde oyuna başlamış yazar artık yedeğe alınmıştır diyebiliriz. Her kitabı eline alan –oyunun kurallarına her ne kadar uymasa da- sahaya sürmüştür kendisini…

Uzun Yürüyüş, Ayhan Geçgin’in yarattığı karakterin kendine karşı kalabalık bir tribün oluşturduğunun kanıtıdır. Roman boyunca Gezi eylemlerinden Kürt sorununa, HES’lerden doğaya, savaştan kaçan Suriyelilerden çarpık yapılaşmaya, yol boyunca karşılaştığı insanlarla aralarında az da olsa geçen konuşmaların doğurduğu sadakatsizliğin minnet duygusuna; insanlık denen çerçevenin geçmişteki ve bugünkü durumunu çatışmalar içinde dizayn edip tıpasını gevşek tutarak yaşamın içindeki gerçekleri duyabilen, hissedebilen yanlarımıza sıçratabiliyor. Kendine çıktığı bu yolculuk karşısında sorduğu soruların dikiş izleri roman boyunca patlar kahramanın aklının ve kalbinin gövdesinde. Kendini alt etmenin ve kendinde fırlattığı sorularla diyalog oluşturması bizi felsefi sorunun damarlarında tutuyor. Kendini her şeyden koparma isteği, başka isteklere de yönlendirebilir, kuşatmasını çiviliyor.

Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş romanını sıradışı yapan, her gün gözümüzün önünde gerçekleşen, içimizde hep bir çıkış noktası arayışı içine girenlerin, Geçgin’in ilk kez denenerek yarattığı karakterle aramızda birini işaret edebilme teşebbüsüne girişmesindendir. Aynı anda özneye de nesneye de bir şeyler yükleniyorsa ve aynı zamanın içinde hem nesneleşip hem de özneleşip tükürebiliyorsa oyunu oynayan, oyuna alet olanın mutlaka vereceği yanıtlar da olacaktır.

Kendini bulamayan kendi arayışına çıktığında bir yitirme duygusuna da sahiplik eder. Farkına varsak da varmasak da insan gidip geldiği, gelip gittiği, ama bir türlü varamadığı sonsuz yürüyüşlerdedir. Kitabın başında karakterin kendine gürültüsü başlıyor:

“Saf düşünce diye mırıldandı, insanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi? Çevresindeki insanlardan aldığı güçle değil, onaylamalar, sevgiler ya da nefretlerle değil, kendi içinden doğan gücüyle var olması olanaklı değil mi?”

Düşünsel varlık ipuçlarıyla doğruluğu bir nebze de olsa aklımızın rüzgârıyla kalbimize uçurtma yapabilir. İnsan algısının korkunçluğu, kaçınılmazlığı buna bir beton gibi iner. Siz bu dünyada kimseye karışmasanız da insanlar size karışmak ister, sizi parçalamak, yıpratmak, olur olmaz sahteliklerle bir yerinize dokunabilirler, sustuğunuzda “neden susuyorsun” sorusuyla dünyanın en büyük ağırlığını kucağınıza oturtabilirler. İnsan başlı başına bu yıkımı kendine de yaşatabilir. Her şeyden kaçmaya çalışan birinin halini de siz düşünün…

Geçgin, felsefi bir sorun ortaya koymanın dışında bize politik argümanların fotoğrafını birçok karede gösterebiliyor. Bunun yanı sıra biyolojik, psikolojik, sosyolojik birer çöküntü de perde aralarında bizi çağırabiliyor.

Dışta buzlanıp içe tırmanan ve tırmandıkça ısınan, yedekleyen, ayrı bir yere oturtan, orada kalkmasına hiçbir zaman müsaade etmeyen dünyalar geçer oradan, buradan, şuradan; bizim sonradan farkına varabileceğimiz dünyalar… İsimsiz kahramanımızın kâğıt toplayıcısı Mahmut’la geçirdiği birkaç günlük serüvende kaldığı yerde Sadık’ın şu anlattıkları hepimizin her daim gördüğü ama hiçbirimizin akıl edip bu tespiti yapamayacağı bir yaşantıyı bize sunuyor, sosyolojik bir olay seriliyor:

““İnsanlar çöpünü atıp kapıyı kapayınca,” diyordu Sadık koltuğunda ileri geri sallanarak, “her şey dışarıda kaldı, mahremiyetimize döndük sanırlar. Bilirler ama bilmezden gelirler. Ama biz onları biliriz. Hem de çok iyi biliriz. Ne yerler, nasıl yerler, ne kullanırlar falan. Çoğunlukla aynıdır zaten, fabrika üretimi gibi, aynı serinin ürünü şeyler. Doğru mu?””

Arayışlar, mümkündür ki her daim sonsuz sayıda bir varılmamışlık yaratır. Kahramanın yürüyüşü bir çemberden çok tavanı delinmiş, dışarıyla temasını sağlayabilen yarı karanlık yarı aydınlık bir tüneli bize çizdiriyor. Dışarıdan tam da dışlanmanın ortasında yer alan, kokusuyla, dış görünüşüyle, hareketleriyle diğer insanların kendinden ayırdığı, korktuğu bir varlığa dönüşüyor. Hastanede aniden kendini bulması, uyandığında aldığı koku, etraftaki eşyaların, insanların yarattığı bir boşlukla baş başa kalıyor. Çünkü hiçbir şeyin farkında olmadığı gibi, gövdesindeki acılardan başka anlam verdiği, hatırladığı bir an yoktur. Doktor Selma ile arasında geçen konuşmalarda yıkıntılar içindeki hafıza kaçış planıyla tekrar kendine dönüyor.

Uzun Yürüyüş’ü farklı kılan bir diğer mesele de geride bıraktığı yaşamındaki ‘sınıf’ kavramını yok etme çabasına girişmesi, dünya görüşünü sadece ruhuna iliştirdiği eylemselliğin boyutuyla bastırmasıdır. Kahramanın kendindeki ağrının en ağır cümlesi de bu olsa gerek:

“herkesin bir kimsesi olmak zorunda mı?”

Hastanede ‘çapulcu’ sözcüğü söylenmeseydi romanda ne eksilirdi? Hiçbir şey eksilmezdi, kafamızda oluşturacağımız birçok soruyla bizler de kahramanın dünyası dışında kendimize sorular hazırlayabilirdik. Üstelik siyasi gönderme daha da gürültüsüz bir ortam sağlardı eserde. Duvar yazıları ‘çapulcu’ sözcüğü kadar sırıtmıyor. Çünkü her duvar yazısı bir konuşma pervanesine maruz bırakır insanı kendi ruhunda:

“ALİ İSMAİL KORKMAZ, ÖLÜMSÜZDÜR. ETHEM SARISÜLÜK YAŞIYOR. MEHMET AYVALITAŞ, ONURUMUZDUR. BERKİN ELVAN, UYAN ÇOCUK!”

Geçgin, kahramanın biyolojik ihtiyaçlarını açlığından tutun susuzluğuna, dışkısına kadar yer verirken, açlığın vücut üzerindeki etkilerini de roman boyunca denge sorunuyla yayıyor. Gövde ve akıl arasında geçişi irdeliyor; açlık ve susuzluk; içmekten ve yemekten başka bir düşünce barındırtmıyor:

“Dünyayı döndüren, insanları hareket ettiren yoksa yemek miydi?”

Bu yürüyüşte açlığın ve susuzluğun gövde ve iç organlar üzerinde bıraktığı izler, kahramanı böcek, kertenkele, solucan ve birçok ot yemeye de götürüyor: “İkinci bir darbeyle hayvanın başını ezdi. Gövdeyi eline aldı. Hayvanın kanı hâlâ akıyordu. Ağzına götürüp akan kanı emdi.”

Hedefindeki dağa vardığında da aynı sorular ve daha da açılarak sorunsallığı kendinde yayıyor. Gerillalarla karşılaştığında sorulan sorularla birlikte beliren bir tarafın özgürlük duygusunun ondaki bireysel özgürlüğün kendindeki arayışla örtüşmediği de hissediliyor. Dağ başındayken tepesinde uçuşan savaş uçaklarının yarattığı gürültü, gövdesindeki uyarıcıların devreye girmesiyle insanın kaçabildiği birçok şeye yine maruz kalabildiği düşüncesini yanı başında oturtuyor. Dış çevrenin sesli çatışması bitse de kahramanın içindeki sese, gürültüye ancak ve ancak kahramanın ceset hali son verebilir. Kahramanın sorularıyla birlikte kalkıştığı bu yürüyüş bizlere öfkelendiğimiz, hayranlıkla fotoğrafladığımız, içimizde bizlerin de barındırma ihtimaliyle karşılaşacağımız sorunu yadsıyan isimsiz kahramanın var olma kararlığı; tahtayla çivilenmiş pencerelerde karanlığımızı okşamamızı sağlıyor.

