Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-041-0
13x19.5 cm, 224 s.
KAMPANYADA
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 13,20 TL
İndirim oranı: %40
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dünyaya Kafa Tutan Köy
Özgün adı: The Village Against the World
Çeviri: Ali Karatay
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2016

Kürenin üzerinde 37° 22' 16¨ Kuzey, 4° 57' 29¨ Batı noktası: Marinaleda. Asteriks’in köyünü hatırlatan bu Endülüs köyü bildiğimiz dünyaya kafa tutuyor: Burada insanlar kâr için değil, insanca bir hayat sürmek için çalışıyorlar.

Marinaleda’da köyle ilgili kararlar herkese açık genel toplantılarla alınıyor. Çiftliklerin ve üretim tesislerinin mülkiyeti ortak. İnsanlar ömür billah konut kredisiyle cebelleşmek yerine, kooperatifin sağladığı malzemeyle ve eş dost yardımıyla kendilerine bir ev inşa etmeyi öğreniyor, çok cüzi bir miktara barınma imkânına sahip oluyorlar. Ayda bir gün köyü geliştirmek için ücretsiz çalışıyor, köylerinde bir polis kuvveti bulundurmaya ihtiyaç duymuyorlar. Yani dünya üzerinde küçücük bir nokta olmasına rağmen, bir köyden çok daha fazlası Marinaleda: siyasal bir örnek, başka bir dünyanın mümkün olduğunun somut bir örneği. Arsız bir bireyciliği ve müşterek kaynakların özelleştirilerek yağmalanmasını teşvik eden liberal uygulamaların hiçbir alternatifi olmadığı iddiasını çürütebileceğimizin yaşayan bir kanıtı. Kuşkusuz bu noktaya bir günde gelmedi Marinaleda: Bu kitapta okuyacağınız, toprak işgalleri, açlık grevleri, “kamulaştırma” ve eylemlerle geçen uzun bir mücadele tarihi var.

Albert Camus bir zamanlar İspanya için "Başkaldıran insanın anavatanı, en büyük başyapıtların imkânsıza karşı haykırışlar olduğu yer," demişti. Marinaleda, adaletsizliğe ve eşitsizliğe başkaldırısıyla tam da Camus’nün söz ettiği türden bir başyapıt: Barış yolunda süregiden bir ütopya.

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Alberto Garzon Espinosa
1 Köyle Tanışın
2 Topraktaki Hikâye
3 La Lucha
4 Toprak İşleyenindir
5 Ekmek ve Gül
6 Ütopyada Muhalefet
7 Krize Karşı Köy
8 Ütopyanın Sonu mu?
Teşekkür
OKUMA PARÇASI

Sunuş, Alberto Garzon Espinosa, s. 13-17

Bugün İspanya’da yaklaşık 6 milyon işsiz var. Bunlardan 1,5 milyon kadarı Endülüslü kadın ve erkekler; 1.700.000’den fazlası ise 30 yaşından küçük. Bu feci veriler, bugünkü ekonomik krizi, 1930’ lu yıllardaki Büyük Buhran’dan bu yana gördüğümüz en ağır kriz olarak tanımlamamıza yol açıyor. Vatandaşlarına iş sağlamaktan bile aciz ekonomik bir sistemin, kapitalizmin krizi.

Bu soğuk rakamların ardında barınma, eğitim, sağlık ya da kültür gibi en temel ihtiyaçlarını bile karşılamakta zorluk çeken insanların yüzleri ve hayatları olduğunu unutmamalıyız. Kısacası, topraklarımızda doyurucu bir toplumsal hayata ulaşmanın düpedüz imkânsız değilse bile her geçen gün daha zor hale geldiğini teslim etmek gerekiyor.

Ancak bu kriz sadece ekonomik bir kriz değil; 1978’den beri İspanya’da kurulmaya çalışılan formel demokrasinin payandalarını devirmekte olan devasa siyasal krizin de işareti. Günümüzde siyasi kurumların itibar kaybetmesi, siyasi partiler ve sendikalar gibi eski siyasal örgütlenme biçimlerinden duyulan hoşnutsuzlukla birleşince, önümüzde henüz hakkında pek az şey bildiğimiz yeni bir toplumsal ve siyasal alan açılıyor. Hakkında pek az şey biliyoruz, çünkü bu alanı, halk sınıflarının örgütlenme kabiliyetinin damga vuracağı gelecekteki toplumsal mücadeleler şekillendirecek.

Şu an durduğumuz yol ayrımında başlıca görevimiz nereye itildiğimizi ve nereye varabileceğimizi anlamaya çalışmak; bunun için de İspanya’nın yakın tarihindeki önemli bazı toplumsal ve siyasal süreçleri gözden geçirmemiz gerekiyor. Kimsenin kuşkusu olmasın ki bunların en önemlilerinden biri de, Sevilla’da, Marinaleda’ da, işçilerin dur durak bilmeksizin inşa etmekte oldukları süreç.

Marinaleda bir köyden çok daha fazlası. Aynı zamanda siyasal bir örnek.

Marinaleda, “başka bir dünya mümkün”ün somut bir örneği. Sevilla bölgesindeki bu köy, arsız bir bireyciliği ve bütün müşterek kaynakların özelleştirilmesini teşvik eden liberal uygulamaların hiçbir alternatifi olmadığı iddiasını çürütebileceğimizin kanlı canlı bir delili. Üstelik söz konusu olan kuramsal ya da soyut bir iddia değil, vatandaşların her gün bilinçleriyle yoğurdukları son derece elle tutulur ve pratik bir teyit.

Mesele sadece Sol Birlik tarafından yönetilen Marinaleda’nın, farklı partilerin elindeki başka belediyelerce de uygulanabilecek farklı bir yönetim modeli sunması değildir. Aynı zamanda burada, ancak toplumsal kalkışmanın, seferberliğin gücü dikkate alındığında açıklanabilecek –işgaller, konut programları ya da komüniter üretim faaliyetlerinin örgütlenmesi gibi– süreçlerin işlemekte olduğunu görmemiz gerekir. İşte Hancox’ın karşınızdaki çalışması Marinaleda’nın tarihini kronolojik olarak bize tanıtarak bu kalkışmaların etkin gücünü tahlil edebilmemizi sağlıyor.

Bu kitapta anlatılan süreçlerin çelişkiden azade olduğunu iddia etmiyorum. Her tür dönüştürücü süreç gibi Marinaleda’daki mücadele de henüz kesin bir çözüme kavuşturulamamış engellerle karşı karşıya. Belirgin bir örnek vermek gerekirse, belediye başkanı Juan Manuel Gordillo’nun güçlü karakterinin aynı anda hem avantaj hem de dezavantaj olduğunu belirtmek yeterli olacaktır. Bütün dönüştürücü süreçler, liderin karakterinin ve iletişim yeteneğinin temel önem taşıdığı, iyi bir iletişim stratejisi gerektirir, ancak –tanımı gereği kolektif olan– projenin tek bir kişiyle özdeşleştirilmesi tehlikesine karşı dikkatli olmak gerekir.

