Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Kapalı
  
 
KAYIT BİLGİLERİ
  
KAYIT BİLGİLERİ
  
ISBN13 978-975-342-532-2
13x19.5 cm, 160 s.
Liste fiyatı: 17,00 TL
İndirimli fiyatı: 13,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Judith Butler diğer kitapları
Çatışan Feminizmler, 2008
Cinsiyet Belası, 2008
Mülksüzleşme, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Kırılgan Hayat
Yasın ve Şiddetin Gücü
Özgün adı: Precarious Life
The Powers of Mourning and Violence
Çeviri: Başak Ertür
Yayına Hazırlayan: Bülent Doğan
Kapak Resmi: Damien Hirst
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2005
3. Basım: Nisan 2016

1990'lardan bu yana feminist kuramın önde gelen isimlerinden biri olan Butler, ABD'ye yapılan 11 Eylül saldırısının ardından gelen yas ve şiddetin kamusal alandaki kısıtlayıcı etkilerini değerlendiriyor. ABD hükümetinin hukuk dışı uygulamalarını Michel Foucault ve Giorgio Agamben'in "egemenlik", "iktidar" ve "yönetimsellik" kavramları ışığında tartışan yazar, uluslararası yasaları ve yurttaşlık haklarını çiğneyen bir iktidarın getireceklerine dair uyarılarda bulunuyor. Kimi yaşamların yaşam sayılmadığı, kimi insanların insan sayılmadığı, hatta kimi ölümlerin yası tutulamaz sayıldığı bir dünyada ABD'nin "teröre karşı kalıcı savaşı"na karşı çıkıyor ve Emmanuel Levinas'ın insancıl "öteki" anlayışını hatırlatarak, eleştiri düşmanlığı ve misilleme yerine dayanışma ve küresel adalet çağrısı yapıyor.

İÇİNDEKİLER
Teşekkür

Önsöz
1 Açıklama ve Temize Çıkarma, Ya da Neyi Duyabildiğimiz
2 Şiddet, Yas, Siyaset
3 Süresiz Alıkoyma
4 Antisemitizm Suçlaması: Yahudiler, İsrail ve Kamusal Eleştirinin Riskleri
5 Kırılgan Hayat

Türkçe Basıma Sonsöz
OKUMA PARÇASI

Önsöz, s. 9-17.

Kırılgan Hayat’ta derlenen beş denemenin hepsi de 11 Eylül 2001'den sonra, olayları takiben artan yaralanabilirlik ve saldırganlık koşullarına cevaben yazıldı. 2001'in sonbaharında ABD'nin kendini küresel bir cemaatin parçası olarak yeniden tanımlama fırsatını kaçırmakta olduğunu düşünüyordum. ABD tam aksi yönde hareket ederek milliyetçi söylemi yükseltti, gözetim mekanizmalarını genişletti, anayasal hakları askıya aldı, aleni ve örtük sansür biçimleri geliştirdi. Bütün bunlar kamu alanındaki entelektüellerin adalet ilkesine karşı kamusal sorumluluklarını yerine getirmekte tereddüt etmelerine, habercilerin ise saygın araştırmacı habercilik geleneğine veda etmelerine yol açtı. ABD sınırlarının ihlal edilmiş olması, dayanılmaz bir yaralanabilirliğin teşhir edilmiş olması, dehşet verici sayıda insan hayatının yok olması korku ve yas duygularına yol açtı, ve bu durum halen değişmiş değil. Ama bu olaylar aynı zamanda sabırlı bir siyasi düşünüm için teşvik unsuru niteliği taşıyor. En azından örtük olarak, yaralanabilirlik ile saldırganlığı siyasi yaşamın iki çıkış noktası olarak aldığımızda siyasi düşünüm ve irdelemenin nasıl bir biçime bürünmesi gerektiği sorusunu ortaya koyuyorlar.

Yaralanabilecek olmamız, başkalarının yaralanabilecek olması, bir başkasının kör kaprisiyle ölüme maruz kalabilecek olmamız, hem korku, hem de keder sebepleri. Ancak, yaralanabilirlik ve kayıp deneyimlerinin ille de doğrudan askeri şiddet ve misillemeye yol açmak zorunda olup olmadığı aynı ölçüde kesin değil. Başka geçitler de var. Eğer şiddet döngülerini durdurarak daha az şiddet içeren sonuçlar üretmek istiyorsak, keder siyasi olarak savaş çığlığından başka neye dönüştürülebilir sorusunu sormamız kuşkusuz önem taşıyor.

