Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-159-1
13x19.5 cm, 130 s.
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Adam Phillips diğer kitapları
Dehşetler ve Uzmanlar, 1998
Hep Vaat Hep Vaat, 2007
Kaçırdıklarımız, 2015
Yasak Olmayan Hazlar, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tekeşlilik
Sadakat ve İhanet Üzerine Aforizmalar
Özgün adı: Monogamy
Çeviri: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Ezgi Keskinsoy
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 1997
4. Basım: Nisan 2017

"İki kişiden ancak arkadaş olur; çift üç kişiden oluşur." Hepimiz, en azından büyük çoğunluğumuz, bir aile içine doğuyor, ilk eğitimimizi, insan olma eğitimimizi, orada alıp orada büyüyoruz; bunun ardından, bir sonraki kuşağı yetiştirmek üzere kendimiz de bir aile "kuruyoruz". Bu asırlardır bitmeyen tekrarın temelinde yatan esas kurum "tekeşlilik".

Edebiyatımızı, şarkılarımızı, felsefemizi ve hatta politik düşüncemizi belirleyen temel kavramların hepsi, aslında tekeşlilik tarafından içeriliyor: Sevgi, ihanet, sadakat, saygı, kıskançlık, bağlılık, arzu, yalan, kural, ev, ceza, özgürlük, ahlak, merak, görev, suç, özgürlük; aklınıza daha ne gelirse.

Adam Phillips ciddi, psikanalitik bir yaklaşımla alaycı, denemeci bir yaklaşımı birleştiriyor tekeşliliğe bakarken. "Dışlama" üzerine kurulmuş gibi görünen bu yapının aslında daima kendisinden başka şeyleri içereceğini, sadakatin ihanete, bağlılığın sadakatsizliğe durmadan dönüşeceğini, ve tanımı gereği "iki kişilik" bir kurum olan tekeşliliğin ebedi bir "üçüncü" olmadan yapamayacağını söylüyor.

OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 7

Son zamanlarda aile değerleri üzerine –evlenme ve boşanma oranları üzerine– sürdürülen tartışmalar, aslında tekeşlilik üzerine tartışmalardır. İnsanları bir arada tutan şeyin ne olduğu konusunda ve neden bir arada kalmaları gerektiği konusunda tartışmalardır bunlar. İnsanların önemli zevklerin hangileri olduğuna nasıl karar verecekleri konusunda tartışmalardır. Eğer zevk için değilse niçin bir aradadırlar ki çiftler? Ve eğer zevk önemli değilse, önemli olan ne? İşte tekeşliliğin sorununun bu olduğu söylenebilir.

Şurası kesin: Tekeşlilik hakkında konuşmak, önemli olabilecek hemen hemen her şey hakkında konuşmak demektir. Dürüstlük, cinayet, şefkat, güvenlik, tercih, intikam, arzu, bağlılık, yalan, risk, görev, çocuklar, heyecan, suçlama, aşk, vaat, ilgi, merak, kıskançlık, hukuk, suç, vecd, ahlak, ceza, para, güven, haset, huzur, yalnızlık, ev, aşağılanma, saygı, uzlaşma, kurallar, süreklilik, gizlilik, şans, anlayış, ihanet, mahremiyet, teselli, özgürlük, görünüş, intihar ve tabii ki, aile. Tekeşlilik başka birçok şeyin yanı sıra tüm bunlarla ilgili olmakla kalmaz; ne zaman tekeşlilik hakkında bir şeyler söylemeye kalksak, tüm bu konulara da değinmeden edemeyiz. Tekeşlilik bir nevi ahlaki bağlantı noktasıdır; takıntılarımızı gözetleyebildiğimiz bir anahtar deliği.

Bazılarımız için –belki talihli olanlarımız, ya da en azından varlıklı olanlarımız için– tekeşlilik tek ciddi felsefi meseledir. O nedenle bu kitap, biz kelimesi üzerine bir irdeleme.

Devamını görmek için bkz.

s. 9-17

1.

