Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-215-4
13x19.5 cm, 136 s.
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Adam Phillips diğer kitapları
Tekeşlilik, 1997
Hep Vaat Hep Vaat, 2007
Kaçırdıklarımız, 2015
Yasak Olmayan Hazlar, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dehşetler ve Uzmanlar
Özgün adı: Terrors and Experts
Çeviri: Tuna Erdem
Yayına Hazırlayan: Bülent Somay, Orhan Koçak
Kapak Resmi: Selçuk Demirel
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 1998
3. Basım: Mayıs 2017

Dehşet daima dışarıda bırakılmanın dehşetiyse, bizi dışarıda bırakan, bilgiyi kendi alanları içine hapseden uzmanlar "dehşet" konusunda uzman olabilirler mi? Birer uzman olan psikanalistler, bize dehşetlerimizden kurtulmamız için yardımcı olurken, kendileri de uzmanlıklarıyla o dehşetleri yeniden yaratmıyorlar mı?

Adam Phillips, psikanalizi bir yandan kurumsal, toplumla uyum sağlamayı hedefleyen yönüyle, bir yandan da altüst edici, dönüştürücü kimliğiyle değerlendirerek, iki ayrı Freud sunuyor bize: Birincisi her şeyin bilinebileceğine, bilginin bizi ruhsal bozukluklarımızdan arındıracağına iman eden Aydınlanmacı Freud, diğeri ise "bilme" fetişizminin yeni bir kölelik ve ruhsal bozukluk biçimi olduğunu kavrayan, psikanalizin bize ancak öykülerimizi doğru dürüst anlatmakta yardımcı olabileceğini düşünen Freud-sonrası Freud...

İÇİNDEKİLER
Teşekkür
Önsöz
Dehşetler ve Uzmanlar: Giriş
1. Otoriteler
2. Semptomlar
3. Korkular
4. Rüyalar
5. Cinsiyetler
6. Zihinler
Kaynakça
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 11-17

Iris Murdoch, herhangi bir filozofun çalışmalarını anlayabilmemiz için kendimize onun neden korktuğunu sormamız gerektiğini söylemişti. Bir psikanalistin gerek pratisyen gerek yazar olarak çalışmalarını anlayabilmek için kendimize onun neyi sevdiğini sormamız gerekir. Çünkü psikanaliz, ayrı tutmayı tercih ettiğimiz ama Freud'un ayrıştırılamaz olduğunu keşfettiği iki kavramla, aşkla ve kabul edilemez olanla ilgilenir. Eğer sahte bir görkem bahşetmeden psikanalizden bir skandalmişçesine söz etmek mümkünse, bunun en basit yolu, Freud'un aşkın, dışlaması gereken her şeyle sinsice akraba olduğunu keşfettiğini söylemektir. Başka türlü söylemek gerekirse –ki edebiyatın büyük kısmı bu başka türlü söyleyişlerdir– aşkın uzmanı yoktur. Ve aşk başka pek çok şeyin yanı sıra, dehşettir.

Freud'a göre ilk aşklarımız hem yasaklayıcı hem de yasaktır. Ebeveynlerimiz (ya da bize bakan kişiler) bizi açlık, soğuk, terk edilmenin yıkımları gibi çocukluğun olağan felaketlerinden korumalı ve aynı zamanda onlara karşı beslediğimiz cinsel arzuyu sınırlandırmalıdır. Oidipus kompleksinin mantığı gereğince hayatta kalmayı başaran kişi, hüsran yoluyla bir âşığa dönüşecektir. Dünyanın haşinliği ile içgüdülerinin acilliği arasında sıkışıp kalan çocuk, doğduğu andan itibaren dehşete kapılmaya hazırdır. Psikanaliz, insan olmanın başa çıkılamaz bir yönü bulunduğunu ve insanı insan yapanın tam da bu olduğunu iddia eder. Bebeğin öfkesi, çocuğun huysuzlukları ya da fobileri, yeniyetme mahcubiyetinin paniği: Şeytani olan her şey, yabancı anlamların ruhumuzu ele geçirişi, evde başlar. Korku daima akrabamızdır.