Öte yandan, Marinaleda örneği, her zaferin fedakârlık gerektirdiğini de gösteriyor bize. Belli aralıklarla oy sandıklarına gitmekten ibaret olan salt kurumsal siyaset icrası, toplumsal dönüşüm için yararlı bir aygıt sunar. Ancak, Marcelino Camacho’nun bize hatırlattığı gibi, grev hakkı, grevler sayesinde kazanılmıştır. Ve bugün en temel saydığımız haklar bile, zamanında, hâkim sağduyu, yani hâkim sınıfın ideolojisi tarafından asla kabul edilemez görülmüştür. Nitekim, kaynaklarımızı ve haklarımızı nasıl paylaşacağımız meselesini belirleyen, toplumsal sınıflar arasındaki mücadeledir.

İşte bu nedenle her zaman tetikte olmak gerekir. Unutmamalıyız ki kazanılan şeyler kaybedilebilir de. Bugün kamusal eğitim, kamusal sağlık gibi kamusal hizmetlerde yapılmakta olan kesintiler, nüfusun en zengin kesimlerinin bize dayattığı korkunç şiddet yüzünden gerçekleşmektedir. Belki şiddetin mekanizması değişmiştir, karmaşık finansal ve ekonomik kanallar üzerinden uygulanmaktadır artık, ancak saikler aynı kalmıştır. Bugün kâr mantığının bütün kamu alanını ele geçirmesi tehdidiyle karşı karşıyayız. Marinaleda’nın öyküsü, aynı zamanda mücadeleyi hiçbir zaman elden bırakmayan bir köyün şanslı öyküsü.

Hiç kuşkusuz, yeni nesillerin –işgaller, iş bırakmalar, açlık grevleri ve benzeri siyasal eylemler yoluyla mücadele verenlerin çocukları ve torunlarının– gelmesiyle birlikte, bu zaferlere hangi dev bedeller ödenerek ulaşıldığının unutulması tehlikesi var. Mesela Küba’da Fidel ve Che’nin devriminin toplumsal kazanımları on yıllardır temel ve doğal hizmetler sayılıyor; oysa genç yurttaşların sermayeden koparılıp alınmış hakların hakiki değerini anlamaları için “iki günlük kapitalizm” tecrübesi yeterli olacaktır. Bir devrimden, toplumsal bir zaferden çıkagelen kolektif imgelem, toplumsal ilerlemeyi harekete geçirmiş olan önemli çabayı, emeği unutma eğilimi taşır. Bu unutuş, cehalet, konformizmin ve söz konusu zafere yöneltilen saldırılara karşı zaaf göstermenin kaynağı olur. Bu nedenle, Gramsci’nin “kültürel hegemonya” dediği şeyi ele geçirmek için devrimci pedagoji uygulamak can alıcı önem taşır.

İşte bu nedenle emek kültürünü beslemek, toplumsal zaferi kazanmak kadar elzemdir. Etrafımızda gördüğümüz her şey, kamu hastanelerinden yollara, okullara kadar her şey, emeğin gücüyle meydana getirilmiştir. Ve üretim aygıtının içinde her biri ayrı bir yer tutan –marangozundan yöneticisine, profesöründen madencisine– emekçilerin payına, özel olanların yanı sıra kamusal mülkleri ve hizmetleri de ayakta tutma erdemi düşer. Bu nedenle emekle üretilen değerlerin nasıl dağıtıldığını sorgulamayı sürdürmek hâlâ son derece geçerli bir ödevdir. Aynı zamanda toplumsal dönüşüme katkıda bulunan sübvansiyonların ve diğer kamusal desteklerin de son tahlilde mutlaka emeğin gücünden yani işçi sınıfından kaynaklandığını unutmamamız gerekiyor.

Bunların yanı sıra, Marinaleda bize ekonomiyi düşünmenin başka bir yolu olduğunu öğretti. Toplumun açgözlü piyasa karşısında boyun eğmemesinin mümkün olduğunu öğretti. Bu açıdan, Hancox bize bu kitapta şair Oppenheim’ın şu güzel dizelerini hatırlatıyor: “Bedenlerle birlikte açlıktan ölüyor yürekler de; ekmek verin bize, fakat gül de!”

Vazgeçilmez yapıtı Büyük Dönüşüm’de iktisatçı ve antropolog Karl Polanyi bize şunu hatırlatıyor: “Bizim çağımızdan önce, piyasanın kontrol ettiği hiçbir ekonomi mevcut değildi.” Polanyi bu fikrin üzerinde hassasiyetle duruyor, çünkü liberal düşüncenin toplumun, bütün toplumların her zaman piyasanın kaprislerine boyun eğdiği yolundaki iddiasını çürütmemizi sağlıyor bu fikir. Sadece bugün, kapitalist ekonomi koşullarında “ekonomi toplumsal ilişkilere katılacağına, toplumsal ilişkilerin ekonomiye katıldığını” belirtiyor Polanyi. Yani, tarihsel bir ilişki tersine çevrilmekte. Toplumun kendisi daha iyi yaşamak için ne üreteceğine, nasıl dağıtacağına ve tüketeceğine –yani ekonomiyi nasıl yapacağına– karar verecek yerde, bugün bu kararlar toplumun dışında, kendi kendini düzenleyen piyasanın mantığına göre alınarak topluma dayatılıyor. Toplum sonuçta ekonomiye esir ediliyor, daha doğrusu piyasanın kaprislerine esir düşüyor.

Bütün bunlar önemsiz değil. Son yirmi-otuz yılda emekçilerin çabaları üretici güçleri sağlık, kültür veya eğitim gibi kamu hizmetlerini topluma rahatça tahsis edebilecek ölçüde geliştirerek bize daha dolu ve engin bir hayat sağladı. Yine bu zaman diliminde, farklı toplumsal sınıflar arasında hâlâ dev farklar mevcut olsa bile, ortalama ömür beklentisi arttı. Her halükârda emeğin bizi önceki çağlara özgü pek çok zahmetten, zorluktan kurtardığından kimsenin şüphesi yok. Hiç kuşkusuz ortalama ömür beklentisinin artması emeğin bir zaferidir.

Bu nedenle bir toplum için en öncelikli, en önemli şeyin vatandaşlarının mutluluğunu artırmak olduğunu vurgulamak gerekir. Bu amaca ulaşmak için en can alıcı şey herkese iş ve iktisadi bağımlılıktan azade, özgür yaşayabilecekleri bir gelir temin etmektir. Bu amaçla da ekonomi politik yapmamız gerekir; yani ne üreteceğimize, nasıl dağıtacağımıza ve nasıl tüketeceğimize kendimizin karar vermesi gerekir.

