Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-641-1
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Adam Phillips diğer kitapları
Tekeşlilik, 1997
Dehşetler ve Uzmanlar, 1998
Kaçırdıklarımız, 2015
Yasak Olmayan Hazlar, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Hep Vaat Hep Vaat
Edebiyat ve Psikanaliz Üzerine Denemeler
Özgün adı: Promises, Promises
Çeviri: Ferit Burak Aydar
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Deseni: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2007
2. Basım: Haziran 2017

Edebiyatla psikanaliz arasındaki ilişkiye yoğunlaşan denemelerinde şu soruları soruyor Phillips: Psikanaliz ve edebiyat ne işe yarar? Ortak noktaları ve farkları nelerdir? Bu iki alana neden yöneliriz? Psikanaliz vaatlerini yerine getirebildi mi?

Adam Phillips'i, psikanalizden hareketle edebi, kültürel ve siyasi analizler üreten çağdaşı pek çok yazardan ayrı ve özel kılan şey, meslekten psikoterapist olmasına rağmen, psikanalize yaklaşımındaki alçakgönüllük ve onu hayatı anlayıp anlatmanın olası yollarından yalnızca biri olarak görmesidir. Psikanalizi mutlak bir hakikat ve kişinin kendisi hakkında bilgilenmesinin temel bir aracı olarak ele almaktan çok, mutluluk ve ilham arayışında işe yarayabilecek söz dağarcıklarından biri olarak görür. "Benim açımdan –birçok nedenden ötürü– her zaman yalnızca bir kategori olmuştur, o da edebiyattır; psikanaliz onun bir parçası haline gelmiştir," der. Bu kitabı da öyle: Edebiyatçılara psikanalizin gizli saiklerini öğretmeye kalkışmak yerine, edebiyattan öğrenilmesi gereken çok şey olduğunu teslim ediyor Phillips. Okura ilginç sorular yönelten, mevcut kalıpları zorlayan bu denemelerin zevkle ve çok şey öğrenerek okunacağından eminiz.

OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 13-19.

Evelyn Waugh bir mülakatında, "Ben yazmayı bir karakter araştırması olarak değil, dil kullanımında bir alıştırma olarak görüyorum," der ve ekler: "Doğrusu bu konuda saplantılıyım. Teknik bir psikoloji ilgim yok. Beni drama, konuşma ve olaylar ilgilendiriyor." Psikanaliz elbette bir karakter araştırmasıdır ve gerek teoride gerekse pratikte dil kullanımında bir uygulamadır. Bir terapi olarak psikanaliz, insanları mutlu kılmak ve yaşamlarını daha ilginç bulmalarını sağlamak adına dilde karakter araştırması yapar. Fakat aynı zamanda teknik bir psikoloji ilgisidir ve psikolojiye teknik bir ilgisi vardır. Eskiden Edebiyat diye adlandırılan alanın aksine, psikanaliz bize bunun tam olarak ne olabileceğini ve psikolojik ilgiden ya da, daha basit bir deyişle, dil kullanımlarına yönelik ilgiden neden daha iyi bir şey olabileceğini görme olanağı sunar. Waugh'un büyük bir romancı olabilmek için ihtiyaç duymadığı ilgiyi –çok daha fazla çeşitlilik gösteren edebiyat projelerinin aksine– talep eden çeşitli psikanaliz projeleri hakkında bize ne söylemektedir? Bu kitaptaki yazılar, diğer pek çok şeyin yanı sıra, bu sorulara izlenimci bir yaklaşım getirmektedir. Waugh'un ince ayrımlarını akılda tutarak psikanaliz dilinin ve edebiyat dillerinin ne işe yarayabileceği –ve birbirleriyle olan münasebetlerinin ne olduğu– sorularının peşine düşmektedir.

Waugh'un yazıları anneler (çocuk odası, içki vs.), art niyet ve gelişim (ne zaman ne yapılacağını bilmek – ya da Waugh'un karakterleri söz konusu olduğunda, bilmemek) ve delilik (Decline and Fall'da (Gerileme ve Düşüş) "akılları pek de başlarında olmayan" insanlar diye bahsedilir) gibi konularda saplantılı olmakla birlikte, İngiliz psikanalizinin en iyi yıllarının tarihsel olarak kesin ve aydınlatıcı bir koşut metnidir. 1926'da Melanie Klein Londra'da ilk derslerini vermiş, 1928'deyse Waugh'un ilk romanı Decline and Fall yayımlanmıştır; 1964'te Waugh son kitabı A Little Learning'i (Bir Parça Bilgi) yayımlamış, 1965'teyse Winnicott bu tikel geleneğe ait son büyük kitabı, daha az albenili bir ismi olan The Maturational Processes and the Facilitating Environment'ı (Olgunlaşma Süreçleri ve Kolaylaştırıcı Çevre) yayımlamıştır. Waugh gibi, İngiliz psikanalizi de endişeden çok bunalımla ilgilenmiş ve Waugh da İngiliz psikanalizi gibi dini bir uyanıştan yakasını kurtaramamıştır. Eğer İngiliz psikanalizi, diğer şeylerin yanında, yeniden betimlenmiş Hıristiyanlık ise, Waugh'un romanları bu Hıristiyanlığın –Waugh'da Katolikliğin– nelerle uğraşması gerektiğine ilişkin çağdaş anlatıların en zeki ve yıkıcı örnekleridir. Laf arasında çokça geçen manidar değinme ve göndermelere rağmen bu dönemin psikanaliz yazılarına gözle görülür bir ilgisi olmayan Waugh'un romanları ve seyahat yazıları da bunlar gibi, insanların kendileriyle ve diğer insanlarla geçinme konusundaki tuhaf yeteneksizliğini, ayrılığın esrarengizliğini, savaş ve ölüm üzerine düşünceleri işler.

