Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-605-316-079-3
13x19.5 cm, 400 s.
Liste fiyatı: 36,00 TL
İndirimli fiyatı: 28,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Orhan Koçak diğer kitapları
İmgenin Halleri, 1995
Bahisleri Yükseltmek, 2011
Kopuk Zincir, 2012
Turgut Uyar ve başka şeyler, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tehlikeli Dönüşler
Yayına Hazırlayan: Semih Sökmen, Emine Bora
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2017

Bir: Yusuf Atılgan’ın 1959 tarihli Aylak Adam’ı. Sonra üç: Ayhan Geçgin’in üç romanı, Kenarda, Gençlik Düşü ve Son Adım.

Orhan Koçak, kentin içinde dönüp dolaşan, bakınan, arayan, kendini bir yere ait hissetmeyen, bunu arzu da etmeyen (yoksa eden mi) modern zaman aylağına eşlik ediyor, ona nüfuz etmeye, anlamaya çalışıyor. Atılgan ile Geçgin’in kitaplarını birlikte okuma girişimi basit bir karşılaştırma değil. Tıpkı tarihin inşasında olduğu gibi, yeni eserlerin varlığında eskisinin de neredeyse bütün anlamının değiştiğini görüyoruz.

Tehlikeli Dönüşler bir inceleme kitabı değil. Karşılamalar, dönüşler, ileri hamleler, geri çekilmeler: Tek bir kelimenin bile hatırını gözeten bu kitapta, her şey okumanın ve okuduğu üzerine düşünmenin hazzı için. Yazarının zihinsel hareketlerine kendinizi bırakarak, dans adımlarıyla okumanızı isteriz.

İÇİNDEKİLER
Giriş: Romansal Dirilişler
I. "Arzunun O Belirsiz Nesnesi"
II. Roman ve Deneyim
III. Şehir ve Alegori
IV. De Ta Fabula Narratur?
V. Şifreler: Beden, Doğa, Hortlak
VI. Taşınmaz Bir Sorumluluk
VII. Yazı ve Aşk
VIII. Tehlikesiz Dönüşler
OKUMA PARÇASI

Romansal Dirilişler, s. 9-15

Atılgan’ın Aylak Adam'ının ilginç bir yayımlanma ve kabullenilme tarihi var. 1958’de Yunus Nadi yarışmasında ikincilik aldıktan bir yıl sonra Varlık Yayınlarından çıkmış ve sınırlı bir övgüyle birlikte epey bir dirençle de karşılaşmıştı. Aynı yayınevinden ikinci bir basım gelmedi. On beş yıllık bir aradan sonra, 1974’te, Bilgi Yayınları kitabı bir kez daha çıkardı. O da orada kaldı. Ama aralık azalıyordu: üçüncü basımını on bir yıl sonra, 1985’te İletişim Yayınları yapacaktı. Sonra, Atılgan öldükten sonra, 1990’ların ortalarında (demek on yıl sonra) yeni kurulan YKY’nin kitapları arasında görüyoruz Aylak Adam'ı. Orada 10-15 yıl gibi bir süre içinde otuz küsur basımı yapılacaktır. Şu halde elli yıllık bir süre içinde kitabın ölüp ölüp dirildiğini ve sonunda bir “modern klasik” haline geldiğini söyleyebiliriz.

Bir “pop-sosyoloji” bu ilginç yayım tarihini bizim için fazla anlaşılır kılmaya yönelecektir: Aylak Adam'ın az okunduğu yıllar, 1960’lar ve 70’ler, bu ülkede şu ya da bu biçimiyle Sol’un kültürel hegemonyasını okur-yazarlara kabul ettirdiği bir dönemdi; oysa Atılgan’ın romanı “bireyci” bir yapıttı ve adı üstünde, bir aylağın, bir rantiyenin, demek hâkim sınıfların en “yoz” fraksiyonuna mensup bir kişinin öyküsünü anlatmaktaydı. Şüphesiz reddedilecek, art arda üç yayınevi o dönemde el yakan romanı bir an önce başkasına devretmeye uğraşacaktı. O zaman öykünün devamı da şöyle gelmeli: 1980 askeri darbesinde solun yaşadığı siyasal / zihinsel yenilgi ve bunun mümkün kıldığı sosyoekonomik dönüşüm, eski takıntılardan azade bir yeni okur kuşağının belirmesini sağladı ve böylece Aylak Adam da dirildi, ikinci hayatına kavuştu. Şimdi kitabı karakterin çıkmazını ve mensup olduğu sınıfın yozluğunu tespit etmek için değil, o yozluk sayesinde açığa çıkardığı derinlikleri izlemek için okumaktayız.

Büsbütün temelsiz olmayan bu “açıklamaya” karşı söylenebilecek şeyler var. Mesela kitabın ikinci basımını yapan Bilgi Yayınları o yıllarda Ahmed Arif ve Nâzım Hikmet’i de yayımlıyordu. Belki daha önemlisi, Aylak Adam'ı daha 1958’den beri savunan, Atılgan’ın katıldığı (ve birinciliği Fakir Baykurt’un Yılanların Öcü romanına kaptırıp ikinci kaldığı) Yunus Nadi Roman Ödülünden beri takdim eden ve savunan kişi, 1950’lerin sonundan itibaren elli yıl boyunca bu ülkenin başlıca Marksist roman eleştirmeni kabul edilen Fethi Naci’ydi. Sanırım, aldığı ikincilikten çok, o takdim sayesinde birçok solcu evin kitaplığına girmiştir Aylak Adam. [1] İletişim gibi 1970’lerin sosyalist çalkanmasının ürünü olan bir yayınevinin listesine girmesi de kısmen Naci’nin takdimiyle ilişkilidir; kısmen de, Atılgan’ın çevresinin esas olarak solculardan oluşmasıyla. “Bireyci” ya da değil, 80’li yılların bir noktasına kadar, konunun önemli olmaktan çıktığının düşünüldüğü yere kadar, solun bir yazarı olarak alınmıştır Atılgan. [2]

Ama bir tepkiye de yol açar roman, belki “direnç” sözcüğüyle daha iyi anlatılabilecek bir tepki. “Bireyci” veya “aşırı bireysel” olmakla eleştirilir, üstelik siyasal yelpazenin iki tarafında da. Mesela daha sonra Sol Yayınlarını kuracak olan Muzaffer Erdost, Naci’nin önerisine itiraz eder: “Naci’ye göre Aylak Adam bunalan gençliğin tipik bir örneğidir. Bence Aylak Adam bilinçaltı komplekslerinin güdüsü ile sürten tipik bir hastadır.” Ömer Seyfettin biyografisiyle tanınacak olan milliyetçi eleştirmen Tahir Alangu, şöyle bir orta yol tutturur: “Yazar, bütün ilmiklerini bireyin psikolojisine bağlıyor. Ama bütün bu tek insan davranışlarının temelinde sosyal meselelerin bulunduğunun farkındadır. Bilerek tek kişiden büyük yapıya, ilk sebepleri de içine alacak senteze yönelmiyor.” Küçük çaplı ve geçici görünen bir “Kızıl Elma” koalisyonu da adı konmadan oluşmuş gibidir burada. Alangu şöyle devam eder: “Kişilerin toplumun akışından neden koptuklarını değil, onların hallerini anlatıyor. Eserde bazı bağlantılar, sebepler bulmamış değil, ama bunların hepsi psikoloji sırasından. Babadan gelme kompleksler, teyzesine yaklaşan çocuktaki şehevi Oedipus kompleksi tabloları, sonra aylak adamın şeheviliği teması.” [3]- Bu yargılara, romanı sevmesine rağmen Naci’nin de kısmen katıldığını göreceğiz. Yunus Nadi jürisi, Halide Edip’in başkanlığında Yakup Kadri, Azra Erhat, Sabahattin Eyüboğlu, Cevat Fehmi Başkut, Vâlâ Nureddin, Orhan Kemal, Haldun Taner ve Behçet Necatigil’den oluşmaktadır. Devamını Orhan Kemal’in Nurer Uğurlu’ya anlattıklarından izleyelim:

