Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-866-8
13x19.5 cm, 288 s.
Liste fiyatı: 28,00 TL
İndirimli fiyatı: 22,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Orhan Koçak diğer kitapları
İmgenin Halleri, 1995
Bahisleri Yükseltmek, 2011
Turgut Uyar ve başka şeyler, 2016
Tehlikeli Dönüşler, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kopuk Zincir
Modern Şiir Üzerine Denemeler
Yayına Hazırlayan: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Shinichi Maruyama
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Nisan 2012

Orhan Koçak'ın 2011'de yayımladığımız, Turgut Uyar şiirini konu alan Bahisleri Yükseltmek kitabı ilgili okurlarımız için tam bir armağandı: Sırada Kopuk Zincir var. Kitap Koçak'ın 1993-2011 yılları arasında şiir üzerine yazdığı 19 makaleyi bir araya getiriyor.

Nâzım Hikmet, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Behçet Necatigil, İlhan Berk, Ece Ayhan, Süreyya Berfe, Mehmet Taner, İzzet Yasar, Abdülkadir Budak, Enis Batur, Haydar Ergülen, Mahmut Temizyürek, Komet, Necmi Zekâ ve Bedirhan Toprak'ın şiirleri/kitapları vesilesiyle kaleme alınmış ve çeşitli dergilerde uzun bir zaman aralığında yayımlanmış bu yazılar, Orhan Koçak'ın eleştiri tarzının ayırt edici çizgilerini ve Türkçe modern şiirin estetik ve teorik çerçevesini göstermesi açısından son derece kıymetli bir kaynak.

İÇİNDEKİLER
Yahya Kemal'le Mayakovski Arasından Nâzım Hikmet
Anday'da Duygu ve Resim
Issız Koylar: Anday'da Bir Motifin Oluşumu
Şiirin Sesi ve Eleştiri
Uzun Denklem: Oktay Rifat'ın Şiirinde Folklor ve Modernizm
Dağlarca ve "Etkiler" Sorunu
Necatigil'de Arzu ve Teknik
Kalmak İmkânsız:
İlhan Berk'in Poetikası Üzerine Bir Deneme
"Sayıklar Bir Dilde Bilmediğim": Ece Ayhan'ın Şiirinde Dil ve Bağlam
Süreyya Berfe'nin Yeni Dönemi
Ateş Burcunda: Mehmet Taner'in "Şathiyeleri"
"Worstward Ho": İzzet Yasar'ın Şiiri Üzerine Kısa Not
"Yenilecek kadar güçlüyüm artık...": Abdülkadir Budak'ın Ustalarıyla Hesaplaşması
"Seyrek Fırsat": Enis Batur'un Kendi Talihiyle Karşılaşması
Haydar Ergülen'in İronik Kederi
Mahmut Temizyürek'in İki Dönemi
"İşyerinde Gizlice Okunabilir": Şair Komet
Necmi Zekâ: Hafiflemiş Sonranın Şiiri
Bedirhan Toprak'ın Şiirinde Akma Dürtüsü
OKUMA PARÇASI

Issız Koylar: Anday'da Bir Motifin Oluşumu, s. 39-42.

Akan Zaman, Duran Zaman'da Halikarnas Balıkçısı'nı andığı bir yerde şöyle diyor Melih Cevdet: "Gerçekte Cevat Şakir bir doğa sevdalısı idi. Denizi, ıssız koyları, balıkçıları, ağaçları, çiçekleri, tohumları seviyordu. Sürgün olduğu yerde, onu kötü insanların dedikodusundan bu doğa sevgisi kurtarmıştır sanıyorum." Kendi başına okunduğunda epeyce sıradan bir pasaj bu; kitapta sık sık beliren o sessiz, minimal tuhaflığın izini taşımıyor. Sunduğu Cevat Şakir figürünün fazla kalıplaşmış olduğu bile söylenebilir: sadece doğanın kendisine değil, onu işlerken uygarlığın kirinden pasından uzak kalan insanlara da çocuksu bir coşkuyla bağlanmış bir kent kaçkını. Ama Anday'ın Teknenin Ölümü'ndeki bazı şiirleriyle birlikte okunduğunda, bu Cevat Şakir betimindeki bir öğe kendi alışılmış bağlamından sıyrılarak öne çıkacaktır: ıssız koylar.

Issız doğa, ıssız deniz görünümleri Balıkçı'da da vardır elbet; örneğin Deniz Gurbetçileri'nin açılış pasajları Melih Cevdet'in duyu dünyasının da bazı ipuçlarını verir gibidir:

Şafağın müjdecisi sabah rüzgârı serin serin yelpazeleniyordu. Geceyi de karanlığı da uzağa üfürüyordu. Ama yıldızlar üfürüldükçe tutuşuyorlar mıydı ne, bayağı çatırdıyorlardı. Gün doğumuna daha epey vardı. Sabah yıldızı doğuda, şafağın koynunda çınlayan bir gülüştü [...] Deniz cam gibi durgundu, ama ara sıra gelen ufacık kırışıklar, sabah yıldızını ağaran evlerin ayakuçlarına getiriyordu. Bembeyaz Bodrum masum uykusunda uyuyordu, şehirde çıt yoktu [...] Kent havayla ışıktan yapılmıştı ve bir üfleyişle uçup, yok olup gidecekti sanki, evlerinde, ağaçlarında ve dağtaşında ta önceleyin bir hafiflik vardı.

Bu pasajda da bir ıssızlık duygusu vardır, ama biraz sonra başlayacak bir doluluğun, bir faaliyetin habercisi ve kutsayıcısı olan mutlu bir ıssızlıktır bu: "Uyuyan kentin taa uçlarından gelen bir horoz ötüşü, uzaklıklarca arınarak bir keman sesi gibi süzüldü. Kentin kaldırım taşlı sokaklarında kalınlı inceli insan sesleriyle kabaralı adımlar duyuldu. Süngerci kaptanı Ateşoğlu Mehmet Reis ve dalgıç arkadaşları takım taklavatlarıyla yüklü olarak limana yürüyorlardı." Issız doğa, kendisinden çok da farklı olmayan insan eylemlerinin hazırlanmakta olan sahnesidir Balıkçı'da. Oysa Anday'ın ıssız koyu, ıssız kalmış koydur, kimsesiz koy. Bir kutluluk, bir uğur, az önce doldurduğu, ışıttığı sahneyi boş bırakarak çekilip gitmiştir; sahne, gidenin yokluğuyla aydınlanıyor, çınlıyordur sanki. Bu imge Teknenin Ölümü'nün "Güneş Saatı" bölümünde ortaya çıkar ve hiçbir zaman tam varamadan bir "yalvaçsız kalmış koy" düşüncesine doğru yönelir, sonra da Tanıdık Dünya'da ve Güneşte'de görününceye kadar başka imgelerin, başka duyuş ve düşüncelerin arasına karışarak silinip gider. Bu hareketi izleyelim şimdi.