İspanyollar ve özellikle de Endülüslüler için bunca ağır olan kriz şartlarında, ütopyanın kendisini günbegün toplumsal mücadele yoluyla inşa ettiğini hatırlamakta yarar var. Binlerce gencin daha iyi bir hayat bulma umuduyla başka yerlere göç ettiği bir anda, bu ütopyada ısrarlı olmakta yarar var. Bu gençler evlerinden, topraklarından, dostlarından uzağa savruluyor. Sermayenin şiddeti ve kaprisleriyle yerinden yurdundan edilen hayatlar söz konusu. Seferber olalım, örgütlenelim, payımıza düşen ekmeği ve gülü elimizden almalarına, çalmalarına asla izin vermeyelim!

İspanyolcadan çeviren: Müge Gürsoy Sökmen

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Emek Erez, "Ütopyalar gerçekleşmesi imkânsız düşler değildir", Edebiyat Haber, 25 Mayıs 2016

İnsanların düşlerinden kolay vaz geçtikleri, tarihsel hayal kırıklıkları nedeniyle daha iyi bir yaşam umutlarını kaybettikleri bir çağda yaşıyoruz. Kapitalizmin bir alternatifi olmadığının devamlı tekrar edildiği bir çağ aynı zamanda bu dönem.

Ütopyaların daha da ütopik bir hâl aldığı, dünya içerisinde kurulabilecek olan başka dünyaya olan inancın körleştirildiği, savaşın, ölümün yaşamın hep merkezinde olduğu, güncel siyasetin içerisinde kaybolup gittiğimiz şu günlerde umut hiç mi yok sorusuna cevap olabilecek bir kitap geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Dan Hancox’un Dünyaya Kafa Tutan Köy adlı kitabından bahsediyorum.

Kitap İspanya’da bir Endülüs köyü olan Marinaleda’dan söz ediyor. Marinaleda gerçekleşmiş bir ütopya, direnişle nelerin kazanılabileceğini gösteren bir örnek olarak çıkıyor karşımıza ve düşlere önem vermenin kıymetini hatırlatıyor. Hancox bir sosyal antropolog titizliğiyle Marinaleda’ya gidip, bize içeriden gözlemlerini yaptığı birebir görüşmelerle aktarmış. Ayrıca bir ütopyanın doğuşunu, Marinaleda’nın direniş ve mücadele belleğini anlaşılır kılmak için İspanya’nın tarihsel hafızasını ayrıntılı bir kronolojiyle sunmuş.

Marinaleda köyü başka bir dünyanın somut bir örneği olarak karşımıza çıkıyor ancak elbette bu durum kendiliğinden oluşan bir şey değil. Kitabın aktarımıyla; İspanya faşizmden liberal demokrasiye geçiş sürecine başlarken, köy halkı da bir siyasi parti ve sendika oluşturmuş, toprak ve özgürlük için mücadeleye başlamış. İşgaller, açlık grevleri, yürüyüşler şeklinde direnirken elbette tutuklanmışlar, dövülmüşler, işkence görmüşler ızdıraplarını dindirmek için direnmekten vaz geçmemişler ve sonunda 1991 yılında galip gelmişler. Kendilerine İnfantado Dükü’ne ait 1200 hektarlık bir arazi bağışlanmış. Tabi ki sadece toprak bir düşü gerçekleştirmek için yeterli olmaz. Onların en büyük avantajı sanırım İspanya’nın anarşizm ruhuna uygun bir tarihsel belleğe sahip olması olmuş. Çünkü Hancox’un deyimiyle: “Bu bölgede yaşayan köylüler yalnızca otoriter bir yönetime karşı çıkmalarıyla değil, otoritenin her türlüsüne karşı olmalarıyla göze çarparlar.” Ayrıca pratikte de Bakunin, Kropotkin gibi anarşist düşünürlerin fikirlerinden etkilendiklerini belirtiyor Hancox ki kitapta köylülerin pratiklerinin “yardımlaşma” üzerine kurulu olduğunu görebiliyorsunuz.

Marinaleda köyünden bahsederken özellikle anılması gereken bir isim var. Sánchez Gordillo, o en baştan beri mücadelenin en önünde yer almış bir isim. Kendisini şöyle tanıtıyor: “Hiçbir zaman oraklı çekiçli Komünist Parti’ye üye olmadım, fakat komünistim ya da komüniter.” Gordillo’nun Marinaleda halkı için çok önemli yerde olduğunu kitap boyunca hissediyoruz kendisi liderlikten hiç hazzetmemesine karşın köylüler ona o da köylülere yol göstermiş. Onun sadece eylemsel pratikte değil, ütopyanın bir felsefesinin oluşmasında da önemli bir katkısı olduğu görülüyor. Ona göre sol partiler sadece oy istemek için onlarla ilgileniyorlar, kanunlar, âdetler, memurlar, alışkanlıklar, bütçeler, düzenlemeler ve İspanyol yönetim standartlarının hepsi iktidar aracı. Faşizmin işine yarayan, fakat mücadele ve özgürlük aracı olarak halka bir hayrı dokunmayan bu eski mekanizmalar yıkılmalı. Elbette ona da muhalefet edenler var, epey popüler bir isim aynı zamanda hâttâ pop kültürünün etkisiyle adına tişörtler basan ünlü bir marka gelen tepkiler üzerine ürünü piyasadan kaldırmış. Ancak şu gerçeği Hancox’un anlatısında çok net görebiliyoruz ki Marinaleda halkı için çok değerli ve anlamlı bir yerde duruyor.