Yunus Nadi Roman Armağanı sonuçları açıklanmıştı. Fakir Baykurt’un birinci, Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı ikinci, Mehmet Şeyda’nın Ne Ekersen’i üçüncü olmuştu. Orhan Kemal, kızgın ve sinirli, İkbal’den içeri girip köşesine otururken [Muzaffer] Buyrukçu: “Ne oldu kirve?” “Namusumuzu kurtardık.” Arap Talat masaya yaklaşırken: “Kimin namusunu kurtar...” “Kimin olacak ulan Arap! Kendi namusumuzu. Fakir’i.” Çayından bir yudum alarak: “...yahu, bize alın okuyun diye beş roman verdiler... Gerekli oyu sağlayan bir roman yok. Başladı mı bir pazarlık! Bizim Haldun Taner, Behçet Necatigil demesinler mi Aylak Adam’a verelim birinciliği. Fakir’in Yılanların Öcü var ki, roman Anadolu’yu, onun acı çeken, ezilen insanının dramını anlatan... O zaman beynimin tası attı. Söz aldım, dedim ki arkadaşlar burada konuşulması gereken bir başka roman daha var, Yılanların Öcü. Sanırım Aylak Adam’dan daha iyi, özü, meselesi olan bir roman ... Aylak Adam’ı okudum. O da güzel roman doğrusu. Oğlanın romancı dokusu var. Kumaş, iyi kumaş. İşçilik güzel. Ama romanın meselesi ne? Getirdiği yorum ne? Bir delikanlı var, geliri kıyak. Bir çevresi var, Baylan çevresi sanki. Ressamı var, şairi var, kızı var, oğlanı var. Fındıklı apartmanları, Akademi züppeleri... Sanat manat, aşk-maşk, hepsi var. Ve oğlan aylak. Sevimli, hoş bir avare. Ama biraz filozof. Bunalan genç adamlar ve meyhaneler. Ve bu adam yaşıyor. Sevişiyor. Güzel. Romanın kapağını kapatınca bana vermek istediği, bana duyurmak zahmetine katlandığı mesaj ne? Kaypak bir mesajı var ama, bir roman için, hem de iyi bir roman için bu yetmez. Fakir [Baykurt], yoğun. Dört başı mamur. Yorumu var, meselesi var, ağırlığı var... romancı ustalığı var.” [4]

Artık Orhan Kemal’in savunusu mu inandırıcı bulunmuştur, yoksa jüri mi yorgun düşmüştür, bilmiyoruz; [5] ne olursa olsun, tartışmanın bir noktasında Halide Edip elini masaya vurur, “birincilik Yılanların Öcü’nündür” der ve etrafa bakmadan çıkıp gider.

Bu seçimin edebi / ideolojik koşullarını, belirleyicilerini tartışmak bizi çok uzağa götürür; bunun yerine, geçen zamanın değer ölçülerini hızla özetlemek daha yararlı görünüyor. Aylak Adam ilkin köyü değil “büyük şehrin meselelerini” anlattığı için, “bireyin hastalığına” odaklandığı için yetersiz bulunmuştur; [6] Naci’nin yazısından sonra yaklaşık yirmi beş yıl boyunca hakkında hiçbir yazı çıkmaz. Sonra, 90’lı yıllarda, bir “kült roman” olmaya doğru giderken izleriz onu, otobüste başörtüsüz genç kızların elinde izleriz. Sonra aşırılıklarından sıyrılır, güvenli bir “modern klasik” haline gelir. Şu var ki modern klasik gibi bir terim bir oksimorondur, çoğu kez de bir yayıncılık tekniği. [7] Belli bir tarihsel anda ya biri olunur ya öbürü. Modern, klasik olmadığı, olamayacağı için moderndir: hem eskiyi hem de yeniyi kapsayan bir özsel sürekliliğe son verdiği, bir kopuşun ürünü olduğu için modern. Hiçbir yapıt yeterince güvenli, yeterince yerleşmiş değildir burada: kendisiyle ilgili yorumlara “bigâne” kalabilen modern yapıt yoktur. Her yeni yorum, her yeni müdahale, o yapıtı bir kez daha şüphelere boğar, onu yine bir temelsizlik, özsüzlük bölgesine çeker - bir tür “ikinci doğumu”, ikinci hayatı da mümkün kılan bir temelsizlik.

Böyle bir dirilme (buna ancak “hortlama” diyebiliriz) tam da edebi tarihteki yeri sabitlenmiş ve nötrleşmiş göründüğü anda, 2000’li yıllarda, Aylak Adam’ın da başına gelecekti. Roman hakkında yeni “yazı” bu dönemde yazıldı, yedi yıl boyunca üç taksitte, üç kitap halinde ortaya çıktı. En önemli Aylak Adam değerlendirmesiydi. Ayhan Geçgin’in üç romanından söz ediyorum: Kenarda (2003), Gençlik Düşü (2006) ve Son Adım (2011). Bu üç kitap, daha önce yazılmış her şeyin basıncını, borcunu üstlenmiş gibi duran bu üç roman, Aylak’ı gecikmiş bir edebiyat tarihindeki muhafazasından çıkarıp bizim zamanımıza “hortlatır” gibiydi. Zor, zorlayan metinlerdi bunlar: bir kuvvetle karşılaşıyorduk (sözcüğü başkalarından da işittim). Kuvvet her zaman engel, direnç ve sürtünme fikirlerini de içerir. Geçgin’in kuvvetinin önemli bir yönü de başka bir metne, daha önceki bir metne uyguladığı “zor”la ilgili gibiydi, o metni çağırmasıyla, buraya sürüklemesiyle ilgili. Kişisel deneyimim şöyle oldu: Yıllardan beri Aylak Adam’ı elime almamıştım, Geçgin’i de geç okudum, önce sonuncuyu okudum, zihnimde bulanık bir “soykütüğü” düşüncesi belirir gibi oldu, ama ancak ilk romana gittiğimde bu genç yazarın Aylak Adam’ı kendi yazılmamış sonuna eriştirmek gibi bir görev de üstlendiğini düşünmeye başladım.

Atılgan’ı okumuş mudur Geçgin? Bunu bilemeyiz; üç romanda ve özellikle Gençlik Düşü'nde birtakım açık ve örtük edebi, felsefi göndermeler var ama Atılgan'la ilgili bir çentiğe rastlanmıyor. Öte yandan, yazarlarından bağımsız olarak kitapların da birbirini okuduğunun, çekiştirdiğinin bilindiği bir dönemde yaşıyoruz. Yapıtlar aracıların içinden de okuyabilir birbirini. Geçgin’in romanlarının yaptığını da şöyle tanımlayacağım: 1959’da çıkmış bir romanın o dönemde çok kısmi, çok tekil, çok mahalli / dönemsel görünen meselesini kendi coğrafi ve zamansal sınırlarının dışına çıkarmakla, Atılgan'ın yapıtını hem yok ediyor, “ilga ediyor”, hem de böylece ilk kez evrenselliğine eriştiriyor. (Bunun kanıtlama veya gösterme gerektiren bir önerme olduğunun farkındayım.)