Çocuk hüsrana tahammül etmeyi, yetişkin ise etmemeyi öğrenmek zorundadır. (Bu sırayı takip etmek şarttır.) Ancak psikanalitik bakış açısından arzu ile yasak, cinsellik ile ele geçirilemez arasında kaçınılmaz bir yakınlık vardır. Haz, kendi kendinin cezasıdır. Psikanaliz, kendi kendimize fazla geldiğimiz öyküsüyle başlar. Yani bir anlamda duygularımızın aşırılığından, arzunun olanaksızlığından dehşete düşeriz. Ve bizi uzmanların kucağına iten de hep dehşet olmuştur. Philip Larkin'in "Days" (Günler) şiirinde yazdığı gibi dehşet, "Papazla doktoru getirir / uzun paltolarıyla / tarlaları aşarak". Tıp ve din gibi psikanaliz de paniği anlama dönüştürür. Korkuyu ilginçleştirerek dayanılabilir hale getirir. Dahası bunu en sıradan yöntemle, konuşma yoluyla yapar. Freud'un hâlâ yeniliğinden bir şey yitirmemiş olan bu tedavisi, "başkaları bunun için vardır, fark yaratmak için," demektedir. Konuşmak, olaylara başka türlü bakmamızı sağlar. Başka bir deyişle Freud, temel bir soruyu hiçbir zaman gözden kaçırmamıştır: İnsanlar ne işe yarar? Dolayısıyla, psikanalistte insanın ihtiyaç duyabileceği ya da kullanabileceği ne vardır? Uzmanlarla ilişkimiz, ihtiyaç duyma biçimimizin tablosudur. İnsanlar uzmanlara başvurup onlara inandıklarında ne yapmakta, neye kalkışmaktadırlar? Ya da daha önemlisi insanlar, kavramın tüm çapraşık tarihini yüklenerek kendilerini bir uzman olarak görmeye başladıklarında ne yapmakta, neye kalkışmaktadırlar? Oxford İngilizce Sözlüğü "uzman"ın iki anlamı olduğunu söyler. Hem "denenmiş, deneyimle kendini kanıtlamış... otorite, mütehassıs," demektir hem de "ilişkisi olmayan, ...dan mahrum, ...dan özgür". Freud bu tür çift anlamlı kelimelerin bizim için ne işler başardığını göstermiştir.

Bu kitap psikanalistlerin ne (veya neyin) uzmanı oldukları sorusunu ele alıyor. Çocukluk uzmanı mı, cinsellik uzmanı mı, aşk, gelişme, rüya, sanat, bilinçdışı ya da mutsuzluk uzmanı mı, nasıl yaşanmalı ve kim olunmalı uzmanı mı? Ayrıca Freud'un bilinçdışı kavramının, uzmanlık kavramına, psikanaliz dahil herhangi bir konuda yetkin ve yeterli olma fikrine neler yaptığını irdeliyor. Freud, bilinçdışını ve rüya-çalışmasını tanımlayarak, uzmana –her konudaki uzmana– yeni bir tartışma alanı, yeni bir iş ortağı ve tabii ki yeni bir dehşet kaynağı sundu. Eğer Freud'un öne sürdüğü gibi kendi evimizin efendisi değilsek, kendimiz için ne tür taleplerde bulunabiliriz? Ne yaptığımızı nasıl bilebiliriz? Psikanalitik bakış açısından insan, sadece söz veren bir hayvan değil, aynı zamanda sözlerini tutmamaktan kendini alıkoyamayan hayvandır da.

Günümüzde, çocuk yetiştirmek başta olmak üzere, yas tutmaktan âşık olmaya kadar her şey gitgide bir uzmanlık alanına dönüşüyorsa, eğer uzmanlık çağında yaşıyorsak, o zaman psikanaliz, bu otorite arayışı projesine topyekûn bir eleştiri sunabilir. Uzmanlık adını verdiğimiz şeye aslında neyin tabi olduğunu ayrıştırmamıza ve elbette uzmanlığın alternatiflerinin ne olabileceğini görmemize yardım edebilir. (Eğer şiir formlarını öğrenip şiir okumak kişiyi şair yapmaya yetmiyorsa, ne yetebilir? Bir kalp uzmanına duyduğum ihtiyaç ile bir filozofa duyduğum ihtiyaç aynı değildir.) Bu kitapta psikanalist, başka şeylerin yanı sıra uzmanlığın ironilerinin simgesi, yetkinlik bulmacalarının timsalidir. Psikanalizin de gösterebileceği gibi, hayran olunacak ya da gıpta edilecek bir beceriye sahip olmakla insanlara hükmetme isteği arasında işlevsel bir fark vardır. Bütün kültürlerde yetenek bir silah olarak algılanmaz. Bir şeyleri yapmanın alışılmamış yolları, şüpheleri dağıtmak için sadece üstünlük iddiasını gerekli kılar.