Marinaleda ütopyasının düşlerinden de söz etmek gerek. Onlar gelecek için isteklerini bugünden hayata geçirmeye çalışıyorlar. Ütopya inançlarını canlı tutuyorlar çünkü mücadele edilince gerçek olabileceğini kendi pratiklerinden biliyorlar. Önemli üç düşten bahsediyor Gordillo: “Birincisi huzur düşü; mezarlığın değil, eşitliğin huzuru. Bu şöyle bir şey: Doğal kaynakların ve işçilerin ürettiği zenginliklerin, bir azınlık tarafından gasp edilmemesi, onları üreten işçilere geri dönmesi. Eşitlik düşü: Konutların herkesin olması düşü, çünkü sen insansın, spekülasyonu yapılacak ticari bir mal değil diyor; Gordillo. Ve en sonuncusu, bankaların ortadan kaldırılması düşü; enerji gibi doğal kaynakların çokuluslu şirketlerin değil halkın hizmetinde olması gerekliliği.” Marinaleda’nın düşlerine inanmayı herkes ister sanırım ve işin güzel tarafı onların bu düşleri başarmaları. Çünkü köyde kararlar herkese açık büyük toplantılarda alınıyor bu toplantılarda çocukların da söz hakkı var. Çiftlikler, tarlalar, üretim tesislerinin mülkiyeti ortak, insanlar kooperatiflerin sağladığı malzeme ile birbirleriyle dayanışarak, yardımlaşma ile konut sahibi oluyorlar, kooperatifin işleri hasadın ihtiyaçlarına göre görülüyor, bir anonsla size yarın tarlada iş olduğunu öğrenip katkı sunmaya gidiyorsunuz mesela. Köyde özel teşebbüse izin veriliyor ancak hayatın makul bir parçası sayıldığı için bu izin hiçbir zaman büyük, çokuluslu şirketler için geçerli değil. Köyde herhangi bir ailenin kendi işletmesini açabilmesi şeklinde gerçekleşen bir durum. Ki yazar Marinaleda’da bir tane bile çok uluslu şirket tabelasının olmadığını sıklıkla belirtiyor.

Endülüs bölgesinde pueblo adı verilen yerlerde yaşayan halkların hiçbir zaman köylülüğün çizdiği yörüngenin dışına çıkmamasından ve modern ulusun bir parçası olmamasından bahsediyor kitap. Ayrıca bir endüstri devriminin yaşanmamış olması, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllardaki kentleşme dalgasından etkilenmedikleri anlamına geliyor. Bana kalırsa bu durumlarda önemli bir faktör çünkü ulus devletin getirdiği tekilliği yaşamamış bu insanlar çok kolay bir araya gelerek kolektif bir şekilde hareket edebiliyorlar. Kentleşmenin getirdiği ikincil ilişkilerin dışında kalmak hâlâ birincil ilişkilerin korunabilmesi anlamına gelir ki bence bu bir anlamda dayanışmanın sürekliliği açısından önemli bir durum olarak karşımıza çıkar. Tüm bunlar İspanya anarşist geleneğinin bu topraklarda karşılık bulmasında da etkili olmuş gibi görünüyor çünkü yazar İspanya’nın bu bölgesinin anarşizme doğal bir eğilimi olduğundan da bahsediyor.

Kitap ile ilgili bahsedilecek şeyler aslında çok fazla ve bu yazıya sığmayacak kadar umut ve düş vaat ediyor. Her şeyden beklentimizi sıfıra indirdiğimiz umutsuz olduğumuz bir dönemde kendi coğrafyamız açısından da oldukça önemli bana kalırsa. Marinaleda bize çok uzaklardan bir mesaj yollamış gibi hissediyor insan, umutsuz olmak ne kadar doğalsa direnerek umudu yeşertmek de o kadar olabilir bir şey. İnsan belki de artık düşlerinin peşinden gitmeli çünkü Gordillo’nun da söylediği gibi; “Ütopyalar gerçekleşmesi imkânsız düşler değil, insanların sahip olduğu en asil düşlerdir; mücadeleyle gerçeğe dönüştürülebilecek ve dönüştürülmesi gereken düşler.”

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "Gülle ekmeğin polissiz köyü", Evrensel Gazetesi, 13 Haziran 2016

İnsan baştan beri yaşadığı dünyaya bakarak bireysel ve toplumsal hayaller kurdu, düşler gördü. Hayatı yaşarken bunu çoğu zaman açık gizli amacı olarak kabul edip mücadele etti, direndi. Düşlediği gelecek hayali için bireysel ya da örgütlü olarak isyan etti. Bir yandan da bu hayalinden yola çıkarak yaşadığı dünyada geçici ya da kalıcı tam bir özgürlüğün talep edilip yaşandığı alanlar oluşturdu ve bunları her şart altında politikleştirdi, politik talepler haline de getirdi. Böylelikle hiçbir yer, hayali bir yer, yok yer ya da ütopya diye adlandırdığımız gelecek proje ve tasarımlarının bir ucundan gelecekten önce yerelde ya da dünya ölçeğinde deneyimlemeye, yaşamaya ve yaşatmaya çalıştı.

Gezi Parkı bu yüzden Todd May’ın “canlandırma” dediği şeyin en somut halinin yaşandığı yer olmasından dolayı dünyanın ilgisini çekti ve başka canlandırmaları kışkırttı, kışkırtıyor. Gezi Parkı bugünde ne yapılabileceği sorusuna esaslı bir yanıt olurken dünyada bugün ve gelecek arzusu tartışmalarına da yol açtı. Gezi Parkı’nın asıl somutlaştırdığı ise dünyaya rağmen dünyanın içinde özgürlük ve yaşama alanlarının olabileceği oldu.

Bu dediğimin bizde ve dünyada yerel ya da değil benzer hareketlere ve direnişlere ondan da önemlisi yaşamalara yol açması beklenmelidir. David Harvey de yine Gezi Parkı’na bakarak artık savunmadan çok bir yaşam biçimi kurma aşamasına geçmemiz gerektiği ve bunun zamanın geldiğini belirterek bu temelde direniş ve inşa çağrısı yapıyor. David Harvey’in bu dediğinden savunmayı atlamamız gerektiği anlamına çıkarmak yana değilim. Çünkü bu kez de dünyaya karşı kurduğumuz yaşamı ve biçimini savunmamız gerekiyor.

İspanya’nın Endülüs bölgesindeki Marinaleda’lıların yani az topraklı ve topraksız köylülerin 1970’lerden başlayarak mücadelesini verdikleri ütopik “komünist köy” inşası da benzer bir değerlendirmeye tutulabilir. Az topraklı ve topraksız köylülerin uzun bir mücadele sonucu oluşturduğu karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma temelli komünist bir dünyanın nasıl olabileceğini hem de kalıcı bir biçimde canlandırmış ve göstermiş oluyor. Juan Manuel Sanchez Gordillo bunu “Bütün kalbimizle inanıyoruz ki bugünde inşa edilemeyen bir gelecek yoktur.” diye açıklıyor.