Yukarda başvurduğumuz melodramatik “hortlama” terimi, dünya edebiyatının en ünlü hayalet temsilini, Hamlet ve babasını da akla getirmiş olabilir. Hamlet de ölü babanın ödenmemiş borcunu nihayet ödemek üzere faaliyet(sizlik) halindedir. Bizim örneğimizde bu borcun farklı görünümleri, farklı anları var. Geçgin’in romanlarını çıkış sırasıyla okuyanlar, bir borçluluk halinin gittikçe güçlenen, ağırlaşan bir motif olduğunu fark etmişlerdir. Hem önceki her roman sonrakine bir “teknik sorun” borcu bırakıyor, hem de başlı başına “borçluluk” teması belirginleşiyor, kendi çevresinde topladığı bir sorunsalın (şimdilik kayıtsızlık ve suçluluk diyelim, ama aynı zamanda arzu ve ret) merkezi haline geliyordur. Edebi tarihçiliğin daha yakından tanıdığı bir borçluluk biçimi de yok mudur burada, sonra gelen yazarın eskiye borçlanması? Hayır. Atılgan-Geçgin ilişkisinin Shakespeare’den farkı burada: bir borç (ve bir miras) varsa eğer, sonra gelenin kendi kendini borçlu (ve mirasçı) kılmasının sonucudur bu. Şu halde melodramatik teşbihi düzeltelim: Babanın hayaleti oyunun daha en başında musallat oluyor değildir oğula; tam tersine, oğulun faaliyetleri iki taraflı bir borçluluğu sonradan yaratmaktadır. Geçgin’in gittikçe artan, azdırılan borçluluğu olmasaydı Atılgan’ın hesabında da bir gedik görmeden devam edecektik biz.

Bunun Geçgin’in kendi metninde de açıkça işlenen bir motif olduğunu vurgulayacağım. Gençlik Düşü’nden: “Bir oğul gibi hissetmiyordum, bir oğul değildim ama bir babam vardı. Sanki hiçbir zaman baba olmayacak bu oğul olmayan oğul yine de babasının içinden geçiyordu, üstelik zorunlu olarak içinden geçmesi gerekiyordu, babası geçmişte değil de sanki önünde, gelecekteydi, kendisini, kendi yaşamını yaratırken babasını da yaratması gerekiyordu.” - Kitabın konusunu ve seyrini de tanımlıyor bu cümleler. “Baba” hakkında konuşmaktan çok, “oğul”un o “baba(lar)” içinden geçişini izleyeceğiz. Ama baba bir kez o rahat mezarından kaldırılıp tekrar karşımıza çıkarılmış, başlı başına bir soran haline getirilmiştir. Modern-klasik bir hortlakta, bir yaşayan ölü, bir uzatılmış hayat, ikinci bölümde Aylak Adam'a daha çok oğulun “canlı meseleleri” açısından bakacağız...

Notlar


[1] Ben de ilk kez 1969’da böyle bir kitaplıkta buldum, Naci’nin yazısı sayesinde haberdar olduğum roman. Henüz ikinci fasikülü açılmamıştı. Kitaplığın sahibi ağabeyimiz, “ödünç alabilir miyim?” dediğimde, “sende kalabilir” cevabını vermişti. Metne dön.
[2] Yusuf Atılgan 1944 “Komünist tevkifatında” tutuklananlar arasındaydı. Vedat Türkali, Komünist başlıklı anı kitabında (2001) arkadaşı Atılgan'la birlikte 1940 yılında İstanbul’da üye olmak istedikleri ama bir türlü bulamadıkları Komünist Partiyi nasıl “aradıklarını” anlatır. Atılgan’ın bu dönemiyle ilgili daha ayrıntılı tek kaynak, İletişim Yayınlarından 1992’de çıkan ve bir daha basılmayan Yusuf Atılgan’a Armağan kitabında Turan Yüksel’in giriş yazısıdır. Şöyle yazıyor Yüksel: “Yusuf Atılgan daha sonra yaşamındaki bu kesiti anlatmak istemezdi... Daha fazlası sorulduğunda: ‘Ben o işe sevgilimle girmiştim, hapisten çıkınca da “Arkadaşlar bu iş bana göre değil” diyerek onlarla temelli vedalaşmıştım,’ diyerek keser atardı.” Metne dön.
[3] Bu alıntılar romanın İletişim basımına eklenen “Seçme Eleştirel Değerlendirmeler” kısmından. Metne dön.
[4] Nurer Uğurlu, Orhan Kemal’in İkbal Kahvesi, 2. Baskı, İstanbul: Örgün, 2002, s. 413-14. Metne dön.
[5] Orhan Kemal şöyle devam ediyor: “Elimizde tartışılması gereken iki roman var. Biri, köyü ve köylüyü anlatan Yılanların Öcü, diğeri büyük şehre dönük, onun sorunlarına eğilen Aylak Adam. Laf aramızda, Yakup Kadri Bey bunlardan hiçbirini okumamış. Ben konuşuyordum o başıyla evet, olur diyordu ama neye, niçin olur diyordu, bilmiyorum.” Metne dön.
[6] Cumhuriyet gazetesinde 3 Temmuz 1958’de çıkan söyleşide Selmi Andak şöyle sormuştur: “Aylak Adam’ı, köyü bildiğiniz halde niye şehirden seçtiniz?” Cevap: “Ben köylüyüm, fakat benim için köy romanı yazmak daha çok olgunluk ve kültür arayan büyük bir mesele gibi geliyor bana. Buna rağmen çoktan beri kafamda bir köy romanı olgunlaşmaktadır. Bunun alışılagelmiş köy romanlarından bambaşka bir tarzda olmasını düşünüyorum.” İddianın, hatta kibrin ardında, güçsüz bir “pozisyonun” kendini savunma, gerekçelendirme gayreti de görülüyor. Metne dön.
[7] Mesela Britanya’da Penguin Yayınları, 60’lı yıllarda henüz “kitlenin” fazla bilmediği Faulkner gibi yazarları bu başlık altında piyasaya sürüyordu. “Klasikler” dizisindeyse Racine, Tolstoy, vb. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Seval Şahin, "Eleştiride büyük hamle: Tehlikeli Dönüşler", Sabitfikir, 11 Nisan 2017

Orhan Koçak, Türkçenin büyük eleştirmenlerinden/denemecilerinden. Yazdıklarıyla her daim zihnimizi açan, edebiyata bakışımızda yeni yollar, kavşaklar yaratan; klişe haline gelmiş birçok unsuru alaşağı eden fikirlerle eleştiri tarihinin yönünü değiştiren biri. Türkçenin bir diğer büyük eleştirmeni/denemecisi Nurdan Gürbilek ile birlikte, edebiyata bakışımızda bize yeni bakış açıları kazandırıyor, ilham veriyor Orhan Koçak. Ben, Koçak ile Gürbilek’in yazdıklarını deneme olarak nitelendirmenin abes olmayacağını düşünüyorum. Deneme yazarı biraz şair biraz da filozoftur. Tabii bunların her ikisi de eleştiriden ari değildir.