Burada Waugh'un adını yalnızca şaşırtıcılıktan tamamen uzak bir noktayı göstermek için zikrediyorum: Psikanaliz, diğer tüm kültürel icatlar gibi, zamana ve mekâna bağlıdır –duvar yazıları kadar olumsaldır– ve görünüşe göre ilgi alanı diğer çağdaş toplumsal pratiklerle örtüşür. Birçok psikanaliz eğitiminde olduğu gibi, kültürel bağlamından kopartılarak okunduğunda daha ziyade bir uzmanlık, gerçekte olduğundan hatta olup olabileceğinden daha ayrıcalıklı bir dil gibi görünebilir. Psikanaliz içinde bulunduğu kültürün tamamen bir parçası olarak görülmediği takdirde, ne kadar muhalif olsa ya da olduğunu iddia etse de, işe yarar bir anlam ifade edemez.

Richard Rorty'nin sistem-kurucu felsefeler hakkındaki sözleriyle, psikanaliz "parlak, kendi kendini aklayan, kendi kendine yeten genelleyici anlayışlar"dan bir diğeri olarak görülme riskini her zaman taşır, fakat yakından incelendiğinde, bir anlayış ya da sistem olmaktan çok kendi kültür ve tarihine ilişkin bir koleksiyon olduğu görülür. Psikanaliz eğitim kurumları denen dil okullarında kabilenin dilini safkan hale getirmek yönünde umutsuz çabalar olsa da, her türlü psikanaliz yazısı (ve pratiği) hâlâ kulağa biraz din, biraz metafizik, biraz antropoloji, biraz da bilim gibi gelmektedir. Biraz da psikanalizin ilk zamanlarında verildiği adla, edebiyat gibi. Hatta psikanalistler sözde sistemlerinden, teknik psikolojik cümlelerinden sıkıldıklarında yüzlerini edebiyata dönmüşlerdir.

Psikanalistler "içgörü"lerinin geçerliliğini kanıtlamak için edebiyata sarılmadıklarında –örneğin Kleincı edebiyat Wordsworth'e, Keats'e ve George Eliot'a Klein-öncesi Kleincılar olarak dindarca bir saygı yüklü göndermelerle doludur– onu dil üzerine bir tür bilgi tazeleme kursu olarak kullanırlar. Hatta psikanaliz metinlerindeki edebiyat kullanımları, bizzat Freud'la başlayarak, belirli bir huzursuzluğu, psikanaliz tarihinin ayrılmaz bir parçası olan yazarlar ve yazılarla belalı ve karmaşık bir ilişkiyi ele verir. Psikanalist ortak olduğu varsayılan kültürel bir münasebette rakip midir, işbirlikçi mi? Yoksa analist, sanatçı diye adlandırılan bu kişileri teşhis etmeye, yorumlamaya ve hatta tedavi etmeye mi çalışmalıdır? Bu "sanatçılar" –ve bence özellikle de yazarlar– egzantirik bir yaşam olasılığını simgelemektedir, görünüşte sistem ya da uzlaşımlarla baltalanmamış bir yaşam. Psikanalistin aksine yazar başka birinin sözdağarcığının etkisinde kalmayan kişidir. Kimi zaman kıskançlıkla patolojikleştirilse de (veya çocuksulaştırılsa ya da idealize edilse de, ki ikisi aynı şeydir) yazar ve bir bütün olarak edebiyat mefhumu psikanaliz için üretken sorunlar, kendi evriminde kilit sözcükler olmuşlardır. Fakat psikanalizin sözlü sanatlardan biri olarak doğaçlama tiyatroya (özel olarak da Brechtçi tiyatroya) daha yakınken, kendini edebiyatla bağdaştırmaya bu kadar meraklı olması –kültürel itibar fantazileriyle ve bir sahne sanatı olarak psikanalize dair kaygılarla bağlantılı bir durumdur bu– yine de ilginçtir. Ama neticede Freud yalnızca hastalara bakan doktor imgesiyle değil, aynı zamanda büyük yazar imgesiyle de, bizzat icat ettiği mesleğe musallat olmuştur; sanki tüm psikanaliz teorisi edebiyat konumuna ulaşmaya heves etmeliymiş ve hasta tedavisi, ideal olarak, hevesli yazar için iyi bir malzeme olmalıymış gibi.