Otoriteye Karşı Dayanışma

İspanya’nın Endülüs bölgesi tarih boyunca otoritelerde karşı oldu. Bu karşılığı da her zaman somut bir mücadeleye dönüştürmekte hiç zorluk çekmedi. 2700 nüfuslu Marinaleda köyünün Juan Manuel Sanchez Gordillo’nun önderliğinde yapıp ettiği ise “toprak işleyenin ve kullananın” sloganının somutlaştırdığı bir olgu ve durum olarak hem dünyaya kafa tutmak hem de dünyaya örnek olmak gibi bir anlamı baştan sahipleniyor. Bu pratik aynı zamanda günümüzde yerelde verilen çevreye dönük inşa etmeyi de yaşamayı da bünyesinde bulunduran mücadele ve direnişlerin nasıl boyutlanıp çeşitlenebileceğine de dikkat çekmemizi de sağlıyor. Burada önemli olan başka bir ayrıntı ise toprak mücadelesinin aynı zamanda otoriteye karşı bir özgürlük mücadelesine dönüşmesidir. Yoksulluk ve işsizlik karşısında göç etme yerine mücadele etmeyi tercih eden köylülerin Alba Düşesi’nin topraklarını işgal etmesiyle başlayan süreç Gordillo’nun önderliğinde sendika, kooperatif, belediye gibi kurumlar kadar anti-otoriter sol örgütlenme ve eğilimlerin birlikte verdiği mücadele sonunda kendini otoriteye karşılık, yardımlaşma ve dayanışmayla somutlayan bir köy oluşturuyor. Böylelikle kapitalizmin krizi karşısında yardımlaşma ve dayanışmanın başarısı ortaya çıkıyor.

Marinalede’nin oluşturduğunu gelecekteki toplumsal ve mücadele direnişleri etkilemesi ve onlara düşünce vermesi beklenmelidir. Uzun yıllar köyde kalarak, gidip gelip Dan Hancox’un kitabı Dünyaya Kafa Tutan Köy'üne bir sunuş yazan Alberto Garzon Espinosa bu durumu haklı olarak politik bir örnek olarak da kabul ediyor.

Marinaledalılar on yıl boyunca hem de ara vermeden havaalanlarını, tren istasyonlarını, hükümet binalarını, çiftlikleri ve sarayları işgal edip açlık grevine gittiler. Bu eylemlerinden dolayı dövüldüler, tutuklandılar, yolları kapattılar, yürüyüş yaptılar, tekrar açlık grevi yaptılar Dan Hancox’ın demesiyle ıstıraplarını dindirmek için sayısız eylem yaptılar. Hükümet İnfantado Dükü’ne ait 1200 hektarlık araziyi onlara verdikten sonra yaşadıkları dünyayı yeniden inşa ettiler ve kendileri için vazgeçilmez bir şey haline getirdiler. Toprağı birlikte işlerken büyük ölçüde kapitalizmin dışında bir köy ve dünya oluşturdular.

Marinaleda köyü Albert Camus’nun uzun yıllar önce İspanya için “Başkaldıran insanın ana vatanı, en büyük başyapıtların imkânsıza haykırışlar olduğu yer” demesini haklı çıkaran örneklerden yalnızca biridir. Dan Hancox’un uzun zaman Marinaleda köyünde kalarak yazdığı Dünyaya Kafa Tutan Köy hem biz de hem de dünyada yerel ve ulusal direnişleri kışkırtan ve herkesi karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya çağıran bir mücadele ve direniş örneği olarak ezilen sınıfların ve muhaliflerin muhakkak okumasını gerektiği kitaplar içinde önde bir yerde durmaktadır. Gül ve ekmeğin polissiz dünyası hayali bu hayali bizden önce gerçekleştirenleri anlamak ve anlatmakla mümkündür.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, "Başka türlü bir köy: Marinaleda", K24, 23 Haziran 2016

Dünyaya Kafa Tutan Köy kitabını karıştırmaya başladığınızda, Dan Hancox’un Camus’nün bir sözüne yer verdiğini göreceksiniz: “Başkaldıran insanın anavatanı, en büyük başyapıtların imkânsıza karşı haykırışlar olduğu yer…” Aslında bu söz, Camus’nün İspanya sevgisini ve ülkeye duyduğu saygıyı gösteren anlamlı ve küçük bir örnek.

Camus, İspanya’yı, İkinci Dünya Savaşı’nın provası sayılan iç savaş öncesinde takibe almıştı. Ülkedeki gerilim had safhaya ulaşıp Hitler’le Mussolini’nin Falanj’a destek atmasıyla sol kesimin ve Cumhuriyetçilerin üzerinde baskı kurularak katliamlara girişilince Camus, yeraltı direniş örgütlerine sahip çıkan yazılar yazdı, eylemlerin içinde oldu. Hatta Asturya’da İsyan adlı oyunu, İspanya’ya duyduğu sevgi sonucu ortaya çıktı. 1936’da yayımlanan oyunda Camus, metaforlarla ilerliyor ve o dönem İspanyası’ndan kesitler sunuyordu. “Albert Camus’nün Tiyatrosu” başlıklı yazımda, bu oyunla ilgili şunları söylemiştim: Camus, Asturya’da İsyan’da yoksunluğa karşı bir savaşımı anlatırken İkinci Dünya Savaşı da yaklaşıyordu. Yazarın o dönemde bağlı olduğu siyasal hareket ve birliktelik vurgusu oyunda önemli bir yer kaplıyor. Bu birlikteliğin belirgin tarafı başrolün seyirciye verilmesi. Tüm cellât ve kurbanlar, seyirciyi harekete geçiren Camus’nün çabasıyla yıkılmak isteniyor. Oyunun yazılıp sahnelendiği yıllara dikkat edilirse koca bir tarihin herkesin üstüne geldiği görülüyor (…) Oyunda, madencilerin silahlanıp ayaklandığı ve Katalunya’nın başkaldırdığı İspanya’daki sefalet ortamı keskin radyo anonslarıyla sık sık yankılanır. Camus’nün komünizmden daha çok gönül verdiği Anarko-sendikalizm ve madencilerin yüzleştiği tehlike de oyunun bir başka yönü. Çan kulelerinden ateş eden asker ve onlara yardım eden kimi işbirlikçiler, bunun üzerine silahlı çatışmaya giren, muhafazakârlar tarafından ‘barbar’ olarak adlandırılan halk cephesi ve İspanya’yı saran Falanj, yaklaşan iç savaşı haber veriyor.”

Hancox’un, Camus’nün İspanya sevgisini anmasının bir başka nedeni var: Camus’nün, memleketi Cezayir’le ilgili Fransa’nın politikaları karşısında takınmadığı tavrı İspanya için ortaya koyması.

Franco İspanyası’nın, 1952’de UNESCO’ya kabul edilmesi üzerine Camus kurumdaki görevinden ayrılır. Üstelik son derece sert eleştirilerle dolu bir mektup kaleme alır. Hayatının geri kalan bölümünde ise Franco rejimini her fırsatta yerden yere vururken İspanya’daki sol geleneğe ve iktidar muhaliflerine de destek olur.

Hancox’un, Dünyaya Kafa Tutan Köy’de anlattığı Marinaleda, tam da Camus’nün arka çıktığı geleneğin ete kemiğe büründüğü bir yer olarak karşımızda.