Orhan Koçak, bir süredir arka arkaya eserler yayımlıyor. Turgut Uyar ve Başka Şeyler’in ardından şimdi de, yazılmakta olduğu kulaktan kulağa yayılmış ve küçük bir kısmı da daha önce Duvar dergisinde yayımlanan Tehlikeli Dönüşler çıktı.

Tehlikeli Dönüşler, oldukça iddialı bir kitap. Yusuf Atılgan ve Ayhan Geçgin’i merkeze alarak yeni bir okuma önerisi sunuyor. Ayhan Geçgin ile Yusuf Atılgan’ı birlikte düşünüyor: “Atılgan’ı okumuş mudur Geçgin? Bunu bilemeyiz; üç romanda ve özellikle Gençlik Düşü’nde birtakım açık ve örtük edebi, felsefî göndermeler var ama Atılgan’la ilgili bir çentiğe rastlanmıyor. Öte yandan, yazarlarından bağımsız olarak kitapların da birbirini okuduğunun, çekiştirdiğinin bilindiği bir dönemde yaşıyoruz. Geçgin’in romanlarının yaptığını da şöyle tanımlayacağım: 1959’da çıkmış bir romanın o dönemde çok kısmi, çok tekil, çok mahalli/dönemsel görünen meselesini kendi coğrafi ve zamansal sınırları dışına çıkarmakla, Atılgan’ın yapıtını hem yok ediyor, ‘ilga ediyor’ hem de böylece ilk kez evrenselliğine eriştiriyor.”

Koçak, Atılgan ile Geçgin arasındaki ilişkiyi bu şekilde anlatmayı seçerek bir öncelik ve sonralık ilişkisi sırasından ziyade metinlerin birbirleri arasında birçok yönden nasıl konuştuklarını ve kimi zaman Atılgan’ın kimi zaman Geçgin’in aynı zaman diliminde olmasalar bile birbirlerine cevap verebildiklerini gösteriyor: “Kitaplardan çok, aralarındaki ilişkiler vardır. Geçgin’in adamının sonunda bir kez daha baktığı hayatında saptadığı o ‘boşluk’ olmasaydı, çoktan geçip gittiği halde hâlâ orada duran bu boşluk temsil edilmeseydi eğer, bir de Aylak Adam’ın merkezinde bir yazılamayan yapıtın bulunduğunu fark etmeyebilecektik. (…) Yine: Gençlik Düşü olmasaydı, Aylak Adam’ın tam ortasında, ‘yazılamayan eser’ gibi bir boşluk, bir delik olduğunu fark etmeyebilecektik biz.”

Düş kırıklığı romanı ile soyut idealizm romanı arasındaki ilişki, sonrasında bunların sanatçı romanıyla ilişkisi, kavramları tanımlama çabasının ardından Aylak Adam’ın ve Ayhan Geçgin’in eserlerinin nerede konumlanacağını açıklamaya girişen Koçak, hem kavramlarla tek tek uğraşarak hem de kavramların tanımlamayla sınırlandırdıklarının dışına taşanlarla yeni bir sorgulama yöntemi benimser. Bu sayede verili olan sınıflandırma ve kavramlar yetersiz geldiğinde bir okur/araştırmacı/eleştirmen/(hatta) edebiyat tarihçisi olarak nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusuna da değinmiş olur.

Koçak’ın Aylak Adam ve Geçgin’in eserlerini (en çok da Kenarda’yı) okumasının temelinde arzu kavramı yer alıyor. Arzu kavramının Freud’dan Lacan’a ve Deleuze’e kadar izlediği yolda ikisi arasındaki farklılığı arzu ve dürtü üzerinden kuruyor: “Arzu bizimmiş gibidir, ayrı ayrı her birimizin. Dürtüyse yine her bir kişinin özel tarihinden aldığı işaretlerle çalışsa bile, Geçgin’in saptadığı gibi (‘benden önce başlamış olan bir hareketin benden geçen bir devamıydım’) kişiyi, özeli ve ‘içselliği’ aşan (ya berisinde kalan) bir harekettir.”

Tehlikeli mi? Tehlikeli

Koçak, Atılgan’ın Aylak Adam romanını ilk kent romanı olarak ilan ediyor. Ardından bu roman ile Geçgin’in eserlerini karşılaştırırken kentin, kent içindeki coğrafi alan seçiminin, emek süreçlerinin sergilenmesinin ve bu süreçlerin anlatımına geçiyor. Burada psikanaliz ve Marksist ekonomi-politiğin araçlarından, açmazlarından, açmazla nasıl baş edileceğinden örneklerle, metinlerdeki zaman kullanımlarının anlatım tekniğiyle arasındaki ilişkiye değiniyor. Bu şekilde sadece birkaç farklı açıdan bir okuma; önce tek tek meselelerde odaklanıp ardından bunları birleştirerek aralarındaki ilişkileri her seferinde yeniden kurarak ilerliyor Tehlikeli Dönüşler. (Tehlikeli mi? Tehlikeli.) Tıpkı Geçgin’in eserlerindeki sarmallık ve dönüşler gibi Koçak’ın üslubunda da kavramları ve eserleri daha önceki okumalarıyla, bu okumalardaki meselelerle, kendi okumaları arasındaki ilişkileri göstererek dönüşler gerçekleşiyor. Eser boyunca Koçak’ın üslubuna hâkim olan “ama” bunun açık göstereni. Her bir iddianın ardından açılan “ama”lar ile, ki bunların çoğunun paragraf başlarında kullanıldığı da unutulmamalı, bir teze başka bir açıdan bakarken etrafında dolaşmakla kalmayıp şimdide nerede konumlandığına geliyor.

Tehlikeli Dönüşler, “Olay ânıyla kayıt ânı arasındaki mesafeyi silmeye ve böylece kayıtçı etkinliğini gizlemeye çalışan” Geçgin’deki “-yordu” kipinin –Koçak’ın adlandırmasıyla “deneyim edebiyatı”nda– nesnel ve öznel deneyim tasarımlarını nasıl yarattığı konusunda Türkçede an ve şimdi meselesinin şiir ve düzyazı arasındaki duraklarında dolaşarak ancak bunu yine bir öncelik ve sonralık halinde değil Walter Benjamin’in takım yıldızları’ndan ilhamla bu dolaşmayı, takım yıldızına çevirerek yapar.

Sekiz bölümden oluşan kitapta her bölümde bir mısra veya dizeyle anlatılacakların aktarılması, bunların neredeyse tüm bir bölümün yükünü taşıyan, anlamını içinde barındıracak bir şekilde seçilmesi Tehlikeli Dönüşler’i okumayı son derece zevkli kılıyor.

Koçak, Tehlikeli Dönüşler’de yöntemini Aylak Adam ve Geçgin’in eserlerindeki (Uzun Yürüyüş hariç) yürüme, dolaşma, düşünme ve dönmesine paralel olarak kurmuş. Bu eserlerdeki dönüşler Koçak’ın dönüşleriyle birleşmiş.

Tehlikeli Dönüşler, üzerinde uzun yıllar konuşulacak, tartışılacak son dönem Türkçe eserler üzerine yazılanlar arasında önde gelen kitapların başını çekiyor. Sadece Yusuf Atılgan ve Ayhan Geçgin’in eserleri hakkında değil Türkçede üslup, zaman, anlatım tekniği, kent ve kahraman arasındaki ilişkilere bakışta yepyeni tespitler yaparak eleştiri ortamında büyük bir hamle yaratıyor.

Devamını görmek için bkz.