"Bir uzmanlar sınıfı," der filozof John Dewey, "her zaman kamu çıkarlarından öylesine yalıtılmıştır ki, özel bilgiyle donatılmış bir sınıfa dönüşür. Bu da, toplumsal konular söz konusu olduğunda bilgi bile sayılamaz." Psikanalitik bakış açısından, özel bilgi diye bir şey yoktur; sadece gizlenmiş bilgi vardır. (Batınî psikanaliz terimlerde çelişkiden başka bir şey değildir.) Psikanalistin bildiği tek bir şey varsa, o da kimi özel hayat biçimlerinin yol açtığı acıdır. Nitekim semptomlar özel bilgi biçimleri, özel ilgi alanlarının ifadesidirler. Psikanaliz, hem özeli sosyale dönüştürebilir, hem de anti-sosyali yorumlanabilir hale getirebilir. Aynı zamanda özel kavramını neye karşı korunmak için kullandığımızı merak etmemizi sağlayabilir.

Bu kitabın her bir bölümünün farklı bir perspektiften ortaya koymaya çalıştığı gibi psikanaliz, yetkinlik çeşitlemelerimizi ve profesyonel kimlik nosyonlarımızı radikal biçimde ters yüz eder. (Rüyalar hiç profesyonel değildirler.) Ve kuşkusuz aktarımı çözümlemek, insanın inanma ihtiyacını, uzmanlara özlemini çözümlemektir. Düşen koşucuları ya da komik bulmadığımız komedyenleri kutlamayız. Batı demokrasilerinde politikacılar, tereddüt etme kapasiteleri, çelişkili görüşleri bir arada barındırma hevesleri, fikir değiştirme kabiliyetleri ya da rakiplerinin bakış açısını destekleme heyecanları yüzünden seçilmezler. Psikanaliz bize bu durumun farkına varmamızı ve neden böyle olduğunu merak etmemizi sağlayacak dili sunar, dolayısıyla "Bir analisti iyi analist yapan nedir?" sorusunu sormamıza olanak yaratır. Freud'un hem dalaşıp hem de yeşerttiği uzmanlık mitinin bir parçası da, kabul gören ya da geçerli eğitimi alan kişilerin, eğitildikleri alandan daha geniş bir alanda söz sahibi oldukları inancıdır. (Bir şeyi kitabına uygun yapmak, farklı biçimde yapmamanın yoludur.) Bir kulübe üye olmak, kişinin iyiliği ya da kurnazlığı hakkında hiçbir bilgi vermez. Psikanalistlerin Freud'a, kuramlarına ve eğitim kurumlarına yönelik aktarımları ket vurucu olmuştur ve artık Freud öncesi terimlerle söylemek gerekirse bir şaka olmaktan çıkmıştır. (İronik olduğunu iddia etmek, haksızlık olur.) Psikanalistler kendilerini ve profesyonelliklerini çok fazla ciddiye almaktadırlar, oysa kendi kuramlarının onları şüphelenmeye itmesi gerekirdi. Owen Chadwick, Kardinal Newman hakkında şöyle yazar: "Makamı kabulünde tevazusundan hiçbir şey yitirmedi." Kimseye makam kazandırmayan bilinçdışı, tevazuun sürekli (ve dünyevi) bir anımsatıcısı olmalıdır.

Bence her kim bir ücret karşılığında, insanlarla nasıl yaşamak istedikleri üzerine konuşurken Freud'un aktarım, bilinçdışı ve rüya-çalışması kavramlarını kullanıyorsa, ona psikanalist denir. Psikanaliz eğitiminin varlığı –ki psikanalizin ilk ortaya çıktığı ve en yaratıcı olduğu dönemde böyle bir eğitim yoktu– ve psikanalistlerin örgütlenme yöntemleri, "Psikanaliz nedir?" ya da daha doğrusu "Psikanaliz neye benzer?" sorusunu gündeme getirir. Tıbba mı, müziğe mi, dostluğa mı, kabule mi, meteorolojiye mi, ebeveynliğe mi, tahmin yürütmeye mi? Ve elbette "Öğrenmek ne demektir?" sorusunu da gündeme getirir. Psikanaliz, bütün bu soruları geleneklerin bugüne kadar izin verdiğinden daha ilginç, daha eğlenceli hale getirebilir. Örneğin bir psikanalist, ne yaptığını bilmemeyi ve yine de yapmaya devam etmeyi öğrenmek zorundadır.

