Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-989-4
13x19.5 cm, 280 s.
Liste fiyatı: 27,00 TL
İndirimli fiyatı: 21,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Olivier Roy diğer kitapları
Siyasal İslamın İflası, 1994
Yeni Orta Asya ya da Ulusların İmal Edilişi, 2000
İran: Bir Devrimin Tükenişi, 2000
Küreselleşen İslam, 2003
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kayıp Şark'ın Peşinde
Söyleşi: Jean-Louis Schlegel
Özgün adı: En quête de L’Orient perdu
Entretiens avec Jean-Louis Schlegel
Çeviri: Haldun Bayrı
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Baskı: Mayıs 2015

Türkiyeli okurlar Olivier Roy'yı ilk kez 1994'te yayımladığımız Siyasal İslamın İflası ile tanıdılar. Roy bu kitabıyla sosyal bilimlere "siyasal İslam" kavramını sokuyordu; Türkiye'de de o yıllarda yaygınlaşmaya başlayan İslami hareketleri tanımlarken bu kavram kullanılmaya başladı ve yerleşti.

Roy'nın İslam'a ve Müslümanların yaşadığı ülkelere duyduğu ilgi aslında ilk gençlik yıllarından başlayarak bütün hayatına yayılıyor. Herşeyden önce bir 68'li o. Güney'e, Hindistan'a ve Nepal'e giden Hippiler ile birlikte 70'li yıllarda İstanbul üzerinden Afganistan'a ve Pakistan'a gidiyor. Bunu Afganistan'a neredeyse her yıl tekrarladığı ziyaretler, Orta Asya Cumhuriyetleri'ne seyahatler, İran, Yemen, Lübnan, Suriye ve diğerleri takip ediyor. Batı'nın merceğinden bakıldığında Şark kayıptır: Egzotiktir, merak uyandırıcıdır ama suskundur, tarihsizdir. Roy Şark'ın çekimine cevap verebilmek için genç yaşta Farsça öğrenir ve bu ülkelerin 20. yüzyılın son çeyreğinde direnişler ve iç savaşlarla tarihe dahil oluşlarına bizzat tanık olur. Kimi zaman sadece yürüyüşçü bir gezgin, kimi zaman bir uzman, gazeteci, rehber, danışman ve haber kaynağı olarak: Büyük acıların, ölümlerin, ama aynı zamanda tuhaf karşılaşmaların, hakiki dostlukların eşlik ettiği bir hayat.

Yayıncılarından Jean-Louis Schlegel'in yaptığı bu kapsamlı söyleşi, bir yandan Olivier Roy'nın sıradışı yaşamını aydınlatırken, Siyasal İslamın İflası, Yeni Orta Asya, Küreselleşen İslam ve Kutsal Cehalet kitapları üzerinden onun İslam'ın ve diğer dinlerin bugünkü güncel durumuna bakışını sergiliyor. İçeriği ve uslubuyla okunması çok zevkli olan Kayıp Şark'ın Peşinde, sosyal bilimcinin konusuna temastan kaçınmadığında büyük riskler aldığını, ama hakikate de ancak bu yolla yaklaşabildiğini kanıtlıyor.

İÇİNDEKİLER
Türkçe Basıma Önsöz
Olivier Roy

Önsöz
Olivier Mongin ve Jean-Louis Schlegel

Birinci Bölüm
Giriş
1. Otostopla Paris-Kâbil: Yolun Başına Dönüş

İkinci Bölüm
Louis-le-Grand’dan Dreux’ye (Afganistan Yoluyla)
2. Louis-le-Grand, Mayıs 68 Devrimi ve Farsça
3. Louis-le-Grand Lisesi ve Yüksek Öğretmen Okulu:
Eski Yunanca ve Latince Bunalımı
4. Yemen’den Çin’e Şark Kokuları
5. Yuvaya Dönüş
6. Kartpostallar ve Amerikan Bilardosu
7. Dreux’de Öğretmenlik: Solcu, Taşralı ve Mutlu Olmak
8. Sınıf Çıkışı

Üçüncü Bölüm
Afgan Onyılı
9. 1980: Yeniden, Bu Sefer Sahiden, Afganistan
10. Yayan, At Sırtında ve Çarşafla, Savaş Halindeki
Afganistan’da
11. Mavi Başlık ve Rus Bombaları
12. Siyasal İslamın İflası
13. Savaş Tecrübesi: Mahpuslar ve Haydutlar
14. Cihad
15. Afgan Sirki

Dördüncü Bölüm
Orta Asya Onyılı
16. Sovyetler’in Davetiyle Orta Asya’da
17. Diplomatik Pasaport
18. Uzman ile Siyasetçi
19. Evlilik: Kayıp Şark’a Kavuşmak

Beşinci Bölüm
Kültürler ve İnsan Evrenseli
Aziz Cehalet’e Doğru
20. Kültürlerin Bunalımı ve Evrensel
21. Şarkiyatçılıkta İyi Olan Şey
22. Laik Özcülüğe Karşı
23. 21. Yüzyılın İlk Onyılı: 11 Eylül 2001’de Neredeydiniz?

Altıncı Bölüm
Dinsel Bir Soyağacının Faydası Üzerine
24. 1950 ve 1960’larda Genç Bir Protestan Olmak
25. İnsan Kendi Hayatını Düşünebilir mi?