İlk örnek "Unutmak Kuşlardır" şiirinin sonundan: "Ve sabah, kuşları uyandıran evliya, / Döner tanrısına." Onu izleyen "Ateş Yakarken"de de şu dizeleri buluruz: "Deniz bırakır şaraplık yakutlar / Kızıl koylara sabah erken, / Bir taşın dönüp bana yol sorması / Boşaltırken vadileri gün, / Gökyüzü sonsuzluğun taşına çıkmıştır, / Elmas gibi sağır." Bir sonraki şiirden ("Ben Başka Dünyadan"): "Bu yaz ne de çok geyik geldi, / Yağmurda şebboy kokluyorlar. / Yalvacı birdir ateşin ve suyun, / Boş koyların yalnız denizi / Batan güneşin renginde taş arar." İki şiir sonra, "Kayık" parçasında, şu dizeler belirir: "Çoktan ölmüş bir kadın bu çağ, / Eskimiş kıyıya vuran denizde / Çiçeksiz bir sevda kayığı, / Süslü bir at ıssız bir yere / Varmış geçip görkemli zamanlardan / Ve çan kulelerinin göğündeki kuşlar / Rüzgârsız durmuşlar." Bir şiir atlayarak "Baş Dönmesi"nin son kıtasına geliyoruz: "Ben rüzgâr içinde yaşadım, / Gün oldu baş dönmesi yalnız, yalnız / Uzak taşlardı yalvaçların. / Ne ses, ne orman, tek başıma, ıssız / Bir yağmur avutur benliği." Şimdi de Tanıdık Dünya'nın "Değiştirmeler" bölümünden iki örnek: "Uyanma saatinin tırtılıydı, / Mevsimler yalvaçsız kalırmış, / Tapınaklar gibi lodosa karşı" (3. parça); "Konuğumuz kalmadı, güne doğru / Buğulu ırmak sularının / Mora boyanması gibi bir şey bu" (4. parça).

Bu dizelerin kendi bütünlüklerinden koparılarak bir araya getirilmesi çok meşru bir yaklaşım gibi görünmeyebilir. Ama Anday'ın tekniğinin bazı özellikleri böyle bir yaklaşıma cevaz veriyor. Başka bir yerde, bu şiirde temel bir ritmin sarkaç hareketini andırdığını göstermeye çalışmıştım: Tekrarlar önemlidir burada, tekrarlar ve çeşitlemeler. "Değiştirme" tekniği, bu başlık altında toplanmamış başka şiirlerde de görülür. Birimler (dizeler, cümleler, kıtalar) arasındaki nedensellik bağı (diegesis) gevşetilmiş, bazen de büsbütün kaldırılmıştır. Şiir sonlarının özel bir ağırlık taşımayışlarından da anlayabiliriz bunu. Birçok şairde şiir sonları imtiyazlı birimlerdir, tıpkı akşamın çoğu zaman imtiyazlı şiirsel vakit oluşu gibi: şiirin daha önce ("gün" içinde) biriken bütün imkânı orada bir imkânsızlık sınırına vararak külçeleşir, daha da belirginleşerek bir tür trajik zorunluluk kazanır. Oysa Anday'da son dizeler de çoğu zaman ilk dizeler kadar hafif, tözsüz, rastlansal ya da yabancıdır. Şiir başta kavrayamadığını sonda da kavrayamaz.(1)

Issız koy motifi de böyle. Yukarda verdiğim ilk örnekte koy öğesi görünmüyor henüz, sadece "sabahın evliyasının" geldiği yere geri döndüğü, ortalığı boş bıraktığı bildirilmiş. Ama ikinci örnekte, bırakıp gitme düşüncesinin ("boşaltırken vadileri gün") yanına ıssız koy öğesi geliyor – aralarında belirgin bir anlatısal bağ kurulmaksızın. Üçüncü örnekte yalvaç ve ıssız koy bir arada. Altıncıda, ıssızlık ile yalvaçsız kalmış doğa ("mevsim") öğeleri arasında belki daha sıkı bir bağ var ama, ilk dize ("uyanma saatinin tırtılıydı") ile son iki dize arasındaki ilişki yine bir rastlansallık veya tözsüzlük izlenimi bırakıyor. Yedinci ve son örnek, kimsesiz kalma öğesini ("konuğumuz kalmadı") bir koyla değil, ama yine suyun toprağa bir girinti olarak sokulduğu bir başka doğa görünümüyle, "erken baharın buğulu ırmağıyla" yan yana getiriyor. Motif, şiirden şiire sanki kendi odak noktasını, eksik merkezini arıyordur. Bu eksik odağı şöyle soyutlayabiliriz: yalvaçsız kalmış koy. İçerdiği kutupsallığı açmaya çalışalım. Koy, bir kavuşma ve iç içelik görünümüdür; azgın deniz orada uysallaşmış, karaya, insanların dünyasına usulca sokulmuştur. Ne var ki bu kavuşma, ona asıl anlamını, ruhunu verecek olan şeyin ("yalvaç", haberci) gidişiyle boşaltılıyor, inkâr ediliyordur. – Bu öğelerin çoğunu içermeyen ama aynı dizi içinde yer alan dördüncü ve beşinci örneklerin işlevi de bu noktada ortaya çıkıyor. Dördüncüde, terk eden figür ("çoktan ölmüş bir kadın") ile iki yeni kimsesizlik ve yoksunluk imgesi arasında metaforik bir ilişki kurulmaktadır: "eskimiş" bir kıyıya vuran "çiçeksiz bir sevda kayığı" ve "görkemli" zamanları arkada bırakıp "ıssız bir yere" varan "süslü at"... Kutuplaşma burada da belirgin: Sevda kayığı çiçeksizdir ve sanki içinde kimse yokmuş ya da herhangi birinin bilinçli yönetimi altında değilmiş gibi kıyıya vurmaktadır. Atın süsleriyle de, görkemi arkada bırakıp geldiği ıssız yer arasında bir karşıtlık vardır. Beşinci örnek ilk bakışta dizinin en dışında duranıdır. Ne koy, ne kıyı, ne de açıkça belirtilmiş bir kayıp vardır burada. Ama "avunmaya" ihtiyacı olan ve ne sesle ne de ormanla avunabilen, sadece bazı günler "uzak taşların yalvaçlığından" yardım alan bir öznenin varlığı, bu parçayı da aynı motife bağlar. – Ne söyleyebiliriz bu konuda, bir dizi halinde belirip de kendi eksik odağının çevresinde dönüşler yapan, henüz daha katı, daha kalıcı bir simgeye ya da ambleme dönüşememiş bu imgeyi nasıl yorumlayabiliriz?
(...)