Yaralanmanın kazandırdığı bir şey, hayatımın bağımlı olduğu ötekilerin, tanımadığım ve belki de hiç tanımayacağım insanların bulunduğu sezgisidir. Anonim ötekilere olan bu temel bağımlılık irademle ortadan kaldırabileceğim bir koşul değildir. Hiçbir güvenlik önlemi bu bağımlılığı önleyemez; egemenlik iddiasıyla uygulanan hiçbir şiddet eylemi dünyayı bu gerçekten arındıramaz. Bunun somut olarak ne anlama geldiği yerkürenin bir yanından öbür yanına farklılık gösterecektir. Yaralanabilirlik farklı biçimlerde paylaştırılıyor; kimi nüfuslar keyfi şiddete daha çok maruz bırakılıyor. Bu açıdan bakınca ABD'nin, dünyadaki daha çekişmeli ve yara almaya açık ulus ve halklarınkinden daha büyük güvenlik sorunları olduğunu savunmak mümkün değil. Yaralanmış olmak demek, insanın yara üzerine düşünme, hangi mekanizmalar aracılığıyla paylaştırıldığını öğrenme, başka kimlerin hangi şekillerde geçirgen sınırlardan, beklenmedik şiddetten, mülksüzleştirilmeden ve korkudan mustarip olduğunu anlama şansını elde etmesi demektir. Ulusal egemenliğe meydan okunmuş olması, onu her ne pahasına olursa olsun kuvvetlendirmeyi gerektirmez, özellikle de bunun sonucunda sivil özgürlükler askıya alınacak ve siyasi muhalefet bastırılacaksa. Birinci Dünya'ya ait olmanın ayrıcalıklarından kısa bir süre için de olsa uzaklaştırılmak, şiddetin en aza indirileceği, kaçınılmaz karşılıklı bağımlılığımızın küresel siyasi cemaatin temeli olarak tanınacağı bir dünya hayal etmeye başlamamız için bir fırsat sunar bize. Bu karşılıklı bağımlılığın nasıl kuramsallaştırılacağını bilmediğimi itiraf ediyorum. Fakat şuna dikkat çekmek istiyorum: Radikal kendine yeterlik biçimleri ile dizginsiz egemenliğin, bir parçası oldukları daha geniş küresel süreçler tarafından tanımları gereği kesintiye uğratılacaklarını, nihai bir denetim sağlamanın mümkün olmadığını, zaten nihai denetimin nihai bir değer olmadığını, olamayacağını kabul etmek, hem siyasi, hem de etik sorumluluklarımızın temelini oluşturur.

Bu kitaptaki denemeler, büyük ütopik sonuçlara varmasalar da, işte o hayal etme sürecini başlatıyor. İlk deneme, Amerika Birleşik Devletleri'ne saldırının "sebepleri"ni anlamaya çalışan herkesin o saldırıyı düzenleyenleri "temize çıkarma"ya çalışıyor sayıldığı 2001 güzünde sansürün ve entelektüel karşıtlığının yükselişinden yola çıkıyor. O dönemde New York Times'ın başyazılarında "bahaneciler" eleştiriliyordu; bu terimin kullanımıyla, 60'ların çerçevesine saplanıp kalmış naif ve nostaljik siyasi aktörler olarak anlaşılan "barışçılar" sözünün ve Sovyetvari sansür ile denetim biçimlerine boyun eğmeyen, bu nedenle çoğunlukla işinden olan insanları tanımlayan "retçiler" sözünün yankılarından faydalanılıyordu.(*) Terim savaşa karşı uyarıda bulunanları küçük düşürmek için kullanılıyordu belki, ama savaş karşıtları ile cesur insan hakları aktivistleri arasında bir özdeşlik kurmanın mümkün olduğunu da ortaya çıkardı ister istemez. Küçük düşürme çabaları, 11 Eylül olaylarını tarihsel ve siyasal olarak kavramaya çalışan insanlar hakkında, hele hele Afganistan'a açılan savaşı meşru bir tepki olarak görmeyip buna karşı çıkanlar hakkında sürekli olumsuz görüş yaratmanın ne denli zor olduğunu ortaya çıkardı.

ABD'ye düzenlenen saldırılara neyin yol açmış olabileceğini anlamaya çalışmanın, ahlaki göreciliğin bir tuhaflığı olmadığını ileri sürüyorum. Üstelik insan, etik temellere dayanarak (ve bu temelleri bir bir sıralayarak) saldırılara karşı derin bir nefret, kayıplar için derin bir keder duyabilir ve duymalıdır; ama aynı zamanda da ahlaki hiddet ile kamusal yasın eleştirel söylem ve tarihsel olayların anlamı üzerine kamusal tartışmaları susturmak için kullanılmasına göz yummayabilir ve göz yummamalıdır. İnsan neyin bu olaylara yol açtığını, gelecekte gerçekleşebilecek benzeri olayların tohumlarını eken koşullarla en iyi nasıl başa çıkılacağını bilmek isteyebilir, müdahale alanları belirleyebilir, gelecekte daha fazla şiddeti davet etmeyecek stratejilerin düşünceli bir biçimde planlanmasına yardımcı olabilir. Hatta o derin nefreti, yası, kaygıyı ve korkuyu deneyimleyince tüm bu duygulardan yola çıkıp ABD'nin ellerinde başkalarının nasıl keyfi şiddete maruz kalmış oldukları üzerine düşünmeye başlayabilir. Ayrıca beklenmedik şiddetin, kaybın ve tepkisel saldırganlığın siyasi yaşamın normu olarak kabul edilmediği başka bir kamusal kültür, başka bir kamusal politika üretmeye gayret edebilir.