"Arsız bireyciliğin dışında"

Peki, bu niteliği nereden kaynaklanıyor Marinaleda’nın? Ahalinin en başta kâr dürtüsüyle değil, insanca yaşam isteğiyle hareket etmesi. Her şeyin herkes tarafından tartışılarak karara bağlanmasından, evlerin imece usulü inşa edilmesinden, köyde polis bulundurulmamasından vb.

Günümüzün tersine kürek çeken köy halkı için Hancox, “arsız bireyciliğin dışında” diyor. Kaynakları özelleştirme düşüncesi yerine paylaşım var. Yani liberalizm soslu vahşi kapitalizm Marinaleda’da revaçta değil; orada siyasetin itibar kaybetmesinden de söz edilemez çünkü bildiğimiz formel politikaların dışında bir anlayış hâkim.

Hancox, Marinaleda’nın bugünlere bir anda gelmediğini, zorlu bir sürecin ardından kazanımlar elde edildiğini anlatıyor kitapta. En başta da alternatifsiz denen ve kaynak paylaşımını engelleyen girişimlerin reddiyle derdini halka anlatıp köyün barış içinde yaşamasını sağlayan, yönetimdeki Sol Birlik.

Endülüs’ün en önemli kentlerinden Sevilla’nın köyü olan Marinaleda, başka bir ekonomi, başka bir siyaset ve başka bir yaşamın vücuda gelmiş biçimi Hancox’a göre: Ütopya gerçeğe dönüşüyor; Marinaleda, ekmeğin ve gülün memleketi oluyor.

"İspanya’nın William Wallace’ı"

Kitap, bir hikâye anlatıyor elbette ama onun da oluşum öyküsü var. Hancox, 2004’te Sevilla’da gezerken Marinaleda’dan haberdar olup köyle ilgili bilgiler toplamaya başlıyor. İlk duydukları gerçekten acayip; orayı anlatan herkesin yüzünde bir tebessüm beliriyor ve köyden, sanki dünyanın dışında bir yer gibi bahsediyorlar.

Söz konusu tebessümün hikâyesi ise 1970’lere dayanıyor; Franco ölmüş, tüm ülkede olduğu gibi işsizliğin yüzde 70’lere dayandığı Marinaleda’da da çok büyük bir belirsizlik var. İspanya İç Savaşı’yla birlikte köylülere karşı Franco’nun başlattığı görmezden gelme politikası, orayı diktatörün ölümüne dek perişan ediyor. Tüm Endülüs’le beraber Marinaleda da çürüyor anlayacağınız. Hancox, gezilerinde bütün bu izlere rastlıyor.

Faşizm sonrası Marinaleda tam bir uyanışa sahne oluyor; köyde siyasi parti ve sendika kurulurken halk, ülke çapındaki gösterilerde hep başı çekiyor ve tabii bunun “karşılığını” da hapisle ve devlet şiddetiyle alıyor. Fakat 1991’de, İspanya hükümeti resmen pes edip ülkenin en zengin aristokrat ailelerinden birinin üyesi olan Infantado Dükü’nün 1200 hektarlık arazisini köylülere verince Marinaleda yükselişe geçiyor. Bu zaferin mimarlarının başında ise 1979’dan beri belediye başkanı olan Manuel Sánchez Gordillo geliyor.

Öncülük ettiği kamulaştırmalar, yoksullara yaptığı yardım ve katıldığı protestolar Gordillo’ya, “İspanya’nın William Wallace’ı” ve “Robin Hood Belediye Başkanı” gibi lakaplar kazandırıyor. Hancox’un görüp anlattıkları, Gordillo’nun, Marinaleda’nın hem ruhu hem de temsilcisi olduğunu kanıtlıyor: Barış ve eşitlik için ter döken başkanın ardında toplanan bir halk…

Hancox, köyün görünüşünü şöyle özetlemiş: “Son derece sessiz bir yer burası, bir o kadar da gösterişsiz. Çokuluslu markaların reklamını yapan hiçbir işaret yok: Ne reklam panoları ne de modern kapitalizmin hayat alanlarımıza destursuz dalması.” “İspanyol kapitalizminin baş belası” başkan Gordillo’nun, bu manzaraya, Endülüs’ün dört bir yanından gelen fakirler için aynı kendi yaşantısındaki gibi son derece mütevazı ve reklamsız biçimde aşevlerini kondurduğunu söylüyor yazar. Köye attığı en belirgin imzalardan biri ise Franco Meydanı’nın adını Salvador Allende Meydanı yapması. Zaten bu bile değişimin hangi yönde olduğunun bir göstergesi: Sermayeye, homofobiye ve kapitalizme karşı tüm dünya halklarıyla dayanışma çağrıları, toprak reformunu, emeği ve eşitliği destekleyen yazılar Hancox’un dikkatini çekiyor. Bir de Gordillo’nun sözü: “Seçkinler, kendisine solcu dese bile daima tiranlıktır.” Başkanın, bütün halka aşılamaya çalıştığı dengeyi de Eski Yunan felsefesine duyduğu hayranlıkta aramak lazım.

Bahsi geçen dengenin köye kattıkları muazzam: Bir kere kâr dürtüsü bertaraf edilmiş, siyasi ve finansal seçkincilik yerine yardımlaşma esas, işsizlik yüzde 5’lerde. Hancox, köyün bu yapısıyla küresel krizlere karşı direnç gösterdiğini not ediyor. Böylece Marinaleda, geleceği gören ve bu doğrultuda çalışan insanları barındıran bir yer haline gelmiş.

"Alternatif dayanışma ekonomisi"

Endülüs’ün yardımlaşma ve her seferinde topraktan yeni bir hayat yaratma geleneği, tüm kriz zamanlarında Marinaleda’ya can vermiş. Hancox, bunu İspanya İç Savaşı’ndan alıp bütün ekonomisini inşaata bağlayan ülkenin 2008’deki krizde yokuş aşağı yuvarlanmasına ve günümüze dek getiriyor. O dönemlerin hepsinde, bir ekosistem olan Marinaleda, adım adım kendisini buluyor. Bölgeye egemen olan anarşist ve isyankâr ruh da bunda hayli etkili.

Hancox, Marinaleda özelinde, hem İspanya’ya dâhil hem de ülkeden ayrı bir tarihi anlatıyor bize. Bu kesit, bereketli topraklardan yetişen ve İspanya’nın dünüyle bugününü değiştiren isimsiz aktörleri de okurla buluşturuyor. “Halk kahramanlarına kucak açan” Endülüs ve onun, yoksulluğu “sosyal soykırım” olarak tanımlayan bir belediye başkanına sahip köyü Marinaleda…

Ürettiği kadarını tüketen ve kendine yetecek oranda üreten Marinaleda halkı, kooperatif sistemiyle oluşabilecek herhangi bir haksız kazancın önüne geçerken elde edilen kârı, daha fazla istihdam yaratmak üzere yatırım için kullanıyor. Hancox, “alternatif dayanışma ekonomisinin” dönüştürücü ve bakış açısını değiştiren gücünü bizzat yerinde inceliyor.