Notlar


(1) Bunu, görünüşte ters bir örnekle de gösterebiliriz. Güneşte kitabına adını veren şiir, vurgulu bir sonla biter: "Ve ocaktan çorbanın kokusu geldi demin/Burun deliğine kedinin ve köpeğin./Rafta kitaplar, mavi bir şişe ve gül/Donmuş kalmışlar tek başlarına./Duvarda bir resim, resimde kalabalık/Köy alanı, çocuklar, çember ve zaman,/Brueghel nasıl da toplamış bunca/Ortaklığı ve uyumu bir araya,/Çünkü saatler dardır, sığdırılmaz,/Güneşte her şey çözülür gider bir yana." Vurgu ve getirdiği nihailik duygusu, "nasıl da toplamış bunca [!]" cümlesinden kaynaklanıyordur; şiir, dağılıp gidecek öğeleri, tıpkı Brueghel'in resmi gibi, zorlukla da olsa bir çerçevenin içinde bir anlığına toplayabilmiştir. Şiirsel hareket bir nihai denge noktasına varıyor gibidir. Oysa bu hareket aslında hiç de nihai değildir, çünkü şiir zaten şu sözlerle başlamıştır: "Çünkü saatler dardır. Her şeyi almaz/Güneşte çözülür ve kayarlar bir yana." Brueghel'in sanatına, bütün sanata ve kendi sanatına karşı, şunu öne sürmemezlik edemiyor gibidir: Varış yoktur, sadece bu başlangıç ve bitiş dizelerinde olduğu gibi, kesintisiz hareketin/tahribatın varyasyonları vardır. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Necmiye Alpay, “Kopuk zincir, bağlanan zincir”, Milliyet Kitap Eki, 14 Haziran 2012

Orhan Koçak, şiir alanının bir numaralı eleştirmeni ve okumaya doyamadığımız bir denemecidir. Uzun süre onun kitap yayımlamamasından, dergilerde çıkmış yazılarına ulaşamamaktan yakındık. Ve nihayet bir yıl kadar arayla iki kitabının çıkması biz okurlarını çok mutlu etti. İlki Bahisleri Yükseltmek, ikincisi Kopuk Zincir.

Kopuk zincir deyimi, yazarımızın meramı başka olsa da, bizim için daha çok Koçak ve şiir okumalarımızdaki kopukluklardan önemli bir bölümünün giderilmesi anlamına geliyor. Böylece bir araya gelen 19 yazı, modern şiire bakış temelinde Yahya Kemal'den Bedirhan Toprak'a bir dizi şairle ilgili.

Kitabı okurken Koçak'tan öğrenmenin bende yalnızca bilinç üzerinden değil, bilinçdışı süreçlerden de yürümüş olduğunu görüyorum. Bunun en önde duran belirtisi, 'şiire maruz kalmak' terimi oldu. Birkaç yıl önce, şiir çözümlemeyle ilgili bir soruşturmaya verdiğim yanıtta 'kendini şiire maruz bırakmak' biçiminde kullandığım ve hayli önemsediğim bir terimdir bu.

Bilmeden hatırlamak

Şimdi ise Kopuk Zincir’i okurken bu terimi benden epey önce Koçak'ın "Şiirin Sesi ve Eleştiri" başlıklı yazısında kullanmış olduğunu görüyorum. İlk yayımlandığında okumuşum bu yazıyı, ve terim gerçekte benim için çok eski olan bir yöntemi kusursuz bir biçimde adlandırarak bilincimin bir yerlerine yuvalanmış. İşin hoş yanı, kitapta Koçak'ın başka bir vesileyle bu tür durumları söz konusu edip kavramlaştırdığını görmek oldu: Oktay Rifat ve Tanpınar'la ilgili bir konuyu tartışırken, 'bilmeden hatırlamak' diyor Koçak (s. 63, dipnot). Tam isabet.

Bilmeden hatırlamak, maruz kalmanın bilinçdışı etkileriyle ilgili olmalı. Ve sonuçta bilinç düzeyine çıktığında kâbusa da dönüşebilen ünlü etkilenme endişesiyle! Koçak kitabın bir yerinde, "her şiir kendi bacağından ama başka şiirlerin, önceki şiirlerin çengeline asılır" diyor (s. 188). Eleştiri de başka eleştirilerin çengeline asılıyor, çeşitli bilinç düzeylerinde.

Maruz kalmak, kitaptaki "Şiirin Sesi ve Eleştiri" başlıklı yazının odaklarından biri. "Şiirin... duyusal varlığına maruz kalmalıdır okur" diyor Koçak (s. 55).

“En sevdiğim yazarlar...”

Duyusal varlık derken, görüntüden çok sesi kastediyor: "Bu şiirin sesine yeterince maruz kalmışsak..." (s. 61). Kendisiyle yaptığım bir söyleşide, resim ve roman dahil diğer alanlarda da hatırı sayılır yazılar yazmış olmakla birlikte daha çok şiir eleştirmeni olmasını ses meselesine bağlamıştı. Hatta, maruz kalma meselesine. Şöyle demişti:

"Türk Edebiyatı içinde beni asıl çarpan, etkileyen yazarlar, daha çok şairler... yani zihnimde hâlâ seslerini duyduğum insanlar. Ben bu seslerle varım... O sesler şairlerin sesleriydi. Onun için daha çok şiirle ilgilendim. Ama dünya edebiyatındaki bazı en sevdiğim yazarlar romancıdır." (24. 8. 2007 tarihli Radikal Kitap)

Bence Koçak'ın şiirin sesi konusunda söyledikleri onun yazılarındaki ses için de söylenebilir. Bu yazıları okumaya doyamayışımızda ses ve genel olarak anlatım özelliklerinin hatırı sayılır bir payı var. Takıldığı çengellerin izlerini taşısa da, imzasız yayımlansa kimindir bileceğimiz kadar bambaşkadır onun yazıları. İlgilendiği şiiri bir kesit halinde değil de bir süreç içerisinde ve belirli bir uzaklığı koruyarak açımlar. Bu amaca hizmet eden ("-yordur", "-yorlardır") kipindeki yüklemler ses etkisinin başlıca yüklenicileri. Ve genel etki böylece aruz dahil bilinen bazı ses sanatlarının da devreye girdiği anlamsal bütünü oluşturuyor.

Devamını görmek için bkz.

Yücel Kayıran, “Modern şiirimizin çerçevesi”, Radikal Kitap Eki, 27 Nisan 2012

Orhan Koçak, oldum olası “intihal” lafından, dolayısıyla onun yerli yersiz kullanımından pek hoşlanmaz. Şairler için neredeyse asli bir mesele olan “intihal” tartışması, onun için, “incelediği” yapıtlardan zevk almayı beceremeyen yorumcunun yozlaşma biçimidir. Ancak Koçak’ın yaklaşımı, ahlaki bir tavır olarak algılanmamalı, söz konusu olan mesleki bir tavır. Daha da önemli olan ise, bunun teorik bir tavır olarak ortaya çıkmasında. Başka bir deyişle “etkilenme”, hırsızlık adlandırmasıyla çirkinleştirilip geçiştirilemez, orada vazgeçilmez olan teorik bir malzeme söz konusudur. Ama hemen kabul etmeyelim; ‘intihal’ gibi bir durum, nasıl olur da, “incelediği” yapıtlardan zevk almayı beceremeyen yorumcunun yozlaşma biçimi olarak değerlendirilebilir ki. Ama daha çok hangi özne için? Ve bu problemin, Koçak’ın yeni kitabıyla alakası ne? Soruların yanıtına döneceğim.