Herkes tekeşliliğe inanmaz, ama herkes inanıyormuş gibi yaşar. Herkes bağlılık ya da sadakat tehlikeye girdiğinde yalan söylediğinin ya da gerçeği söylemek istediğinin farkındadır. Herkes kendini ihanet ediyormuş ya da ihanete uğruyormuş gibi hisseder. Herkes kıskanır ya da kendini suçlu hisseder ve sonunda tercihinin acısını çeker. Cinsel kıskançlığı hiç yaşamıyormuş gibi görünen mutlu azınlık ise ya bundan ötürü hayrete düşer ya da böbürlenir. Hiç kimse dışarıda bırakılmışlık duygusunun dışında bırakılmamıştır. Herkes kendinden esirgenen şey konusunda saplantılıdır. Başka bir deyişle, tekeşliliğe inanmak, tanrıya inanmaktan pek farklı değildir.

2.

Bir oyunun kurallarını bir kere öğrenince, artık kendi performansımızı düşünmeye başlayabiliriz; oyunun kendisiyle ilgili bir kaygı duymamıza gerek kalmaz. Bazı şeyleri veri olarak alırız, ki geri kalanları da başka bir şey olarak alabilelim.

Tekeşliliği veri aldığımız, onu kural kabul ettiğimiz için böylesine bir sorundur sadakatsizlik. Belki de sadakatsizliği veri almalıyız, onu taciz olmadan, rahatlıkla varsaymalıyız. O zaman tekeşlilik hakkında düşünebiliriz artık.

3.

Tıpkı tekeşliler gibi kendilerini daha iyi bir hayata gönülden adamış olan çokeşliler de birer idealisttir. İkisini de umut altüst eder, teminattan dehşete kapılırlar, kendi zevklerine hayrandırlar. Onları birbirinin karşısına dikmekte acele etmeyelim. En iyi hallerinde, ikisi de sinizmin düşmanıdır. İnsanın hevesini kıran siniklerdir, çünkü daima hayal kırıklıklarına öncelik tanırlar.

4.

Sadakatsizlik, cinsellik dramıyla ilgili olduğu kadar hakikati söyleme dramıyla da ilgilidir. Hakikati düşünmemizin, dürüstlükle iyiliğin çeliştiğini fark etmemizin tek nedeni cinselliktir.

Başarılı yalan, sinir bozucu bir özgürlük yaratır. Bize, ne yaptığımızı kimsenin bilmemesinin mümkün olduğunu gösterir. Başarısız yalan –yakalanma isteği– kelimelerle neler yapabileceğimizden korktuğumuzu açığa çıkarır. Başka bir deyişle, yalan, bir takım olasılıkları el altında tutma yolundan ziyade, bu olasılıkların ne olduğunu keşfetmenin yoludur. Sadakatsizlikten korkmak, dilden korkmaktır.

5.

Çift olmak bir gösteri sanatıdır. Ama insanlar birlikte ne yapacaklarını nasıl öğrenirler? Nasıl, bir kez daha, umumun içinde sürekli bir arada, birbirlerinin utancının bekçisi olarak rollerini oynarlar? Adımları nereden öğrenirler?

Güzel görünen çiftlerin güven, hatta ilham verici olabilecekleri yer burasıdır işte. Kendilerinin başına da sık sık geldiği gibi, biz de onların güzellikleri tarafından pusuya düşürülürüz, kısacık bir süre için de olsa, onlarla suç ortaklığı yapar, onlar gibi utanmaz oluruz. Saklayacak hiçbir şeyimiz olmaz. Güzel görünüş, depresyona karşı en iyi kültürel ilacımızdır. Gösterinin devam etmesini sağlar.

6.

Hayatımızın en başında, varkalma uğraşı bizi tekeşliliğe benzer bir şeyin içine sokar. Büyümemiz ise sadakatsizliğe benzer bir şeyin içine (anne ve babamıza meydan okuruz, onlara ihanet ederiz, onları hayal kırıklığına uğratırız). Bu yüzden, tekeşlilik üzerine düşündüğümüzde hâlâ çocukmuşuz, hiç yetişkin olmamışız gibi düşünürüz. Yetişkinlerin tekeşlilik hakkında ne düşündüklerini bilmeyiz.