Buna rağmen psikanaliz, Wordsworth'ün The Prelude (Prelüd) adlı yapıtındaki ünlü pasajında "iktidar kaybıyla satın alınan bilgi" diye adlandırdığı şeyin paradigmasına dönüşme riskini de içinde taşır ve kuşkusuz buradaki kullanımıyla iktidar, baskıdan ziyade ilhama akrabadır. Hepimizin bildiği gibi psikanaliz, son derece pahalı bir bilgidir. Her anlamda büyük bir maliyeti bulunduğundan kendi seçkinciliğini besler. Ve seçkincilik ile bir zamanlar ruh sağlığı adı verilen, oysa iyi yaşamak denmesi gereken kavramlar birbirlerini tamamen dışlarlar.

Psikanalistlerin, Freud'un sözde "yeni bilim"inin ilk yıllarında, prestijli tıp bilimiyle müttefik olma çabalarıyla başlayan seçkinciliklerinin, asimilasyon kaygısına karşı bir tepki olduğunu düşünüyorum. Başta soru, "Freud'un icat ettiği psikanaliz, mevcut çağdaş tıbbi uzmanlıklarla nasıl bağdaşabilir?" idi. Sonradan, belki de daha korkutucu bir soru baş gösterdi: "Nazizm'den kaçan psikanalistler, yerleştikleri yeni ülkelerinde kendilerine nasıl yer edinecekler?" Psikanaliz, insanların içinde yaşadıkları kültürlerle daima ters düştükleri yolları ortaya çıkarıyorken bu mülteciler, nasıl olup da meşruiyet kazanacaklar? Freud kısa zamanda düz anlamıyla gerçeğe dönüşen bir şey keşfetmişti: Tüm insanlar takma adlarla yaşarlar. Anlaşılabilir nedenlerle bu ilk analistlerin saygınlığa direnmesi çok zordu. Yine de psikanalizin, tanımı gereği, mevcut ahlaki söz dağarcıklarıyla çeliştiği de ortadaydı. Ne de olsa bilinçdışı bizim uyum sağlamadan katılan yönümüzün tanımıydı.

Psikanalizin dili çarçabuk, uyuşması mümkün olmayan o eskimiş "irade" diliyle karıştırıldı (ve hâlâ karıştırılmakta). Oysa bilinçdışı söz konusu oldu mu, deneyemezsin, çabalayamazsın, kendini serbest çağrışım yapmaya ya da dilinin sürçmesini sağlamaya zorlayamazsın, rüyalarını planlayamazsın. Ancak bu iki dili birbirine bulaştırmak her psikanaliz çeşitlemesini aleni bir ahlaki emre dönüştürür: iyi olmaya çalış (Klein), kendiliğinden olmaya çalış (Winnicott), kendini şaşırtmaya çalış (Lacan). Eğer bilinçdışı uyumsuz olanın tanımıysa, neden psikanalizin de uyumsuz ve kendi başına buyruk türlerine tahammül etmekte bu kadar zorlanıyoruz? Psikanalitik grupların bölünmesinin bir sorun olarak algılanması saçma: Psikanalist tanımı gereği, muhalif seslere kulak kabartan kişidir. Gelgelelim, psikanalistin bu seslere ancak tepeden bakabilen bir kişiye dönüşmesi riski vardır. Psikanalistler insanların nasıl yaşamaları gerektiği konusunda uzmanlara dönüştükleri sürece, yani bir çeşit guru, resmi ya da gayri resmi herhangi bir tür uzman oldukları sürece, boyun eğmiş olurlar. Psikanalist, yetkinliğini ancak kendi otoritesine karşı koyduğu sürece devam ettirebilen profesyoneldir. Freud'un tanımladığı biçimiyle bilinçdışı, guruların ölüm ilanından başka bir şey değildir.