Kopuk Zincir, Orhan Koçak’ın 1992 ile 2011 yılları arasında, Sombahar, Ludingirra, Defter, Kitap-lık, Varlık, Virgül, Sabah Kitap dergilerinde yayınlanmış olan bazı denemelerinin toplamından oluşan bir kitap. Kitaptaki sıralanışa göre söylersek, Nâzım Hikmet, Melih Cevdet, Ahmet Oktay, Oktay Rifat, Dağlarca, Behçet Necatigil, İlhan Berk, Ece Ayhan, Mehmet Taner, Abdülkadir Budak, Enis Batur gibi toplamında on sekiz şair hakkında yazılmış irdeleme denemeleri bunlar.

Romanla ilgili yazılarının yanında, şiirle, şairlerle ilgili başka yazıları da var Koçak’ın. “Melih Cevdet: İkinci Yeni’den Sonra”, “Kanon mu, Siz İnanıyor musunuz?” gibi. Bütün bu toplama bakıldığında, Koçak’ın, fragman şeklinde dolayısıyla biraz dağınık çalıştığını düşünebiliriz. Bahisleri Yükseltmek, bu nedenle de biraz şaşkınlıkla karşılanmıştı. Ama bu kitabın, Türk şiiri ortamında teorik olarak içselleştirilememiş olmasının nedeni başka. Bahisleri Yükseltmek, her ne kadar Turgut Uyar hakkında ise de, geri planda ve temelde tartışılan kavramlardan biri de modernlikti. Bahisleri Yükseltmek, modernlik kavramına bir kriter getirdi. Bu kriter, ‘cinsellik’ fenomeninin ortaya çıkışına işaret eder. Modernliğin düşünürü, araştırmacısı diyebileceğimiz Marshall Berman da, Özgünlüğün Politikası’nda, “bireyin sadece zevk aldığı değil, gerçekte kendini tanımladığı bir ortam” olması anlamında cinselliğin, özellikle de kadınların cinselliğinin ortaya çıkışını, modernliğin ayırıcı kriteri olarak görür. Bu kritere göre bazı şairler, örneğin Sezai Karakoç, İkinci Yeni’den ve modern şiirden ‘düşer’. Dile getirilemeyen, dile getirilmeden üstü örtülüp geçiştirilmeye çalışılan bu durumdur. Yok, “Turgut Uyar alevi miydi?” gibi, ceviz kabuğunda fırtına koparmaya çalışma gayretlerinin temelinde, bu neden yer alır. İkinci Yeni ve bu bağlamda modern şiir, Sünni bir şiir değildir; olsa olsa Sünnilikten çıkışın şiiridir. İçselleştirilemeyen bu. Koklayarak hissediyorum ki, sırf bu nedenle, Türk şiiri ortamında, Harold Bloom’a karşı küçük bir nefret de oluşmuş durumda: “Dış mihrak!” Ama şimdi asıl sorumuzu unutmayalım, nesnemizi gözden kaçırmayalım. Koçak’ın, bir problem program çerçevesinde değil de, dağınık çalıştığını düşünebilir miyiz? Acaba, gerçekten de öyle mi?

‘Üçüncü bir şair mi var?’

Şairler, “intihal” konusunda çok duyarlıdır fakat Orhan Koçak, “intihal” için, “‘incelediği’ yapıtlardan zevk almayı beceremeyen yorumcunun yozlaşması” derken, kastedilen aynı şey değildir. Koçak, “Dağlarca ve ‘Etkiler’ Sorunu” başlıklı yazısında bu ayrıma dikkat çeker. Koçak, Dağlarca’nın “Elektirik Tellerindeki Kuşlar” adlı şiirindeki “Kırılmış arzular gibi konarlar tellere, akşam üzeri.” Dizesinden hareketle, Nâzım Hikmet’in, “Severmişim Meğer” adlı şiirinde yer alan “yıl 62 mart 28/ Pırağ-Berlin tireninde pencerenin yanındayım/ akşam oluıyor/ dımanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer” dizesini işaret ederek, “Nâzım Hikmet Dağlarca’yı okumuş muydu? Eğer okuduysa, o tarihte bilinç eşiğinde kalan bu dize sonradan kendi şiirine sızmanın bir yolunu mu buluyordu? İkisinin de okuduğu başka, üçüncü bir şair mi vardır?” diye sorar. Arkasından de “etki sorunuyla” kastettiğinin bu olmadığını belirtir. Şairlerin duyarlı olduğu intihal meselesi daha çok bu bağlamdadır. Ama Koçak, etkilenme meselesini, “intihal” olarak değerlendirmenin bir tür “yozlaşma” olduğunu vurgularken, bunu, şair için değil, yorumcu için söylemektedir.

Orhan Koçak’ın “etkilenme” kavramından ne anladığını netleştirmek bakımından, onun Turgut Uyar bağlamında ileri sürdüğü, “her güçlü şair, kendi şiirini okurken başka şairleri de okur; ama asıl, başkalarını okurken kendi şiirinin potansiyellerini okur” biçimindeki argümanı önemlidir. Ama huzurlu bir okuma değildir. Koçak’ın, Bloom’u referans edinerek, şiiri “fizikte taşıdığı anlamda bir ‘güç alanı’, bir enerji alanı olarak “ tanımladığını hesaba katmamız gerekir burada. “Şiirsel bir ‘metin’, sayfanın üzerindeki bir işaretler toplamı değil, ruhsal bir muharebe alanıdır. Çatışma, dilsel işaretler arasında değil, kuvvetler arasında cereyan ediyordur. Yeni gelen şiir, kendine yer açmak için, eski bir şiirin kuvvetine, şiddetine karşı mücadele etmekte, savunmalar geliştirmektedir. Önceki şiirde kuvvetli olan neyse yeni gelen şiir de kendi maharetini orada gösterecektir.” Örneğin, Koçak’a göre, Nâzım, Yahya Kemal’e muharebe içindedir ve Mayakovski’ye bu muharebenin zaferi için yönelir. Sadece Nâzım’la ilgili irdelemenin değil, Kopuk Zincir’i oluşturan yazıların ana probleminin bu olduğunu söyleyebiliriz. Özellikle vurguladığım “bu” nedir?

Koçak, ‘Kopuk Zincir’de, şiir, yani metin üzerinde değil, şair üzerinde odaklanıyor. Somutlaştırarak söylersek, örneğin Nâzım Hikmet’in veya Dağlarca’nın şiirini açıklamaya odaklanmıyor. Ama kaygısı bu olmadığı için odaklanmıyor. Koçak’ın asıl kaygısı, şiirin açıklanması değil, örneğin Nâzım’ın veya Dağlarca’nın veya Turgut Uyar’ın şair olma sürecinin nasıl gerçekleştiğini irdelemek. Çünkü ona göre, bu süreç, yani şair olmaklık ontolojik değil, tarihseldir; yani açıklanabilir maddi bir temeli vardır. Bu bir nelik irdelemesi değil, yaklaşım uygulaması. Her çalışmada, doğrulanan, konu nesnesi edinilen (şair, şiir) değil, açıklayan konumundaki teorinin kendisi. Nitekim “Mehmet Taner’in ‘Şahtiyeleri’ “ başlıklı yazısında, Koçak, Taner’in şiirini “anlayamamaktan” söz ediyor.