Bir terapi olarak psikanaliz insanları her zaman halka açılmaya –konuşmaya– cesaretlendirirken, bir meslek olarak psikanaliz göze batacak şekilde kendi kabuğuna çekilmiştir. Bu yavaş yavaş değişiyor olsa da sıradan okur denen kesim için psikanalizde neler olup bittiğini anlamak zordur. Yazarların izlerkitlelerinin olmasına (ve bunu istemelerine) izin verilirken, psikanalistlerin yalnızca meslektaşlarının olmasına izin verilmiştir. Fakat analizcilerin içbütünlüğü asla görülmemeleriyle garanti altına alınmaz. Psikanalizin ince mahremiyetleri –pratik açısından esas, teori açısından azaltıcı olan mahremiyetler– psikanalizin siyasetini ve pratisyenlerini muğlaklaştırmaktadır. Grup yaşamından el etek çekmekten ziyade bunun bir parçası olan psikanaliz –psiko-zırvalıkların panzehiri olarak psikanaliz– insanları kendi seslerini (fikirlerini demiyorum bile) kaybetmelerine yol açacak şekilde etkilemeden öğrenmeye teşvik edecek kadar çekici diller yaratmak zorundadır. Psikanaliz, en iyi şekliyle, yaşamanın zorluk ve heyecanları hakkında ilginç fikirlerin halka ulaştırılmasını gaye edinen bir meslek olmalıdır. Tedavi adı verilen kısmı da kişinin alengirli veya itibarlı bir teorik sisteme duhul ettirilmesinden çok gündelik hayatını kendisi olarak yaşamasıyla ilgili olmalıdır. İnsanların söylediklerini dinlemek, ki psikanaliz az çok budur, her şeyin ötesinde başkalarının duygularına ortak olunduğunun bir hatırlatıcısı olmalıdır.

Psikanalistler için her zaman en iyi reklam hastaların iyi tedavi edilmesi olmuştur, bilim ya da sanat olarak psikanalizin doğruluğunun ya da yararlılığının polemiklere girilerek savunulması değil. Fakat muayenehanenin dışında yalnızca dedikodu ve yazı, bir de özellikle bugün bunları bir araya getiren en iyi tür olan gazetecilik vardır. Gazeteciliğin –uzmanlık dışı yayınlara kitap eleştirisi yazma (ki bu kitapta buna birkaç örnek bulunabilir) ya da gazetelere makale yazma biçiminde– geleceğin psikanalizini yazmanın en iyi yolu olacağı söylenebilir. Psikanaliz kendini daha geniş bir alanda –hem pazarda hem de mümkün olan diğer yerlerde– sınayarak kendisinden uzun zamandır kaçan "demokratik görüşler"i eğitim ve klinik pratiği düzeyinde tekrar ele geçirebilir. Psikanaliz ve edebiyat gibi azınlık ilgileri artık (ekonomik açıdan) her daim geçerli birer meslek olarak kabul edilmeyi bekleyemezler ve bu durum insanları ne yaptıklarını ve ne yaptıklarını düşündüklerini gözden geçirmeye, çağdaş yaşamda direnmeye ya da kutlamaya değer ne olduğunu bulmaya sevk etmesi bakımından kötü bir şey de olmayabilir. İdeal olarak bu durumun, psikanalistleri yalnızca daha iyi bir şey ortaya çıkana kadar psikanalizle uğraşan insanlar yapması gerekir.