7.

Kendimizin belirli versiyonlarını başka insanların zihinlerinde tutmak için çok uğraşırız; tabii ki daha az çekici olan bazı versiyonlarımızın başkalarının zihnine girmemesi için de. Ama gene de karşılaştığımız herkes, biz beğenelim beğenmeyelim, bizi icat eder. Gerçekten de, bizi başka insanların varolduğuna, bizden ne kadar farklı olduğuna en fazla ikna eden şey, onlara söylediklerimizden çıkarsadıklarıdır. Hikâyelerimiz ağızdan ağıza dolaştıkça tanınmaz olur.

Yanlış tanıtılmak, kabul edemediğimiz bir versiyonumuzun –bir icadın– bize sunulmasından başka bir şey değildir. Ancak, başkalarının bizi kendilerince icat etmesi, bu kadar çok farklı görünümümüzün olması, gözümüzü korkutur. Deli gibi bu sayıyı azaltmaya, aslında kim olduğumuzun hikâyesini dolaşımda tutmaya çalışırız. Bu bizi, belki de her şeyden daha fazla, özel bir tek eşin kollarına atar. Tekeşlilik kendimizin versiyonlarının sayısını minimumda tumanın yollarından biridir. Ve tabii kendimizi bazı versiyonların diğerlerinden daha hakiki olduğuna, bazılarının gerçekten özel olduğuna inandırmanın yolu.

8.

Yaşayabileceğimiz tek gelenek, şimdiki andır. Gene de hayatlarımızın çoğunu hevesle, değişeceğimizi umarak, bir şeylerin beklentisiyle geçiririz – bir yandan da bunun olmasını engellemek için elimizden geleni yaparız. Kendimizi gerçekten gevşemiş, doğru dürüst rahat hissettiğimiz tek zamanın geçiş dönemleri olması bundandır işte; zamanın işin içine katılmasına o zaman izin veririz.

Sadakatsizlik, değişime verdiğimiz bir başka addır; bir inanç değişikliğine, bilebileceğimiz tek değişime. Kendimize olan sadakatsizliğimizle besleniriz.

9.

Sadakatsizlik etmenin en güç olduğu kişiler, insanın anne-babasıdır. Tekeşliliği, yani başka bir çift bulma yeteneğimizi, böylesine olağanüstü bir başarı kılan da budur. Olağanüstü bir başarı, ya da aynısından biraz daha...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Salim Şahin, “Tekeşlilik”, Virgül, Sayı 2, Kasım 1997

Son yıllarda istatistik, demografi gibi sosyolojinin alt dallarının en gözde araştırma alanlarından birinin de aile kurumu olduğu söylenebilir. Evlenme-boşanma oranları gibi istatistiki bilgilerin, bazı eğilimler ya da kestirilebilir sonuçlar ortaya çıkarabileceği de düşünülür hatta. Ama, bu tür araştırmaların göz ardı ettiği ya da daha doğrusu açıklanan vargıların "bilimselliğinden" kuşkulanmamıza yol açması gereken bir boyut daha var; bireysel alanın ve bireylerarası ilişkilerin psikolojisi. Phillips’e göre, "şurası kesin: Tekeşlilik hakkında konuşmak, önemli olabilecek hemen hemen her şey hakkında konuşmak demektir." Dürüstlük'ten görev'e, arzu'dan aşk'a, gizlilik'ten ihanet'e, suç'dan ceza'ya kadar pek çok etik, psikolojik ve sosyal kavramı kadın erkek ilişkisindeki anlamlarıyla ele alan kitap, kısalı uzunlu aforizmalar biçiminde yazılmış. Okumayı da kolaylaştıran bu biçimin arkasında tekeşliliğin psikanalitik çözümlemesi bulunuyor.