Sadece ekonomik değil, sosyal hayatta da büyük bir dayanışma söz konusu. Hancox, köyde geçirdiği günlerde gürültülü kutlama ve ritüellere, anmalara, kapsamlı yardımlaşmalara, çeşitli noktalardaki samimi bir araya gelişlere ve bol müzikli eğlencelere şahit oluyor.

Aklın bir köşesindeki sorular

Peki, bu olup bitene muhalefet eden yok mu? Elbette var, özellikle de başkan Gordillo’yu diktatör olmakla suçlayan belli bir kitleden söz ediyor Hancox. Başkan, Marinaleda’daki muhalefetten demokratik sınırlarda kaldığı sürece hayli memnun. Köyde polisin bulunmaması, başkanın halkına bu konuda ne kadar güvendiğinin bir kanıtı âdeta. Üstelik polis yokluğunun, kanunlara aykırı olduğunu bilmesine ve hükümetin bu konuda onun üstünde baskı kurmasına rağmen. Gordillo ise seçim kazanmaya devam ediyor: “Marinaleda’yı grotesk, demagojik bir diktatörlük şeklinde tasvir eden sağ kanat veya liberal kesimin altından kalkamadığı bir sorun her zaman vardı, hâlâ var: Gordillo seçim kazanıp durmaya devam ediyor. Üstelik ne çok az, itiraza açık bir farkla kazanıyor ne de BM seçim gözlemcilerini buraya çağıracak kadar, akıl almaz derecede çok bir farkla. Kriz, sağcı Partido Popular (PP) ve PSOE gibi büyük partilerin kalan güvenilirliğini de yavaş yavaş tüketirken Marinaleda, CUT ve Gordillo’nun da dâhil olduğu sol partiler koalisyonu IU’nun kalesi niteliğinde.”

Hancox, Küba için sorulan bir soruyu Marinaleda özelinde tekrarlıyor: Bu efsane ne kadar sürecek? “Megafonu eline aldıysa yapar” denen Gordillo görevini ne zamana dek devam ettirecek? Evet, başkan her şey demek değil ama Marinaleda, kazandığı hemen her şeyi ona borçlu; büyük çoğunluk bunun ayırdında. Ancak yukarıdakine benzer sorular da akıllarının hep bir köşesinde…

Devamını görmek için bkz.

Halim Şafak, "Dünyaya Kafa Tutan Köy", Bireylikler Dergisi, Temmuz-Ağustos 2016

Yaşadığımız zaman kapitalizme eklenmiş muhafazakârlığın çağı olduğu kadar buna karşı gelen eylem ve direnişleri de kışkırtan yerel eylem ve direnişlerin de çağıdır. Başlangıçta daha çok çevreyi ve şehri savunan bugün de benzer özellikler gösteren yerel direnişlerin bugünü ve geleceği belirleyeceği hem genel hem de küresel düzeyde başka yerel ya da değil eylem ve direnişleri kışkırtacağı muhakkak söylenmelidir.

Dünyanın bir anda değişmesinin ve dönüşmesinin mümkün olmadığını ve bunun oldukça uzun zaman istediğini hatta büyük ölçüde daha ilerilerde duran bir gelecek hayali ve projesi olduğunu bildiğimize göre yerel direniş ve eylemlerle yaşadığımız dünyayı onu kastedenlere karşı hem savunup hem de kendimize yaşama alanları oluşturabiliriz.

Kaldı ki yerel direnişler Teodor Kazinski’nin sözünü ettiği dünyaya rağmen dünyanın içinde yaşayabileceğimiz özgürlük alanlarının mümkün olduğunu tüm dünyaya çoktan göstermiştir. Gezi Parkı’ndan Munzur çayına ordan Carettepe’ye ve dünyaya yayılan yerel eylemlerin tek dert ettiği savunma ve talep etme gibi görünse de ve öyle olsa da orda otoriteye rağmen bir hayat da oluşmakta ve söz konusu alan bu hayatı yaşamanın imkânı ve yeri haline gelmektedir.

David Harvey savunmadan bir hayat biçimi inşa etmeye geçmemiz gerekir derken tam da bunun altını çizmektedir. Kaldı ki bu hayatı savunma ve inşa etme ister istemez politik olanı da kendine dâhil etmekte hiç tereddüt etmeyecektir. Çünkü öncesinde sonrasında kapitalizme ve otoritelere karşı dünyayı her hangi bir bölgesini savunma ve orda bir hayat oluşturma amacı güden her bir şey bu talebiyle politikliğini de baştan ilan etmiş olmaktadır.

Dünya böyle bir hayat oluşturulduğu ve o alanda yaşamanın sürdürüldüğü örneklerle doludur. Bu dediğimize tarih boyunca anti-otoriter tavrın eğilim olmaktan çıkıp yerel bir direniş haline geldiği İspanya’nın Endülüs bölgesi en iyi örneklerden biridir. Endülüs bölgesi aynı zamanda anti-otoriter ve anarşist sol ya da değil eğilimlerin yerelde özgürlük alanları oluşturduğu ve o alanda yaşamayı sürdürdüğü bir geçmişe de sahiptir.

1970’lerin başında Juan Manuel Sanchez Gordillo’nun önderliğinde ”su kullananın/toprak işleyenin” şiarından yola çıkarak Alba Düşesi’nin topraklarını işgal etmeyle başlayan bir direniş ve savunmanının sonunda Marinaleda köyünü bir özgürlük alanı yapmakla kalmamış onu birlikte yaşama, karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmanın belirlediği bir dünya haline getirmiştir. Yürüyüş, toprak ve mekân işgalleri, açlık grevleri bunların sonucunda yaşanan işkence ve cezaevlerinden geçen bu ortak mücadele kapitalizme ve krizine karşı Marinaleda köyünü birlikte yaşamanın en önemli örneklerinden biri haline getirirken dünyaya da başka bir dünyanın mümkün olduğunu yaptıklarıyla göstermiştir.

Bunu Endülüs bölgesinde anti-otoriter sol eğilimler kadar yerelin başka bir deyişle Murray Bookchin’in demesiyle kırsalın en belirgin ve önemli özelliklerinden olan karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmaya borçluyuz. Bu ve benzeri örnekler ihtiyatla da olsa bir yerel ve kır tartışmasını dayatıyor. Yerelin ürettiği üretebileceği muhafazakârlıklara ve kimi sorunlu gelenek ve alışkanlıklara rağmen şehir karşısında hala birlikte yaşamanın örneği olmayı sürdürdüğünü biliyoruz. Dünyayı değiştirip dönüştürmemiz de bu karşılıkla yardımlaşma ve dayanışmanın insanlığın genel tavrı ve geleneği haline getirmemizle ancak mümkün olduğunu söyleyebiliriz.