Geçgin, Uzun Yürüyüş romanıyla okuyucunun da hayatını derinden etkileyebilecek, henüz işlenmeyen bir sorunu atmosferin belleğiyle şifreliyor. Gizlenmenin bile gizlenemeyeceği bir kanalda yürüyor. Varlıktan ayrılarak başka bir varlığa dönüşebilmenin olanaklarını yoğunlaştıran Geçgin, diğer romanlarında olduğu gibi, Uzun Yürüyüş’te de karınca titizliğiyle yaratılan dil işçiliğinin edebiyattaki önemine bir kez daha dikkat çekiyor.

Uzun Yürüyüş’ün kahramanı, sonsuz sayıda milyonların maç izlediği dev bir statta misafir takımın tek seyircisi olup hem onlara hem de kendine karşıdır!

Devamını görmek için bkz.

Fatih Özgüven, "Dünyanın kabuğuna basa basa yürümek", Kitap Zamanı, 4 Mayıs 2015

Bazı kitaplar düşünce ve duygularımızı okşamak ve bizi mutlu etmek ister. Bazı kitaplarsa bizi kışkırtmak ve bizimle kavga etmek… Ayhan Geçgin’in yeni romanı Uzun Yürüyüş ikisine de talip değil. Yazar, kahramanını uzun bir yolculuğa çıkarmak ve bizim de orada olmamızı istiyor.

“Bedenindeki tüm (…) delikler, gözenekler o istemese bile alıp vermeyi sürdürüyordu. Bu delikleri kapatabilmenin bir yolunu bulabilseydi, bu alma verme işlerinden herhalde kurtulmuş olurdu. Hatta kafasının içinden akıp giden tüm bu düşüncelerden de kurtulmuş olurdu. (...) Peki ama tüm deliklerini kapamak ne demekti? Ölmek demek değil miydi? Yoksa istediği ölmek miydi, ölmenin bir yolunu mu arıyordu? Belki ölmenin bir yolunu bulmak çok güçtü, insan nasıl öleceğini bilemiyordu. Yine bu ölme arzusuysa bile, istediği ölmek değildi. Ya da belki aynı zamanda var olmayı sürdürmek, aynı güçle yaşamak istiyordu. Ölmeye niyeti yoktu.” (Uzun Yürüyüş, s. 48) Ayhan Geçgin’in dördüncü -ve en kısa- romanı, bizi okur olarak etmeye meyilli olduğumuz, hatta kabullenmekten zevk alacağımız açmazlardan farklı açmazlarla karşı karşıya bırakmaktan, daha önemlisi kendisi bu açmazlarla karşı karşıya kalmaktan, gözünü dikip onlara bakmaktan kaçınmıyor. Bizi de onlara baktırıyor. Müthiş bir kitap. “Baktırıyor” derken; orada da bir talebi yok aslında. Bazı kitaplar düşünce ve duygularımızı okşamak ve bizi mutlu etmek ister. Bazı kitaplarsa bizi kışkırtmak ve bizimle kavga etmek… Uzun Yürüyüş ikisine de talip değil. Kahramanını uzun bir yolculuğa çıkarmak ve o “her şeyi sonuna kadar düşünürken” bizim de orada olmamızı istiyor. Yani sırf eğer bu “uzun yürüyüş”e takılacaksak.

Bir kalkıp gidiş

Takılıyoruz da. Takılmamızın en önemli sebebi de, bu uzun yürüyüşteki derin ciddiyet, ‘kendi’ denen şeyin en dibine kadar inme niyeti. (Samimiyet demeyeceğim, okuru tavlamaya yönelik bir olta gibi de değil çünkü, samimiyet öyle olmaya müsaittir.) Bu yürüyüş, fiziksel olanın en geniş halkalarından, kentin, akrabalığın, ailenin, fiziksel çevrenin ‘ait olunan’ çeperlerinden başlıyor. Geçgin’i bu romandan önce okumamıştım. Okuyunca onun bu çeperleri ne kadar iyi bildiğini, onları ne kadar başarıyla anlattığını gördüm. Son Adım’daki yaşlı annenin, Kenarda’da kendi başına küçük bir roman olan dayının hikâyesine ne kadar hâkimdi! Alışacak, okuru da alıştıracak olursanız sevimliliğe varabilecek bu çeper anlatımı başka bir şeye de yol açıyordu ama – bir tehlikeye belki; romanı anlatan kişi şehrin kenarlarında, çeperlerde helezonlar çizerek dolaşıyor, dolaşırken de onlardan uzaklaşmaya kıyamıyor, geri dönüyor, roman bu halkaların etrafında uzadıkça uzuyordu. Bu yürüyüş, o -güzel anlatılmış- gezintiler değil. Bu bir kalkıp gidiş. “Yola çıkarken bedeninin bir soğan zarı gibi tek tek soyulacağını sanmıştı, ama aksine bir ağaç kütüğü gibi kat kat kabuk bağlamış, katılaşmıştı.” (s. 88) Bu satırlar biçimsel olarak belki de Uzun Yürüyüş’ün en güzel tarifi. Kat kat soyulan ve dağılıp uçuşan zarlar, başka bir deyişle öteki romanlardaki sarmal gezinmeler yerine çizgisel bir hareket var bu romanda ve bu kahramanını olduğu gibi romanı da daha kunt, bitmiş bir şey haline getiriyor.

Tamamen kalkıp gitmekle ilgili olan bu yürüyüşün geride kalanlarla son bağları da kopardığını, hatta eninde sonunda bütün bağları ‘kalpsizce’ koparmakla ilgili olduğunu da öne sürebiliriz. (Bütün büyük roman kahramanları kendi meselelerine dalmışlıkları içinde öyledirler.) Bu radikal karar, Uzun Yürüyüş’ün kahramanını bilinç akışı parkurlarında ya da metafiziğimsi ‘new age’ yürüyüş parklarında tenezzühe çıkmış hafif zarif kahramanların varamayacağı bir yere götürüyor. Yavaş yavaş, aşama aşama şehirden uzaklaşan ‘naylon torbalı’dan bir köpeğin yoldaşlığına, kir pas içinde bir ‘şüpheli’ berduşluktan nihayetinde toprağa girmeden toprakla hemhal olan bir varlık olma noktasına kadar...

“Sonra tüm bu öğrendiklerimden sonra, belki öyle bir an gelecek ki, bu kez hiçbir şey bilmemeyi öğreneceğim, azar azar, yavaş yavaş, günbegün bilmeyeceğim.” (s. 56) Boş bir zihin, bomboş bir ben, bütün kayıtları tamamen silinmiş bir ‘varlık’, tüm toksinleri atmış yepyeni biri. Roman bizi buna çok inandırıyor. Uzun Yürüyüş’ün kahramanı ‘oraya’ varmak istiyor.

Kahramanımızın şehirden adaya aniden nasıl zıpladığını, oradan dağa nasıl çıktığını sorabilirsiniz elbette, kılı kırk yaran bir okursanız. Sormalısınız da, ama bu romandaki hareket bu sıçramaları onun zihnine koşut şeyler olarak anlattığı için ve bu zihindeki zıplamalar kendi içlerinde pekâlâ da anlamlı ‘entervaller’ oldukları için buna takılmayabiliriz. Affetmek de değil bu. Bu gezgin, uzaklaşsa da yeniden yeniden ortaya çıkabilen ‘meselelerin dünyası’nda, bilet veren kız sahnesindeki gibi güzel anlatılmış ‘kişilerin dünyası’nda, köpekten salyangoza kadar şefkatle anlatılmış hayvanların dünyasında, nihayet toprağın ve rüzgârın ve yağmurun hüküm sürdüğü orta-dünyaya geçişi esnasında çok inandırıcı da ondan.

Yepyeni bir kahraman

Uzun Yürüyüş’ün kahramanında tabii ki Tanpınar’ın Mümtaz’ından, Yusuf Atılgan’ın aylağından, Bilge Karasu’nun düşünceler içinde adalardan tepelere tırmanan ikiye bölünmüş, mütereddit genç erkeklerinden, Sait Faik’in tabiat karşısında samimiyetle allak bullak adamlarından izler var. (İyi haber: Atay’ın iyice ağlamaklılaşan tutunamayanlarından eser yok.) Ama Uzun Yürüyüş’ün kahramanının yepyeni bir veçhesi de var; sadece aylak, romantik şehir gezgini, tereddütler içinde genç erkek değil, Çıkıp Giden Adam o. Etkileyiciliği burada. Sıfırlamayı denemek istiyor. Bildiğimiz anlamıyla ‘ölmeye’ niyeti yok, ölmeden ölmek istiyor. Aynı anda, ‘aynı güçle’ yaşamak da istiyor. Ama en, en temel soruları sorarak, en temel düşünceleri düşünerek: “Bir insanın başka bir insanın içine nasıl girebildiğini, bir kez girmişse ardından nasıl ayrılabildiğini hiçbir zaman anlayamamıştı.”

Yakın zaman Türk edebiyatında bir çizgi üzerinde, dünyanın kabuğuna basa basa yürüdüğü halde, yürümekle birlikte bu kadar derine iskandil atan bir kahraman olmamış olabilir.

Devamını görmek için bkz.