Harold Bloom’un Etkilenme Endişesi’nin Türkçe tercümesi 2008’de yayınlandı; ama Koçak, Bloom’un “teorik atölyesine”, Türkçede yayınlanışından en az on yıl önce katılmış durumda. Bloom, ‘psikanalist edebiyat eleştirisinin’ teorisyeni. Doğal olarak, Koçak’ı, ‘psikanalist edebiyat eleştirisine’ katkılarının ne olduğu bağlamında okumak gerekiyor.

Devamını görmek için bkz.

Ali Emiroğlu, “Öncesiz ve sonrasız”, Kitap Zamanı, Mayıs 2012

Orhan Koçak’ın kendi eleştiri deneyimi ile ilgili ender olarak söz aldığı, daha açık söylemek gerekirse niyetini belli ettiği tek söyleşi Necmiye Alpay’la yaptığı söyleşidir belki de. Bu söyleşinin bir yerinde, “Eleştiri nedir?” sorusuna, “birbirleriyle çelişmek zorunda olmayan ama farklı düzeylerde birkaç farklı cevap” verir Koçak: “Zevk alarak okuma, yapıta bir problem olarak bakma ya da belki yapıtın problemini görmeye çalışma. Bir de rekleksif bir okuma tarzı. Son olarak da aynı zamanda [eleştirmenin yapıttan aldığı] zevkin sebepleri, koşulları üzerinde düşünmek.” Ama Orhan Koçak’ın bir metne yaklaşma yöntemi konusunda ayırt edici bir husus daha var. Onun çoğu zaman, hatta bütünüyle “yapıtın kendi kendisini icra etmesini sağlamak” düsturuyla yola çıktığını fark etmiştir okurları. Nitekim yine aynı söyleşinin bir yerinde, “Her yapıt aslında görünürde durağan, ama hareket etmeyi, hareket ettirilmeyi, neredeyse sahneye konulmayı bekleyen, tutulmuş bir enerjidir.” der. “Yapıtın mümkün olduğu kadar çok yanını görünür hale getirmek, anlam dünyasına dâhil etmek, sorular-cevaplardan oluşan, süregiden sorulardan ve süregiden cevaplardan oluşan bir anlam dünyasına dâhil etmek yapıtı, mümkün olduğu kadar çok yönünü, ayrıntısını [görünür kılmak].” Bu çabasının en belirgin halini Turgut Uyar’la ilgili yazdığı Bahisleri Yükseltmek kitabında gözler önüne serer Koçak. Metne çeşitli sorular sorarak, onun kendi kendisini icra etmesine olanak sağlayarak incelediği metnin katmanlarına, yapıtın problemlerine ulaşmaya çalışır.

Dergilerde kalmış yazılar

Orhan Koçak, kendi yöntemlerini sıralarken “zevk alarak okuma” ilkesini ilk sıraya yerleştirir. Durum böyle olunca, haklı olarak günümüz şiirinden sevdiği, anlamını çözmeye çalıştığı, bir problemin sınırında bulduğu metinler hakkında söz alır sıklıkla. Ama onun eleştiri deneyiminde esas problemin, kopuş ve kendini yaratma deneyimleri olduğunu daha iyi görebiliyoruz artık. Gerek Turgut Uyar’la ilgili yazdığı Bahisleri Yükseltmek’te gerekse birçoğu artık sahaflarda bile bulunamayan dergilerde kalmış yazılarını topladığı Kopuk Zincir adlı yeni kitabında, bu deneyimlerin birbirinden bağımsız kimi şairlerde nasıl tezahür ettiğini inceliyor. Farklı şairlerin yapıtları üzerine on dokuz yazının yer aldığı Kopuk Zincir, bir yanıyla tek tek bu şairlerin yapıtlarındaki yaratma deneyimine ve beliren problemlere odaklanırken, diğer yandan da aynı sorunu modern Türk şirininin seyri içinde, ama buna çeşitli disiplinleri de dâhil ederek inceliyor. Tam da burada bir hatırlatma yapmak gerekiyor kanımca. Ondan önceki çoğu eleştirmenin böyle bir kaygısı olduğunu sanmıyorum; yer yer denemeye yaklaşan, zaman zaman bu türün sınırlarını da hiçe sayan, büyülü, etkileyici bir dili var Orhan Koçak’ın. İnceleme nesnesine yaklaşırken en az nesnesi kadar etkileyici olmayı arzulayan bir dil.

Kopuk Zincir’de yer alan yazılar daha önce dergilerde yayımlandığı için bütün halinde görmek mümkün olmamıştı ama şimdi bu yazıları bir arada okuyunca Koçak’ın çabası daha belirgin şekilde öne çıkıyor. Kitapta yer alan yazılardan bazıları birtakım genel yargıları değiştirecek türden. Bağlamından koparma tehlikesine rağmen bu örneklerin bazılarını buraya almam gerek. Örneğin, Nâzım Hikmet’le ilgili sıklıkla sarf edilen Yahya Kemal ve Mayakovski etkisiyle ilgili şu sonuca varıyor Koçak: “Mayakovski olmasaydı Yahya Kemal’e de yetişemezdi Nâzım; öte yandan Yahya Kemal orada olmasaydı Mayakovski’ye gitmesi zaten gerekmeyecekti. İkisine de uğrayarak, ikisini de birbirine kırdırarak ve aralarında dolaşarak açtı kendi ‘benzersiz’ alanını.” Keza, İlhan Berk’le ilgili yazdığı “Kalmak İmkânsız” adlı yazısında özerk alanlar inşa etme deneyiminin İlhan Berk şiiri üzerinden nasıl belirginleştiğini saptıyor eleştirmen. Aynı şekilde, örneğin Oktay Rifat’ın 1950’li yılların sonundan itibaren bir yüksek üslup şairi olarak kendini nasıl yeniden icat ettiğini görüyoruz Koçak’ın incelemesinde.

‘Kilit’ kelimeler

Benzersizlik, özerk alanlar oluşturma, etkilenme, kopuş, kendini yeniden icat etme… Bunlar Orhan Koçak’ın sıklıkla kullandığı kilit kelimeler. Hepsi de yaratma deneyimine yapışıp kalmış bir endişenin uzantısı aslında. “Her güçlü şair” diyor kitabın bir yerinde Koçak, “kendi şiirini oluştururken başka şairleri de okur; ama asıl, başkalarını okurken kendi şiirinin potansiyellerini de okur.” Her şairin başka metinlerle kurduğu ilişki kadar, aynı şairin kendi metnine dair bir yaklaşma çabasını da aydınlatmaya çabalıyor Orhan Koçak’ın kitabı. Böylece, zincirin sadece bir tarafından değil, iki tarafından da kopmak isteyen, öncesiz ve sonrasız kalmayı düşleyen bir şiire ve kopuk bir zincirin halkalarına odaklanan bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.