Bu dediğimiz yine ihtiyatla belirtmemiz gerekirse aynı zamanda yerli halkların kapitalizme ve otoriteye karşı mücadelesi olmaktadır. Söz konusu halkların genelde böyle bir yeteneğe sahip olması tarih boyunca orda ve birlikte yaşamaları ve hala yaşıyor olmaları ile ilgilidir. Burada geçmişle hem mekânsal hem de yaşanmışlık temelinde kurulan ilişki ister istemez o geçmişe kastedilmesi halinde savunma ve koruma temelli bir reflekse ve bunların daha ilerisinde orda hayatını yaşamayı sürdürmeye ve yeniden yeniden inşa etmeye ve kurmaya yol açması beklenmelidir.

Simon Cirtchley’in :”Yerli kadimdir, ortaklaşmacıdır, gelenekseldir ve ahlaklıdır, yeryüzüyle ve yeryüzünün doğal kaynaklarıyla organik bir sempati içinde hareket edebilmesini sağlayan zengin bir bilgelik mirasından yararlanabilmektedir.” Demesi de bunlarla ilgilidir. (Sonsuz Talep /Bağlanma Etiği, Direniş Siyaseti, Çeviri: Tuncay Birkan, Metis, 2010)

Ama burada yerlinin Kayseri gibi ticaretin belirlediği ya da tamamıyla ticaret alanı ve ticaretin kendisi haline getirmiş şehirlerle ve onların bunlara eklenmiş ahalisiyle bir ilgisinin bulunmadığı özellikle belirtilmelidir. Kaldı ki şehirde de kırda da direniş ve mücadele daha çok periferideki ve mekânsal özelliklerini koruyan merkez semt ve mahallelerin eski ve yeni ahalileri tarafından özellikle şehrin soylulaştırılmasına karşı yapılmakta ve verilmektedir. Hayatın doğusundan batısına Henri Lefebvre’nin demesiyle devlete ve müteahhitlere tabi kılınan şehirler soylulaştırılırken asıl ahalileri de sürülerek mümkün bir direniş de, ihtimali de ortadan kaldırılmaktadır. (Şehir Hakkı, çeviri: Işık Ergüden, Sel, Mart 2016) Bu durumun ahaliler tarafından buna bir direniş ve karşı çıkma çağrısı olarak algılanması beklenmelidir. Bu noktada Simon Cirtchley’in küreselleşmeyi yerliğinin şiirini tehdit eden şey olarak kabul etmesi de küresel kapitalizmin yerele dönük onu kendi alanı haline getirme arzusu ve merakı ile ilgilidir. Ahalilerin bu ilgiye karşı da bir direniş örgütlemeleri ya da direnişlerine böyle bir özellik kazandırmaları da gereklidir. (agy)

Londra doğumlu gazeteci Dan Hancox’un gidip gelerek, uzun bir süre Marinaleda köyünde kalarak yazdığı Dünyaya Kafa tutan Köy'le okura böyle bir dünyadan ve o dünyaya ulaşma yolunda verilen mücadeleden haberler veriyor. (Çeviri: Ali Karatay, Metis, Mayıs 2016)

Toprakların işgal edilmesinden bu toprakların işlenmesine ve topraktan çıkan ürünün hep birlikte tüketilip artanın da değerlendirilmesine ve bunun birlikte yardımlaşma ve dayanışmayla yaşanan bir hayat kadar otoriteye ve küresel kapitalizme karşı bir direniş haline getirilmesi sürecini ve sonrasını kendi gözlemleri kadar Marinaleda köylüleri ve onların önderleri Gordillo’nun ağzından anlatıyor. Dan Hancox bu kitabıyla Todd May’ın canlandırma dediği şeyin sendika, kooperatif, belediye ve sol örgütlenmelerin de katkısıyla nasıl kalıcı bir birlikte üretme ve yaşamaya dönüştürülebileceğinin somut bir örneğini Marinaleda köyü özelinde başka hayatları ve direnişleri kışkırtması mümkün bir bugün ve gelecek önerisi olarak ortaya koyuyor.

Bu noktada Marinaleda köylülerin önderi Gordillo’nun komünizmi tarifsiz bir dayanışma duygusu olarak kabul etmesi oluşturup kalıcılaştırdıklarını oluşturan düşünceyi belirtmekle kalmıyor dünyayı kuranın ve inşa edenin insanın karşılıklı yardımlaşma duygu ve düşüncesi olduğunu da bir kez daha yüksek sesle ifade etmiş oluyor. Onunla da kalmıyor dünyanın kapitalizmle her düzeyde ancak bu karşılıklı yardımlaşma ve dayanışmayla mücadele edebileceğini ve yine savaşsız ve sömürüsüz bir dünya hayalini ve talebini de karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma arzusunun gerçekleştirmesinin mümkün olduğunu da bir kez daha hatırlatıyor.

Gordillo bu noktada hem köylülerin hem de başkalarının gösterdiği ilgi ve dayanışmayı ise eylemle propagandayla açıklıyor. Başka bir deyişle gelişen haberleşme araçlarına ve yollarına bağlı olarak eylemin kendi propagandasını yaptığını söylemesi geneldeki ilginin kaynağını da belirtmiş oluyor. Kaldı ki Gezi Parkı ve Cerattepe ve daha başka örneklerde olduğu gibi aynı propaganda eylem ve direniş aha fazla kitleselleştirmekle kalmayıp küresel bir direniş haline gelmesine de sağlıyor.

Yaşadığımız coğrafya uzun zamandır merkezdeki direniş ve eylemler kadar çevre ve şehir temelli ama politikleşmeye eğilimle yerel direniş ve eylemlerle ve eylemlerin kendini propagandasından da güç alarak küresel kapitalizme karşı bir mücadele veriyor. Gezi Parkı bu mücadelenin tüm dünyada örneklik oluşturan ve bu anlamda başka semt, köy ve mahalleleri kışkırtan bir canlandırma olduğu söylenebilir. Geriye bu canlandırmaları kalıcı bir hayata ve biçime dönüştürmek kalmıştır. Dan Hancox Dünyaya Kafa Tutan Köy'de bu hayatın nasıl kalıcı ve yaşanır hale gelebileceğini içine düşülen sorun ve çelişkileri de atlamadan söz konusu etmektedir. Dünyaya Kafa Tutan Köy Marinaleda’lıların kapitalizme karşı karşılıklı yardımlaşma temelli bir mücadele çağrısı olduğu kadar birlikte yaşama çağrısıdır.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.