Yücel Kayıran, "Soluk soluğa eleştiri", Hürriyet, 18 Mayıs 2017

Tehlikeli Dönüşler’in en belirgin özelliği, sanırım soluk soluğa okunmasında ortaya çıkıyor. Kuramsal ve eleştirel bir çalışmanın soluk soluğa okunduğunu söylemek abartılı bulunabilir. Soluk soluğa okunmayı belirleyen gereç, sadece finalin merak edilmesi değil, bulguların keşfedilmesi, birbirinden ayırt edilmesidir de. Buradaki dedektifi özellik, Orhan Koçak’ın konu edindiği metne/metinlere ilişkin bulguları irdelerken metne ilişkin daha önce ileri sürülmüş eleştirel bulgu ve yargıların doğruluğunu da irdelemesinde, sorgulamasında, dolayısıyla metne (Aylak Adam) özgü bir eleştiri tarihi de oluşturmasında, bu eleştiri tarihini yeniden sorgu alanına dönüştürmesinde ortaya çıkmaktadır. Denilebilir ki Koçak, metnin neliğini değil, metnin polisiye durumunu, o metni dedektifi kılan yazınsal durumu irdelemektedir.

Kaldı ki Koçak’a göre yazınsal bakımdan yeni olan, önceliyle kopuşu sağlamış yapıt değil, kendi öncelini belirleyen, yaratan yapıttır. Nitekim ona göre, Ayhan Geçgin’in ilk üç romanını yeni kılan, kendi öncüsünü/öncelini, yani Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam'ını edebiyat tarihindeki kısmi yerinden zamansal sınırlarının dışına çıkarmakla yeniden evrenselleştirmesidir. Koçak’ı, Ayhan Geçkin’in ilk üç kitabını irdelemeye yönelten neden de buradadır. Bu neden, aslında Koçak’ın teorik yaklaşımına aşkın değil, içkin bir nedendir. Koçak’a göre, yazınsal yapıtlar arasındaki determine ilişki, nedenden değil sonuçtan gelir. Koçak, İkinci Yeni’yi de bu teori düzleminde açıklar. Bahisleri Yükseltmek’te (2011) şöyle yazıyordu: “Ancak kronolojik olarak sonradan gelen bir olgu yeni bir durum yarattığı, yeni bir ad ve tanım ihtiyacı doğurduğu içindir ki, önceki bir olgu da (Garip Şiiri) başka olgularla yan yana yer aldığı tanımsız bir kümeden çıkarılıp ardışık bir dizinin, demek bir ‘ilerlemenin’ ilk öğesi haline gelir. Sebeple sonucun kronolojik yerlerinin de tersine çevrilmesidir bu; sonra gelen bir olgu, daha eski bir olgunun sonucu değil, sebebi oluyordur böylece.” Koçak buna duruma retroaktif nedensellik diyecektir.

Aslında bu yaklaşım, Koçak’ın, temel teorisini oluşturur. Nitekim bu yaklaşımı, daha öncesinde, ‘50 yılın sanatına kenar notları’ alt başlıklı ‘Sanat ve Ötesi’ adlı çalışmasında da buluruz. Şöyle söylemektedir orada: “Eskinin içinden hep yeninin doğduğu ‘ organik ‘ bir süreç değildir sanat tarihi. Bazen de yeni eskiyi ‘doğurur’, bir kez daha doğmasına yol açar. Yeninin ortaya çıkışı şüphesiz eskiyi uyarıyor, kamçılıyor ama bu uyarım eskinin düpedüz değişmesini değil de yine kendi tarzına, kendi ustalığına bağlı kalarak daha da yetkinleşmesini, keskinleşmesini, parıldamasını sağlıyor.”

Orhan Koçak’ın şaşırtıcı verimi, özellikle son dönemdeki çalışmalarını kitap bütünlüğünde ortaya koymasında sanırım. Bizde, akademik çalışmalar dışındaki eleştirel çalışmalar, gerek romana ve gerekse şiire ilişkin çalışmalar fragman ve tekil çalışmalar toplamından oluşur. Nitekim Koçak’ın ilk dönemine ilişkin çalışmaları da henüz dergilerde yer alan yazıları da bu türdendir.

Devamını görmek için bkz.

Fatih Altuğ, "Orhan Koçak’ın Tehlikeli Dönüşler’ine dair", K24, 22 Haziran 2017

Art arda şiir eleştirisine dair metinleri kitaplaşan Orhan Koçak, Yusuf Atılgan ve Ayhan Geçgin’den yola çıkarak Türkçe edebiyatın tarihine, roman türüne dair tartışmalara, psikanalize ve edebiyat teorisine doğru -kıvrılarak ve katlanarak- ilerleyen Tehlikeli Dönüşler’i yayımlayarak Türkçede edebiyat eleştirisinin çıtasını biraz daha yükseltti. Orhan Koçak ve Nurdan Gürbilek gibi eleştirmenlerin son dönemlerde Ayhan Geçgin, Barış Bıçakçı, Emrah Serbes gibi yazarlar üzerine düşünüyor olmaları, eleştirinin, yenilikçi kanadının 2000 sonrası edebiyatla da bereketli bir tartışmaya girmesi açısından ayrıca sevindirici. Üstelik eleştiri yazılarının kısalmasına yol açan yayın dinamiklerinin içerisinde, 397 sayfalık ve yoğun bir kitabın dolaşıma girmesi başka bir kanalın hâlâ işlediğini göstermesiyle de umut verici.

Orhan Koçak, Ayhan Geçgin edebiyatının açtığı imkânları ve öne sürdüğü, içinden geçtiği, arasında dolaştığı sorunsalları çözümlemek için sarmal olarak ilerleyen bir güzergâhı takip ediyor. Her bir bölüm aşama aşama yeni soruların etrafında biçimleniyor. Metinle ilgili bir durum alıntılarla da desteklenerek sunulduktan sonra, ona dair bir açıklamaya girişiliyor, belirli yöntemler, kavramlar ve düşünürlerle metin karşılıklı konuşmaya başlıyor, ama aynı zamanda bu konuşmanın kısıtlamaları, diyalogun hangi noktaya kadar sürdürülebileceği, Geçgin’in edebiyatını kavramak için konuşmanın diğer muhataplarının nerede tıkanabileceği de gösteriliyor. Dolayısıyla yolculuğun, güzergâhların, sohbet kelimesinin kökeninde de içerilen yolu söyleşerek kat etmenin, asli niteliklerinden biri olduğu bir metin var karşımızda; ancak bu metin ilerlerken yoldan sapıyor, arzu nesnesinin etrafında dolaşabiliyor, güdülendiği şeyin etrafında dönenebiliyor. Düz çizgiler kadar yolun, yordamın ve metnin büklümlerine, katlarına, kıvrımlarına da özen gösteren, yöneldiği metnin -Ayhan Geçgin romanlarının- biçim ilkesini, kendi biçim ilkesiyle titreşimli kılmaya çalışan bir kitap Tehlikeli Dönüşler.