Sondeyiş
Sözü Bir Masalla Bağlarsak

Kitaptaki Bazı Kısaltmalar
OKUMA PARÇASI

Türkçe Basıma Önsöz, s. 11-14

İstanbul’a ilk kez Temmuz 1968’de geldim. 18 yaşımdaydım ve Avrupa’yı sırt çantamla otostop yaparak geçmiştim. O zamanlar, Bismarck’ın (yoksa Metternich ya da Talleyrand mıydı?) sözü hatırlatılarak Asya’nın Belgrad’da başladığı söylenirdi. Benim için o başlangıç yeri, Osmanlı minareleriyle Üsküp oldu; evinde kaldığım Müslüman eşraftan bir Arnavut’un şöminesinin üzerinde yeşil bir kumaşa sarılı Kur’an’ın iki yanında iki fotoğraf vardı: Enver Hoca ve Sultan Abdülhamid. Ulus ile imparatorluk. Ateist fakat Arnavut olan komünist ile Panislamcılıktan söz eden son Halife. Daha sonra Haziran 1969’da İstanbul’a döndüm ve benden az büyük Türk öğrencilerin kaldığı bir üniversite yurdunda bir hafta geçirdim. Piyerloti Caddesi’ndeydi galiba, fakat daha sonra gittiğimde binayı bulamadım. O dönemde Topkapı’dan sonrası kırsal alandı; Galata Köprüsü üzerinde, sırtlarına astıkları ışıl ışıl bakır silindirleriyle su satıcıları vardı; geceleyin de Sultanahmet’ten Sirkeci’ye inen sokaklara girmeseniz iyi olurdu. Sultanahmet Meydanı’ndaki Pudding Shop, Afganistan, Hindistan ya da Nepal’e doğru yola çıkmış hippilerin ve gezginlerin buluşma noktasıydı. İncili Çavuş Sokağı’nın o zamanki berbat otellerinde uyurken, Agatha Christie’nin fotoğrafları ve su kaçıran musluklarıyla otuzlu yılların modernlik timsali, efsanevi Pera Palas’ın eski zaman lüksünü hayal ederdik. Ama Taksim’e hiç gitmezdik; bizim için orası toz ve benzin kokulu bir tülün ardında ebediyen genç kalan bir Şark güzelinin yüzünde peydah olmuş bir modernlik çıbanıydı. Taksiler sarı ve beyaz eski Amerikan arabalarıydı; yokuşlu sokak zemini gibi delik deşik koltukları vardı. Sonra zift, mazot ve deniz kokan bir vapurla Boğaz’ı geçerek Asya’ ya giderdik.

O İstanbul yok artık.

Kayıp Şark budur aynı zamanda. Karımın Şırnak vilayetinde doğduğu köye yaptığı son ziyaret 1985 tarihliydi – o zamanlar Kürtlerden de yoksulluktan da bahsetmemek için utangaç bir şekilde “Güneydoğu Anadolu” denirdi oralara. O dönemde bütün köyde tek bir telefon vardı ve elbette sabitti; kızlar başörtüleri ve rengârenk pamuklu şalvarlarıyla tarlalarda çalışmak ve omuzlarında taşıdıkları büyük plastik bidonlarda kuyudan içme suyu getirmek için okulu bırakırlardı. Gençler Avrupa’ya gitmişlerdi, köyde kalmış olan kasketli erkekler ise tavla oynayıp tespih çekerek vakit öldürürlerdi. Yirmi yıl sonra, 2005’te oraya gitmeye karar verdiğimizde, karım akrabalarının yirmi sene önce yaptıklarını yaptı: Bol giysiler, uzun kollu entariler hazırladı; dolarlar satın aldı ve bir valizi “modern” ürünlerle doldurdu. Ama köye vardığımızda bütün genç kuzinlerinin düşük belli jean pantolonlar giydiğini, komşu kasabadaki küçük markette Fransa’yla aynı ürünlerin bulunduğunu, banka kartının her yerde kabul edildiğini, bankamatikler olduğunu ve kısa süre önce köye hızlı erişimli internet bağlantısı gelmiş olduğunu gördük; gençler Skype’ta, Facebook’ta ya da cep telefonlarıyla Almanya, İsveç ya da İsviçre’deki yeğenleriyle saatlerce konuşuyorlardı.

Şark yoktu artık.

İşin paradoksal tarafı, Turgut Özal tarafından başlatılan ve AKP’ nin yükselişiyle doruğuna varan bu modernleşmenin, Osmanlı geleneğine dönüş, hatta dinden bahsetmenin şifresi olarak kullanılan düpedüz geleneğe dönüş adına yapılmış olmasıdır. Fakat dönüş yoktur. Atatürk kazanmıştır. Şark özlemi çeken ve bunu yeni bir kimlik haline getirmekle kalmayıp buradan yola çıkarak yeni bir dış politika bile üreten AKP’nin hâkimiyeti sırasında, Şark nihaî bir biçimde ölmüştür. Kayıp Şark’ın peşine düşen sadece ben değilim... Bu şekilde su yüzüne çıkmış olan modernliği niteleyebilecek sıfat yok artık. Batılı değil, çünkü yerel aktörlerin eseri; dayatılmış değil, çünkü arzu edilmiş; fakat otantik, yani nev’i şahsına münhasır da değil, çünkü her tarafı kitsch ve taklit mermerle çevrili. Aslında hiç kimse hakiki geçmişi özlemiyor. Belki de tek özlem eski düşlerdeki, biri Osmanlı diğeri Kemalist iki modernlik tarafından kapısı aralanan düşlerdeki özlem.