"Şiddet, Yas, Siyaset" başlıklı ikinci denemede, kaybın psikanalitik bir kavrayışı üzerinden neden kimi zaman derhal saldırganlığa yol açtığını değerlendiriyorum. Ötekiler karşısındaki ilksel yaralanabilirlik sorununun, kişinin insan olmaktan vazgeçmeksizin iradesiyle kurtulamayacağı bu yaralanabilirliğin izini sürüyorum. Çağdaş ulusal egemenlik biçimlerinin, insan bağımlılığı ve toplumsallığının ortadan kaldırılamayacak boyutları olan zedelenebilirlik ile ihlal edilebilirliğin üstesinden gelme çabaları olduğunu öne sürüyorum. Bu metinde ayrıca, belli yas biçimleri ulusal olarak kabul görüp ses bulurken diğer kayıpların nasıl düşünülemez ve yası tutulamaz hale geldiğini değerlendiriyorum. İnkâr edilen yas anlamında ulusal melankolinin, ABD'nin öldürdüğü insanların isimlerinin, imgelerinin ve anlatılarının kamusal temsillerden silinmesinin bir sonucu olduğuna dikkat çekiyorum. Öte yandan ABD' nin kendi kayıpları, ulus inşası yolunda sıkça kullanılan ölüm ilanlarıyla kutsanıyor. Kimi yaşamların yası tutulabilir, ötekilerin yası tutulamaz olduğuna; hangi tür öznenin yası tutulabilir olduğuna ve yasının tutulması gerektiğine, hangi tür öznenin ise yasının tutulmaması gerektiğine karar veren ayrımcı yas tahsisi, kimin normatif olarak insan olduğuna, yaşanabilir bir yaşam ve yası tutulabilir bir ölüm sayılanın ne olduğuna dair belli dışlayıcı kavrayışlar üretmekte ve sürdürmektedir.

"Süresiz Alıkoyma"da ise, yasal ve siyasi statüleri dışlayıcı bir süreçle askıya alınmış bir "yaşanamaz yaşamlar" kalabalığı üreten, insan olana dair normatif kavrayışların siyasi içerimleri üzerinde duruyorum. Guantanamo Körfezi'nde süresiz olarak alıkonan tutsaklar uluslararası hukukun koruması altındaki "özneler" sayılmıyorlar, mahkemeye çıkmak, avukat edinmek, yasal sürece tabi olmak gibi hakları yok. Bu yazının yazıldığı tarihte henüz kullanılmamış olan askeri mahkemeler, yaşama ve ölüme dair nihai yargıları Başkan'ın ayrıcalığı haline getirerek anayasal hukuku ihlal ediyor. Şu anda Guantanamo'da bulunan 680 tutuklunun bir kısmını, hatta belki de çoğunu alıkoyma kararı, bu bireylerin ABD güvenliği açısından bir tehdit teşkil edip etmediklerine belirsiz temellere dayanarak karar verecek olan "resmi yetkililer"e bırakılıyor. Duruma göre uydurulanlar dışında hiçbir yasal kurala tabi olmayan bu yetkililer egemen iktidarı kendilerinde topluyorlar. Foucault egemenlik ile yönetimselliğin bir arada varolabileceğini ve varolduğunu ileri sürmüş olsa bile, çağdaş savaş hapishanesinde o bir arada varoluşun tikel biçimi henüz tasvir edilmemiş durumda. Yönetimsellik, nüfusun idaresine odaklanan, hem devlete ait hem de devletdışı kurum ve söylemler üzerinden işleyen iktidarı, yaygın ve çokdeğerli işleyişiyle kavramsallaştırmanın bir modeline işaret ediyor. Günümüz savaş hapishanesinde hukukun üstünlüğünün fiilen askıya alınması ve yerine askeri kuralların geçmesiyle, yönetimselliğin resmi yetkilileri egemen iktidar kullanıyorlar ki bunun anlamı iktidarın hukuksuz ve sorumlu tutulamaz bir şekilde işlediğidir. Yaşama ve ölüme dair nihai kararları yürütme organına ya da seçimle başa gelmemiş olan ve hiçbir anayasal kısıtlamaya tabi olmayan resmi yetkililere devreden kaideler üzerinden, kayıp ya da zedelenmiş bir egemenlik yeniden canlandırılıyor.

Tutsaklar "tutsak" sayılmıyorlar ve uluslararası hukuk tarafından hiçbir şekilde korunmuyorlar. ABD hapsetme yöntemlerinin Cenevre Sözleşmesi'yle tutarlı olduğunu iddia etse de, kendisini sözleşmenin bağlayıcılığı altında addetmiyor ve sözleşmenin gerektirdiği hiçbir yasal hakkı sağlamıyor. Sonuç olarak Guantanamo'da hapsedilen insanlar insan sayılmıyor; onlar uluslararası hukukun koruması altındaki özneler değil. Herhangi bir yasal veya normatif anlamda özne sayılmıyorlar. "Süresiz alıkoyma"nın bir sonucu olan insanlıktan çıkarma, kimin insan olup kimin olmayacağını belirlemek için etnik bir çerçeve kullanır. Dahası, "süresiz alıkoyma" politikası Dışişleri Bakanlığı'nın uydurdukları dışında hiçbir yasa tarafından kısıtlanmayan bir hapsetme ve cezalandırma alanı üretir. Böylece devletin kendisi hukuku askıya almak ve hukuk üretmek için bir tür "sınırsız" iktidar edinir, ki bu noktada kuvvetler ayrılığı süresiz olarak feshedilmiş olur. Yurtseverlik Yasası (Patriot Act) da güvenlik adına sivil özgürlükleri askıya almaya yönelik bir başka çabayı ifade ediyor. Onu bu sayfalarda değerlendirmiyorum, ama gelecekteki bir makalede ele alabilmeyi umuyorum. Yurtseverlik Yasası'nın birinci ve ikinci versiyonlarında, eskiden beri süregelen ve demokratik siyasi yaşam kavrayışları açısından merkezi önemde olan entelektüel özgürlük ve örgütlenme özgürlüğü haklarının çiğnenmesi yoluyla denetim ve düzenlemeye tabi tutulması hedeflenen şey kamusal entelektüel kültürdür.