Psikanalistler insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini söyleyemeseler de, onların kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlamak zorundadırlar, bunu çoğu zaman beklenmedik yollara başvurarak yapsalar bile. (Gelişmeyi tespit edecek konumda olan yalnızca hastadır.) Başka bir deyişle psikanaliz, o kendisinden en beklenmeyecek şeye, ilgi çekici bir hedonizme dönüşmek durumundadır. Ancak psikanaliz, fazlasıyla ihtiyaç duyduğu ve hem psikanalize parası yetenlerin hem de yetmeyenlerin psikanaliz kurumunun devam etmeye değer olup olmadığına karar vermesine olanak tanıyacak toplumsal sorgulama ve zeki saldırılarla daha yeni yeni karşılaşmaktadır. Hiç kimsenin psikanalize ihtiyacı yoktur ama kimilerimiz psikanaliz isteyebilir. Kuram ve uygulaması ile psikanaliz, önemliymiş gibi görünmeyi bırakıp, kendini daha ilginç kılmaya yoğunlaşmalıdır. (Önemlilik hiçbir şeyin ilacı olamaz.) Profesyonel literatürü okuyan biri, asıl önemli olanın psikanalizin konusu değil de kendisi olduğunu sanır. Hiç kimse psikanalizin geleceği konusunda kafa yormamalıdır. Asıl, bizim için en önemli şeyleri, en çok neden ve ne için acı çektiğimizi, neden ve nasıl haz aldığımızı ifade edecek dili bulmak için kafa yormalıyız. Kimi zaman, kimileri için bu dil psikanaliz olabilir. Neyse ki böyle düşünmeyenlerin sayısı da hayli kabarıktır; hiçbir dil cehaletimizi tekeline alamaz.

Bu kitabın da göstermeye çalıştığı gibi psikanaliz, bize cehaletimizin anlamını –yüceliğini– çoğu zaman ne dediğimizi bilmediğimizi öğretir. (Bu da şeytani olanı tanımlamanın başka bir yoludur: sözüm bana rağmen, benim bağımdır; hep söylemeye razı olduğumdan daha fazlasını söylerim.) Ne kadar bilimsel araştırma yaparsak yapalım, sözcüklerimizin dik başlılığını yola getiremeyeceğiz, aykırılığın yaygarası hiç dinmeyecek. Psikanalistler de belirsizliğin düşmanlarına karşı koymak için son derece elverişli bir konumda duruyorlar. Ancak psikanalistler birbirleriyle çok fazla vakit geçirmeye başlayınca, psikanalize inanmaya, dini bir kültün üyesiymişçesine bilgiççe konuşmaya başlıyorlar. Gören de bir şeyleri anladıklarını sanır. Kısacası tek yaptıklarının öyküler hakkında öyküler anlatmak olduğunu ve her öykünün, sayısını bilemeyeceğimiz kadar çok olası yorumu bulunduğunu unutuverirler. Harita ayaklarının altındaki toprağa dönüşür ve haritalar daima topraktan daha küçüktür. Psikanalistler kurmacanın büyüsüne ve sözcüklerden çıkartılacak hisselere karşı tetikte olmalıdırlar. Oysa onlar hep, akla yakın yorumlar silsilesinin, "ne, ne zaman söylenmelidir"in uzmanı olmanın cazibesine kapılırlar. Bilinçdışına hitabet dersleri vermek beyhude bir çabadır. Psikanaliz yeni görgü kurallarının ve taze saygınlık biçimlerinin ticaretini yaptığı sürece, radikal mirasına, kişilerin ister istemez kendileriyle deneylere giriştikleri bir konuşma biçimi olma mirasına ihanet eder. Psikanaliz, hem yatıştırıp hem de tedirgin etme kapasitesini ve biri olmadan diğerinin olamayacağı modern kavrayışını kaybettiği anda, ya zorlama bir radikalizme ya da eski itaatkârlıkları öğrenmenin yeni bir biçimine dönüşür. Freud'un hitap ettiği, itaatkârlığın kurnazlığıydı ne de olsa. Psikanaliz kişisel üsluba giden yol olamıyorsa, özel söz dağarcığıyla insanları hipnotize etmekten başka bir şey yapmıyor demektir.