Maamafih bu kitap Türkiye üzerine bir kitap değil, her ne kadar hayatımın yolu düzenli bir biçimde tekrar tekrar buradan geçse de. Afganistan üzerine bir kitap da değil; her ne kadar bu ülke beni ben yapan alanların merkezinde bulunsa da: araştırma sahası, savaş tecrübesi, yapılmakta olan Tarih’le yüz yüze gelme yeri; ya da sadece, yayan, at veya deve sırtında, neye varabileceği belli olmadığı için çoğu zaman endişe verici muazzam manzaralar ortasında uzun gezilerin zevki.

Nihayet bu kitap Şark üzerine bir kitap da değil, zira onun varolmadığını hep biliyordum.

Kültür üzerine bir soru bu kitap. Önce benim içinden geldiğim kültür üzerine. Ülkemdeki eski bir azınlık geleneğinden, yaşamış olduğu zulümlerin anılarıyla beslenen bir gelenekten çıkmış olan ben kimim? Kâh Katolik kâh Jakoben ama daima otoriter olan hâkim kültürle nasıl özdeşleşebilirim?

Ama bugün Fransız, Avrupa ya da Batı kültürü ne? Hangi değerlerden bahsediliyor? Bu değerler Hıristiyan mı, seküler mi, laik mi, ya da “postmodern” mi?

Avrupa, eşcinselliğin ve kürtajın suç kabul edilmesinden kürtajın yasallaşmasına (Fransa’da 1974’te) ve eşcinsel evliliğe (Fransa’da 2013’te); ahlakın, iyinin ve kötünün, münasip olan ile rezalete yol açanın tanımında böyle bir değişimi bir kuşakta (benim kuşağımda) nasıl yaşayabildi? Kırk yılda Avrupa, sadece dinî ibadet anlamında değil, özellikle hâkim değerler anlamında Hıristiyan olmayı bıraktı. Halbuki “Hıristiyan kimliği” lafı, İslam’ın kök salmasına ya da Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik adaylığına karşı çıkan popülist partilerin ağzından düşmüyor. Toplumumuzun temelinin oturtulmuş olduğu antropolojik kaidede böyle bir değişim görüldüğünde kültürde bir devamlılık nasıl düşünülür? Bu noktada da “gelenek” hakiki bir kültür değil; tek mevzuu dışlama olan biraz kitsch bir folklordur.

Batıda böyle bir değişim olabiliyorsa, her tarafta da olduğundandır; öz dinlerinin kültürsüzleşmesinde (Selefiler gibi) ya da öz kültürlerinin aldatıcı görünümlere indirgenmesinde bizzat en çok gelenekten yana çıkanların etken olmasındandır bu.

Kültürel göstergeler ve dinsel göstergeler birbirinden ayrılır ve tekrar birleşir: Helal fast-food, Dior’vari tesettür, on-line fetvalar ve her yönde din değiştirmeler olabilir.

Küreselleşme bir gerçeklik ve onu ciddiye almak gerek.

Bununla birlikte, her ne kadar bilgi hemen anında dolaşıma giriyorsa da dünyanın fiziken katedilmesi hiçbir zaman bu kadar zor olmamıştı. Dünyada bedene yer yok artık; yaklaşık elli yıl önce her tarafa otostopla giderdim, o geçtiğim yollar bugün kapalı – savaştan, emniyetsizlikten, vizelerden, korkudan.

Bilet fiyatları düştükçe, görünüşe göre dünya daraldı; oysa bir noktadan diğerine uçakla gidebiliyorsak da yol, hakiki yol; bir sonraki arabayı, bir sonraki otobüsü, bir sonraki treni beklemek gereken yol; kenarlarında yaşayanlarla konuşmayı gerektiren yol; dil, yemek, koku, alfabe, davranış ve bilgelik değişimlerini takdir etme zamanını bize tanıyan yol; o yol artık yok işte. Ve benim için Kayıp Şark, o intisap yolculuklarının mecazıdır. Küreselleşme zamanı öldürdü; geçen zamanı, bir hikâye anlatma zamanını, olgunlaşma zamanını, aylaklık etme zamanını ve zamanın havasını içine çekme zamanını...

Burada bundan, ve sadece bundan, söz etmek istiyorum.

Olivier Roy

Floransa, Nisan 2015

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Yavuz Altun, "Şark nereye kayboldu?", Kitap Zamanı, 3 Haziran 2015

Kayıp Şark’ın Peşinde felsefeci Olivier Roy ile yayıncısı Jean-Louis Schlegel’in yaptığı bir röportaj kitabı. Roy, Türkiye’nin pek yabancı olmadığı bir isim. 1994’te Türkçede yayımlanan Siyasal İslam’ın İflası tam da Refah Partisi iktidarının gürül gürül geldiği bir dönemde akademik dünyadaki “kavramsallaştırma” ihtiyacını gideriyordu. Kitap, düşünce dünyamıza “siyasal İslam” kavramını miras bıraktı, fakat içeriğinin pek anlaşılamadığı da görüldü. Olivier Roy din ile devletin bir arada olamayacağını, sonunda ya dinin devleti ya da devletin dini yok edeceğini savunur bu kitabında. Bir başka deyişle, din devletin işleyişindeki “yargı”nın yerine konulduğunda devlet kesin kazançlı çıkar ve yargıyı üretecek ulemayı ya yok eder ya da kendine bağımlı kılar. İran ve Suudi Arabistan örnekleri bu iddiayı destekler nitelikte.