Bu derleme kitapta benim öne çıkarmak istediğim psikanaliz biçimi öz-bilgi, sebatkâr düşünce ya da Varlığın Derinliklerinden çok mutluluk, esinlenme ve benzerlerine bağlıdır. Hakikatin kendisinden ziyade dürüstlüğe değer verir ve bir klinik pratiği olarak küçük kazanımları vahiylere tercih eder. Kimsenin yanlış bir yanı olmadığını, kimsenin "hasta" olmadığını, aksine herkesin elindekilerle yapabileceğinin en iyisini yaptığını varsayar. Çocukların nazik olmayı öğrenmeleri ve gülüp eğlenecek kadar (kendilerini meraklarını cezbeden ve yaşadıklarını hissetmelerini sağlayan şeye kaptıracak kadar) serbest olmaları gerektiği, psikanalize başvuran herkesin de hangi yaştan olursa olsun, öyle ya da böyle bu iki şey hakkında konuşmak için geldiği inancından yola çıkar. Bu tür saf iyimser değerler, anlamaya çalıştığı çıkmazların meşum ciddiyetine fazlaca hevesli bir şekilde suç ortağı olan ve körü körüne akademik saygınlık peşinde koşarken, insanlara gerçekten sunabileceği şeye –ki bu genellikle oldukça basittir– güvenini kaybettiğinden "araştırma"ya daha bağlı ve daha metafizik hale gelmiş bir mesleğe tepki olarak önerilmiş ve tercih edilmiştir. Psikanalizin duygusal ya da anlaşılması güç soyutlamalara –yeni paradigmalara ya da radikal revizyonlara– değil, daha iyi cümlelere ihtiyacı vardır. Dolayısıyla psikanalizin bu biçimini uygulayanlar diğer "sosyal bilimciler"le karşılaştırıldıklarında kötü çıkmaktan her zaman memnun olacaklardır. Olgulardan yana –bunlardan bazılarını hor görmeseler de– yetersiz kalacak, fakat onları etkileyen her olayı ilginç bir şekilde tarif edebileceklerdir. Bu izlenimler konusunda, onlara dair heyecanları haricinde çok az gerçek temele sahip olacaklardır. Bu psikanaliz biçimi bir teoriyi yararlı bulduğu (yani, bunu pratiğe dökmenin bir yolu bulunsaydı uğraşmaya değer bir fark yaratacağı) için olduğu kadar kulağa hoş geldiği için de tercih eder, dolayısıyla da teorileri yönergeden çok şarkı olarak görür. İddianın ekonomikliğini kanıtın sıkıcılığına tercih eder ve bir teorinin ancak sonuçları kadar, yol açtığı eylem ve hayaller ile yaratmaya çalıştığı dünya kadar iyi olduğuna inanır. Bu bakış açısından William James her yönüyle Freud kadar iyi bir psikologdur –artık bu ne demekse. Ayrıca bir pratisyen, psikanalist Melanie Klein'dansa filozof J. L. Austin'i okursa vaktini daha iyi değerlendirmiş olur (bunun ideali ikisini de okumasıdır). Önceden Edebiyat diye adlandırılan eserleri okumanın, psikanaliz pratiği açısından başka bir şey (siyaset tarihi bunun hemen arkasından gelir) okumaktan muhtemelen daha iyi bir hazırlık olduğunu düşündüğüm oranda "edebi" bir psikanalizdir bu. Şiir ne kadar kurumsallaştırılabilirse psikanalizin de o kadar kurumsallaştırılabileceği fikri daha geniş ölçekli bir kabul görseydi, psikanaliz ruhu büyük oranda ilerletilmiş olurdu. Bir insana şiir öğretebilirsiniz, ama şair olmayı öğretemezsiniz. Aynısı psikanaliz için de geçerlidir. Fakat kötü psikanalizin insanlara kötü şiirden daha fazla zararı dokunmaktadır.

1970'lerin başlarında, o dönemde Edebiyat diye adlandırılan alanda eğitim görmüştüm; dolayısıyla 1970'lerin sonuna doğru psikanalize geçince, psikanalizin benim için edebiyatın başaramadığı neleri yapabileceğini –ya da psikanalizin benim için ne yapmasını istediğimi– merak etmeye başladım. Hem ben Edebiyat'ı hangi amaca istinaden kullanıyordum ki psikanaliz benim gözümde ikinci en iyi ya da diğer en iyi şey olmuştu? Elinizdeki kitap bu sorulardan doğmuştur. Bir çocuk rehberliği kliniğinde ve o zaman verilen adla uyumsuz çocukları yetiştirme okulunda (Güney Londra) diplomasını yeni almış bir çocuk psikoterapisti olarak çalışırken, sevimsiz bir jargon kullanan akademisyen entelektüellerce yazılmış psikanaliz teorilerini okur ve şöyle düşünürdüm: "Bu insanlar," insanların sorunlarının güçlüğü ve mutsuzluklarının ölçeği hakkında hiçbir fikre sahip değiller. Fakat sonra, klinik uzmanları tarafından yazılan profesyonel literatürü okurken de şöyle düşünürdüm: "Bu insanlar", insanların sorunlarının güçlüğüne öylesine gömülmüş, insanların sıkıntılarından –ve kendi psikanaliz eğitimlerinden– öylesine bunalmış ve etkilenmiş durumdalar ki hayal güçlerini de kaybetmişler. Entelektüellerin fikirlerindeki kusurun kaynağı çalışmak zorunda olmamalarıyken, klinik uzmanlarının fikirlerindeki kusurun kaynağı çalışmak zorunda olmalarıydı.

Elbette karşıtlık gerçekte hiçbir zaman benim gördüğüm kadar keskin değildi. Aslına bakılırsa şimdi de en ilginç psikanaliz yazılarının çoğu mesleğin dışından kişilerce yazılmaktadır (psikanalizin psikanalistlerin elinde ne çok harcandığı açığa çıkmıştır). Fakat o zamanlar inanmayı uygun bulduğum bu "zıtlık"a (Blake'in kullandığı anlamda) bugün geriye dönüp baktığımda, bana psikanaliz teorisinde de pratiğinde de tekrar tekrar ortaya çıkan bir şeyin başka bir biçimi olarak görünüyor: rüya gören kişi ile pragmatist arasındaki karşıtlık. Rüya gören kişi serbest çağrışım yapmayı ve sözcükler nereye gidiyorsa peşine takılmayı isterken, pragmatist sorunları çözmeyi ister. Pragmatist bir şeyler başarmak isterken, rüya gören kişi bunları yaşamak ister; rüya gören kişi analistten kendi hezeyanına geri dönmek için yardım isterken, pragmatist kendini anlamak için yardım bekler. Pragmatist ne yapacağını bilmek ister, rüya gören kişiyse ne olacağını görmek. Tuluatçıların ve popülerleştiricilerin icra ettiği yararlı bir meslek olabilmek için psikanaliz yazıları, insanların her iki heyecanı da aynı güçle dillendirebileceği, ne pragmatistin ne de rüya gören kişinin birbirlerinden yalıtılacağı bir yer olmak zorundadır – yani edebiyatın daima olduğu gibi bir yer. Örneğin insanın bir şeyi illa inandığı için değil, inanıp inanmadığını öğrenmek için de söyleyebileceğinin ya da yazabileceğinin tamamen kabul edilebildiği bir yer. En iyi şekliyle bu eski-moda şeylerin her ikisi de (psikanaliz ve edebiyat) bize karmaşık rüyacılar ve pragmatistler olarak daha zevkli, ahlaki açıdan daha ilginç hayatlar yaşama esini verebilir. Bu kitaptaki yazılar, bunu akılda tutarak, bu iki figür –ve eskiden birbirinden ayırt edilebilir olan bu "disiplinler"– arasında kâh bağ kurup kâh kurulan bağları kıracaktır.