"Antisemitizm Suçlaması: Yahudiler, İsrail ve Kamusal Eleştirinin Riskleri"nde İsrail devletine ve askeri politikasına yönelik eleştiriler bağlamında kamusal eleştiriyi ve entelektüel tartışmaları susturmaya yönelik çabalardan birini değerlendiriyorum. Harvard Üniversitesi Rektörü Lawrence Summers'ın dile getirdiği, İsrail'i eleştirmenin "fiili" antisemitizmle iştigal etmek olduğu ifadesini, Yahudiler ile İsrail arasında bir ayrım yapmayı başaramaması açısından ve (İsrailli ya da diasporadaki) ilerici Yahudilerin mevcut İsrail devletine direniş çabalarını kamusal düzeyde kabul etmenin önemi açısından eleştirel olarak inceliyorum. Pek çok kişi ve kuruluşun paylaştığı duyguları dile getiren bu demecin, eleştirel konuşmaları antisemitik hedeflerle bitiştirerek belli eleştirel konuşma türlerini sansürlemek açısından taşıdığı önemli içerimleri değerlendiriyorum. Antisemitizmle herhangi bir şekilde özdeşleştirilmenin, özellikle de eleştirilerini Yahudiler olarak yönelten ilerici Yahudiler için ne denli utanç verici olduğu düşünülürse, İsrail politikasına, hatta Siyonizm öğretisi ve pratiğine itiraz edecek olanlar ya eleştirel sözler etmeme ya da görüşlerini kamu alanında açıklamaları neticesinde o katlanılmaz antisemitizm lekesini göğüsleme durumunda kalıyorlar. Konuşma üzerindeki bu kısıtlama ruhsal ve kamusal özdeşleşmelerin kurallara bağlanması üzerinden, özellikle de İsrail politikasına, hatta İsrail'in kendisine karşı konuşanların son derece katlanılamaz ve kabul edilemez olan antisemitizm özdeşleştirmesiyle tehdit edilmeleri üzerinden uygulanıyor. Antisemitizm suçlaması bu şekilde İsrail konusundaki muhalefeti susturmak için kullanıldığında, suçlamanın ta kendisi şüphe uyandırmaya başlıyor, böylece suçlama varolan antisemitizme karşı etkin kalması gereken bir mücadeledeki anlam ve önemini yitiriyor.

Kamusal alan kısmen, söylenemeyen ve gösterilemeyen tarafından oluşturulur. Söylenebilir olanın sınırlarıyla görünebilir olanın sınırları, siyasi konuşmanın işlediği ve belli tür öznelerin geçerli aktörler olarak belirdiği alanı kuşatır. Bu örnekte İsrail'e yönelik eleştirel konuşmanın antisemitizm ile özdeşleştirilmesi, onu söylenemez kılma çabasını ifade ediyor. Özdeşleştirme karaçalma üzerinden gerçekleştiriliyor; İsrail devletinin yapısına, vatandaşlık önkoşullarına, işgal pratiklerine ve süregelen şiddetine yönelik eleştiriler geçerli söylem alanının dışında bırakılmaya çalışılıyor. Hem İsrail'in hem de Filistinlilerin şiddetinin sona ermesini savunuyorum ve meydanı İsrail/Filistin'in siyasi yapısı üzerine tehditlerin yer almadığı meşru bir kamusal tartışmaya açmanın bu proje açısından hayati önemde olduğuna dikkat çekiyorum.

"Kırılgan Hayat"ta insan yaşamını sona erdirmenin ne kadar kolay olduğunun kavranmasına dayanan şiddetsiz bir etik meselesini ele alıyorum. Emmanuel Levinas hayatın kırılganlığının idrakine dayanan, Öteki'nin kırılgan hayatından yola çıkan bir etik kavrayış sunar. Hem hayatın kırılganlığını hem de şiddet yasağını ileten bir figür olarak "yüz"ü kullanır. Bir şiddetsizlik etiğinde saldırganlığın nasıl ortadan kalkmadığını kavramanın yollarından birini gösterir bize; saldırganlık etik mücadelelerin bitimsiz maddesini oluşturur. Levinas saldırganlığın bastırmaya çalıştığı korku ve kaygıyı değerlendirerek etiğin tam da korku ve kaygıyı cinai eyleme dönüşmekten alıkoyma mücadelesi olduğunu ileri sürer. Görünürde ilahi olan bir kaynağın etik talebini taşıyan yüzleriyle iki insan arasında bir sahneyi gerektirmesine rağmen Levinas'ın teolojik görüşü, insan olanın, insani keder ve acının en iyi nasıl tasvir edileceğini ve savaş açılanların "yüzlerine" kamusal temsilde en iyi nasıl müsaade edileceğini kavramaya yönelen kültürel analizler açısından kullanışlıdır.