Darmin Hadzibegoviç, "Yollar ve çemberler", K24, 28 Mayıs 2015

İki farklı coğrafyada, Güney Afrika ile Türkiye’de yaşayan iki yazarın kaleminden çıkmış iki roman: Damon Galgut’un Yabancı Bir Odada’sı ile Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş’ü. İlki, uç uca eklendiklerinde bir hayatın belli bir döneminin özeti sayılabilecek üç yolculuğun; ikincisiyse bir ülkeyi bir uçtan öbürüne kateden sarsıcı bir yürüyüşün hikâyesi. Türkiye’de birkaç hafta arayla yayımlanmış olmaları ilginç bir tesadüf, çünkü hem birbirleriyle kesişen ya da teğet geçen noktalara sahip romanlar bunlar, hem de bir yerden sonra birbirlerinin eksiklerini, kör noktalarını aydınlatmaya başlıyorlar.

Uzun Yürüyüş: Uçlara yolculuk

Bir yere doğru yavaş yavaş ama kararlılıkla yürüyen bir adam: Hem Galgut’un hem de Geçgin’in romanlarına ilham vermiş görünen bu imge özellikle Uzun Yürüyüş için doğru: Romanın isimsiz kahramanının kendine açıkça ilan ettiği başlıca amacı, “dümdüz bir çizgiyi takip ederek” yürümek ve insan sesinin duyulmadığı bir ova ya da dağ eteği bulana kadar durmamak. Bu yürüyüşün asıl nedenini, onu ulaştıracağı anlamı ise yolda keşfedeceği inancında. Geçgin bu yürüyüşü ve kahramanın geçirdiği dönüşümü öyle sabırla, öyle soğuk bir dille anlatıyor ki, roman, kahramanın yürüyüşünün ritmini izlemeye başlıyor, sonunda da neredeyse bu yürüyüşün kendisi olup çıkıyor. Kahraman aç kalıp zayıfladıkça, itilip kakıldıkça, dayak yedikçe, her şeye (kente, insanlara, kendi vücuduna) yabancılaşıp hepsine hayret eder hale geldikçe okuyucu da aynı sabrı göstermek; yazarın birbirine benzeyen, dingin manzaraları da dayak ve aşağılama sahnelerini de aynı soğuklukla anlatan, romandaki akışa rağmen durağanlıkla yüklü cümlelerini, kahramanın içindeki yürüme ve uzaklaşma itkisini takip ederkenki itaatkârlığıyla takip etmek zorunda.

“Zevkle” ya da “keyifle” okunan bir roman değil Geçgin’inki; olsa olsa “şaşkınlıkla” okunuyor denebilir: Hem yukarıda bahsettiğim ağır ama kararlı, kahramanın yürüyüşüyle, gövdesinin değişimiyle paralel giden akıştan; hem de Geçgin’in kendi roman dünyasını bir romanın nasıl olması gerektiğine dair beklentilere karşı neredeyse kayıtsız denebilecek bir tutum içinde, sabırla kurmasından kaynaklanan bir şaşkınlık. İlham verici ayrıntılar, sıradışı yan karakterler yok bu dünyada. Bir insanın kendi bedeninin ve bilincinin sınırlarını zorlamasının, bunu yaparken ufalanıp küçülmesinin, yavaş yavaş silinmesinin, kendinden arta kalan bir şeye dönüşmesinin (bu ifadelerin çoğu, kahramanın değişimini anlatmak için geniş bir sözcük repertuarına başvuran kitabın kendisinden) hikâyesi Uzun Yürüyüş. Alınacak bir ders, varılacak bir aydınlanma ânı yok? çoğu zaman öyle bir dersin ya da ânın eşiğinde olduğumuzu hissetsek de. Kahramanın, her şeyin; seslerin, doğanın küçük kıpırdanışlarının, hatta kayaların oldukları yerde duruşunun bile acı vermeye başladığı bir bölgeye vardığı son sayfalara gelene dek sürüp giden ve açlıkla, yaralanmayla, anıların silinmesiyle bir arada giden yürüyüşü doğanın bir anlığına parıldayıp söndüğü güzellik ve dinginlik anlarını hiç barındırmıyor değil, ama bu doğayla bütünleşme, “hafifleme” anları hep kısa sürüyor, sonrasında da doğadan kopma, kendi bilincinin farkına varma, dünyanın ağırlığı ve basıncının altında ezilme ve tüm bunların getirdiği acı döngüsü başlıyor yine.

Galgut’un yol hikâyelerinde Uzun Yürüyüş’ün izleri

Yabancı Bir Odada ve özellikle de bu romanın doğanın içine en çok gömülmüş ilk bölümü, bazı açılardan Uzun Yürüyüş’ün bir çeşitlemesini, daha az uçlarda seyreden bir halini andırıyor. Galgut’un yazarla aynı adı taşıdığı sadece nadiren hatırlatılan ve sonra Geçgin’inki gibi isimsizliğe terk edilen kahramanı, Lesotho adlı küçük Afrika ülkesinde bir arkadaşıyla beraber uzun ve yıpratıcı yürüyüşlere çıktığı bu bölümde ?yürüyüş arkadaşıyla arasındaki gerilimli ilişkinin de katkısıyla? bazen öyle bir sınıra yaklaşıyor ki, haritayı, çizilen rotaları arkada bırakıp yürüyüp gitse (ya da onu böyle bir irade göstermesinin yükünden kurtaracak biçimde, doğada kazara kaybolsa) Geçgin’in kahramanına dönüşebilirmiş izlenimi veriyor. Romanın, kısırdöngülere mahkûm gündelik hayata, çemberler çizmeye katlanamayıp uzun seyahatlere çıkmadan edemeyen Güney Afrikalı gezgin kahramanının, özellikle bu ilk bölümde, Uzun Yürüyüş’ün kahramanına yaklaştığı anlar oluyor. Doğanın, ıssız yolların, durup dinlenmeden yürüme itkisinin, edilgenliklerinin ikisini kardeş kıldığı bu anlarda bu iki roman kahramanı etraflarındaki manzarayla bütünleşir gibi oluyor, yaşadıkları inanılmaz yorgunluk ve gerilim yüzünden insan denen şeyin daha altında (ya da aynı anda üstünde) bir şeye dönüşüyorlar. Geçgin’in roman boyunca hiç terk etmeden, aksine daha da derinlere giderek izlediği çetin yol zaman zaman Galgut’un romanından, özellikle de bahsettiğim bu ilk bölümün içinden de geçiyor: Metafizik olanın tamamen maddi ve bedensel olandan, yürümenin ritminden, yorgunluktan, açlıktan, bedenin ağrı ve yıpranmalarından doğuşu.

Tek başına ya da başkalarıyla yürümek

İki romanın ayrıştığı noktalardan biri, belki de en önemlisi, kahramanların yürüyüşlerini bir yol arkadaşıyla yapıp yapmamaları. Galgut her ne kadar bir yerde “bazen beraber, ama hep yalnız yürüyorlar” dese de, kahramanına hep bir ya da birden fazla yol arkadaşı eşlik ediyor ve bu eşlikçi Galgut’un romanına Geçgin’inkinde olmayan bir boyut katıyor: Issız bir manzaranın içinde bir başkasıyla beraber yol almanın, onunla anlaşmak, uzlaşmak zorunda olmanın getirdiği güç mücadelesi ve gerilim. Galgut’un sessiz yolcusu romanın üç bölümünü oluşturan üç seyahat öyküsü boyunca önce yol arkadaşı Reiner’in altında ezilen bir eşlikçi, sonra bir aşk ihtimalinin peşinden tereddütle giden biri, en sonunda da intihara meyilli dostunu hayatta tutmaya çabalayan bir bakıcı rolünde çıkıyor okurun karşısına. Ama yabancı ülkelerde, yabancı manzaraların içinde geçen bu hikâyelerin hepsinde karakterler tam da bu yabancı manzaralar yüzünden birbirine daha da yaklaşıyor; üç yolculukta da, bir insana yaklaşma, onunla beraber yürüme isteği ile kopup gitme, hepsini geride bırakma isteği yan yana. Her yolculuk farklı bir rolün oynanıp öğrenildiği bir sürecin ayrı bir durağı bir bakıma ama yaşanan onca acının sonunda bu süreçte bir olgunlaşmadan söz etmek cazip olsa da tam doğru da değil: Uzun Yürüyüş gibi, bütün yaşananlara, katedilen yolların uzunluğuna rağmen, barındırdığı iki ani ölümün de etkisiyle bir boşunalık hissi yayıyor Yabancı Bir Odada. (Ama aynı zamanda, insanı tam tersini söylemeye de kışkırtmıyor değil her iki roman da: Bütün yolculuklar belki boşunaydı, ama öğrenilen bir şeyler de vardır sanki, bu şeyler kelimelere tam dökülemeseler de…)

Galgut’un aynı yolculuğa çıkardığı ya da yollarını kesiştirdiği iki kişilik küçük toplulukların dramı Geçgin’in kahramanının hikâyesinde hiç yok (romanın sonlarında, besleyip hayatta tuttuğu kız çocuğu dışında). Onun yürüyüşünün uçlarda seyretmesi yalnız başına yürümesinden, insanlardan kaçmasından da kaynaklanıyor: İnsanlarla (çöp toplayıcısı Mahmut ve arkadaşlarıyla, ya da hastanede tanıştığı doktor Selma ve çevresiyle) çıkacağı gerçek veya mecazi herhangi bir yolculuk onu dışına çıkmak istediği çemberin içinde tutacaktır yine; en azından inatla tutunduğu tek ilkesi gibidir bu yürüyüşü tek başına sürdürme isteği. Yürüyüşün esasen şehir arkada bırakıldığı zaman başlaması da bu yüzdendir: Çemberler çizip durmaktan bıktığını söyleyen bu adam için romanın ilk bölümünde İstanbul büyük bir çember haline gelir; burada, “dışarı” çıkmasını engelleyen birçok insanla karşılaşır (“dışarı” çıkılıp çıkılamayacağı, hatta bir “dışarı”nın olup olmadığı romanın sonunda da tam cevaplanmayacak sorulardır öte yandan).