Bu kitabı, okul ve üniversite yıllarımda edebiyatı bana öğretme tarzlarıyla hayatımı değiştiren ve psikanalizden hiç bahsetmedikleri halde bana bu konuda, psikanaliz dışında hiçbir şeyden bahsetmeyen psikanaliz hocalarımın çoğundan daha çok şey öğreten iki insana ithaf ediyorum. Bana okumayı öğreterek nasıl dinlemek gerektiğini de öğrettiler.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Mahmut Temizyürek, “Edebiyat, psikanalizin tersi mi?”, Radikal Kitap Eki, 1 Şubat 2008.

Geçenlerde yapılan bir edebiyat sempozyumunda konuşmacılardan biri ünlü bir roman kahramanının 'gizli eşcinselliği' üzerine psikanalitik bir bildiri sundu. Edebiyat ve psikanalizi, birbirini boğmadan yan yana getiren iyi hazırlanmış bildiriden sonra konuşma sırası bir romancıdaydı. Romancımız söze önceki konuşmacıya şu eleştiriyle başladı: "Ben de bir romancıyım, kahramanlarımın gizli ya da açık eşcinselliğiyle ilgilenen bir çalışma yapılırsa bu beni rahatsız eder. Oysa biz, romansa romanı, şiirse şiiri konuşmalıyız. Edebiyatı başka bakışların etkisi alanından kurtarmalıyız." Salonda buz gibi bir hava esti; ama romancımızın sözlerindeki aşırılaşmış endişenin içinde edebiyat ile öteki disiplinlerin uyumsuzluğunu görmezden gelmenin de anlayışsızlık olacağı, toplantıya katılan birçok kişi tarafından biliniyordu.

Bu sempozyumun ertesinde yayımlandı Adam Philips'in Hep Vaat Hep Vaat kitabı. Edebiyat ve psikanaliz üzerine ilk kitap değildi kuşkusuz, ama önemli kitaplardan biri gelmişti Türkçeye. Kitabı okuduğumda, romancı dostumuza hediye etmeyi düşündüm. Konuya ilişkin hemen her yargıyı ve kaygıyı enine boyuna, dobra dobra tartışan, okuma zevki bir yana, bilgiyle okuru zenginleştiren denemeler. Yazarı bir psikanalist ve oldukça aykırı bir psikalanist. Türkçede de tanınmış ve çok da sevilmiş bir yazar Adam Philips. Daha önce Öpüşme, Gıdıklanma ve Sıklıma Üzerine (1996), Flört Üzerine (1997), Dehşetler ve Uzmanlar (1998), Tekeşlilik (1997) ve Kreşteki Yabani (2000) gibi zevkli, tartışmalı, bilgiyoğun kitapların yazarı. Edebiyata ilgisi bir edebiyatçı kadar yoğun. Aldığı edebiyat eğitiminden de geliyor bu ilgi ve psikanaliz bilgisi kadar yetkin edebi bilgisi. Hakkında yazılan bir yazıda bir yönü Çehov ile kıyaslanıyor: "Philips, tıpkı Çehov gibi, hem iyi bir doktor hem iyi bir yazar; insan davranışlarının inceliklerine gösterdiği ilgi iyi bir hikâye anlatıcısı olmasını sağlıyor."