Roy bu “devletleşme” sürecine yabancı değil. 1968 Mayıs’ına giden yolda Paris’teki sol grupların hemen hepsiyle teması olduğunu söylüyor. 1970’lerde ise yaşadığı küçük şehirde ve ülkenin genelinde Fransız solunun hâkimiyetine şahitlik ediyor. Yıllarca “barikatlarda” beraber olduğu arkadaşlarının bakanlıklarda danışman ve bürokrat oluşları karşısında sukut-u hayale uğruyor. Ancak bir yandan da anlıyor: Politik mücadelenin özünde bu “devletleşme” kaçınılmaz bir tuzak olarak baştan kuruludur. Kendisi de belirli bir mesafe gözettiğini söylese de, devletle ilişkiden tamamıyla kaçınmıyor.

'Ilımlı İslam'ın mucitlerinden

Olivier Roy, İslam’a dair çok sayıda kitabın yazarı, aynı zamanda “ılımlı İslam” kavramının da mucitlerinden. Henüz 19 yaşındayken Fransa’dan kalkıp otostopla Afganistan’a ilk seyahatini yapan Roy, hem coğrafyanın özelliklerini hem de buralardaki Müslümanların günlük hayatlarını çok iyi biliyor. Kendisini “buralara ayak basan ilk Batılı” olarak tasvir etmek hoşuna gidiyor. 1979’da Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal etmesiyle yeniden bölgeye gidiyor ve hem Fransız Dışişleri’nde hem de CIA aracılığıyla Amerika’da bölgeyle ilgili konuşmalar yapıyor. Bu mahfillerde, yerel aktörlerin öneminden ve İslam’ın toplumdaki karşılığından özenle bahsediyor. Roy alanındaki tek insan değil şüphesiz. 1970’li yıllar boyunca pek çok Avrupalı sosyal bilimci, belirli bir iştiyakla Ortadoğu’nun kapısını aşındırdı. Ancak bu isimlerin ürettikleri “bilgi” Batı’da daha ılımlı yaklaşımların doğmasına da sebep oldu.

Kayıp Şark’ın Peşinde yazarın hayatının incelikli bir dökümü olmasının yanında, Doğu ile Batı’yı, İslam ve moderniteyi, buralardaki iç içe geçmeleri, savaşlarla devinip duran bir coğrafyayı –Batılı gözüyle de olsa– tablolaştırıyor. Roy toplumları sadece yazılı kaynaklarına bakarak anlayamayacağımızı hiç usanmadan tekrar ediyor. Bir Afganlı gibi yaşamanın, o kültürel hayatı her gün üretmenin, konuşulan dilin ötesinde jest ve mimiklerde açığa çıkan iletişim biçimlerini kullanmanın teorisini yapmaya çalışıyor. Kültüralist ve farklılaştırmacı yaklaşımların işe yaramadığını, anlaşılamadığını söylüyor. Bu sebeple biraz da “laik özcülüğü” reddediyor ve toplumların dinî pratiklerini yabana atmamayı öneriyor.

Ezberlerden uzak

1980’lerde Afganistan, 1990’larda Sovyet sonrası Orta Asya ve 2001’den itibaren de 11 Eylül’ün yankılarını ve öncüllerini araştıran Olivier Roy, mutedil yaklaşımıyla literatürde kendisine farklı bir yer edinmiş durumda. Teorileri sınamayı, yanlışlamayı ve farklı yaklaşımlar geliştirmeyi ödev bilmiş. Bu yönüyle de ezberlerden uzakta –bazı yaklaşımlarında tökezlediğini itiraf etse de– sürekli yeni açıklamalar üretmeye devam ediyor.

“Kayıp Şark”tan muradı ise şu: “İşin paradoksal tarafı Turgut Özal tarafından başlatılan ve AKP’nin yükselişiyle doruğuna varan bu modernleşmenin, Osmanlı geleneğine dönüş, hatta dinden bahsetmenin şifresi olarak kullanılan düpedüz geleneğe dönüş adına yapılmış olmasıdır. Fakat dönüş yoktur. Atatürk kazanmıştır. (...) Aslında hiç kimse hakiki geçmişi özlemiyor.” Zira artık köylerde bile insanlar jean giyiyor, Facebook ya da Skype’tan dünyayla konuşuyor, teknoloji (modernlik) öncesi dünyaya bir özlem duymuyor. Zaten AKP’nin (ya da genelde siyasal İslam’ın) önerebildiği de, bu modernliği “gelenek” sosuna bulandırmaktan öte değil. Roy, bir zamanlar avcunun içi gibi bildiği mahallelerin modernliğe doğru hızlı dönüşümünü anlatıyor ve kitabını şöyle tanımlıyor: “Nihayet bu kitap Şark üzerine bir kitap da değil, zira onun var olmadığını hep biliyordum. Kültür üzerine bir soru bu kitap. Önce benim içinden geldiğim kültür üzerine.”

Devamını görmek için bkz.