Uzun Yürüyüş’teki yürüyüşü, yolda karşılaşılan bütün birlikte yürüme tekliflerini geri çevirip tek başına en uç noktaya dek yürümekte ısrar etmenin hikâyesi olarak okuyacaksak, romandaki son teklif (ki, romanın buradan, yani en sondan başa doğru kurulduğunu düşündüren çokkatmanlı ve uzun bir finaldir bu) kahramanın başta “insan sesinin duyulmadığı”nı hayal ettiği bir dağ başında karşılaştığı PKK militanlarından gelir. Dağda bile ?kahramanımızı hayal kırıklığına uğratacak biçimde? sesler işitilmektedir elbette: Kahramanın ölmek üzereyken bulup kurtardığı kızın anlayamadığı dili; bütün roman boyunca her bir değişimi izlenip tasvir edilen gökyüzünü dolduran jet gürültüsü; son olarak da, beraber bir gün geçirmek zorunda kaldığı militanların sesleri. Bu militanların en yaşlısı, belli ki küçük grubun lideri, kahramana şöyle der: “…kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden, çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.” Adamın sözlerini sessizlikle cevaplar romanın kahramanı. Bu diyalogda ?konuşmacılardan birinin daha konuşkan, daha “bilge”, nihai bir cevaba sahip olduğuna dair daha özgüvenli olduğu bu diyalogda? ve kahramanın romanın başından beri “ötekiler”le karşılaşmalarında, romanın yazarının ne tarafta durduğu, oyunu yalnızlıktan değil de topluluktan, beraber yürümekten yana kullandığı gittikçe daha belirgin hale geliyor. Yine de ama, her şey bu kadar basit mi? Daha doğrusu, Geçgin’in aldığı pozisyon bu kadar açık mı? Tam değil bence. Çünkü yukarıdaki cümlelerin hemen ardından şunlar gelir: “Adam ‘Halk özgürleşmeden olmaz, olamaz,’ deyip konuşmasını sürdürdü ama [romanın kahramanı? D.H.] adamı izleyemez oldu. Yalnızca sözcükleri peş peşe, hızla sıralayan, kendinden emin sesini işitti. Biri Kürtçe bir şeyler söyledi, konuşmalar yeniden Kürtçeye döndü.” Geçgin’in sözcükleri tesadüf olamaz; yazar bu sözlere, hiç değilse bu sözleri ?ezberlenmiş veya fazlaca tekrarlanmış olduklarını ima edercesine? peş peşe ve hızla sıralayan sese, içinde hiçbir şüphe payı taşımayan kendinden emin ses’e de belirli bir şüpheyle bakmakta, ona da yüzde yüz hak vermemektedir sanki. Yalnız başına uzun bir yürüyüşe çıkan ve vardığı noktaya (hem fiziksel hem de ruhsal olarak? zaten ikisinin birbirinden ayırt edilemeyeceği bir yerdeyizdir artık) varmış olan kahramanın da bildiği, uzun ve yapayalnız yürüyüşü sayesinde bildiği ve diğerlerinin, ona ders veren adamın bilemeyeceği bir şey vardır sanki. Nedir o şey? Buna cevap vermek o kadar kolay değil; zaten romanın kahramanı da kelimelere öbürleri kadar hâkim değildir, onlarla olan bağı çoktan kopma noktasına gelmiştir (roman boyunca, tam bir anlama bütünlenemeyen ama tamamen anlamsız da denemeyecek kırık dökük sözleri tekrarlar durur). Sorunun açık bir cevabının olmaması, tek başına çıkılan yürüyüşün bütünüyle değersiz, boş olduğu anlamına gelmez; bir şeyler yaşadığına, öbürlerinin bilemeyeceği bir yere vardığına hem geri dönülmez biçimde değişen eti ve bilinci, hem de yolculuğunu izleyen okurlar şahittir.

Birbirlerine ayna tutan romanlar

Uzun Yürüyüş’teki siyasetin belirginliği ?kahramanın çöp toplayıcılarla, kentsel dönüşüm mağdurlarıyla, Gezi’ye yakından tanık olan bir doktorla ve polislerle, Suriyeli mültecilerle, jandarmayla, PKK militanlarıyla karşılaşmaları? Yabancı Bir Odada’nın çoğunlukla Afrika topraklarında ilerleyen ama siyasete çok fazla bulaşmadan yürüyüşüne devam etmeyi başaran kahramanının durumunun altını daha da çok çiziyor. Galgut’un kahramanı da, tıpkı Geçgin’inki gibi, siyasetten kaçınamıyor; kimi zaman, gezdikleri ülkelerde beyaz gezginleri taciz eden ya da onlara hizmet eden yerli halkla ilişkisinde, kimi zamansa sınır karakollarında memurlarla kavgaları ve rüşvet pazarlıklarında, içinden geçtiği ülkelerin halkı ya da siyasi hayatı da gözüne takılan manzaranın içinde yerini buluyor? ama sadece geçici bir süreliğine. Siyaset, her iki romanda, manzaranın içine zorla dahil olan rahatsız edici bir şeye benziyor, ama bir farkla: Galgut da, bu ayrıntılardan kahramanı gibi rahatsız görünse de, onları romanına dahil etmemeye de cesaret edememiş sanki; böylece, siyasetle gerçek anlamda dönüştürücü bir karşılaşma Yabancı Bir Odada’nın sınırları içerisinde pek gerçekleşmiyor. Siyaset bu romanda manzarayla, yolculukla, yol arkadaşlarıyla ilişkileri kısa bir süre kesintiye uğratsa da görmezden gelinebilen ya da çerçevenin dışına itilebilen bir şey. Kahramanla arasına mesafe koymaya çalışan anlatıcının dediğinin aksine, yalnızca romanın kahramanı değil, içinde nefes alıp verdiği roman da tarihin, siyasetin “sadece içinden geçiyor.” Romanın özellikle Afrika’nın ıssız topraklarında geçen bölümlerinde, belki Geçgin’in yalnız adamının yaşadıklarının da etkisiyle, Galgut’un karakterlerinin yolunun o ülkelerdeki silahlı örgütler tarafından kesilmesini, bu karşılaşma sonucu ortaya çıkacak diyalogun nasıl bir şey olacağını hayal ederek boşuna bekledim.

Uzun Yürüyüş’teyse, kahramanın insanlardan ve siyasetten kaçma çabasına, onu sürekli ülkenin gerçekleriyle karşılaştıran yaratıcısının kararlılığı eşlik ediyor. Dümdüz bir çizgiyi izleyen uzun bir yürüyüşe çıkabilir, her şeyden uzağa gidebilirsin ama Türkiye’den kaçmak o kadar da kolay değil, diyor sanki Geçgin’in romanı. Sonunda da kahramanını, karşılaştığı militanlardan birinin “güney”e nasıl varılacağıyla ilgili yol tarifi ve aynı adamın “yedek kıyafetleri” ile beraber dağ başında yapayalnız bırakarak, kahramanının hep dışına çıkmaya çalıştığı ve sonunda bütün bir ülkeyi içine alacak kadar büyümüş çemberden çıkmanın yolunu kendince gösteriyor belki, ama “savaş artık her yerde” uyarısını yapmayı da unutmadan.