Levinasçı yüz insan olanı, kırılgan olanı, yaralanabilir olanı iletse de, kesinlikle ya da münhasıran bir insan yüzü değildir. "Düşman" yüzlerin medyadaki temsilleri, Levinas'ın "yüz"ün en insani saydığı yanını siliyor. Levinas'ın felsefesini kültürümüze taşıdığımızda, hayatın kırılganlığına dair bir şeyin idrak edilebilmesi için egemen temsil biçimlerinin nasıl kesintiye uğratılabileceğini ve kesintiye uğratılması gerektiğini görmek mümkün. Bunun da yine, gerek kamusal hayatta neyin görünüp neyin görünmeyeceğini belirleyen hudutlar açısından, gerekse kamusal olarak kabul edilen bir görülebilirlik sahasının kısıtları açısından çeşitli içerimleri var. Yüzsüz kalanlar ya da yüzleri bize kötülüğün sembolleri olarak sunulanlar, yok ettiğimiz ve yas tutulabilirlikleri süresiz olarak ertelenen yaşamlar karşısında duyarsızlaşma yetkisini veriyorlar bize. Hayatın, tüm hayatların değerine dair daha keskin bir anlayışın yerleşebilmesi için kimi yüzlerin kamusal görüş alanına kabul edilmeleri, görülmeleri ve duyulmaları gerekir. Yani siyasetin hedefi yas tutmaktır demiyorum, yas tutma yetimiz olmadığında şiddete karşı çıkabilmemiz için gereken, hayata dair o daha keskin anlayışı kaybederiz diyorum. Kimileri için yas ancak şiddet üzerinden çözülebilir olsa da, şiddetin yalnızca daha fazla kayıp getirdiği ve kırılgan hayatın talebini dikkate alamamanın yalnızca bitimsiz bir siyasi hiddetin kuru kederine yol açtığı açık görünüyor. Kamusal yasın kimi biçimleri uzatılıp ritüelleştiriliyor, böylece milliyetçi hararet körükleniyor ve az çok kalıcı olan bir savaşı gerekçelendiren kayıp ve mağdurluk koşulları yineleniyor belki, ama tüm yas biçimleri bu sonucu doğurmak durumunda değildir.

Muhalefetin ve tartışmanın yürütülebilmesi, devlet politikasına ve kamu kültürüne yönelik eleştirel görüşleri savunanların içerilmesine, politikaların ve genel olarak siyasetin değerine ilişkin daha büyük kamusal tartışmaların bir parçası olarak kalmasına bağlıdır. Eleştirel görüşleri dile getirenleri vatan hainliğiyle, terörist sempatizanlığıyla, antisemitizmle, ahlaki görecilikle, postmodernizmle, çocuksu davranışla, işbirlikçilikle, anakronistik solculukla suçlamak yalnızca savunulan görüşlerin güvenirliğini değil, o görüşleri savunan kişilerin güvenilirliğini de yok etmeye çalışmaktır. Böyle bir tavır, belli bir görüşü dile getirmenin, berbat bir yaftanın yapıştırılması sonucu rezil edilmeyi göze almak olduğu bir korku iklimi üretir. O koşullar altında görüşlerini dile getirmeyi sürdürmek kolay değildir, çünkü yaftanın doğruluğuna inanmamayı gerektirdiği gibi, kamusal alandan sıçrayan lekeye göğüs germeyi de gerektirir. Muhalefet kısmen, konuşan öznenin katlanılamayacak bir özdeşleştirmeyle tehdit edilmesi üzerinden bastırılır. Hain ya da işbirlikçi olarak tanımlanmak berbat bir şey olacağı için insan ya konuşmayı başaramaz ya da terörize edici özdeşleştirilme tehdidini atlatabilmek için bölük pörçük şeyler söyler. Muhalefeti bastırmak ve eleştirel tartışmanın erişimini kısıtlamak için kullanılan bu strateji, sonuçları itibariyle belli bir psikolojik terör olan bir dizi rezil etme taktiğinin yanı sıra, kamusal alanda neyin geçerli bir konuşan özne ve akla yatkın bir kanı sayılıp neyin sayılmayacağının belirlenmesi üzerinden de gerçekleşir. İnsan tam da geçerli bir konuşan varlık olarak statüsünü kaybetmemek için düşündüğünü söylemekten kaçınır. Özdeşleşmeleri ve geçerlilik anlayışını bu derece düzenleyen toplumsal koşullar altında sansür örtük olarak ve kuvvetle işler. Konuşulabilir olanı ve yaşanabilir olanı kuşatan hat aynı zamanda bir sansür aracı işlevi görür.