Nihan Özyıldırım, "Özgürlük, hiçbir kimliğin tuzağına düşmemektir", Radikal Kitap, 4 Eylül - 1 Ekim 2015

Olivier Roy’nın, yayıncılarından Jean-Louis Schlegel ile söyleşisi olan Kayıp Şark’ın Peşinde, birçok bakımdan ilginç ve zevkli bir kitap. Her şeyden önce bir hayat hikayesi; üstelik maceralı, sıradışı, farklı coğrafyalarda geçen ve enteresan dönemlere tanıklık etmiş bir hayatın hikayesi. Diğer yandan, Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyayı yakından ilgilendiren meselelerde söz söylemeye ehil ve Türkiye’yi de iyi bilen müstesna bir uzmanın görüşlerini, yorumlarını içeriyor. Hepsinin ötesinde, Roy’nın hayatından ve yazdığı kitaplardan yola çıkan, hayata, siyasete, sosyal bilimlere, dinlere, kültüre, kimliklere, yolculuğa, tesadüflere ve çeşitli insan hallerine dair derinlikli ve bilgece bir muhabbet. Roy’nın Türkçe basım için yazdığı önsözün de dikkate değer olduğunu ayrıca belirtmek gerek.

Bu kitapta, Türkiye’de Siyasal İslamın İflası, Yeni Orta Asya ya da Ulusların İmal Edilişi, Küreselleşen İslam, İslam'a Karşı Laiklik gibi kitaplarıyla tanınan Roy, bir yandan Fransız taşrasından 1968 Parisi’ne, işgal altındaki Afganistan’ın çatışma bölgelerinden üst düzey uluslararası toplantılara kendi kişisel tarihini ortaya koyuyor, diğer yandan da kitaplarının yazılış süreçlerini ve arkasında yatan düşünceleri aktarıyor.

Roy, meşhur “68 kuşağı”nın bir üyesi. Dolayısıyla öncelikle onun, kendisinin de içinde bulunduğu, Fransa’daki öğrenci hareketi hakkındaki yorumlarını okuyoruz. Roy kendi kuşağını ve 68 hareketini de sorgulamaktan ve eleştirmekten hiç çekinmiyor. 68 kuşağının zihniyetini, çelişkilerini, fikir ayrılıklarını kendi yaşadıkları üzerinden aktarıyor.

Yazarın asıl uzmanlığı olan ve ileride yazacağı kitapların da konusunu oluşturan Afganistan, İran, Orta Asya, İslam gibi konulara ilgisiyse, daha öğrencilik yıllarında Farsça öğrenip ardından da otostopla Afganistan’a yaptığı bir yolculukla başlıyor. Daha sonra da, Sovyetler Birliği’nin Afganistan’ı işgal ettiği dönemde çeşitli sıfatlarla düzenli olarak bu ülkeye gitmeye devam ediyor; savaşın, çatışmaların, ardından Taliban’ın ve El-Kaide’nin ortaya çıkışının doğrudan doğruya tanığı oluyor.İran Devrimi’nin hemen sonrasında İran’da, Sovyetler’in dağılma döneminde Tacikistan’da bulunuyor.

Olivier Roy’nın uzun yıllar boyunca bu ‘sahada bulunma’ tecrübesi,ona bir sosyal bilimci olarak farklı bir bakış açısı kazandırmış, “kültüralistyanılsama”dan çabuk kurtulmasını, özcülüğün tuzaklarına düşmemesini sağlamış. Bu yüzden Roy’nın Ortadoğu, Müslümanlar, kültürel farklar ve İslami terör, hakkında söyledikleri, bu konularda çok sık başvurulan, basmakalıp, yüzeysel ve ezbere yorumlardan çok daha düşündürücü. Mesela radikalleşmenin hiç de sadece Müslümanlara özgü olmadığından bahsediyor. Bazı noktalarda sekülerleşmenin fundamentalizmi körüklediğini söylüyor. El-Kaide’nin ya da genel olarak cihatçıların ortaya çıkışını “dini bir kasılma”da ya da bir “kimlik isyanında”, İslamın kendisinde ya da Kuran’da değil, “bireyselleşmede, kültürel referansların krizinde, dini olanın özerkleşmesinde ve kültürsüzleşmesinde, yeni bir kuşak bunalımında” aramak gerektiğini, cihatçıların motivasyonunun “dini radikalleşmeden ziyade dava arayışı içindeki bir asi başkaldırısını andırdığını” söylüyor. Avrupa’da yaşayan Müslümanlar arasındazorlama evliliklerin artışının aslında artık kızların geleneğe boyun eğmeyi reddettiklerinin ve yaşadıkları toplumla giderek daha fazla bütünleştiklerinin ispatı olduğuna dikkat çekiyor.

Roy’nın Siyasal İslamın İflası adlı kitabı çıktığında bu başlık itirazlara sebep olmuş ve çok tartışılmış. Her şeye rağmen bu isimden memnun olduğunu söyleyen yazar, bu ifadeyle ne demek istediğini net bir şekilde izah ediyor sohbetinde. Devletle dinin neden bir arada olamayacağını hem İslam hem Hıristiyan dünyasından örneklerle anlatıyor.

Bütün bu meselelerle uğraşıyor olsa da, kendisini asıl ilgilendiren şeyin eski bir felsefi soru olduğunu söylüyor Olivier Roy: “Hangisi olursa olsun, aidiyetlerin belirleyiciliği ile özgürlüğü nasıl düşünebiliriz?” Ve şu sıralar, yaşadığımız coğrafyada her kesimden insanın hatırlaması gereken şu sonucu çıkardığını söylüyor: “Özgürlük, hiçbir kimliğin tuzağına düşmemektir.”

Devamını görmek için bkz.