Metinlerarasılığın kötü uygulandığında iyice yavanlaşan, kaynakları ve etkileri sayıp dökmekten ibaret kalan veçhesinin yakınından bile geçmeyen Koçak, başta Yusuf Atılgan’ın Aylak Adam’ı olmak üzere Geçgin edebiyatını, Kafka’dan Orhan Kemal’e, Mösyö Klein filminden Blanchot’ya, Deleuze’den Lacan’a uzanan metinlerin ve figürlerin ilişkiler ve gerilimler ağında konumlandırıyor. Ancak bu ağ, metni etkilere maruz bırakan bir edilgenlik anlatısı olarak kurulmuyor, -Bahisleri Yükseltmek’te de başka bir minvalde gerçekleştirdiği gibi- sonradan gelenin failliği meselesine de eşitçe yer veriliyor. Bu metinler ağı; etkileşimler ve birlikte titreşimler içerisinden metinlerin dallanıp budaklandığı, kat kat açıldığı ve birbirine kıvrıldığı eleştirel bir alan doğuruyor.

O halde, Aylak Adam, kitapta Geçgin edebiyatının etkilendiği bir kök metin olarak sunulmuyor. Geçgin’in -belki de hiç okumadığı- bir metnin sorunsalını, kendi metninde nasıl barındırdığını ve aynı zamanda Geçgin’den sonra Aylak Adam’ın asli bir katmanının nasıl önümüzde açıldığını gösteriyor Koçak. Üstelik bu katmana ulaşırken biz de adım adım eleştirmeni takip ediyoruz, Aylak Adam’ın önceki eleştirmenlerinin ıskaladıklarını ve yakaladıklarını görüyoruz, yakalananlarla ancak bir noktaya kadar ilerleyebileceğimiz de gösteriliyor. Birlikte Lukacs ve Bloch’un sınıflandırmalarından yardım alıyoruz, metnin tür teorisi tarafından işaretlenen niteliklerini görür görmez de metnin türden taşan noktalarına da işaret ediliyor.

Koçak’ın yorumlama sürecini ve zanaatini okurla paylaşmasının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Eleştirel deneyimin ara aşamalarının silinerek sonunda hükmün bildirilmesi, eleştirel prosedürlerini sergilemeden yargının nihai sonucunun ilan edilmesi şeklinde hala geçerliliğini sürdüren yazma geleneği eleştirinin demokratik imkânlarını kısıtlıyor. Bu tür durumlarda eleştirinin başarısı yargı gücü ve söyleyiş becerisinin bileşimine bağlı olabiliyor, havalı kavramları kullanarak güzelce kurulmuş bir yazı, ilişki kurduğu metinle kurduğu diyalogdan, oluşturulan arayüzlerden bağımsız olarak etkili olabiliyor. Koçak’ın metninin uzamasına yol açan ama aynı zamanda eleştirel pratiğinin aşamalarını okura açan yordamı ise hayranlık kadar itirazı barındırabilecek, ben de olduğu gibi her ikisini alacalı bir şekilde iç içe geçirecek alımlama pratiklerini mümkün kılıyor.

Tehlikeli Dönüşler’in eşlik etmeye –tabii emeksiz bir eşliğe değil- izin veren yapısı ile inceltilmiş teori ve yakın okumayı çeşitli arayüzlerle kavuşturarak oluşan terkibi, onu üniversitelerin edebiyat bölümlerinde özellikle lisansüstü derslerde tartışılmaya müsait kılıyor. Erdemleri kadar kusurlarıyla da öğretici ve ilham verici olabilecek kitabın teoriyi metinlerle nasıl ilişkilendirdiğine geçmeden önce, Türkçe edebiyatın izleksel ve biçimsel tarihinde dolaştığı patikaların öneminden söz etmek istiyorum.

Tehlikeli Dönüşler’i okurken, Ayhan Geçgin ve Behçet Çelik’in metinlerindeki baskın fiil kiplerinin metinlere dair söyledikleri (s. 95-98), Sait Faik’ten Muzaffer Burukçu’ya, Tomris Uyar’a uzanan çizgi ve kıvrımlarda Türkçe düzyazıda deneyim edebiyatının yükselişi (s. 103-107), Ayhan Geçgin’in bu edebiyattan ayrıldığı noktalar, tutunamama temasının Oğuz Atay’dan önce Kamuran Şipal ve Tahsin Yücel’de belirişi (s. 110), serbest dolaylı söylemin Türkçedeki ilk sistemli uygulayıcısının Nezihe Meriç oluşu (s. 112), Orhan Pamuk’un “hiçbir yanlış anlamaya tahammülü (gücü?) olmayan bir cümle tarzı geliştirmesi” (s. 116), Geçgin’in 80 sonrası anlatıya yaklaşıp uzaklaşma noktaları, Orhan Pamuk, Latife Tekin ve İhsan Oktay Anar’la belirli temsilcilerini bulan neo-hikâye anlatıcılığı eğilimi (s.117), Burhan Sönmez bu eğilime yaklaşırken Ayhan Geçgin edebiyatının ne deneyim edebiyatıyla ne de neo-hikâye anlatıcılığı ile sınırlandırılamayacağı (s. 118) gibi bilgiler ve iddialar da sunuluyor. Kitabın yalnızca “Roman ve Deneyim” bölümünden seçtiğim bu noktalar, Türkçe edebiyatın özellikle 1950 sonrası serüvenini bütüncül düşünmek için önemli başlangıç noktaları. Bu bilgilere bazen geçerken şöyle bir değiniliyor, bazen de Ayhan Geçgin’i Türkçe edebiyat içerisinde konumlandırmanın koordinatları oluyor bu bilgiler. Daha derinleştirilmiş araştırmalarla, tespitlerin hassasiyetleri ve sahihlikleri artırılmalı ancak yine de Koçak’ın bu tespitleri, Türkçe edebiyatın anlatı biçimleri ve söylemleri açısından kurulacak bir tarihine kıymetli malzemeler sunuyor.

Her ne kadar Koçak’ın Geçgin edebiyatını kuşatmaya çalıştığı yaklaşımlar ağı, Benjamin, Blanchot, Levinas, Lukacs, Bloch, Marx, Deleuze gibi düşünürlere kayda değer atıflar ve itirazlar barındırsa da Koçak’ın eleştirel yöntemi temelde Freud-Lacan-Zizek hattında ilerleyen bir psikanalitik kültür eleştirisi ile paralellik arz ediyor. Özellikle Lacan’ın şey, arzu, dürtü ve objet petit a kavramları Koçak’ın yaklaşımının asli öğeleri olarak işliyor. Ancak asli ve ikincil işlevleri olan bu düşünürler, bir şablon sağlayıcı olarak yer almıyorlar kitapta. Kavramlar düşünürlerin bağlamı içerisinde konumlandırılıyor. Örneğin deneyim, yaşantı, alegori gibi kavramlar Benjamin düşüncesinin tarihselliği içerisinde ele alınıyor. Düşünürün tam olarak geliştirmediği kavramların takipçilerince nasıl ihmal edildiği, formülleştirildiği, veçhelerinden yalnızca birine indirgendiği de gözler önüne seriliyor. Psikanaliz özelinde de Lacan merkezli kavramsallaştırma bazen selefi Freud, bazen haleflerinden Zizek’e giderek tarihselleştiriliyor. Kavram tarihselleştirilerek bağlamsallaştırılırken Freud’un Lacan’a etkisinden, Lacan’ın Freud’da açtığı imkâna gidiliyor; Zizek ise daha çok Lacan’da karmaşık ve muammalı olanın sadeleştirilmesinde etkili oluyor.