Kamusal alan içersinde hangi görüşlerin akla yatkın sayılacağına karar vermek, neyin kamusal tartışma alanı sayılıp neyin sayılmayacağına karar vermektir. Eğer biri milliyetçi norma uymayan görüşleri savunuyorsa, konuşan bir kişi olarak güvenilirliğini yitirmiştir ve medya ona açık değildir (ilginç bir şekilde internet açık olsa da). Eleştirinin önlenmesi kamusal alanı tartışmadan ve görüşlerin demokratik olarak dile getirilmesinden yoksun bırakır, öyle ki, tartışma benzer fikirlere sahip insanlar arasındaki görüş alışverişi haline gelir, her demokraside merkezi önemde olması gereken eleştiri ise kaçak ve şüpheli bir faaliyete dönüşür.

Dış politika da dahil olmak üzere kamu politikaları, sıkça kamusal alanın belli türden tartışmalara açıklığını ve medyadaki haberlerin dolaşımını kısıtlamaya çalışır. Siyasetin hegemonik bir kavrayışına ulaşmanın bir yolu, neyin kamusal alanın bir parçası olarak kabul edilip neyin edilmeyeceğini sınırlamaktan geçer. Nüfus savaşı iyi, haklı ve doğru gösterecek bir şekilde konumlandırılmadan hiçbir savaş halkın rızasını alamaz, hiçbir idare popülerliğini koruyamaz. Kamusal alan teşkil eden şeyi üretebilmek için insanların görme biçimlerini, nasıl duyduklarını, ne gördüklerini denetlemek şarttır. Kısıtlamalar yalnızca içeriğe getirilmez –örneğin Irak'taki cesetlerin kimi imgeleri kamusal görsel tüketim için kabul edilemez sayılıyor– aynı zamanda neyin duyulabileceğine, okunabileceğine, görülebileceğine, hissedilebileceğine ve bilinebileceğine de getirilir. Kamusal alan kısmen görünebilir olan tarafından kurulur, görünüm alanını düzenlemek neyin gerçeklik sayılıp neyin sayılmayacağını belirlemenin bir yoludur. Aynı zamanda bu kimlerin hayatlarının hayat, kimlerin ölümlerinin ölüm sayılacağını belirlemenin de bir yoludur. Hissetme ve idrak etme yetimiz hassas bir dengede durmaktadır. Tıpkı kimi hayat ve ölümlerin gerçekliklerinin kaderi ya da savaşın etkilerine dair eleştirel ve kamusal olarak düşünme yetisi gibi...

Notlar

(*) Burada "bahaneciler", "barışçılar", "retçiler" olarak geçen kelimeler metnin İngilizce aslında sırasıyla "excuseniks", "peaceniks", "refuseniks"tir. Kelimelerin sonundaki "-nik" eki Amerikan argosunda ve konuşma dilinde "-ci" ya da "ile ilgilenen kişi" anlamına geliyor; "-nik" eki ABD'de ilk olarak, Sovyet uydusu Sputnik'e esprili bir göndermeyle Beat Kuşağı yazarlarını tanımlamak üzere ("beatnik") kullanılmaya başladı. Sonrasında barış aktivistleri ve retçiler için uydurulan "peacenik" ve "refusenik" isimleri aşağılama amacıyla kullanılıyor. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Özgür Erbaş, “Kimin yası tutuluyor?”, Cumhuriyet Dergi, 6 Kasım 2005

Kim gerçekten yaşar, hangi ölünün yası tutulur? ABD'li felsefe profesörü Judith Butler, "Kırılgan Hayat" kitabında 11 Eylül'ün ardından başlayan sansürü ve kutsanan şiddeti anlatırken işte bu soruları da yanıtlıyor. "Irak'ta ölen her bir ABD'linin bir adı var" diyor Butler ve soruyor: "Peki ya Iraklılar? Ne de olsa yüzü olmayanların ölümü keder vermiyor."

ABD'nin Irak işgali sırasında ölen askerlerinin sayısının, "psikolojik sınır" olan 2 bini bulmasından söz edildi. Bunun üzerine New York Times gazetesi, 4 sayfasını ölen askerlerin resimlerine ayırdı. Resimlerin altında askerlerin adları ve doğum yerleri yazıyordu. Bu savaşta ölen Iraklı sivil sayısı ise yaklaşık 36 bin. Onlar, Irak'tan hemen her gün gelen bombalı saldırı haberlerinde ölenler olarak tarihe geçiyor, adları anılmıyor. ABD askerlerinin toplu ölüm ilanlarının yanında, onların esamesi okunmuyor. İşte bu noktada, hangi "kişinin" ölümü gerçekten ölümdür, kimler gerçekten yaşar ya da kimler "insan"dır, kimler değildir sorusu akıllara geliyor.

İşte bu sorunun yanıtının peşine düşen ABD'li felsefe profesörü Judith Butler, 5 denemeden oluşan "Yasın ve Şiddetin Gücü" altbaşlığını taşıyan "Kırılgan Hayat" kitabında, güvenlikle özgürlüğün savaşını tartışıyor. ABD'de 2004'te yayımlanan kitap Başak Ertür'ün çevirisiyle Metis Yayınları'ndan çıktı.