Olivier Roy, "Cihadcılık bir kuşağa özgü nihilist bir isyandır", medyascope.tv, 6 Aralık 2015

Ünlü Fransız siyasetbilimci ve İslami hareketler uzmanı Olivier Roy, daha önce dile getirdiği IŞİD’in, “İslam’ın radikalleşmesi” değil de “radikalliğin İslamileşmesi” anlamına geldiği tezini Le Monde’da yayınlanan “Cihadcılık bir kuşağa özgü nihilist bir isyandır” başlıklı bu yazısıyla daha da geliştiriyor. Ona göre IŞİD’in Suriye’de ve Irak’ta ezilmesi, Müslüman kökenli ya da sonradan Müslüman olmuş Fransız gençlerinin 1990 yıllarından beri ardı arkası kesilmez biçimde aile çevrelerini paramparça eden radikalleşmeleri hususunda hiçbir şeyi değiştirmeyecektir. Fransız toplumunun, kültüralist ya da üçüncü-dünyacı açıklamaları bir yana bırakarak, bu sorunu gerçek boyutlarıyla kavramasının zamanıdır. 24 Kasım 2015’de yayınlanan yazının orijinalini bu linkten okuyabilirsiniz. Türkçe’ye çevirisini Haldun Bayrı gerçekleştirdi.

Cihadcılık bir kuşağa özgü nihilist bir isyandır

Demek Fransa savaştaymış! Belki. Ama kime ve neye karşı? IŞİD’in, Fransız hükümeti onu bombardımana tutmaktan vazgeçsin diye Fransa’ya saldırı düzenlemeye Suriyeli yolladığı yok. IŞİD, Ortadoğu’da ne olursa olsun zaten başkaldırmış olan ve kişisel isyanlarına bir dava, bir marka, bir büyük anlatı arayan radikalleşmiş genç Fransızlar havuzundan besleniyor. IŞİD’in ezilmesi bu isyanda hiçbir şey değiştirmeyecek.

Bu gençlerin IŞİD’e katılmaları eyyamcılıktandır: Dün El Kaide’yle birlikteydiler, ondan önce (1995) Cezayir’deki GIA’ya taşeronluk yapmaktaydılar, ya da Bosna’da veya Afganistan’da, bu arada Çeçenistan’da da, ufak göçebe bireysel cihadcılıklarını (Roubaix Çetesi gibi) yürütmekteydiler. Yarın ise, 1970’li yılların aşırı solu gibi yaşlanacak ya da hayalkırıklığı yüzünden safları boşalmazsa, başka bir bayrak altında dövüşecekler.

Üçüncü, dördüncü ya da bilmem kaçıncı cihadcı kuşağı diye bir şey yoktur. 1996’dan beri, çok yerleşik bir hâdiseyle karşı karşıyayız: Genç Fransızların iki kategorisinin, yani “ikinci kuşak” Müslümanların ve “öz be öz” Fransız olup sonradan Müslümanlığı kabul edenlerin radikalleşmesi.

Dolayısıyla Fransa için esas mesele, kâbusa dönüşen eski bir serap gibi er ya da geç buharlaşacak olan Suriye çöllerindeki halifelik değildir. Asıl sorun bu gençlerin neyi temsil ettiğini; gelecekteki bir savaşın öncüleri mi, yoksa aksine Tarih’in bir gurultusunda püskürttüğü rateler (tutunamayanlar) mi olduğunu bilmektir.

Milyonların içinde birkaç bin kişi

Bugün ortalığa hükmeden ve televizyon tartışmalarıyla gazetelerin düşünce sayfalarını dolduran olayları iki tür okuma şekli var: Kabaca, kültürü temel alan açıklama ile üçüncü dünyacı açıklama. İlki, sürekli karşılaştığımız usanç verici medeniyetler çatışmasını öne çıkarıyor: Genç Müslümanların isyanı, en azından bir teolojik reformla Kur’an’dan cihad çağrısı silinmediği müddetçe, İslam’ın toplumumuzla bütünleşmesinin/entegrasyonunun ne kadar imkânsız olduğunu göstermekteymiş. İkincisi ise sebatla, sömürgecilik-sonrası ıstırabı, gençlerin Filistin davasıyla özdeşleşip Ortadoğu’daki Batı müdahalelerine karşı çıkışlarını ve ırkçı ve islamofobik Fransız toplumundan dışlanmalarını zikrediyor. Kısacası eski hamam eski tas: İsrail-Filistin çatışması çözümlenmediği müddetçe isyan görecekmişiz.

Fakat iki açıklama da aynı meselede tökezliyor : Radikalleşmenin sebepleri yapısal ise, o zaman niçin Fransa’da kendine Müslüman diyebileceklerin ufacık bir kesimini etkiliyor? Milyonlarca kişi içinde birkaç bin.

Zira o radikal gençlerin kimlikleri tespit edilmişti! Eyleme geçen bütün teröristlerin o ünlü “S” fişleri vardı. Burada önlem alma konusuna girmiyorum, sadece bilginin burada ve erişilebilir olduğuna dikkat çekiyorum. Öyleyse kim olduklarına bakalım ve bundan sonuçlar çıkarmayı deneyelim.