Ne var ki, Geçgin’in yalnız yürüyüşçüsünün “ülke”yle karşılaşmaları romana nasıl Galgut’unkinde olmayan bir boyut katıyorsa, bu karşılaşmalar başka bir açıdan Uzun Yürüyüş’ün yumuşak karnını da oluşturuyor: Özellikle romanın İstanbul’da geçen bölümlerinde, yalnız adamın çöp toplayıcısı Kürt çocukla, ona ve diğer çöp toplayıcılara akıl hocalığı yapan adamla, Gezi eylemlerinden sonra hastanede Doktor Selma’yla ya da polislerle olan diyaloglarının zayıflığından, didaktikliğinden bahsediyorum: Bu andığım kişilerin hepsi bir görüşü ezberlemişçesine tekrarlayan ve bir insan tipini temsil eden kaba birer figüre dönüşürken, Geçgin’in karakterlerini çoğu zaman şiveyle konuşturması onları daha da karikatüre benzetiyor. Yabancı Bir Odada’yı okurken, Damon Galgut’un kullandığı anlatım yöntemlerini bu açıdan da düşündüm ister istemez: Üçüncü tekil şahıs anlatısını beklenmedik anlarda ihlal eden birinci tekil şahıs anlatıcı, bu iki bakış açısının kimi zaman aynı cümle içinde yerlerini birbirine bırakması, “diye düşündü”lerin kalabalıklığının göze çarptığı Uzun Yürüyüş’te gördüğümüz bir şey olsaydı Geçgin’in romanı nasıl bir romana benzerdi? Galgut’un karakterler arasındaki konuşmaları tırnak içine almayıp konuşmalar, düşünceler, eylemler arasındaki sınırı bulanıklaştırarak, soru işareti bile kullanmayıp yalnızca nokta ve virgülle yetinerek yarattığı ve zaman dışı (ama aynı zamanda “sürekli bir şimdi”de geçtiği) hissini veren ıssız atmosfer, Uzun Yürüyüş’ün zaten benzer bir ruh halinden hiç de azade olmayan atmosferini geliştirmekte, hissedilir kılmakta daha mı başarılı olurdu? Basitçe teknik bir tercihten değil, yazarın yarattığı dünyayı taşıyan bir şeyden bahsediyorum burada, ama Uzun Yürüyüş’ün bazı teknik noktalarda (örneğin zamanlar arası geçişlerde) yer yer aksaması bu soruları daha yüzeysel bir düzeyde de gündeme getiriyor.

İki roman arasında son ve kolayca gözden kaçabilecek bir ortak nokta daha var: Yabancı Bir Odada’nın henüz başlarında, o anki durağı Yunanistan’a gelmeden önce nereleri gezdiği sorulduğunda romanın kahramanı birkaç ülkenin yanında Türkiye’yi de sayıyor. Galgut’un romanında okuyucunun hayal gücüne yer açmak için gölgede bıraktığı birçok yan hikâye, sahne vs. var, kahramanının Türkiye seyahati de bunlardan biri. Romanın kendini kendi ülkesinden sürgün eder gibi durmadan başka ülkelere seyahat eden Güney Afrikalı gezgininin bu defa muhtemelen tek başına yaptığı Türkiye seyahatinin Geçgin’in yalnız adamının yürüyüşünden daha önce gerçekleştiğini romandaki birkaç ipucundan çıkarabiliyoruz. Yine de, bu iki adamın farklı zamanlarda da olsa aynı yollardan geçmiş, aynı manzaralara bakıp benzer şeyler düşünmüş olabileceklerini hayal etmek tuhaf ve güzel.

Devamını görmek için bkz.

Hayati Roman, "Kendime bir halk mı yapmaya çalıştım?", Sabitfikir, 20 Mayıs 2015

Bazen çok ses çıkarmadan bir kenarda durmak gerekir. Ayhan Geçgin’in, piyasaya kulakları tıkalı emin adımlarla sürdürdüğü edebi yolculuğunun son halkası Uzun Yürüyüş’ün de bana fısıldadığı bu: “Sen, çekil kenara!” Okurla bu romanın arasına girme cesaretini bulanlar elbette olacaktır, olmalıdır; ama o kişi ben değilim. En azından bir kez, her şeyi bırakıp çekip gitmenin hayalini kurduysanız edebiyatımızın zirvesinde yerini alacak olan, Hüseyin Kıran’a ithaf edilmiş bu eşsiz roman sizi bekliyor. Kendinizden, taksitli yaşamınızdan çok hoşnutsanız dokunmayın. Erkan, Ali, Mehmet, her kimse O, “Annesiyle bir apartmanın giriş katında iki oda bir salon bir evde oturuyordu… Çeşitli işlerde çalıştı, hiçbir işte uzun süre kalamadı. En son bir süpermarkette balık reyonunda çalışıyordu. Bütün gün ölü balıkların gözkapaksız gözlerini görüyor, balıkların ona bakıp durduğunu sanıyordu.”

“Kendine sordu: Eskiden ben neydim? Yanıtı: Burada, yıllarımı geçirdiğim bu evde hapistim. Gerçek bu, beni bir oda, yemek, öteki günlük gereksinimler karşılığı burada tutmayı başardılar. Peki ama kim ya da kimler? Ya da belki ne? Yanıtı veremiyordu, işte bu ya da şu, diyemiyordu. Önceden doğru dürüst yaptığı tek şey, yakındaki parka gitmek, parkta dolanıp durmak, çemberler çizmekti. Ama bıkmıştı artık çemberler çizmekten, dönen, geri gelip duran şeylerden. Şimdi yolu izleyeceğim, dedi kendi kendine, dümdüz gideceğim. Benim hicretim artık başlıyor.” (s. 12)

“Bu sessizlikten, daha doğrusu insan sesinin olmayışından memnundu. Bir gün, diye düşündü, kulaklarımdan insan sesi tümüyle silinip gidecek mi? Ama bu rahatsızlık, hayır acı, insan sesinden duyduğum bu acı nereden geliyor?”

Önceden, parkta otururken bazen elleriyle kulaklarını kapatır, düşünürdü. İnsanın en azından bir süre, başkaları için, yo, hayır, daha önemlisi kendi için dünyadan yok olma hakkı niçin yoktu? İşte, dedi, belki sonunda bunu başaracağım, kendim için bile yok olacağım.” (s. 14)

“Önceden, diye düşünmeyi sürdürdü, belki bir ölüydüm, ölmüştüm, belki hâlâ öyleyim, ölüyüm. Ölme işim bitmedi, ölmeyi sürdürüyorum. Yine de, sonunun nasıl biteceğini bilmediği bu girişimi, içinde hâlâ canlı bir şeylerin olduğunu söylemiyor mu? Hayır, dedi kendi kendine, artık yanılsama yok, umut zırvaları, beklentiler yok, öldüğümü kabul etmek zor oldu.

“Artık açık bir hedefi var. Şehrin dışına çıkmak, geniş bir ova, sessiz bir dağ eteği bulana kadar arkaya bakmadan yürümek. Sonunda, diye düşündü, her şeyi unutmak, insan olduğumu bile unutmak istiyorum. Kendimi parça parça, ip ip geriye doğru sökeceğim.” (s. 15)

“İnsanlar hızla geçip gidiyor, bir sürü ses birbirine karışıp kulaklarında çınlıyordu. Kalabalığa bakıp nasıl bir kalabalık bu, diye kendine sordu, nasıl bir dünya bu? Aklında insanlar değil, sadece geçip giden ayakların hareketi kalıyordu. Ayaklara bakılırsa hızlı ayakların dünyası, yere abanan adımların dünyasıydı bu. Ama nereden gelip nereye gidiyorlardı? Onların böyle hareket etmesini sağlayan şey neydi? Şu dünyayı döndüren şey neydi?” (s. 27)

“Galiba, diye düşündü, gelişigüzel bir hayat oldu benimki, nasıl yaşayacağımı hiç bilemedim. Şu taşlar herhalde doğup batan güneşe, bazen uğultusuyla her şeyi doldurarak bazen de sessiz, serin esen rüzgâra, başka bilmediğim kim bilir neye göre yaşıyor. Otlar, böcekler, öteki varlıklar da. Yaşamım dediğim şey ise neye göre yaşadı, bilmiyorum. Bir yaşam eğer hâlâ bende sürüyorsa, bu yaşamı da nasıl yaşıyorum, bilmiyorum.

“Ama başka bir şey daha vardı. Bunu da şaşırtıcı sayabilirdi. Yaşam belki onda sürüyordu ama onu yaşayanla sanki hiç ilgisi kalmamıştı. Peki ama zaten böyle bir noktaya varmak istemiyor muydu? Öyleyse bile hiç de umduğu gibi olmamıştı. Bu değişmek değildi, başka bir hayat da değildi, bu daha çok sönüp gitmeye benziyordu. Onu yaşayana, yani bana, diye düşündü, peki ne oldu? Geride ne kaldı? Belki artık onu çevresini saran bu çıplak, çorak varlıklar gibi bir varlık olarak kabul etmeliydi, onun varlığı değil, birinin varlığı değil, artık kimsenin varlığı değil, kimsesiz, adsız,arta kalmış bir şey. Belki bu artık yalnız insanlarınkinden değil bütün yaşamlardan dışlanmak, bütün bütüne dışarıya atılmaktı. Kendi kendine, bütün ölçüleri yitirdim, dedi.” (s. 126-127)

“Kendine sordu: Beni buralara kadar sürükleyen neydi? Yanıt, kafasında birbiri kılığına bürünüp dönen, nereden geldiklerini tam çıkartamadığı şu görüntülerin içinde bir yerlerde miydi? (...) Galiba hiçbir zaman bir hayat hikayem olmadı, dedi kendi kendine. (...) Düşünmeyi sürdürdü: Yoksa asıl kendi içimden bir sesin, çok önceden sönüp gittiğini düşündüğüm bir sesin yeniden yükseleceği mi ummuştum? Ancak burada, bu boşlukta duyulabilecek, işitmenin artık kulaklarım dediğim şeyle ilgisinin olmayacağı bir ses?