Phillips'in Hep Vaat Hep Vaat'i, edebiyat ve psikanalizin 'dil aracı' ortaklığının karşılaştırma, kıyaslama ve ilişkilendirme zorunluluğu getirmesinden daha ötede bağları olduğunu işliyor. Psikanaliz diliyle edebiyat dilinin benzerliği ve farklılığı, ne işe yaradığı ve birbiriyle nasıl bir ilişkisi olduğu üzerine yazarın tartışması. Tartışma sözü Phillips'e çok uygun. Çünkü hiçbir düşünceyi tartışmadan kabullenmiyor; ilişkili kırk öğeyi birbirine bağlamadan başka konuya geçmeyen ısrarlı bir tutumu var. Kendi kendini aklayan, kendi kendine yeten genelleyici anlayışlar yerine, sorularla deşen, kendini de çıkmaza sokan bir akıl yürütme yöntemi var. Phillips, psikanaliz alanının oldukça kaygan bir alan olduğunu düşünenlerden: Psikanaliz yazı ve pratiğinin, hâlâ kulağa biraz din, biraz metafizik, biraz antropoloji, biraz bilim, biraz da edebiyat gibi gelmekte olduğunu vurgulaması önemli. Son 'gibi'yi psikanaliz kurucularının edebiyata derin ilgilerine bağlıyor. Psikanalistler, 'içgörü'lerinin geçerliliğini kanıtlamak için sık sık şair ve yazarlara başvururlar, onlara dindarca bir saygı beslerler, diyor yazar. Ama edebiyat ve psikanaliz ilişkisinin hiç de uyumlu bir ilişki olmadığı da açık. Phillips, şu kışkırtıcı soruyu soruyor: Psikanalist edebiyatçının rakibi midir, işbirlikçisi mi? "Yoksa analist, sanatçı diye adlandırılan bu kişileri teşhis etmeye, yorumlamaya ve hatta tedavi etmeye mi çalışmaktadır?"

Freud'un yazarlığı

Phillips, psikanalizin kurucusu Freud'un doktor olmak kadar yazar olmaya heves edişinin de, bu disiplinin daha doğarken edebiyatla derin bağlar kurmasına bir delil sayıyor. Phillips'in yaklaşımındaki ilke şu: "Kimsenin yanlış bir yanı yok, kimse "hasta" değil, aksine herkes elindekilerle yapabileceklerinin en iyisini yapıyor." Şu önermesi de teraziyi hangi yana eğdiğinin bir göstergesi: "Şiir ne kadar kurumsallaştırılabilirse psikanalizin de o kadar kurumsallaştırılabileceği fikri daha geniş ölçekli bir kabul görseydi, psikanaliz ruhu büyük oranda ilerletilmiş olurdu." Phillips, "kötü psikanalizin insana kötü şiirden daha fazla zararı dokunduğunu" vurgulamayı ihmal etmiyor.

Phillips'in 'şiir ve psikanaliz' bölümünün konusu, Freud'un şairlere bakışı. Hem bir psikanaliz tarihi tartışması sunuyor hem de edebiyat ve psikanaliz ilişkisinin sorunlu bağlarına değiniyor bu bölümde. Freud'un imrenme, kıskanma, hayranlık sözleriyle kaynaşıyor denemesi. Psikanaliz kurucusunun Goethe için yazdığı şu sözler örneğin: "Kimi insanların, biz diğerlerinin acı veren şüpheler ve ardı arkası kesilmeyen denemelerle ulaşmak durumunda olduğu en derin içgörüleri kendi duygularının girdabından hiç de çaba göstermeden çıkarma becerisine sahip olduklarını fark ettiğinizde, iç geçirmeye pekâlâ hakkımız var." Freud'un, psikanalizin kuruluşunda Schiller'in ilhamına borcunu belirtmesi, gerçek şairin sezgisel bir psikolog oluşunu teslim edişi, sanatın insandaki en tiksindirici şeyleri bile kabul ettirme yeteneği ve daha bir dolu hayranlık sözleri anılıyor. 'Sözcükler' üzerinden edebiyat ve psikanalizi buluşturan Freud, Jung, Lacan, Winnicot, Bion, Meltzer, Milner, Segal gibi psikanalistlerin ellerinden geldiğince hem şiirsel hem de kesin olma çabalarını, edebiyatın bunlar üzerindeki etkin gücüne bağlıyor Phillips. Vardığı şu yargı çok önemli: "Şair, analist için özellikle zor dolayısıyla da özellikle ilginç bir ben-ideali teşkil eder." Bu böyleyse psikanalize ne olur? Psikanaliz sözcüklerden oluşan bir dinden fazlası olabilir mi? Hastadan ne ister, ne bekler?