Radikalliğin İslamîleşmesi

Neredeyse tüm Fransız cihadcılar çok belirgin iki kategoriye girerler: ya Fransa’da doğmuş veya buraya çocukken gelmiş “ikinci kuşak”tırlar, ya da sonradan Müslüman olmuşlardır (bunların sayıları zamanla artmaktadır, ama 1990’lı yılların sonuna doğru radikallerin yüzde 25’ine ulaşmışlardı zaten). Bunun anlamı, radikaller arasında pek “birinci kuşak” (yeni gelmiş göçmen işçiler bile) olmaması, “üçüncü kuşak”tan ise hemen hiç kimsenin olmamasıdır. Oysa bu son kategori vardır ve sayıca artmaktadır: 1970’li yılların Faslı göçmen işçileri dede olmuşlardır ve torunları arasından terörist çıkmamaktadır. Ya ırkçılıktan hiç çekmemiş olan sonradan Müslüman olmuşlar (mühtediler), niçin aniden Müslümanların maruz kaldıkları aşağılanmanın intikamını almak isterler peki? Mühtedilerin çoğu Fransız kırsalından gelir (Maxime Hauchard[1] gibi) ve kendileri için ancak sanal bir varlık olan Müslüman cemaatiyle özdeşleşebilmeleri kolay değildir. Kısacası, “İslam’ın isyanı” ya “Müslümanların isyanı” değil bu; çoğunlukla göçmen işçi çocuklarını, ama aynı zamanda “öz be öz” Fransızları da ilgilendiren belirgin bir mesele. İslam’ın radikalleşmesi değil, radikalliğin İslamîleşmesi söz konusu.

“İkinci kuşaklar” ile mühtediler arasında ortak ne var? Önce bir kuşak isyanı söz konusu: İki taraf da ebeveynleriyle ilişkiyi keser, ya da daha doğrusu ebeveynlerinin kültür ve din bakımından temsil ettikleri şeyden koparlar. “İkinci kuşaklar” hiçbir zaman anne-babalarının İslamını benimsemezler, batılılaşmaya karşı isyan eden bir geleneği asla temsil etmezler. Batılılaşmışlardır, ebeveynlerinden iyi Fransızca konuşurlar. Hepsi kendi kuşaklarındaki “genç” kültürünü paylaşmış, alkol kullanmış, esrar içmiş, diskoda kızlara asılmıştır. İçlerinde büyük bir kısmının hapishaneye yolu düşmüştür. Sonra, sabahlardan bir sabah, dine yönelmiş ve Selefi bir İslam’ı, yani kültür kavramını reddeden bir İslam’ı, kendilerini kendi başlarına inşa etme imkânı sağlayan bir akaid İslamını seçmiştir. Zira kendinden-nefretin simgeleri haline gelmiş olan anne-babalarının kültürlerini de “Batılı” bir kültürü de istemezler.

İsyanın anahtarı, kültürel olarak yerleşik bir din aktarımının olmamasındadır öncelikle. Gelinen ülkedeki kültürel bir İslam’ın taşıyıcısı olup bunu aktarmayı becerememiş “ilk kuşağı” da, Fransızca konuştukları ebeveynleri sayesinde Fransız toplumu içinde İslam’ın ifade biçimleriyle bir âşinâlık kurabilen “üçüncü kuşağı” da ilgilendirmeyen bir meseledir bu: Çatışmalı olabilse de, “söylenebilir”dir. Radikal hareketlerde Türklerin Mağriplilerden çok daha az bulunması, Türkler’de aktarımın temin edilebilmiş olmasındandır kuşkusuz; zira Türk devleti öğretmenler ve imamlar göndererek aktarımın yapılmasını üstlenmiştir (ki bu da başka sorunlar çıkarır, fakat Selefiliğin ve şiddetin benimsenmesini bertaraf etme imkânı verir).

Tüm bağları kopmuş gençler

Din değiştirenler tanımına giren gençler ise, “saf” dini benimsemektedir; kültürel tavizle ilgilenmezler (Sufiliği benimseyen önceki kuşaklarla hiçbir benzerlik yoktur); burada buldukları ikinci kuşak, kuşaksal kopuş, kültürel kopuş ve nihayet siyasî kopuş olan bir “kopuş İslamı”nı benimsemektedir. Kısacası onlara bir “ılımlı İslam” ikram etmek hiçbir şeye yaramaz, tanımları gereği radikallik çekmektedir onları. Selefilik yalnızca finansmanı Suudi Arabistan tarafından sağlanan bir vaizlik meselesi değildir; tüm bağlarını koparmış gençlere uyan üründür aynı zamanda.

Böylelikle, çeşitli intifada biçimlerine atılan Filistinli gençlerin durumlarıyla büyük bir farklılık oluşur; Fransız radikallerin Müslüman ebeveynleri evlatlarının isyanını anlamazlar. Git gide, onlar da mühtedi gençlerin ebeveynleri gibi, çocuklarının radikalleşmesine engel olmaya çalışırlar: Polise telefon ederler, geri getirmeyi denemek için Türkiye’ye giderler, daha radikalleşmiş büyüklerin ufakları beraberlerinde sürüklemesinden çekinirler. Kısacası cihadcılar, Müslüman toplulukların bir radikalleşmesinin simgesi olmadıkları gibi, kuşaksal kırılmayı patlatmakta, yani düpedüz aileyi paramparça etmektedirler.