Tekeşliliğe inanmak Tanrı'ya inanmak gibi bir şeyse, Tanrı'nın öldüğünün çoktan beridir ilan edildiğini hatırlayacağımızdan olsa gerek, belki de sadakatsizliği veri alarak tekeşlilik hakkında düşünebiliriz, diyor A. Phillips. Tekeşlilik veri alındığında ise, sadakat gibi tanımı epey güç bir sorunla karşılaşılırdı tabii ki. Bir de, kişinin kendisini beslediği, kendisine karşı olan türden bir sadakatsizlikten söz eder. Ama, kişi kendine çok fazla ihanet etmez çünkü asla kaçamayacağı kendi içinde gelişen ölü bir gövde de vardır.

Modern toplum içindeki bireyin, iletişim teknolojilerinin harika (!) aletlerinin çok da işe yaramadığı, ama asıl, dil işaret etmesi gereken kendi nesnesinden dolaysızca koptuğu için, yalana ya da doğru-olmayana sığınarak iletişim kurmaya çabaladığı koşullardaki tekeşliliği, yine benzer bir handikapla karşılaşır; yalan söylemek. Adam Phillips, "sadakatsizlikten korkmak, dilden korkmaktır" der.

Zenginler mi, yoksullar mı tekeşliliğe daha uygundur? Arzu mu, taklit mi kolay? Dostlar mı, sevgililer mi daha çok şey paylaşır? Tekeşlilik gerçekçilik mi, hayalcilik mi? Eğer seçmek zorundaysam ne kaybedeceğim? Sevgilim mi yoksa yaşlılık ve ölüm arkadaşım mı? İhanet, dans etmek değil mi? Sevgilim eşimden çok daha sadık değil mi? Bu ve benzeri pek çok soruyu Adam Phillips, bazen tuhaf bazen de acımasız bile olsa yanıtlar. Okursanız, hep düşünmeye devam edeceksiniz.

Devamını görmek için bkz.

İsmail H. Demirdöven , “Tekeşlilik üzerine aforizmatik metinler”, Cumhuriyet Kitap Eki, 14 Ekim 2004

Adam Philips'in, (…) güncel "zina" tartışmaları nedeniyle sıcağı sıcağına gündeme getirilmesi gerekli olan kitabı Tekeşlilik; bugün yaşanan ("modern") evlilik ilişkisini aforizmatik biçimde sorgulayan bir felsefe metni olma niteliği ile dikkat çekmektedir.

Ne kadar "modern" görünse de, toplumsal ve kültürel ilişkilerini düzenleyen ilke ve kurallarının dinsel ve buna bağlı olarak ahlaksal nitelikli olma özelliği taşıdığı; buna rağmen bir "Avrupa Topluluğu" üyesi olmayı pek isteyen ve bunun için gerekli hukuksal düzenlemeleri yapmaya zorlanan ve yapan bizim gibi ülkelerin içine düştükleri trajik ve derin çıkmaz ; sıra, örneğin evlilik ilişkisi ve buna bağlı olarak "zina" gibi, hukuksal düzenlemelere geldiğinde bu düzenlemeleri (kolayca) yapamamasıyla somutlaşmaktadır.

Buzdağının suyun üzerinde görünür yüzü olan hukuk alanında bile köklü düzenlemelerin kolay kolay yapılamadığı bir toplumda, "Kopenhag Kriterleri"ni yerine getirmek aslında bir işe girmek için o işin gerektirdiği biçimsel koşulları (örneğin "yaş", "askerliğini yapmış olmak" ya da "yükseköğrenim görmüş olmak" v.b.) yerine getirmek demektir.

Sizin çevrenizdekilerle ilişkilerinizde nasıl bir kişi olduğunuz (yani "huyunuz-suyunuz") ise işe alındığınızdan bir süre sonra ancak anlaşılabilecektir.

Hukuk düzenlemelerinin kolay yapılamamasını doğal karşılamak gerekir. Toplum felsefesi açısından bakıldığında, bir toplumun hukuku ve toplumsal gerçekliği, tıpkı bileşik kaplar gibi bir dengede olmak durumundadır. En temelde hukuku belirleyen toplumsal gerçekliktir. Aksi takdirde, her gün çeşitli vesilelerle sayısız örneği ile karşılaştığımız işlevsiz bir hukukla karşı karşıya kalınır. İşlevsiz bir hukukta ısrar edilmesi ise totaliter yönetimlere giden yolu açar.