Butler kitapta milat olarak 11 Eylül saldırılarını alıyor. Saldırıların ABD için "yaralanabilirliğin ortaya çıkışı" ve dolayısıyla "hem korku hem de keder" anlamına geldiğini ifade eden Butler, "Ancak yaralanabilirlik ve kayıp deneyimlerinin ille de doğrudan askeri şiddet ve misillemeye yol açmak zorunda olup olmadığı aynı ölçüde kesin değil. Başka geçitler de var. Eğer şiddetin döngülerini durdurarak daha az şiddet içeren sonuçlar üretmek istiyorsak, keder siyasi olarak savaş çığlığından başka neye dönüştürülebilir sorusunu sormamız kuşkusuz önem taşıyor" diyor. Bunun özellikle ABD'liler için dünyada yaralanabilirliğin nasıl paylaştırıldığı sorusunu düşünme fırsatı olduğunu söylüyor Butler ve ekliyor, "Yaralanmış olmak demek, insanın yara üzerine düşünme, hangi mekanizmalar aracılığıyla paylaştırıldığını öğrenme, başka kimlerin hangi şekillerde geçirgen sınırlardan beklenmedik şiddetten, mülksüzleştirilmeden ve korkudan mustarip olduğunu anlama şansını elde etmek demektir. Ulusal egemenliğe meydan okunmuş olması, onu her ne pahasına olursa olsun kuvvetlendirmeyi gerektirmez, özellikle bunun sonucunda sivil özgürlükler askıya alınacak ve siyasi muhalefet bastırılacaksa"...

Butler "Açıklama ve Temize Çıkarma" ya da "Neyi Duyabildiğimiz" başlıklı denemede, saldırıların hemen ardından oluşan yoğun sansür havasını, olayların nedenlerini anlamaya çalışanların, saldırıyı gerçekleştirenleri temize çıkarmakla suçlandığını anlatıyor. Böyle bir saldırı karşısından insanın hem derin bir keder duyabileceğini hem de kamusal yasın eleştirel söylemi bastırmasına göz yummayabileceğini söylüyor Butler. ABD solunun "Bizden neden bu kadar nefret ediyorlar" sorusuna verdiği yanıtların ahlakçı, entelektüel düşmanlarınca ciddiye alınmamasının nedenini, "Sola, kendine boş yere eziyet eden Birinci Dünya seçkinleri olarak bakmaktan kaynaklı güvensizlik" olarak açıklıyor. ABD'nin dış politikasının, saldırıların kaynaklarından biri olduğuna dair eleştirilerin ABD basını tarafından görmezden gelindiğinin altını çizen Butler, Noam Chomsky ve Arundhati Roy'un görüşlerinin bütünüyle sansüre uğradığını, barış eylemlerinin açıkça alaya alındığını anımsatıyor. Bireysel ve ulusal olarak şiddete bakışın ve şiddeti hayatın içinde konumlandırışın, "terör", "saldırı" ve "savunma" kavramlarının altının nasıl doldurulduğunu belirlediği tespitini yapan Butler, "Kendimizi merkeze koyup, BM'yi ikinci sınıf bir müzakere kuruluna indirgeyip yerine Amerikan tek yanlılığında ısrar ederek, 'Kim bizden yana, kim bize karşı' diye soruyoruz. ABD'nin karşı karşıya olduğu sorunun bir parçası da liberallerin sessizce savaşın arkasında durarak, ABD devlet şiddetini terörist damgası yemekten kurtaran gerekçeyi kısmen sağlamış olmasıdır" diyor. Saldırılar, nedenleri ve ABD politikası üzerine düşünmeyi yasaklamanın düşünceye karşı "ahlaki bir sorumluluğu" yerine getirmekten kaçmak olduğunu belirten Butler, bunun "daha iyi bir dünya tahayyülünü de felce uğratacağını" sözlerine ekliyor.

Kitaptaki ikinci deneme "Şiddet, Yas ve Siyaset" başlığını taşıyor. Butler bu denemede, kişisel duyguların, siyaseti nasıl belirlediği, bir duygunun cemaate ait hale geldiğinde nasıl evrildiğini anlamaya ve anlatmaya çalışıyor ve "kimin yaşamı gerçekten hayattır, kimin ölümünün yası tutulur" sorularını soruyor. İnsanın ya da kurduğu cemaatlerin kendini tanımlamakta kullandığı "öteki"leri, bir şiddet türü olarak yok sayması, "hayaletleştirmesi"ni psikanaliz yöntemini de kullanarak irdeleyen Butler, " Peki kimin yası tutulur? Kimin için ölüm ilanı verilebilir? Peki ya ABD'nin desteklediği İsrail ordusunun öldürdüğü Filistinlilerin adlarını bilebiliyor muyuz? Kim onlar? İşte burada, insan olarak sayılanlar ve sayılmayanların ölümleri üzerindeki hiyerarşi ortaya çıkıyor. Zaten pek de yaşamamakta olanlara, yani ölümle yaşam arasında askıya alınmış olarak yaşayanlara gösterilen şiddetin, iz olmayan bir iz bıraktığını görüyoruz" diyor. Butler, ABD'de meşru müdafaa adı altında şekilsiz bir ırkçılığın yaygınlaştığını söylüyor ve bunun tehlikelerine dikkat çekiyor.