Göğsünün ortasında yitirilmiş bir şeyin acısını duydu. Belki yanıt, hiçbir soruya yanıt veremeyen yanıt, tam tersiydi: Ses, sesin yokluğu ya da neyse bu, ister içnde ister dışında olsun, galiba çok önce, ondan çok önce, herhangi bir bellekten çok daha önce geri gelmemecesine yitip gitmişti.

Öyleyse neyin yitip gittiğini bile bilmiyordu, dahası ona ait olmadığına, çok önce yittiğine göre yitiren o bile olamazdı. Ama o zaman, var olup olmadığını bile bilmediği bir şeyin acısını neden duysun?” (s. 138)

“Ateşin çıtırtılarını, dışarıda esen rüzgârın sesini, ötekilerin soluk alıp verişini ya da kendi aralarında mırıldanışlarını işitiyordu, ayrıca kendi cılız sesini de işitiyordu. Sesi kulaklarına bir yabancının sesi gibi geliyordu, cılız bir ses, çıtırdayan bir ses. Biri hikâye anlatıyor, diye düşündü, biri konuşuyor. Kim konuşuyor? Bu bellek benim değilse kim anımsıyor?” (s. 146)

“Adam, ‘Halk özgürleşmeden olmaz, olamaz,’ deyip konuşmasını sürdürdü ama adamı izleyemez oldu. Yalnızca sözcükleri peş peşe, hızla sıralayan, kendinden emin sesini işitti. Biri Kürtçe bir şeyler söyledi, konuşmalar yeniden Kürtçeye döndü. Aklında kalan tek sözcük, halk sözcüğü oldu. Halk, diye kendi kendine birkaç kez yineledi, benim bir halkım var mı? Galiba yoktu. Kız bile belki dedesiyle birlikte halkını ya da halkından kalanları aramak için yollara düşmüştü. Yoksa, dedi kendi kendine, bu kayalardan, taşlar, otlar, hayvanlardan kendime bir halk mı yapmaya çalıştım?” (s. 147)

Devamını görmek için bkz.

Murat Gülsoy, "Uzun yürüyüşün menzili", K24, 30 Temmuz 2015

Uzun bir yürüyüşe çıkmaya karar veren kahramanımız şehrin adsız insanlarından biridir; annesi ile duvarları kâğıt gibi ince iki oda bir salon apartman dairesinde yaşayan, en son bir markette balık reyonunda çalışan, adını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz (gerçekte merak eder miyiz?) genç bir adamdır. Sırt çantasını hazırlar, gidecektir. Bir karar vermiştir, bu hayatın dışına çıkacaktır. Çünkü yıllarını geçirdiği bu evde hapsedilmiş olduğunu düşünmektedir. Gerçi kendisine sorduğunda onu kimin ya da kimlerin hapsettiğine verecek bir cevabı yoktur. Her ne kadar Fatih Özgüven “Dünyanın Kabuğuna Basa Basa Yürümek” adlı yazısında Oğuz Atay karakterleri ile bir akrabalığı olmadığını iddia etse de, giriş bölümündeki ruh durumu son derece Atayvari’dir. Belki onun dünyası Atay’ın romanlarındaki gibi taşkın bir entelektüel neşe ile arabesk bir melodram arasında salınan atmosferinden uzaktır ancak Atay’ın öykülerinde karşımıza çıkan Kafkaesk yanı ağır basan karanlık tona daha yakındır. Uzun Yürüyüş’ün kahramanının bu sorulara (kim beni hapsetti, kimlerin yüzünden bu haldeyim?) verecek bir yanıtı yoktur ama Oğuz Atay okurları bu soruları pekâlâ içlerinden “onlar” diye yanıtlayacaklardır. Onlar, siz canım insanlar... Ayhan Geçgin’in romanı yirmi birinci yüzyılın acımasız gerçekliği içinde yazıldığı için artık “canım insanlar” yoktur. İnsanların sesleri bile adsız kahramanımıza acı vermektedir.

Uzun Yürüyüş’ün kahramanı naif bir karar verir: “Şimdi yolu izleyeceğim, dedi kendi kendine, dümdüz gideceğim. Benim hicretim artık başlıyor.” Yol ya da yolculuk son derece yüklü bir kavram. Çoğu zaman basit bir yer değiştirmenin çok ötesinde kişinin o yolculuk süresi boyunca yaşayacağı dönüşümü, değişimi ve çoğunlukla olgunlaşmayı simgeler. Uzun Yürüyüş bu anlamda tam bir yolculuk romanı. Ama bu yolculuk birbirinden ilginç heyecanlı maceralara sürüklemeyecektir yolcuyu. Tam tersine öncelikle şehrin içinde parklarda yatıp kalkan bir evsize dönüşecektir. Soyulacak, dövülecek, zorlukla hayatta kalacak, bir dilim ekmeğe muhtaç duruma düşecek ancak yine de hiç bir şey yapmama durumundan çıkmayacaktır. Bu sahnelerde Oğuz Atay’ın “Beyaz Mantolu Adam”ı akla gelmektedir. Ancak Atay’ın adamının aksine Ayhan Geçgin’in kahramanı pasif değildir. Tercih yapma hakkı vardır. İstese annesinin yanına dönebilir. Ama dönmemeyi tercih eder. Donuk değildir, tam tersine başından beri irade sahibi bir bireydir. Bu birey olmak meselesi üzerinde biraz daha durmak gerekir.

Kendi hikâyesini bulmak

Romanın tarihi ile birey fikrinin inşası arasında paralellik kuranları, hatta Batı romanının tanımını “hareket halindeki karakter” şeklinde yapanları hatırlayarak düşünürsek, 1605’te Cervantes tarafından yazılan ilk romanın kahramanı Don Kişot da Ayhan Geçgin’in roman kişisi ile aynı motivasyonla yollara düşer: Kendi hikâyesini bulmak. Bu iki tema “kendi yaşamından çıkıp gitmek” ile “kendi hikâyesini bulmak” aslında kendi hikâyesini kuran modern bireyin ifadeleri olarak okunabilir. Roman kahramanları kendi iradeleriyle kararlar alabilen, bu sayede de olayların akışına yön verebilen varlıklardır. Birey olmanın bir tanımı da budur zaten. Zaman zaman bu tanımın dışına çıkıyormuş gibi görünen roman kişileri de karşımıza çıkar. Gonçarov’un 1859’da yaratmış olduğu Oblomov bunlardan biridir. Olağanüstü hareketsizliği, hiçbir şey yapmaması, hayatını yaşamaması müthiş bir tembellik olarak da yorumlanabilir; toplumsal dizgenin içine girmeyi reddediş olarak da... Ama toplumsal olana hayır diyebilen en unutulmaz karakter hiç kuşkusuz Melville’in 1853’te yayımladığı Katip Bartleby’sidir. Moby Dick gibi uzun bir deniz yolculuğu romanından sonra yazdığı bu öyküde Melville kendisinden beklenen işleri “yapmamayı tercih ederim” cümlesi ile reddeden ve hiçbir şey yapmayan bir katibi ele alır. Bartleby sadece işleri yapmamakla kalmaz, ofisi de terk etmez. Sonu elbette akıl hastanesidir. Aslında birey mitine son derece kökten bir eleştiri barındırır bu öykü. “Birey irade sahibi, seçme hakkına sahip olan bir kişidir, modern toplum bu bireylerin gönüllü birlikteliğinden oluşur” gibi bir düşünceyi çürüten bir örnektir Bartleby. Birey her şeyi tercih edebilir ama yapmamayı tercih edemez! Toplumsal uzlaşmanın dışı aklın da dışıdır, bu nedenle Bartleby kendini akıl hastanesinde bulur. Bir insan neden toplumsal olanın dışına çıkmak istesin ki? Sibel Oral da Cumhuriyet’e yazdığı yazısında Ayhan Geçgin’in romanını incelerken insan “kendi içinden doğan güçle yaşayabilir mi? Ya da bir insanın, hele ki bu çağda derdi neden bu olsun? Tamamıyla saf bir tek başınalık… Mümkün mü, gerekli mi?” diye soruyor.

Tek başınalık başlı başına bir mittir. Tek başına özgür kişi modern insanın, (eğer şanslılarsa) bordrolu kölelerin hayallerini süsleyen bir mit. Bireyin yüceltilmesi özellikle 19. yy’da kapitalist modern toplumun ideolojik yanılsamasına hizmet eder. Elbette öncüllerini hemen hatırlayacağız: Daniel Defoe’nun 1719’da yayımlanan Robinson Crusoe adlı romanı bunun en güzel örneğidir. Bir deniz kazası sonucunda ıssız bir adaya düşen Robinson’un doğayla tek başına giriştiği mücadele bir süre sonra sömürgeci Batılının temsiline dönüşür. Robinson doğaya karşı (ve oranın yerlisine karşı) kültürel bir egemenlik kurar. Marx’a göre prekapitalistin temsilidir. James Joyce’a göre “Robinson Crusoe İngiliz sömürgecisinin gerçek bir prototipidir... Bütün Anglo-Sakson ruhu Crusoe’dadır: insanın bağımsızlığı, bilinçsiz zalimlik, sebatkârlık, yavaş ama etkili bir zeka, cinsel duygusuzluk, hesapçı bir ketumluk.” Elbette, Batılı “uygar” insanın vahşi doğaya gittiği zaman uygarlığı oraya taşıyacağı düşüncesi çok etkili şekilde eleştirilmiştir. Yirminci yüzyılın ortalarında yazılan Sineklerin Tanrısı bir grup çocuğun ıssız adaya düştüklerinde nasıl da kolayca vahşileşebildiklerini anlatırken meselenin çok daha derin olduğunu gösterir. Ama “doğanın içinde yalnız insan” meselesi sonlanmaz. Çünkü doğa hem kucak açan, hayat veren anaç bir imge sunar hem de hayatta kalabilmek için mücadele edilecek nihai güçtür. İlginç bir tesadüf: Michel Tournier, Cuma adlı romanında Robinson’un hikâyesini yeniden kurarken orijinal romanda es geçilen cinsellik meselesinin üzerine gider ve kahramanın toprakla cinsel ilişkiye girdiği bir sahne yazar; benzer bir sahneyi Uzun Yürüyüş’te de görürüz.