Tabii Koçak’ın yaptığı Geçgin’in metinlerine Lacancı bir kisve giydirmek değil. Aylak Adam ve Geçgin’in metinlerini yakından ve derinlemesine okuyarak, bazen aynı alıntıları birkaç defa kullanacak kadar metinlerde örtük ya da yarı örtük olan potansiyellere kulak kesilerek saptadığı meseleleri açıklığa kavuşturmak için, Koçak, Lacancı teorinin neden en etkin yöntem olduğunu gösteriyor, diğer düşünürleri Lacancı teoriye göre hizalandırarak, ötekilerin açmazlarına ve Lacan’ın imkânlarına iaşret ediyor kitap boyunca. Tehlikeli Dönüşler’in merkezi kavramı olan şeyin (das Ding) kitapta nasıl belirdiğine baktığımızda Koçak’ın işleyişinin inceliğini görebiliriz. Şey, ilk olarak Geçgin edebiyatının değişik örneklerinde atıfta bulunulan bir şey olarak karşımıza çıkıyor. Metinlerde beliren şeyin topografyası betimlendikten sonra Geçgin’in şeyi ile Lacancı şey arasında bir arayüz oluşturuluyor ve Lacancı şey’in metni nasıl kuşatıp kat ettiği kitabın sonuna kadar gösterilmeye devam ediliyor. Lacancı şey “VII. Seminerde özneyi çeken ama fazla yaklaşılmaması gereken şey olarak tanımlanır: ‘Das Ding, benim gösterilenin-ötesi dediğimdir. Özne de bu gösterilenin-ötesi’nin ve onunla duygusal bir ilişkinin işlevi olarak mesafesini korur.’ Bu mesafe koruma zorunluluğu, fazla yaklaşılmayacak nesnenin çevresinde daimi bir dönüşe yol açar” (s.142). Koçak, Geçgin’de deneyimin, şehrin, sermayenin, emeğin, bedenin, doğanın, hortlağın, taşınmaz sorumluluğun, felaketin, ödenemez borçluluğun, yazının ve aşkın izlerini takip ederken şey kavramı da Geçgin’in ve Koçak’ın söylemini kat edecektir.

Bir başka psikanalitik temel kavram da dürtüdür. Koçak’ın kitap boyunca icra ettiğine benzer şekilde dürtünün Geçgin’de asliliği çeşitli dolayımlarla gösterilir. Önce Atılgan’ın Aylak’ı ile Geçgin’in kişileri arzu ve dürtü ayrımı üzerinden ayrıştırılır. Sonrasında arzu anlatılarının bolluğu karşısında dürtünün edebi temsillerinin azlığından söz edilir. Zola’nın bu noktadaki önemi gösterildikten sonra yakın dönem edebiyatında dürtünün yükselişi Barış Bıçakçı’nın Sinek Isırıklarının Müellifi üzerinden örneklendirilir. Kitabın son bölümü “Tehlikesiz Dönüşler”de ise dürtü Zizek dolayımıyla kavramsallaştırılır ve Geçgin’de şey ile dürtünün bağı açığa çıkarılır. Dürtünün hedefi çevresinde dolandığı nesnedir, ancak amacı o nesneyi elde etmek değil çevresinde sonsuzca dolaşmaktır. Zizek’ten alıntıyla: “Bir dürtü, nesnesi Şey’in ikamesi olduğu için tatmin sağlıyor değildir; dürtü bir bakıma, başarısızlığı zafere çevirdiği için tatmin sağlar – dürtüde tam da hedefe ulaşmadaki başarısızlık, bu başarısızlığın tekrarlanması, nesnenin çevresindeki sonsuz döngü, başlı başına bir tatmin sağlar” (s. 364). Böylelikle şehrin, felaketin, öznenin, metnin etrafında dolaşmalar, yanından yöresinden sapmalar, iç içe geçmiş büklümler; dürtü-şey ilişkisinin türlü tecellileriyle bağlantılandırılmış olur.

Nüanslarını tamamen sahnelemeye bu kısa yazının yetemediği, okuru hayran bırakan, neşelendiren, etrafında döndüren -ana ekseninde Lacan’ın yer aldığı- bu Geçgin okumasının, bana göre zaafı da burada: Koçak, kendisinin Lacancı okumasının kuşatıcılığını ve metinle diyalogunun geniş ufkunu göstermeye çalışırken diğer okumaları –maalesef metnin çoğu kısmında gösterdiği özeni azaltarak- dışlıyor. Geçgin’in ilişkilendiğini Koçak’ın da kabul ettiği Levinas ve Blanchot’un yüz ve felaket kavramlarını, Zizek'le birlikte, başkasının yüzünün özneyi celp etmesi fikrinin yüzleşmenin zorluğu ve korkunçluğunu silmesi üzerinden eleştiren Koçak, Zizek’in çağırdığı Freud-Levinas terkibine razı olmuyor. Levinas’çı yüzü Freud-Lacan’cı şeyin dehşetengizliği fikriyle birlikte düşünmenin imkânlarına “’sentez’ çabası çoğu zaman tatsız, yavan sonuçlar verir, iki tarafında en güçlü önermelerini bulandırır” (s. 302) diyerek karşı çıkıyor. Tabii eleştirmenin nasıl bir eleştirel terkip ve yordam kuracağı onun tasarrufunda. Ancak ya Geçgin’de böyle bir terkip varsa? Levinas-psikanaliz hattı gerilimle yüklü olarak Geçgin’in metinlerini kat ediyorsa? Soruların cevabını burada vermek zor ama Lacan’ın sahneye girişini hazırlamak için Levinas kolayca köşeye çekiliyor gibidir.

Ancak Koçak’ın asıl itirazları Geçgin’in Deleuzecü bir perspektifle okunmasınadır. Levinas, Blanchot ve Deleuze psikanalitik ve/ya psikolojik terminolojiye pek gönül indirmeyen düşünürlerdir ancak Deleuze, diğerlerine göre çok daha açıktan hem Freudçu hem de Lacancı formuyla psikanaliz karşıtıdır. Koçak da “Roman ve Deneyim” bölümünün “Bir ‘Deleuze’ Arası” kısmından itibaren kitabın sonuna kadar Deleuze ile uğraşır. Geçgin edebiyatını kat eden arzu temsilinin sıklıkla Deleuzecü arzu kavrayışından beslendiğini ya da bu anlayışla birlikte tireştiğini söyler Koçak ama ona göre Deleuzecü arzu “çok daha nezih, ferah, uçucu ve meleksi, maddesiz ve yüksüz, çünkü sekssiz bir arzu[dur]” (s. 131). Geçgin’in Deleuze’cü temsillerinden birinde arzu problemsizce ve sonsuzca ürer, “hiç tıkanmanın” olmadığı, “engelle doğurganlığın ilişkisi”nin unutulduğu bir arzudur bu: “Arzunun öznesi yoktur: o arzuyla ortaya çıkan, kendisi de bir tıkanma veya kesilmenin ürünü olan arzunun engellenmesiyle doğan bir özne yoktur” (s. 132). Deleuze böyle bir arzudan ibaret olsa da Geçgin buna indirgenemez Koçak’a göre. Geçgin’in “en kolay atlat[tığı] etkilenme” olduğu için Gençlik Düşü’nde Deleuze’ün adı kolaylıkla geçebilmektedir Koçak’ın yaklaşımında.