Darısı, Orhan Koçak’ın henüz kitaplaşmamış roman eleştirilerinin başına!

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, “Şiir ve eleştiri”, Radikal Kitap Eki, 8 Haziran 2012

Biz aslında Yahya Kemal ile Nâzım Hikmet’i karşılaştırmamakla yaptık yanlışı. Karşılaştırdığımızı da sandık. Yahya Kemal Türk şiirini iki kültür arasında kalmaktan kurtarırken, durduğu yerde de yarın hangi yoldan gidileceğini apaçık görüyordu Nâzım Hikmet’in büyük ustayla ilişkisi boşuna değildi. Sonunda Nâzım da Türk şiirini yalnızca o yeni yol içinde yaşamaya başladı ve modernliğin ne olduğunu gördükten sonra, açıkçası, yapılmayanı yaparak Türk şiirini uçurmayı denedi. Ayakları hep yere sağlam basan şairlerin ister istemez muhafazakârlaşacağını da biliyordu.

Orhan Koçak’ın Kopuk Zincir’inin ilk yazısının başında benzer düşünceler atarken kullandığı söz: “Karşılaştırılacak iki şair elbette Yahya Kemal ile Nâzım Hikmet’tir.” Yahya Kemal’in belleğini dolduran geçmişi silmesi nasıl olanaksızsa ve bu yüzden yüzü ileri dönük olmasına karşın bir ayağı nasıl hep geçmişteyse, “Nâzım Hikmet’in bellek zayıflığı, ona eski kültür karşısında bir özerklik sağlıyor, sadece yeniyi görmesini...” diyor Orhan Koçak. Önemli bir saptama. Yalnızca bizden önceki kuşaklar için değil, bizden sonrakiler için de geçerli olması gerektiğini hatırlayanlar az olsa da. Yazmak için ille de geçmiş kuşakların hikmetleriyle donanmak gerekmediğini, özellikle düzyazının son genç kuşağının geçmişten bağımsız oluşumunu da anlatıyor. İçine doğduğunuz edebiyat dünyasının parçasıysanız, ayrıca ona bağlanmak için kaygı duymaya gerek kalmaz.

Duygu ile düşünce

Orhan Koçak, elbette duyguyu değil, aklı şiirin kurucusu olarak görüyor. Kopuk Zincir’deki bütün yazıların kurucusu da onun eleştirel aklıdır. Duygu, yazınsal üretimin hep karışık bir düzlemi olageldi. Edebiyat, insanın yaşadıklarından aldıklarıyla da yaratılıyorsa, acı, hüzün ya da sevinç, duygunun içinden geçerek oluşmuyor mu? Pek öyle değil. O duygu eğer yazarın, şairin duygusuysa, balçıktır bence orası. Gerçek hayat yazılana karıştıkça bozulur, çirkinleşir her şey. Yaratıcı yazının kendi içinde yarattığı duyguysa, romancının değil de roman kişisinin duygusu, onun üstesinden gelmek amaçtır elbette. Şiir söz konusu olduğunda da bu duygu bu netlikte çıkmaz mı ortaya? Kararsız bırakabilir bu soru. İlk anda. Orhan Koçak, Melih Cevdet Anday şiirini bir akıl şiiri olarak görüyor ki, akıl ile şiiri yan yana getiren en doğru örneklerdendir Melih Cevdet Anday. Orhan Koçak bunu tersinden belirtiyor: “Anday’da Kolları Bağlı Odysseus’dan beri süregelen bir eğilimi gösteriyor hepsi: duygudan kaçma, en çok da keder, kaygı, öfke gibi olumsuz duygulardan.” Duygular Anday’da duyuma, görünüye dönüştürülmüş, dondurulmuş, taşlaşmış gibidir, diye de sürdürüyor. Belki Cahit Külebi şiiri, bunların tersine okunabilir. Külebi’de duygu aklın üstüne çıkan, şairin duyarlığını okuruna geçiren bir yoğunlukla belirir. Anday’da duyguyu örten akıl, Orhan Veli’de de vardır, Ece Ayhan’da da, bambaşka iki aklın ürünü olarak.

Melih Cevdet Anday’ın denemeciliği, onun aklı her şeyin üstünde tutan düşünme biçiminin en sadık tanığıdır. Eleştiri onda da Ataç geleneğinde sürdü. Şiiri çözümleyen derinlikte değil. Sözgelimi Turgut Uyar ile Cemal Süreya’nın şiir çözümlemeleri yanında, pek çok şairinki değiniler olarak kalmıştır. En azından, oku tam yüreğe saplayan buluşlarıyla öne çıkar ikisi.

Orhan Koçak, “Türkiye’de şiir eleştirisini hep şairlerin yaptığından yakınılır,” diyor. Şairlerin yansız bir gözlemcinin varlığına duydukları gereksinim yüzünden midir bu yakınma? Şairlerin öznelliğinin öteki bütün yaratıcılara göre daha baskın olduğunu söyleyebilir miyiz? Derin yaratıcılık, öznelliği her zaman kamçılar. Yansız olacağı düşünülen değerlendirme, bu yüzden yeni bir bakış açısı getirebilir. Öteki türlerin tersine yani. Çünkü romancıların roman eleştirisine yakın olduğu söylenemez bile. Tersine, roman üstüne yalnızca eleştiri yazarları yazdığı ve onların sayısı da az olduğu için, romancıların öteki romanlar üstüne yazmamalarıdır orada hayıflanılan. Tanpınar, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Enis Batur ya da daha genç kuşaktan birçok şair çok iyi şiir eleştirileri yazmışken, birkaç romancının dışında kalan romancılar roman eleştirisine pek gönül indirmemiştir. Gerçekten ilginç bir karşıtlık, şiir ile romanı anlamak için de iyi bir ipucu. Otoriter bir eleştirmen gereksinimiyse, edebiyat dünyamızın ulusal kimlik eğrisinin ucunda her zaman asılıdır.

Şiir eleştirisinin zorluğu

Şiir eleştirisinin roman ya da öykü, yani düzyazı eleştirisinden çok daha zor olduğunu söyleyebilir miyiz? Bu yüzden mi nitelikli şiir eleştirisi üretimi, roman üstüne yazılanlardan hep daha az oluyor? (Popüler ilgilerin çoğalttıklarının dışında.) Dil, düzyazının yazınsal dili içinde de sert yakın okumalar gerektirir, ama şiir dilinin iç biçim özelliklerinin çözümlenmesi, daha karanlık bir odanın duvarlarındaki izlere dokunmaya benzer. Ya da ses, sözgelimi, eleştirinin olağanüstü duyarlığını gerektirir.