En başta ekonomik, siyasal, eğitim ve evlilik ilişkileri olmak üzere toplumsal ilişkilerin bir tür "sözleşme" ile kurulmuş olan ilişkiler olduğu düşüncesi; bu ilişkileri kurmanın, değiştirmenin ve yeniden-kurmanın insanın kendi elinde olduğunu bize düşündürmesi açısından felsefe tarihinde önemli bir düşüncedir.

Böyle bakıldığında, toplumsal ilişkilerin "değişen" ilişkiler olduğuna ilişkin bilgiye rağmen insanoğlu, belirli bir tür toplumsal ilişki biçimini her zaman "korumak" istemiştir. Hatta bunu, iyi-kötü bir birlikte-yaşama düzeni oluşturabilmek için gerekli olduğunu söyleyerek de temellendirmiştir.

Ancak yukarıda da söylendiği gibi unutulmaması gereken şey, "korumak" istediğimiz her bir toplumsal ilişkinin ve bu ilişkilerle oluşan yapıların aslında belirli bir biçimde var olan ve yaşayan toplumsal ilişkiler ve yapılar olduğu gerçeğidir. Sosyoloji de bilim olarak, denebilir ki işte bu biçimi / biçimleri araştırıp ortaya çıkarmak için vardır.

Tekeşlilik-Çokeşlilik

Buradan, insanlarımızı (doğal olarak) çok ilgilendirdiğine tanık olduğumuz, güncelleşen "zina" sorununun da doğrudan doğruya kendisine bağlandığı evlilik ilişkilerine geçilebilir.

Pek yaygın olduğu görülebilecek olan ve ciddiye alınması gereken kişilerin de bugün söyleyip yazdıkları şey; "zina"nın evlilik ilişkisini öldüreceği ve sona erdireceği düşüncesidir.

Evlilik ilişkilerinin kurulmasında ve yürütülmesinde, dünyada çok yaygın biçimde benimsenmiş, başta da değindiğimiz gibi bilgisel kökeninin üzeri zamanla adeta arkeolojik bir çalışmayı gerektirecek kadar örtüldüğü için dinsel ve ahlaksal kökenli olduğu sanılan bir ilke vardır "Tekeşlilik (monogami)".

Bu ilke evlilik ilişkilerinde somutlaşan "sözleşme" ilkesidir. Öyle bir sözleşme ilkesidir ki, insan denen canlı varlığın, J. Locke'un ve J. J. Rousseau'nun "doğa durumu" dediği durumdan çıkarak, kendi istenciyle (iradesiyle) ve kendi elleriyle kurduğu "toplum durumu"na (bu bağlamda "aile durumu"na) girebilmesi için temel olur.

Çok daha açık bir deyişle, bu "sözleşme" ilkesinin; insanın "biyolojik" bir varlık olduğu olgusunu ve gerçeğini görmezden gelmese bile, bu gerçeği onun istencinin ve başka özelliklerinin arkasında tuttuğu söylenebilir.

Böylece, aslında kendisine sadece "biyolojik" bir varlık olarak bakıldığında tekeşli olamayacak olan insandan, tekeşli bir evlilik ilişkisi kurması istenir ve beklenir. Bu beklenti haklı bir beklentidir. Çünkü insan biyolojik bir varlık olmasının yanında hayvanlardan farklı olarak daha başka özellikleriyle (örneğin kendine özgü bilme, anlama ve isteme yetisiyle, sanat yapmasıyla v.b.) birlikte bir bütün olarak insandır.

"Tekeşlilik" ilkesi din(ler) ve ahlak(lar) tarafından sahiplenilmiş anlaşılması güç bir ilkedir. Bu sahiplenmeyle insanın istenci din ve ahlak (hatta ideoloji) gibi toplumsal olgular tarafından yönetilip yönlendirilir olmaya başlar.