Koçak’ın Deleuze’ü bir nevi new-age düşünürü gibidir; ketlenmeleri, engellenmeleri, kesintileri, çatlakları o kadar önemsemeyen yaşamı olumlamayı en temel ilke bilen “şakrak” bir Deleuze, felç oluşlarla, mıhlanmalarla, kalakalmalarla değil de kamaşmalarla ilgili özne-karşıtı biri. ‘Kaçış’ kavramı Geçgin’de Deleuze’den “çok daha bulanık, sıkıntılı bir içeriğe” (s. 159-160) sahiptir. Maçka parkı “lirik (‘Deleuze’gil’) kamaşmalar” (s. 184) üretir. Bir başka sahne “Deleuze’cü tınılı”dır, “Deleuze/Negri gölgesi (“çokluk”)” (s. 234) düşer metne. “Deleuzecü/Spinozacı bir arzu fikri, engelsiz ve üretken bir arzu fikri, başından beri sızmıştır bu kitaplara” (s. 293). Arzunun üreticiliğinin karşısında buyruğun özneleştiriciliğinin farkında olmayan Deleuze’le akraba olabilecek bazı Geçgin ifadeleri “‘Deleuze’gil’ börtü böcek göndermeleri[dir]” (s. 294). Kitabın son bölümünde neredeyse Pollyannalaşmış bir Deleuze çıkar karşımıza: “zıtlık ya da sınır tanımayan, bütün alternatifleri sevgiyle kucaklayan Deleuzecü kamaşma” (s. 359).

Şüphesiz Koçak’ın Deleuzecü olmak gibi bir sorumluluğu ve zorunluluğu yok. Ancak anlaşılan Ayhan Geçgin edebiyatı için Deleuze düşüncesi önemli bir kaynak. Geçgin, Deleuze’ün ya da bir başka düşünürün sadık takipçisi olmadan da “bir roman gibi felsefe yapmaya” girişmiş olabilir. Ancak derecesi ne olursa olsun, Koçak’ın da bir kısmını gösterdiği gibi, Geçgin edebiyatı Deleuzecü anlarla dolu. Üstelik bu anlar, kamaşmalardan, yaşamı olumlamalardan ibaret de değil. Deleuze’ün bazı popülerleştirilmiş yorumları ondaki direniş potansiyelini silip ondan “şen şakrak” bir filozof üretmeye çalışıyor olabilir ancak Ulus Baker’in metinleri, en son olarak da Zafer Aracagök’ün Kavramsız Negativite: Adorno+Hayat+Deleuze kitabı (Sub, 2017) Deleuze’ün bundan ibaret olmadığının Türkçedeki yakın dönem örnekleri. Koçak, bu Deleuze karşısında da Lacan’ı yeğ tutabilir ancak Deleuzecü gölge Koçak’ın söyleminde bile dolaşmaktadır. Tehlikeli Dönüşler’in en çok kullandığı kelime öbeklerinden biri bükmek-kıvırmak-burmak’tır. Deleuze’ün Kıvrım kitabı ise –adı üstünde- tam da bu öbeğin Leibniz ve Barok üzerinden sanatta, bilimde, felsefede, doğada görünümlerini kat ederek ilerler. Koçak’ın mutlak bir özne karşıtı olarak nitelediği Deleuze’ün Foucault kitabının (Norgunk, 2013) özellikle de “Katlamalar veya Düşüncenin İçerisi (Özneleşme)” bölümü kıvrımı, özneleşme bölgesi olarak düşünür ve öznelliğin katlarının kompleks hareketini kavramaya çalışır.

Koçak’ın da Geçgin’de rolüne işaret ettiği “çatlak” kavramı kitapta Lacancı özneleşme teorisiyle birlikte okunur. Ancak Deleuze’ün Anlamın Mantığı kitabının (Norgunk, 2015) “Porselen ve Volkan” bölümü de çatlak kavramı üzerinden ilerleyerek öz-yıkım ve öz-yaratım süreçlerine dairdir. Üstelik Koçak’ın dürtü kavramını tartışırken önemini belirttiği Zola hakkında Deleuze’ün kitabının “Zola ve Çatlak” bölümünde de kolaylıkla Koçak’la diyalog kurabilecek bir tartışma vardır.

Bir başka temas da yüz meselesinde kurulabilirdi. Koçak, Geçgin’in Levinas ve Blanchot’nun yüz kavrayışlarından yola çıkan ama onların kavrayışlarını aşan yanına işaret ederken yine Geçgin’in kendi ifadesi olan “yüzün kenarındaki yüz” meselesini bir alt bölümde tartışır. Yüzün mutlaklığını sarsan, dehşetengizliğini de içeren bu Geçginci konumu açımlarken, Koçak, Francis Bacon’ın resimleriyle Geçgin’in ifadesinin akrabalığına değinir. Yine Deleuze’ün Francis Bacon üzerine yazdığı Duyumsamanın Mantığı’na bakılırsa Geçgin’in hiçbir bütünlüğe indirgenemeyecek, bir çeşit geçide dönüşmüş yüzünün Bacon imgeleri ve Deleuze düşüncesiyle (özellikle de yüzsellik kavramıyla) daha sıkı bağları keşfedilebilirdi.

Göstermeye çalıştığım gibi Koçak’ın Geçgin’in kendi ifadelerinden türettiği çatlak ve yüz kavramları, Koçak’ın düşündüğünden daha fazla Deleuzecü tınılar içerebilir, hatta bu tınılar Koçak’ın bükmelerinden, kıvrımlarında, sapmalarından da gelebilir. Deleuze, Koçak’ın zannettiğinden daha az Pollyanna’cı, daha az new-age olabilir. Deleuze’ün börtü böcekleri Geçgin edebiyatının pürtüklü yüzlerinde dolaşıyor olabilir. Nitekim Geçgin’in geçen yıl çıkan ve Tehlikeli Dönüşler’de ele alınmayan romanı Uzun Yürüyüş’te özellikle minör-oluş, hayvan-oluş ve kaçış çizgisi kavramları üzerinden Geçgin’in Deleuzecülüğü kendini sezdirmektedir. Zira Nurdan Gürbilek, Express’in Yaz 2016 sayısındaki “Uzun Yürüyüş, Eksik Halk” yazısında Kenarda’dan Uzun Yürüyüş’e kıvrılarak uzanan çizginin Deleuze’le diyalogunun bazı imkânlarına değinmişti. Koçak’ın metni, Deleuzecü bir perspektifi benimsemediği için değil, Geçgin’e sirayet etmiş olan Deleuzecülüğü hafife aldığı, Deleuze’ü kolaylıkla indirgediği, devre dışı bıraktığı için eksik kalıyor bana göre. Deleuze ve Lacan arasındaki karşıtlık/husumet, Geçgin’de yürürlükte olan Deleuze-Lacan gerilimini daha derinlemesine ve incelikle keşfetmemize engel oluyor gibi. O zaman bu keşif de Koçak’ın hayranlık verici analizinin etkisi altında kalanların, benim ve diğerlerinin borcu olsun. Lacan ve Deleuze’ün arasındaki şeye başka bir bakış Ayhan Geçgin’e ve edebiyata dair yeni imkânları arasın. Koçak’ın sayesinde, yanında, karşısında.

Tehlikeli Dönüşler’in açtığı eleştirel alan, burada tartıştığımı kat-be-kat aşıyor tabii; metnin tartışmasını sonlandırmak mümkün değil ama bu yazıyı bitirirken Metis Yayınları’ndan da bir temennimiz olsun: Tehlikeli Dönüşler’e eklenebilecek kavramlar ve kişiler dizini metni farklı noktalardan başlayarak değişik güzergâhlarda okumamızı daha kolay mümkün kılabilirdi. Metnin katmanları dizinle daha güzel takip edilebilirdi.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.