Orhan Koçak, sesten söz ederken, “şiirin çevrilmesi en zor, belki imkânsız yönüdür –ama sadece başka bir dile tercümesi değil, yazıldığı dil içinde de ‘çevrilmesi’ (özetlenmesi) imkânsız olan yönü,” diyor. Belki bunu şöyle de çevirebiliriz: Şiir eleştirisi, şiirin çevrilmesi gibidir; olanaksız değil elbette, ama eleştirinin en zor alanı.

Bu yüzden de şiir eleştirilerinde çoğun, şiirin anlamının bütün derin yapılarına adım adım girilirken, biçiminin yüzey yapısıyla yetinildiği görülüyor. Çetin iş bu. Dilin içinde yaratıcı yazarın ve şairin kullanımına sunulmuş söz sanatları da var, her yaratıcının ulaştığı özgünlüğü dışa vuran ritim, ses gibi katkısız soyutlukta öğeler de ve bunların yaratıcısının onlara verdiği değerlere uygun biçimde çözümlenmesi elbette zordur. Kopuk Zincir’deki eleştirilerin, derin anlam katlarına girip çıkan çözümleme yetkinliği yanında, şiirin biçimine ilişkin daha az söz aldığı da belirgin bir özellik. “Necatigil’de Arzu ve Teknik” yazısını bunun özellikle dışında tutabiliriz. Orhan Koçak, Behçet Necatigil şiirinin biçime ilişkin özelliklerini ve kendini yenileme düzeylerini ustalıkla çözümlüyor ki, bu yaklaşımın şiir eleştirisinde bir ölçüt olarak alınabileceğini düşünüyorum.

Behçet Necatigil şiirinde anlamın bırakılan boşlukların doldurulmasıyla tamamlanmasına olanak veren bir biçim aldığını biliyoruz. Necatigil’ce eksiltme, yalınlığın ve yoğunlaşmanın son kertesindedir ve Necatigil’e özgüdür. “Anlatmak zor / Gerilerde bir yerde / Çok oluyor.” Yazınsal dilin düzyazıda bıraktığı susku noktalarının başka bir biçimidir bu. Orhan Koçak, Hilmi Yavuz’un Necatigil şiirinin öykü anlatmadığı için bildirişim işlevini askıya aldığı sözünü aktarıyor. Bilinen bir dil gerçeği. Dil, kurmaca ve şiir, gerçeği yadsıdıkça hikâyeden, dolayısıyla bildirişim işlevinden –ve işlevden– uzaklaşıp edebiyatın doğasında, kendisi için ortaya çıkar.

Eleştirinin şiirin iç biçim özelliklerine de anlamla aynı değeri vermesi, şiir içindir, hayat için değil. Bu eksiklik belki kimi şairlerin olması gerektiği gibi anlaşılamamasına da neden olmuştur. Her zaman Oktay Rifat’ın anlaşılmadığını düşünürüm ya da ancak küçük bir azınlıkça değerinin verilebildiğini. Orhan Koçak’ın Oktay Rifat’ı anlaması önemli. Oktay Rifat’ı Türk şiirinde bir yere bağlamak için biraz zorlama gerekir. Bir kentli şair, ama doğayı en iyi yazanlardan. Duyguyu düşünce içinde verir, ama liriktir de. Bir düşünce şiiriydi de onun yazdığı. Modernleşmeye katkısı çok kendine özgü oldu. Yapısal bakımdan benzersiz bir kararlılığı var, ama sürekli değişebilecek bir esnekliğe de sahip. Yerel gibi görünen, ama dünya şiirinin yanı başında duran. Oktay Rifat’ı anlamak için ne kadar çok çalışırsak, o kadar önemli olur yaptığımız.

Öte yanda, Fazıl Hüsnü Dağlarca var. Ki yerinin saptanması en zor şairlerden. Çok belli bir şiir yazmışken. Ustalık ve üstatlığı anlatır Dağlarca. Cumhuriyet şairi kimliğinin en nitelikli karşılığıdır. Öte yandan, bir büyük şiir yazıyorken de çok ilgi görmedi aslında. Hiçbir yerle birlikte anılamayınca, yeterince anılmamış mı oldu? Bu yüzden Orhan Koçak’ın Dağlarca çözümlemesi önemli.

Kopuk Zincir’in dahası da var. ‘Bahisleri Yükseltmek’ten sonra iyi bir tamamlayıcı oldu Kopuk Zincir. Orhan Koçak’ın verimi böylece ortaya çıktı. Eksiltili yazma serüveninin sonunda gelen iki önemli kitap. Dahasını da bekleyerek, yazarını zorunlu tutar okur.

Devamını görmek için bkz.

Veysi Erdoğan, ''Yokluğun lehimi: Orhan Koçak’ın eleştiri yöntemi üzerine bir dipnot'' Sabitfikir, 20 Haziran 2012

Herakleitos, Hegel ve Marx üçgeninde geziniyor Orhan Koçak. Diyalektiğin içiyle bire bir temas kuruyor. Herakleitos’un diyalektiğiyle tartışmacı ve dönüşüme açık, Hegel’in diyalektiğiyle “oluş”a hareket alanı açan, Marx’ın diyalektiğiyle de maddenin görüntüsüne odaklanan bir bakış açısıyla yapıyor bunu. Eleştirinin devinimini, bu üç filozofun ortasından geçiriyor.

Cümlelerindeki akışkanlığa sözcüklerin çatışmasını ekliyor. “Zafer” ile “yenilgi” sözcüklerini yan yana getirmek gibi. Karşıtlıkların yüceliğine soyunmuş bir algıyla hareket ediyor çoğunlukla. Oradan hükmetmeye çalışıyor metne. Bu yaparken de metni dağıtıyor. ‘Toparlarken dağıtma’ şeklinde bir tanımlama getirebiliriz eleştiri yöntemi için. Çünkü diyalektiğin aktığı mekân, karşıtlıkların varlık durumları üzerine konumlanıyor.

Diyalektik devinimini, üzerinde düşünülen her neyse onun kendisi ve kendisi olmamasıyla sağlar. Bir aynı ve değildir. Değişim ve başkalaşım, diyalektiğin ereğidir. Herakleitos, buna “akmak” diyor. Sanırım Orhan Koçak’ın da yaptığı bu. Zihinsel atılımlarını, varlık bilgisiyle yan yana yürüterek bir oluşa geçiriyor. Tezini tersiyle çarpıştırarak. Akıtarak. Sarmal. Döne duran. Böylelikle eleştiriye durmayan ya da yerinde sayıklamayan bir alan açıyor.

Kopuk Zincir’den örneklerimi vereceğim:

“Necatigil’de Arzu ve Teknik” yazısında Necatigil’in şiiri için “hem yara izi hem de koruyucu zırh olarak kabuk” diyor ve aynı yazıda diyalektik çıtayı doruğa ulaştırarak devam ediyor: “Üzerinde giysi ama ısıtmayacak kadar ince, aldatıcı; hatırlamak ve aynı ayna unutmak, unuttuğunu hatırlamak; elde etmek ve yitirmek; hepsini, “sanki” bile bile; sessizlik ve gürültü, sessizliğin “gürültüye gitmesi”; bilmek ve “sanki” gaflet; söylenecek gibi olup da söylenememiş söz ve yine de işitilmesi, işitilecek gibi olması; yavaşlık ve telafisiz hız; sıkışma, kilitlenme ve sonunda kadın dışarı bir garip ferahlama.”