Şiir ve psikanaliz

Kitabın öbür bölümünden daha az söz edeceğimin farkındayım. Bu bölümlerin önemsizliğinden değil, şiir ve psikanalize daha geniş bir yer vermek için. Gerçi yazar, savaş-edebiyat ve psikanaliz ilişkisini tartışırken yine bir şairden, Eliot'tan giriyor konuya. 'Kendilik', 'sahte kendilik' ilişkilerini tartışırken Bacon, Breton, Gide, Shakespeare ve özellikle de Hamlet, tartışmaya katılıyor. Winnicot'ın, "Shapespeare'in bir psikanalist kadar çok şey bildiğini söylemekten utanmıyorum" deyişinden hareketle, Hamlet'ten 'bilmek ve hakikat' ilişkilerinde nasıl bir örnek olarak yararlandığı irdelemesi olağanüstü. Şairler arası 'intihal' ve 'taklit' ilişkilerini irdelerken 'hırsızlık' ve 'borçlanma' kavramlarının psikanalitik yorumunda, rüya ve şiir ilişkisi üzerine hassas yaklaşımları var yazarın. Eliot'ın, "Olgunlaşmamış şairler taklit eder, olgun şairlerse çalarlar" sözü, rüya ve şiir ilişkisine de bir giriş oluşturuyor. Sophokles'ten Hamlet'e, varoluş kaygısından tutkulu eyleme, şiirin asıl dertleriyle psikanalizin insan ruhuna baktığı yerlerin buluşması, hem edebiyat hem de psikanaliz arasında geniş bir gezinti ve irdeleme olanağı veriyor. Güzellik ile cinsellik, arzu ile anlam, kuram ile deneyim gibi birçok kavram arasında bağları tartışan yazar, "edebiyatın kuramın bahanesi ya da kenar süsü kalma" durumlarını (Nurdan Gürbilek'in Kör Ayna Kayıp Şark'ta tartıştığı) son duruşmada edebiyat lehine çözümlüyor. Edebiyatı bu biçimde kullanmanın bir aldanma olduğunu büyük bir açık sözlülükle, her fırsatta vurgulayan yazarın modern insan davranışları, 'ben ve öteki', kendilik ve çok kimliklilik, özgünlük ve başarı kavramlarını, efsanevi şair Fernando Pessoa'nın kimliklerini konu aldığı bölümde tartışıyor. Özellikle bu bölümde Phillips'in denemeci yeteneği hayranlık verici. Alvaro de Campos, Alberto Caerio, Ricardo Resi ve Fernando Pessoa; aynı kişide buluşmuş bu dört şair, ait oldukları kişiyi "müdahaleci olmayan bir anne gibi kullanmıştır" sözü, Phillips'in yaklaşımındaki enginliğin bir örneği yalnızca.

Romancımız bu kitabı okuduktan sonra aşırılaştırdığı endişelerinden kurtulur mu, bilmeyi çok isterim.

Devamını görmek için bkz.

Alphan Akgül, “Şairde olup da psikanalistte olmayan nedir?”, Kitap Zamanı, 5. Mayıs 2008

Şiirin artık eskisi kadar revaçta olmadığının dile getirildiği, neredeyse bütün bir gençliğin facebook sitelerinde gezinip Amy Winehouse dinlediği bir dönemde, aynı sitelerde şiir alışverişi de yapılmasının ya da şiir merkezli edebiyat dergilerinin sayısının her geçen gün artmasının nedeni ne olabilir? Kariyerlerinin zirvesinde insanlar bile, neden şair olamadıkları için hayıflanırlar ya da şair olmanın bu kadar arzu edilmesinin, olunamadığında ise güçlü şairlere hasetle bakılmasının nedeni nedir? Adam Phillips, Hep Vaat Hep Vaat adıyla çevrilen kitabında bu soruları sormuyor; ama bu soruları sormama zemin hazırlayacak konulara değiniyor.