Tek başına özgürlük

Orta sınıf şehirli evinden, annesinin yanından çıkıp giden adsız yolcu şehrin parklarında yatıp kalkan bir evsize dönüşür hızla. Romanın ilerleyen sayfalarında Gezi başkaldırısı sırasında feci şekilde darp edildiğine hükmedilir hastanedeki doktor tarafından. Oysa roman bize bunun ipuçlarını vermez. Gerçekten polisler de dövmüş olabilir ya da parklarda yatıp kalkan başka evsizler de... Roman soğukkanlı bir şekilde, hiç taraf tutmaksızın, tek başına bir insanın şehir denilen yerde yaşamasının imkânsızlığını anlatır. Yaşamak istiyorsa çalışmak durumundadır. Gerçi her seviyede karşısında çözümler çıkacaktır. Yardımsever bir çöp toplayıcısının peşinden gittiği yerde karnı doyurulur, barınmasına izin verilir ama bu hayata devam edebilmek için onun da diğerleri gibi “çalışması” gereklidir. Adsız yolcu için çözüm şehirde değildir. Eğer birileri size “bakmaya” gönüllü değilse şehirde tek başına yaşamanın imkânı yoktur. Tek başına, yani hiçbir toplumsal anlaşma yapmadan... Sadece çöpleri karıştırarak karnını doyurabilir.

Uzun yürüyüşe çıkan yolcunun hayalinde belli belirsiz bir doğa imgesi vardır. Uzağa, dağlara, ovalara gitmek arzusu ile şehrin dışına çıkar gerçekten de... Örneğine edebiyatımızda zor rastlanan bir izlektir bu: Doğaya karşı insan ya da doğada yalnız insan. Açlık ve susuzlukla mücadele bir süre sonra yolcunun insanlıktan çıkmasına neden olur, ya da şöyle söyleyelim: İnsanlıktan çıkmasını sağlar. Bir süre sonra zihinsel yetileri de zayıflamaya başlayan yolcu bir tür inziva yaşar ya da çile çekerek başka bir boyuta geçer. Bu metafizik bir yolculuk değildir ancak romanın daha en başından “hicret” sözcüğü ile ima edilen dini erginlenmeyi işaret eden durum bu noktada gerçekleşir. Dünyevi olandan, özellikle de insanların yarattığı kültürün nimetlerinden uzaklaşıp onlardan arındıktan sonra tüm o ermişler ile Tanrı dile gelip konuşur. Doğada inzivaya çekilmek hakikate ulaşmakta yeni bir imkân sunar. Birçok ermişin ya da peygamberin hayat hikâyesinin bir yerinde bu türden bir doğaya çekilme motifine rastlanır. Bu sadece Semavi dinlere ait bir motif sayılmaz, benzerlerine Murakami’nin romanlarında bile rastladığımız çok evrensel bir arketiptir.

Uzun Yürüyüş’te, insanlığından arınarak daha üst bir insana, bir kurtarıcıya dönüşen yolcunun birini kurtarması gerekir. Bu noktada karşısına çıkan ölmek üzere olan Kürt kız çocuğu kurtarıcı işlevini yerine getirmesine hizmet eder. Yaşadığımız coğrafyada ve içinde bulunduğumuz çağda kurtarılması gereken insanlığın temsilinin Kürt-kız-çocuğu olması da son derece anlaşılır bir durumdur. Romanın bu bölümü son derece ilginç bir karşılaşmayı resmeder. Bir benzerine Coetzee’nin Yaban’ında rastlayacağımız bir öteki ile temas olarak da okunabilir. Geleceği olmayan, Gezi’de ölümüne dayak yemiş, haksızlığa uğramış, sistemin nimetlerinden yüz çevirmiş Türk erkeği ile ölmek üzere olan, savunmasız Kürt kız çocuğunun dayanışması bir kurtuluş habercisidir. Tüm karanlık gerçekçiliğine rağmen romanı umutlu bir hale getiren de bu karşılaşmadır. Birbirinin dilini bilmeyen bu ikilinin karşılaşması romanın zirvesini oluşturur: Bu noktada, tüm kültürel kodları, etnik, milli, coğrafi özellikleri arkada bırakarak, şu kıraç dünya yüzeyinde iki insan olarak yeniden başlamanın mümkün olduğunu müjdeler.

Ancak romanın ilerleyen sayfalarında Kürt gerillalar kahramanlarımızla karşılaşırlar ve bu ütopik durum yerle bir olur. Daha sonra ortaya çıkan bu Kürt gerillaların kahramanımızın varoluş mücadelesine getirdikleri eleştirinin üzerinde de epeyce durulması gerekir. Roman boyunca kahramanın içinden geçtiği tüm deneyimleri elinin tersiyle iten Kürt gerilla zaten bildiğimiz, hatta bu romanı okumaya başlamadan önce de bildiğimiz o basit gerçeği yüzüne söyler: “Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.” Bu ana kadar yaşanan tüm deneyim dolayısıyla tüm roman bir hamlede değersizleşmiş olur. O ana kadar her şeyin içinden geçip gitmiş olan “meçhul adam” bu sefer karşısına çıkan bu eleştirinin üstesinden gelecek imkâna sahip değildir, çünkü roman birkaç sayfa sonra bitecektir. Bu noktada romanın ortaya koyduğu hakikat yara almıştır. Evet gerillanın söylediği doğrudur, insan tek başına bir hiçtir. Ama öte yandan romanın yaratmaya çalıştığı ve o noktaya kadar son derece başarıyla kurduğu dünya yıkıma uğramıştır. Kürt gerillalar, onu yakalayıp akıl hastanesine koymak isteyen sistemden farklı olarak sadece ona seçenek sunmuşlardır: Ya bize katıl ya da burada tek başına öl. Bu sonuç olarak çıplak gerçekliktir ama bu şekilde final yapılarak romanın ortaya koyduğu tüm farklı deneyim kazanımlarının altı oyulmuş olur. Gerilla kahramanımızın deneyiminden bir şey öğrenmeye yanaşmaz, öğrenilebilecek bir deneyim olduğunu bile algılamaz, kendi hakikati ile o ana kadar okuduğumuz kahramanın dünyasını ezer, paramparça eder ve kendi dünyasının içinde eritir.

Uzun Yürüyüş’ün adsız kahramanı hepimizin hayatımızın bir noktasında hissettiğimiz o “buralardan çekip gitme, bir dağın başına çıkıp kimse olmadan, hiçbir şey olmadan yaşama” arzusunu gerçekleştirmeye çalışır. Gezi direnişi sırasında oluşan yeni anlam ağında kendini bulan doktorun bu durum sona erdikten sonra yaşadığı umutsuzluğun ve şaşkınlığın çok ötesine geçme cesaretini göstermiştir kahramanımız. Sıradan hayatın, uygarlığın dışına kaçmış, insanlığın dışına düşmeyi başarmıştır. Sonu elbette ölüm olacaktır. Bu noktada gerçek bir hikâyeden yola çıkarak yazılmış olan Yabana Doğru adlı romanı anmakta yarar var. Kendisi de bir dağcı olan Jon Krauker’in kaleme aldığı hikâye, McCandless adlı bir gencin tüm parasını bir hayır kurumuna bağışladıktan sonra tek başına doğaya doğru yaptığı yolcuğu anlatır. Sean Penn’in sinemaya uyarladığı romanda kişinin doğada tek başına olma özleminin imkânsızlığı işlenir. Gerçi bu sefer kahramanımız her şeyi geride bırakmaz, yanına sevdiği romanları alır: Jack London, Dostoyevski, Tolstoy gibi yazarların kitaplarını okur bir yandan. Son derece hazırlıklı da çıkmıştır bu yolculuğa, avlayacak tüfeği, bıçağı, gerekli giysileri tamamdır. Uzun Yürüyüş’ün kahramanı gibi otları ve salyangozları yemek zorunda kalmaz. Ama yine de donarak ölür. Uzun Yürüyüş ile en çok benzedikleri nokta insan uygarlığının dışına çıkmanın artık (“bu çağda”) pek de mümkün olmadığını gösteren sahnelerdir. Her ikisinde de otobanlar, gökyüzünde uçup duran uçaklar durmadan ötekileri hatırlatır. Ayhan Geçgin’in romanında uçanlar savaş uçaklarıdır. Dağlar ise Alaska’nın el değmemiş özgür doğasını temsil etmez. Çorak, esir düşmüş dağlardır. Kürt gerillaların dolaştığı bu mekân artık doğa değildir, kahramanımızın terk ettiği şehrin bir şekilde tersidir, ona bağlıdır, uzantısıdır. Dolayısıyla oraya kaçmak da artık mümkün değildir. Romanın en başarılı olduğu noktalardan biri bu gerçekliği canlandırması,. “dağ” kavramının içini çağdaşlarından çok farklı bir şekilde doldurarak, gelecek zamanlara günümüzün çapraşık sosyal çelişkilerini anlamakta şifreli bir mesaj bırakmasıdır.