"Tekeşlilik" ilkesinin anlaşılmasının bir güçlüğü, kaçınılamazcasına "Çokeşliliğe (poligamiye)" gönderme yapmasındadır. Bu yüzden "Tekeşlilik" kavramı, "Çokeşlilik" kavramı hesaba katılmaksızın anlaşılamaz. Bu şu demektir Çokeşliliğe nesnel bir biçimde yaklaşamaz, onu "tabu" kabul ederseniz, -–ki "zina" aslında bu "tabu" kabul etmeye karşı bir isyandır– aynı şekilde "Tekeşlilik" de sizin için tabulaşır, kapalı ve anlaşılamaz kalır.

Ayrıca şunu hiç akıldan çıkarmamak gerekmektedir ki, insan en temelde genellikle "hayvansal" diye nitelenen özelliklere de sahiptir. Burada Sigmund Freud'u anmak yeter sanırım.

Din, ahlak, ideoloji gibi toplumsal olguların yönetmediği / yönetemediği, yöneticiliğini sevgi ve saygı gibi etik değerlerin oluşturduğu istençler de kuşkusuz ki eksik değildir dünyamızda. Ancak bu tür istençler o zaman toplumsal nitelikli istençler olmaktan çıkar ve sadece iki kişiyi ilgilendiren "özgür" istençler olur.

Burada işler biraz karışıktır. Çünkü dışardan bakıldığında istençleri neyin / nelerin yönettiği açık ve seçik bir biçimde belirlenemiyor. İnsanlar yaşarken biri diğerinden çok farklı olabilen belirleyiciler birbirlerinin içinde düğümlenmiş durumdadırlar. Şu var ki, bir ilişkinin belirleyicileri ve kurucuları olarak görünüşte hep etik değerlerin yer aldığı da bir gerçektir. İnsanlar birbirlerini "severek"(?) evlendiklerini söylerler.

İki kişi arasındaki evlilik ilişkisinin temelinde kurucu motif olarak gerçekten de (ne olduğu bir yana) sevgi bulunabilir. Ama bunun yanında "severek" evlenmek toplumca istenir ve takdir edilir bir değer olarak evlilik ilişkisini belirleyebilen bir başka motiftir. Bu durumda insanın kendisini başkalarından ("kocası" ya da "karısı" olacak kişiden bile) saklayabildiğini görebiliriz.

Tekeşliliği anlamak ve aileyi korumak

Sosyolojinin olan biteni görünüş olarak saptayabildiğini / saptadığını söylemiştik. Gerçekten de Sosyolojinin "Aile Sosyolojisi" (bence "Evlilik İlişkileri Sosyolojisi" olması gerekir) adı altında bir çalışma alanı vardır. Ülkemizde de bu alanda önemli çalışmalar yapıldığını biliyoruz.

Ancak Sosyolojinin klasik yöntemleriyle saptanması son derece güç olan, bu yüzden de onunla ilgili Sosyolojik bir veri olduğunu sanmadığım, bu aşamada sadece gözleme ve duyuma dayalı olan bir evlilik ilişkisinin varlığından söz etmemiz gerek "Zina"nın var olduğu ama sona erdirilmemiş / erdirilememiş evlilik ilişkileri.

Toplumumuzda bunun ne kadar yaygın olduğu konusunda herkes ancak yaşadıklarıyla, gördükleriyle ilgili sanılara sahip olabilir. Örneğin benim sanım toplumumuzda bu tür evlilik ilişkisinin oldukça yaygın olduğu yolunda bir sanıdır.

Bunun doğru olduğunu düşünürsek, nedenlerini de araştırmak ilginç olabilir. Ama bu doğruysa, o zaman aileyi korumak isteyenler "zina"nın varolduğu ama sona erdirilmemiş türden evlilik ilişkisine dayanan aileyi mi korumak istiyorlar? Yoksa korunması istenen aile "birbirlerini her zaman seven ve sayan, birbirlerine ve aile yakınlarına tutku derecesinde düşkün, sıcacık bir yuvaya sahip v.b." ve sadece kafalarımızda var olan "ütopik" bir aile mi?.. Şayet "Aileyi Korumak", sadece kişilerin attıkları imzaların korunması ise ve bu aile de "devletin temeli" olan aile ise o zaman korunan bu tür evlilik ilişkileri değil midir?..