Orhan Koçak, diyalektiğin olası bütün katmanlarını önümüze döküyor bu alıntıda. Var olan bir giysi ama ince oluş, hatırlayış ve unutuş, elde etmek ve yitirmek, sessizlik ve gürültü, yavaşlık ve hız, sıkışma ve ferahlık. Dikkat edilirse Necatigil’e getirdiği tanımlama gibi bir taraftan kendine dönük, içine eğilmiş; diğer taraftan dışa hükmetmeye çalışan bir yerden çalışıyor metne. Kabuğa hem yara hem de koruyucu vasfıyla yaklaşıyor. Metnin hal ve gidişini, oluşa sürüklüyor. Bunu yaparken de zıtlıkları karşı karşıya koyuyor.

İlhan Berk için şöyle diyor: “Hem ışıklı, aydınlıktırlar, hem de ilkçağ retorikçisi Halikarnassoslu Longinus’un “Yüce Üzerine” adlı metninde değindiği “her şeyi delip geçen şimşek çakımı”nın ışımasında yoksun görünürler.” Burada iki sözcük, teziyle birlikte karşıtını anıştırır: aydınlık ve yoksunluk sözcüğü üzerinden karanlık. Yani ışımama, yani aydınlığını yayamama. Oluş, varlık durumunu tekrar diri tutar, karşıtına sahip çıkar.

“Çağıran ve uzaklaştıran bir şiirdi Ecenin’ki, uzaklaştırdığı için çağıran, vaadini hem gösterip hem geri çeken bir şiir.” Bu cümleler Ece Ayhan için. Diyalektik devinimin ana alterlerini görürüz bu cümlelerde. Koçak gene bizi kutupların yan yanalığına davet eder: çağıran ve uzaklaştıran, gösterip geri çeken. Burada olup da olmamak gibi. Akmak fiili, metnin katmanlarına sürüklüyor ve diyalektiğin dantelini örmekten yorulmuyor. Mehmet Taner şiirine uğrayıp “Tekinsiz bir ışık bu; son kertede, gelmeyişiyle, aydınlatmayışıyla iş gören” diyor. “Gelmemek” ve “aydınlatmamak” olumsuzlaması üzerinden “karanlık” ve “orada bulunma”ya diyalektik bir alan açıyor. Zıtlıkları başka bir kutuptan geçiriyor. Dağlarca’nın şiiri için kurduğu cümle: “… karşı olduğumuz şeyi kaydetmek ve ancak kaydederek hükümsüzleştirmek.” Bir şeyin olur’unu onun tersine dokunarak bir varlık kazandırmaktan bahsediyor Koçak. Bir karşı koyuş, bir kaydediş ve iki şeklin hükümsüzlüğüne temas etmek, başka türlü bir oluş mekanizması. Diyalektiğin varyasyonlarına yeni adımlar deniyor ve “akma”yı hep diri tutuyor Koçak. İzzet Yasar için “tam ölemeyen bir ölüdür” diyor ve ekliyor: “battığı, boğulduğu suyun altından yukarı bakmaya ve lanet okumaya devam eder.” Alt ve üstten akan diyalektik sirkülasyon söz konusudur bu cümlelerde. Ölememe fikrinden bir ölü yaratır ve onu boğulmak iklimine dair bilgiye çağırır Koçak. “Savaşmadan yenilmiştir” der Yasar için aynı sayfalarda. Battığı yerden yukarıya bağıran özne, oluş’un her sarmalında yer almıştır. Batmak ve yukarıya bakmak arasındaki kutup, çarpışmanın bir aradalığı gösterir.

Haydar Ergülen’e dair “özne bu imkânsız benzeyişe hem hayran kalmakta hem de bu hayranlıktan ürküp geri kaçmaktadır” der. Gene bir durumun iki kutuptan okumasını görürüz burada. Olmasını isteyip de orada bulunmamak. Diyalektiğin olası çelişkisi yine devrededir. Hakeza A. Kadir Budak için gördüğü cümle diyalektiğin direkt karnından konuşur: “bir zafer varsa eğer, mutlaka yenilginin de zaferidir bu.”

“Kahırda yücelmek” diyecek Enis Batur için. Burada “yüce“ sözcüğüne bir parantez açmak gerek. Koçak’ın eleştiri yönteminde “yüce”, bir omurgadır. Hem de vazgeçilmez bir omurga! İyi şairlerle her karşılaşmasında hissettiği budur. Metne her dalışında metnin öznesinin yapıp ettiklerini diyalektik oklarla “şahika”lara fırlatır. Gökyüzüne bırakır metnin birincilliğini. “Yüce” olanı sahibine teslim ettiği yerdir gökyüzü. Sonra aşağılara çeker. Aşağılar da önemli bir seviyedir, en az yukarı kadar. Fakat söylemini benzer olmayanın çekimine sürükler daima. Onu çemberde tutar hep, metninde gezindirir. Yorar bazen, bazen dinlendirir gibi yapar; ama her halükarda ilerlerken tökezleten bir yerde devindirir. Enis Batur için kurduğu cümle de böyledir. Bir yerde kahır diğer tarafta görkemli olanın izohipsini çıkarır gibidir. Sahibine iade edilen görkem, zıttını yaratarak ilerler. Mıknatıs yine devrededir. Kutbunu yaratarak çevrimselleşen bir yerde.

Koçak aslında hep bir Sisyphos dili yaratır metinlerinde. Yukarı çıkarır taşı ve tekrar aşağılara inmesini büyük bir hayranlıkla seyreder. Taşın diyalektik ağırlığı ya da kütlesi arasında bir merkezkaç kuvveti uygular. Merkezden dışarı taşan ya da dışardan merkeze müdahalede bulunan. Her iki durumda da iki yönlü bir basınç vardır. Koçak bu basınçlar arasında mekik dokur adeta.

Negatif olanı nötrden geçirerek pozitife dönüştürür. Süzgeçten geçirme denilebilir bu. Tartıp eksilterek yapar bunu. Bağlantıyı kopma fikri üzerinden okur. Söylemi, toplayan ama aynı zamanda bölen, dağıtan, parçalayan bir yerdendir. Sınır ile sınırsızlık arasında sözünü topal bırakan bazen de dikleştiren. Arar ama bulamaz bir eda. Belli bir belirsizlikte bırakan. Taçlandıran sonra alaşağı eden. Yürüyen lakin yürürken de durmayı da yüceleştiren.

Hal ve gidişte çapraz bağlantılar dener Koçak. Helezonik akıntılar ve cephesel yağışlar. Direkt değildir okumaları. Kaygan bir zeminde sağlam yürümek üzerine kurar dilini. Metnine sahip olmak ister ama aynı zamanda onu yetim bırakmak. “Kopuk zincir.”

Ben buna ‘yokluğun lehimi’ diyorum.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.