Uzun Yürüyüş insanın şehirle, toplumla, doğayla, başka insanlarla kurduğu ilişkilerin tüm imkânlarını sorgulayan felsefi bir roman olarak üzerine daha çok konuşulmayı ve düşünülmeyi hak ediyor.

Devamını görmek için bkz.

K24 editörleri öneriyor, "Uzun Yürüyüş", K24, 30 Mart 2015

Bir adam, bir sabah çıkıyor evden ve yürüyor. Her şeyi geride bırakmak için. Nereye varacağını bilmeden, önüne çıkacak olan hayat, insan, memleket, devlet, kış, açlık, pislik.. bunları düşünmeden, öngörmeden yürüyor. Uzun Yürüyüş, Ayhan Geçgin’in dördüncü romanı.

Şehir ve Dağ olarak iki bölümden oluşan romanda kahramanın adı yok. Söylemiyor, bilmiyor, önemsemiyor. Adı sorulduğunda bir keresinde Erkan diyor, bir süre Erkan oluyor. Hastanede adı sorulduğunda ise Mahmut oluveriyor bir süre. Sonra? Sonrası yok. Adı önemli değil. Kalabalıktan kaçmak istiyor, hayattan, insanlardan, adından, açlığından, amaçlarından… Amaçlarından evet ama aslında amacı da yok. Tek istediği gitmek. Bir başına kalmak. Mesela bir dağın başında, tek başına... Bir hayat arıyor kahramanımız. Sabahın ayazında başlayan uzun yürüyüş bir dağ başında gerillalarla vedalaşmasıyla son buluyor. Vardığı yer, olmak istediği yer gerçekten burası mı?

“Anlattıkları uzun sürmedi. Aslında anlatacak fazla bir şey de bulamadı. Sustuktan bir süre sonra sessizlik egemen oldu, sonra biri, ‘Ee’ dedi, ‘hikâye buraya kadar geldi.’ Bir başkası, kadınlardan biri, Kürtçe bir şeyler söyledi. Adam az sonra gür sakallarını sıvazlayarak söze karıştı, ‘Seni buraya özgürlük isteği getirmiş diye yorumladı, ‘ben öyle anlıyorum. Doğru mudur?’

Kendi kendine kafasında sözcüğü evirip çevirdi. Sözcükle kendi arasında bir bağ kuramadı. ‘Özgürlük değil’ dedi.

‘Değil mi? Nedir o zaman?’

‘Bir hayat,’ diye yanıtladı, ‘galiba bir hayat arıyordum.’

‘Hah işte. Sen öyle koyuyorsun, ben böyle koyuyorum. İkisi aynı şeydir. Hayat özgür değilse, hayat değildir. İnsan dağa niye çıkar? Özgür değilse çıkar, özgürlüğü için çıkar. Sen buraya kadar doğrusun. Ama kanımca senin yolun çarpık bir yol olmuştur. Neden? Çünkü tek başına özgürlük olmaz meçhul adam, ondan. Tek başına kurtuluş olmaz, ondan.

Adam, ‘Halk özgürleşmeden olmaz, olamaz’ deyip konuşmasını sürdürdü…”

Ayhan Geçgin’i gazete ve dergilerin röportaj sayfalarında koca koca fotoğraflarla göremezsiniz. Çok nadir röportaj veren, çok fazla ortaya çıkmayı sevmeyen bir yazar Geçgin. Ama edebiyat dünyası çok özel. Bu yüzden de K24 editörleri olarak özellikle ona yer vermek istedik. Kitapta kahramanın –ya da anti kahraman- uzun yürüyüşünün anlamını okur çözecektir. Ya da çözmeyecektir ama kahramanla aynı hizada sayfalar boyu yürüdüğünde anlayacak, sorular soracaktır. Ve belki şu sorunun yanıtını da bulacaktır kahramanın sorduğu:

İnsanın yalnızca kendi gücüyle, bu dünyada var olması olanaklı değil mi? Çevresindeki insanlardan aldığı güçle değil, onaylamalar, sevgiler, nefretlerle değil, kendi içinden doğan güçle…

Kim bilir... (K24)

Devamını görmek için bkz.

Yankı Enki, "Yok olma alıştırmaları", Remzi Kitap Gazetesi, Mayıs 2015

Yalnızlık ve tek başınalık, sadece sosyolojinin ya da psikolojinin konularından biri değil, edebiyatın da temel meselelerinden biri. Romanlar ve öyküler, modern bireyin öyküsünü anlatmaya başladığından beri, tam olarak ne istediğini bilmeyen, bu dünyaya neden geldiğini ve neden gitmek zorunda olduğuna cevap bulamayan, varlığının anlamını aradığında koskoca bir boşluktan başka bir şeyle karşılaşamayan insanları kahraman ilan ediyor. Sadece yüksek edebiyat klasikleri değil, popüler edebiyat eserleri de uğraşıyor bu meseleyle, çünkü gerçek hayatta, sokakta, varoluş ve yokoluş arasında gidip gelen birçok isimsiz kahraman var.

Ayhan Geçgin’in Uzun Yürüyüş'ünün de isimsiz bir kahramanı var. Bir isminin olmaması manidar, çünkü o, zaten var olmak istemeyen de biri. Uzun bir yürüyüşe çıkıp, bir süre sonra yola niye çıktığını unutan, insan sesinden acı duyan, dünyadan yok olmanın hayalini kuran, insan olduğunu, dünyanın döndüğünü bile unutmak isteyen, hatta unutmayı da unutmak isteyen bir kahramanın öyküsünü anlatıyor Geçgin. Tek bir cümlede özetlemek gerekirse, Uzun Yürüyüş, varlıktan yokluğa doğru yürüyen bir adamın öyküsü. Bir yandan isimsiz bir kahramanın, ama diğer yandan çok isimli, daha doğrusu herhangi bir ismi kendi üzerine alabilecek bir kahramanın yolculuğu bu; var olmanın ve yok olmanın denklemindeki bilinmeyenler nedeniyle artık ismi cismi kalmamış bir kahramanın yürüyüşü...

Bu kahraman, birilerinin yalnız bıraktığı biri mi yoksa yalnız kalmak kendi tercihi mi, orası tartışılır. Bu nedenle Uzun Yürüyüş yalnızlığa bir övgü olarak okunabileceği gibi, insanın yalnız yaşayamayacağının, dünyanın buna izin vermediğinin bir kabulü olarak da görülebilir. Kimi okurlar için başkaldıran bir öykü, diğerleri için teslimiyetçi olabilir. İnsanın yaşamak için başkalarına ihtiyaç duyduğu gerçeği de görülebilir bu romanda. Hatta, başka insanların ötesine geçip daha mistik bir arayıştan da bahsetmek mümkün. Özellikle “Kendi içimden bir sesin, çok önceden sönüp gittiğini düşündüğüm bir sesin yeniden yükseleceğini mi ummuştum? Ancak burada, bu boşlukta duyulabilecek, işitmenin artık kulaklarım dediğim şeyle ilgisinin olmayacağı bir ses?” gibi satırların olduğu bölümler, bize içsel bir yolculuğu, bu uzun yürüyüşün aslında uzaklara değil, içeriye, derinlere doğru yapıldığını ve bu yüzden uzun sürdüğünü de düşündürüyor. Kendimize ve varoluşa dair hakikatin uzaklarda olmadığına, çok yakınımızda barındığına bizi ikna ediyor.

Kitap, bu bireysel öykünün yanında, siyasi ve toplumsal bir portre de sergiliyor. Arka plandaki olaylar sayesinde, bu uzun yürüyüşün 2013’te başladığını görüyoruz, çünkü kahramanımız evinden ayrılıp sokaklarda yaşamaya başladıktan sonra, kendisini mayıs-haziran aylarındaki Gezi Parkı eylemlerinin içinde buluyor. Kitabın “şehir” ve “dağ” başlıklı iki bölümü var. Şehirdeki arayışı belirsiz bir şekilde sona eren kahramanımız, kendisini Güneydoğu’da bir dağda buluyor, ama oraya nasıl vardığı meçhul. Dağdayken, yaşamak ya da yok olmak gelgitleri içinde bu kez gerillalarla karşılaşıp onlarla birlikte zaman geçiriyor. Bu toplumsal detayların romana politik bir kimlik verdiğini söylemek zor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.