Psikanalist ve hastası denilegelen kişinin ortak bir projesi vardır. Yani psikanalist kendisine "İyi bir analist olabiliyor muyum?" (Yeterince sıra dışı mıyım? Yeterince ortodoks muyum? Doğru sözü söyledim mi?") diye sormak yerine "Ben ne tür bir insan olmak istiyorum?" diye sormalıdır. İlk soruya cevap verecek yığınla insan bulunabilir. İkinci sorunun ise, dehşetleri olabilir ama uzmanları yoktur.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Leyla İpekçi , “Korkunun Uzmanları”, Virgül, Sayı 14, Mayıs 1999

Dayaktan korkan çocuk, buluğ çağına geldiğinde ilk kalıcı endişelerini de taşımaya başlar. Çocuğun dayaktan korkması bir tepkidir ve büyüdükten sonra da benzer koşullarda kendini tekrar ederek var olmaya devam eder. Freud'un tespit ettiği gibi ilk deneyimlerimize verdiğimiz tepkiler kalıcıdır. Çocuğun, küçük yaştaki korkusu, kendisi farkına varmasa da, dayaktan değil, dayağı atan kişidendir. Yaşı ilerledikçe korkularının üzerini pek çok kaygıyla örtecektir. Korku, ilk korkusu, kaygıdan çok önce gelmiş ve daha derinlere yerleşerek kendini izlemiştir.

Yetişkin olduğunda, nereden kaynaklandığı belirsiz görünen kaygılarını korkuya dönüştürebilirse, ancak o zaman korkusunun altında yatana ulaşabilecektir. Adam Phillips, Dehşetler ve Uzmanlar adlı kitabında, "psikanalizin amaçlarından biri kaygıyı korkuya dönüştürmektir" diyor. "Egonun kaygı yoluyla kendi kendisinden gizlemeyi başardığı nesnesini bulup açığa çıkarmaktır. Korku gerçekliğin ta kendisidir, bu da bilme kapasitesiyle sarmalanmış güven içindeki bir insan öznesinin varolduğu anlamına gelir. Oysa kaygı, korkunç bir kuşkuculuk, meşum beklentilerle dolu bir bilinmezliktir. Korkunun nesnesi, kaygının ise ele geçirilemez bir mekânı vardır."

"Korkutucu bir deneyim ve onun olası tekrarlarıyla başa çıkmak için sık sık bu tekrarı tamamlayan başka bir tekrara başvuruyor oluşumuz"a değinen Phillips, korkuyu bu anlamda bir inanç eylemi olarak niteliyor. Freud'dan da yola çıkarak şu saptamayı yapıyor:

"Çocuk bir hoşnutsuzluk deneyimi yaşar ve sonra da bunun tekrarlanacağını varsayar. Korktuğumuzda geleceğin geçmişe benzeyeceğini varsayar ve geçmişin nasıl bir şey olduğunu bildiğimize inanır, biliyormuş gibi davranırız." Phillips, "neden korktuğunu bilmek, daima geçmişte yaşayabilmenin en iyi yoludur" der. "Korku hallerinde bilinen veya sezilen gelecek, geçmişin olasılıklar repertuarıdır. Korkunun öznesi, geçmişteki gelecektir. Korku anında, hayali gelecek ile geçmiş hoşnutsuzluklar birleşir."

Gerçekten de neden ve kimden korktuğunu bilmek, insanı her daim geçmişe sürükler, insan geçmişi, şimdiki zamanda yaşamaya başlar ve benliğinde bir "zaman kayması" oluşur. Geleceğinin, geçmişinden ibaret olduğuna inanır... Haksız yere dayak yemeye devam eden çocuk, dayağın ne zaman geleceğini bilmez. Çünkü onun da geleceğinin belirsizliği geçmişindeki "kötü kader"de yatmaktadır. Bu onun için adeta kesindir. Şimdiden olup bitmiştir.

Peki bu şimdiden geleceği kesin görünen dayak ne zaman gelecektir? Ya bir sonraki? Madem ortada işlenmiş bir suç yoktur, dayaklar neye göre gelecektir? En kötüsü de, dayağın hiç umulmadık bir anda geleceğini bilmektir. Çünkü bu hak edilmeyen bir dayaktır...

İşte o zaman kaygılar başlar. Phillips'in dediği gibi, "kaygı, korkuya karşı bir savunma, neden korktuğumuzu bilmeyi reddetmektir." Kaygıları ağır basan çocuk da bunu reddedebilir. Ve itiraf etmesi yıllar sürebilir. Phillips'e göre, "savunmacı çocuk egosunun amacı korkuyu kaygıya dönüştürmek, korkuyu nesnesinden ayırmaktır. Psikanalitik yorumun amacı ise kaygıyı korkuya dönüştürmek, korkunun nesnesini bulmaktır."

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.