Aileleriyle bağlarını koparmış olan cihadcılar, Müslüman topluluklarının da kıyısındadırlar: Neredeyse hiçbirinin kendini dine ve ibadete kaptırdığı bir geçmişi olmamıştır, aksine. Gazetecilerin makaleleri şaşırtıcı biçimde birbirine benzer: Her saldırıdan sonra, katilin muhitinde soruşturma yapmaya gidilir ve her tarafta daima “sürpriz yaşanmaktadır”: “Hiç anlamıyoruz, aklı başında bir çocuktu (Bunun bir varyantı da: “Ufak tefek suçlar işleyen bir haytaydı”), ibadet etmezdi, alkol alır, esrar içerdi, kızlarla takılırdı… Şey evet, birkaç ay önce acayipleşti, sakal bıraktı ve kafamızı dinle şişirmeye başladı.” Kadın versiyonunda ise, “Miss Havaî Cihad”, Hasna Aït Boulahcen’le ilgili bir sürü yazıya bakılabilir.

Bu durumda takiyyeden bahsetmeye gerek yoktur, zira bir “born-again” (yeniden doğmuş) oldukları vakit, gençler gizlenmezler ve yeni inanışlarını Facebook’tan sergilerler. Herşeye-kadir yeni benliklerini, içe atılmış bir yoksunluğun rövanşını alma isteklerini, öldürme isteği ve kendi ölümleriyle büyülenmelerinin onlara verdiği yeni herşeye-kadirlik sevinçlerini teşhir ederler böylece. Benimsedikleri şiddet modern bir şiddettir, ABD’deki kitle üzerine ateş açanlar, ya da Norveç’te Breivik gibi, soğukça ve sakince öldürürler. Burada nihilizm ve gurur derinden bağlıdır birbirine.

Müslüman toplulukları nazarında tecrit olmuşlukları bu kaçık bireyciliktendir. İçlerinden azı camiye gitmiştir. İçlerindeki muhtemel imamlarının çoğu, kendi kendilerini imam ilan etmişlerdir. Radikalleşmelerinin oluştuğu ortam, kahramanlık, şiddet ve ölüm hayalleriyle çevrilidir; şeriat ya da ütopya hayalleriyle değil. Suriye’de sadece savaşırlar: Sivil toplumla hiçbiri bütünleşmez ya da ilgilenmez. Cinsel köleler edinmeleri ya da internet üzerinden müstakbel şehit dulları olmaları için genç kadınlar devşirmeleri de, savunduklarını iddia ettikleri Müslüman toplumlarla hiçbir şekilde bütünleşmemelerindendir. Ütopist olmaktan ziyade nihilisttirler.

Hiçbiri ilâhiyatla ilgilenmez

İçlerinde Tebliğ’den (uluslarüstü bir ağa sahip olan Pakistan merkezli Tebliğ Cemiyeti) geçenler olmuşsa da, hiçbiri Müslüman Kardeşler’le (Fransa İslam Örgütleri Birliği) teşrikimesaiye girmemiştir; başta Filistin destekçisi hareketler olmak üzere hiçbir siyasî hareketin militanı olmamıştır. Hiçbiri “cemaat halinde yapılan” ibadetlere (Ramazan’da iftar sofrası kurmak; camilerde ya da kapı kapı dolaşarak tebliğde bulunmak) katılmamıştır. Hiçbiri ciddi dinî eğitim görmemiştir. Hiçbiri ilâhiyatla ilgilenmez; hatta cihadın tabiatı ya da İslam devletinin tabiatıyla da ilgilenmez.

Birbirleriyle özel bir yerde (mahalle, hapishane, spor kulübü) tanışmış ufak bir “arkadaş” grubu etrafında radikalleşirler; yeniden bir “aile”, bir kardeşlik yaratırlar. Hiç kimsenin araştırmamış olduğu önemli bir şema var: Kardeşlik çoğu zaman biyolojiktir de. Düzenli bir şekilde, eyleme birlikte geçen bir çift “birader”le karşılaşılmaktadır (Kouachi ve Abdeslam Kardeşler; ufak kardeşini “kaçıran” Abdelhamid Abaaoud; birlikte din değiştirmiş olan Clain Kardeşler; ayrıca Nisan 2013’teki Boston saldırısını düzenleyen Tsarnaev Kardeşler). Kardeşleri (kızkardeşler de dahil) radikalleştirmek, kuşaksal boyutu ve ebeveynlerle yaşanan kopuşu vurgulamanın bir yoludur adeta. Hücre üyeleri arasında duygusal bağlar kurulmaya çabalanır: Sık sık silah arkadaşının kızkardeşiyle evlenilir. Cihadcı hücreler Marksist ya da milliyetçi esinli (Cezayirli FLN, IRA ya da ETA) radikal hareketlerdeki hücrelere benzemez. Kişisel bağlar üzerine kurulmuş olduklarından içlerine sızılması daha zordur.

Dolayısıyla teröristler Müslüman bir nüfus kesiminin radikalleşmesinin dışavurumu değillerdir, fakat belirgin bir genç kategorisini etkileyen kuşaksal bir isyanı yansıtırlar.

Neden İslam? İkinci kuşak için bu bârizdir: Onların gözünde anne-babalarının heder ettikleri bir kimliği üstlenmektedirler: Onlar “Müslümanlardan da Müslüman”dırlar; özellikle de anne-babalarından… Ebeveynlerini tekrar dine döndürmek için (boşuna) harcadıkları enerji mânâlıdır, ama nasıl başka bir gezegende bulunduklarını da göstermektedir (bütün ebeveynlerin bu teatilerle ilgili anlatacakları vardır). Sonradan Müslüman olanlar ise, İslam’ı seçerler çünkü radikal isyan piyasasında sadece bu vardır. IŞİD’e katılınca dehşet yaratacağınız kesindir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.