Burada sorun, (gerçekten var olduğu kabul edildiğinde) bu tür evlilik ilişkisinin kendisi ile insanı mutlak anlamda "sözleşmeler"e bağlı olarak gören bakış arasındaki çelişkide yaşanmaktadır. İnsanlar genelde "sözleşmeler"e (özellikle de "Toplum sözleşmesi" gibi sözleşmelere) bağlı değildirler ama bağlıymış gibi görünmek isterler. Öyle de görünürler ve işte böylelikle kendilerini saklamış olurlar.

Bir başka açıdan sorun öyle sanıyorum ki, "Tekeşlilik" ilkesine bağlı olarak oluşturulmuş olan "aldatma" - "aldatılma", "sadakat" - "sadakatsizlik" gibi kavramların, içleri boş olduğukları halde hâlâ onlara sanki bir anlamları varmış gibi değer verilmesinde yatmaktadır.

Philips daha aforizmalarının başında şunu söylüyor "Herkes tekeşliliğe inanmaz, ama herkes inanıyormuş gibi yaşar" (s. 9.).

Yazar, örneğin sadakatsizliğin "Tekeşlilik"le doğrudan bağlantılı bir olgu olgu olduğunu düşünmektedir. Ona göre, "Tekeşliliği veri aldığımız, onu kural kabul ettiğimiz için böylesine bir sorundur sadakatsizlik. Belki de sadakatsizliği veri almalıyız, onu taciz olmadan, rahatlıkla varsaymalıyız. O zaman tekeşlilik hakkında düşünebiliriz artık" (s.10).

"Tekeşlilik" ilkesini; bir ikiyüzlülüğü doğurmadan, hukuk yoluyla yapılacak düzenlemelerle, işletilmesi sadece devlete bırakılmış bir ilkeymiş gibi görmek aslında hiç gerçekçi değildir. Çünkü "Tekeşlilik" son çözümlemede etik bir ilkedir. Bunun böyle olduğu bilinmediğinde; dörtte üçü suyun altında olan buzdağının sadece dörtte birini görerek onu gerçek sanıyoruz demektir.

Bu yüzden günümüzde "Tekeşlilik" ve onunla bağlantısı kurulabilecek başka kavramların birer değer olarak, F. Nietzsche'nin deyişiyle "yeniden değerlendirilmelerine" ihtiyaç vardır denebilir.

Ama yeniden değerlendirebilmek ve ilişkilerimizi gerçekten de insanca bir temel üzerine kurabilmek için kendimizi kandırmadan ve kim ne derse desin aldırmadan, yaşamda olup bitenlerle ilgili olarak doğru saptamalar yapmak, yani bir bakıma tartışma kabul etmez bir ilke olarak sunulan tekeşliliğin niteliğini (mahiyetini) tartışmak gerekmektedir.

Bu yüzden Philips'in aforizmatik metni bizi "Tekeşlilik" üzerinde oldukça çarpıcı bir biçimde düşündürüyor ve bu yoldan evlilik ilişkisinin sorgulanabilmesine bir olanak hazırlıyor. Sonuçta da insan ister istemez "zina"yı önlemenin yolunun, hukuksal düzenlemelerden değil de böyle bir sorgulamayla oluşabilecek açık ve bağımsız bir bilinçten geçip geçmeyeceğini düşünmeye başlıyor.

Yazımızı Philips'in şu ironik aforizmasıyla bitirelim;

"Erotik hayatımız bu dünyaya yakışmayacak kadar iyi bir politika yapma girişimidir. Ama bu dünyaya yakışmayacak kadar iyi bir politika, terimlerde çelişkidir. En azından dünya bize sürekli bir haberci gönderip durumun böyle olduğunu bildirir. Haberci soluk soluğa yanımıza varıp durur Ebedi üçüncü şahıs."(s. 57).

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.