Kendisi de meslekten bir analist olan Phillips, kitabın “Şiir ve Psikanaliz” başlıklı bölümünde analistler ile şairler arasında ortak ve ayırdedici yönler bulur ve bulgularını eğlenceli bir üslupla tartışır. Örneğin şu soruyla: “Nihayetinde şairlerin meslek olarak psikanalistleri nadiren kıskandıkları ya da rakip gördükleri doğrudur. W.H. Auden’in Freud’a yazdığı müstesna mersiyede bile. Auden’in psikanalist olmayı ya da Freud’un yerinde olmayı şair olmaya tercih edeceğine dair bir hisse kapılmayız. Şairde olup da psikanalistte olmayan ne vardır ve bu niye daha iyidir?” Phillips, bu sorunun yanıtını çeşitli açılardan vermeye çalışıyor ama konunun özü itibarıyla geçerli tek yanıt şöyle özetlenebilir: Şairler, psikanalistlerin bin bir güçlükle keşfetmeye çalıştıkları, yorumlamak için gece gündüz teoriler ürettikleri bilinçdışını sezgisel yolla, pek de çaba harcamadan keşfederler. Şair de psikanalist de aslında ortak bir alanda, dil üzerinde çalışırlar; aralarındaki tek fark, birinin dil’in metafor ve metonimi kullanımıyla işleyen ve gizem üreten doğasını kendiliğinden bilmesi, ötekinin ise bu gizemi çözebilmek için sınırlı bir mesleki formasyonla yetinmek zorunda olması. Burada Lacan’ın, “bilinçdışı, dil gibi yapılanmıştır” tezi gündeme geliyor elbette; ama diyor Phillips, bizim bu argümana inanıp inanmamamız hiç de önemli değildir; bilinçdışı dil gibi yapılanmış olmasa bile, “şiirin bilinçdışının işareti olduğuna çoğumuzun inandığını düşünüyorum”. Yazarın bıraktığı yerden devam ederek, şiir ile bilinçdışı arasındaki ilişkinin niçin zorunlu olduğu hakkında şu yorum yapılabilir. İnsanın olduğu yerde dil de vardır, başka deyişle, “ben” dendiğinde, aslında dil’le var olan bir zihinsel örgütlenmeden söz ediyoruzdur. Eğer bu ben, kendisinin ya da bir başkasının bilinçdışını araştırıyor ya da ifade etmeye çalışıyorsa, dil’i yaratıcı bir biçimde kullanmak zorundadır. Bilinçdışının bir ifadesi olarak tezahür eden rüyaların şiire benzemesi, o rüyaları bizim ancak metafor ya da metonimi gibi, yani dilin mecazi araçlarıyla anlamlandırabilmemiz, şiir ile bilinçdışı arasındaki yakınlığın kanıtlarıdır adeta. Freud’un ya da öteki analistlerin bilinçdışına ilişkin yorum yapma uğraşı sırasında sık sık şairlere başvurmalarının nedeni de bu olmalıdır. İster istemez burada ben de yaratıcı bir analoji yapma ihtiyacı duyuyorum: Psikanalistler, haritadaki konumunu gayet iyi bildikleri halde bir kasabayı bulmak için çaresiz bir şekilde bölgenin yerlilerine başvurmak zorunda kalan turistlere benzerler. Psikanalistler, bilinçdışını araştırır ve bazen de aradıklarını bulurlar; ama şairler orada doğmuş ve büyümüş gibidirler. Psikanalist Bion’un şairleri bilim adamlarından ve gündelik dili kullanan herkesten yükseğe koymasının nedeni de bu olmalıdır. Çünkü şairler, “sıradan terimlerden daha dolu bir dile –daha fazlasını içerebilen sözcüklere– sahiptir”. Bu noktada Philips’in, Lionel Trilling’in “Freud ve Edebiyat” başlıklı makalesine değinmesi, bu savları daha da anlamlı hâle getiriyor: “Zira tüm zihinsel sistemler arasında sadece Freudcu psikoloji şiir sanatının zihnin doğal bir fonksiyonu olduğunu söyler. Gerçekten de zihin, Freud’un gördüğü şekliyle, esas eğilimi bakımından tastamam şiir yaratıcı bir organdır”. Eğer zihin şiir yaratıcı bir organsa, bu işlemi herkesten çok daha iyi yapan şairlere gösterilen ilginin nedenlerini sorgulamak bile gereksiz. Güçlü bir şair, tüm sırlarımızı bizden önce görmüş ve üstelik bunu tam da olması gerektiği gibi dile getirmiş biridir; bizi bize anlatırken hiç de güçlük çekmez, hatta bize daha fazlasını da gösterebilir: Yaşamımızın bir ânına dek deneyimlediğimiz ama üzerine düşünme fırsatı bulamadığımız ya da hiç deneyimlemediğimiz duygular vardır; ve şair o duyguların bir aynası olarak çıkabilir karşımıza. Başka deyişle şairler, düzyazının soğuk ve sıradan üslubuyla çalışan ve herkesin zaten açık seçik görebildiği şeyleri tekrar eden sıradan kanaat önderleri değil, deneyimlendiği halde ifade edilemeyen şeyleri mecazi dil melekesiyle çekip çıkaran hakiki kanaat önderleridir. İlkini izleyerek “herkes”in sıradan gündelik yaşamına varırsınız, ama diğerini izleyerek sadece size ait olduğunu düşündüğünüz, sezgilerinizle hissettiğiniz ve dile getiremediğiniz duyguları, basılı bir kâğıtta görüverirsiniz. Bu, elbette güçlü şairlere özgü bir melekedir: Yunus’un “bir ben vardır bende, benden içeri” deyişi ile Hilmi Yavuz’un “sevdaları içerden yazan biri var” deyişi, ister tasavvufi ister psikanalitik mecazlar olarak alınsınlar, her iki şairin de bizi içeriden sarıp sarmalayan hatta yöneten bir şeylere işaret ettiklerini anlarız.

Şairlere duyulan haset mi?

Öyleyse şiirin revaçta olmadığı düşüncesi nereden çıkıyor? Neden bir roman ya da öykü patlaması yaşanıyor da, bir şiir patlaması yaşanmıyor? Bence sorun, gerçeklikte değil, şiirin ilgi görmeyeceğini her nasılsa doğru kabul etmiş zihniyetin ta kendisinde. Neredeyse dört kişiden beşinin şair olduğu ya da olmaya çalıştığı bir ülkede yaşıyoruz; insanlar bir araya geldiklerinde birbirlerine roman ya da öykü değil, şiir okuyorlar; yaşlı ya da genç tanıdığım herkesin şiirle ilgili bir mazisi var. Şiirler elden ele geziyor, e-postalar aracılığıyla birinden ötekine gönderiliyor, internet siteleri şiir forumlarından geçilmiyor, o halde neden bir şiir kitapları patlamasından söz edemiyoruz? Bence bunun yanıtını şiiri ihmal eden ve nedense şiirin kâr getirmeyeceğini düşünen yayınevlerine sormak gerekir. İnsanların akıllarına bile gelmeyecek nesnelerin birer talebe dönüştürüldüğü bu çağda, sisler arasından zar zor seçebildiğimiz deneyimlerimizi, anı parçalarımızı bize bir çiçek dürbününden gösteren şiirlere kimsenin ihtiyacı olmayacağını düşünmek ne kadar da tuhaf. İnsanın şu soruyu sorası geliyor: Sakın şairleri kalın bir sis tabakası ardında bırakma çabasının kaynağı, onlara karşı duyulan haset olmasın? Çok mu kötümserim yoksa!

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.