ABD'nin Irak'ı "özgürleştirmek" için işgal etmesinden önce, kendi topraklarında "sıkıyönetim" ilan etmesi anlamına gelen Vatanseverlik Yasası'nı ve Guantanamo'daki tutsakları anlatıyor "Süresiz Alıkoyma" denemesinde. ABD'nin saldırıya maruz kalmış olmaktan kaynaklı öfkesini, "dünyanın demokrasi ışıldağı" olmasına neden saydığı tüm yasal güvencelerden vazgeçme pahasına dünyaya kustuğunu söylüyor. Üste tutulanlar hangi sıfatla orada bulunuyorlar, ne zaman yargılanacaklar, suçları tam olarak ne, hangi mahkeme onları yargılamaya yetkili ve hatta eğer yargılanma şansı! elde ederler de beraat ederlerse salıverilecekler mi? Bu soruların hemen tamamının yanıtı belirsiz.

ABD'deki olağanüstü hal uygulamasının ne kadar süreceğine dair hiçbir bilgileri olmadığını söyleyen Butler, yürütmenin tüm yetkileri ele geçirerek, yasama ve yargıyı anlamsız birer araç haline getirmesinin dehşet veren dengesizliğini gözler önüne seriyor. Tüm zincirlerinden boşanan bir yönetim erkinin kendini Guantanamo Üssü'nde ortaya koyduğunu ifade eden Butler, "tehlike", "tehdit", "terör" ve "güvenlik" kavramlarının, hukuk ve adaletten bağımsız biçimde yönetim tarafından doldurulmasının, tüm ABD'liler için tehlike oluşturduğunu vurguluyor.

Yükselen milliyetçilik, yaygınlaşan sansür ve kimilerinin insan sayılmamasının etkilerinin niyeyse İsrail'i eleştirmek isteyenleri de etkilediğini ve "derhal antisemitist damgası yediklerini" anlatıyor. Bu damganın ABD'nin son savaşlarına karşı çıkanlara yapıştırılan, "vatan haini", "terörist sempatizanı" yaftalarına benzer etkileri olduğunu belirten Butler, eleştiri ve tartışmaların ekseni kayarken Filistinlilerin acılarının görmezden gelindiğini, bununla birlikte İsrail'deki barış yanlılarının da onlarla birlikte "hayaletleştirildiğini" ortaya koyuyor.

Kitabın son denemesi "Kırılgan Hayat" başlığını taşıyor. Butler bu bölmüde Emmanuel Levinas'ın "yüz" üzerine sözlerini, özellikle "yüzün anlamı öldürmeyeceksin demektir" derken, insanın "öteki"yle birlikte var olacağını anımsatıyor. Levinas, "Ötekinin aşırı kırılganlığı olarak yüz. Ötekinin kırılganlığı karşısında uyanık olarak barış" derken ifade ettiği diğerkamlığı Butler kitabın tüm bölümlerinde parça parça anlatıyor. Yüz yüze geldiğimiz "öteki"mizi öldüremeyeceğimizi anlatıyor Butler, medyanın bizi "yüzler"den esirgediğini, bir yerlerde, birilerinin öldüğünü söylerken, yas tutmamıza, kederlenmemize engel olduğu kadar, aslında neyi yitirdiğimizi fark etmemizin de önüne geçtiğini söylüyor.

Devamını görmek için bkz.

Melek Görgenli, “Birbirimizin yüz’üne bakabilmek”, Birgün Kitap Eki, Haziran 2006

“Görünen o ki insan olmamıza daha var ve bu ihtimal şimdi hiç olmadığı kadar tehlikede, belki de süresizce önlenmekte...” Judith Butler, Kırılgan Hayat

Sosyal psikoloji literatüründe “ahlaki dışlama” terimiyle çerçevelenen süreç, her düzeyde iktidarların, “öteki”lere yönelik zalimliklerini, aleni kötülükten edilgen umursamazlığa kadar farklı derecelerde hayata geçirirken, onları “bazı bakımlardan daha az insanca” ya da “insan niteliğinden” yoksun bırakacak bir kamusal sözbirliği oluşturulduğuna işaret eder. Böylece ayrımcılık ve şiddet daha kolay, makul ve hatta zorunlu hâle gelir. İnsanlar diğerlerini insanlıktan çıkardığında, onlarla duygudaşlık kurmaları mümkün değildir; merhametten söz etmek artık imkânsızdır. Hele ayrımcılığa uğrayan gruplar normatif olmayan bir biçimde isyana kalkışırlarsa, tehdit algısı güçlenerek büyür ve insan niteliğinden “kurtarılmaları” söz konusu olur. Kürt sorununu çok yönlü bir ayrımcılık meselesi olarak görmek ve Kürtlere “haklarını”n verilmesini savunmak, biz Türklerin –özellikle de solcu Türklerin- Butler’ın sözleriyle “insan ontolojisinin liberal versiyonlarına yerleşmiş olan bir yasal çerçevedeki meşruiyetini gayet iyi tesis ediyor olabilir, ama ölümcül olmasa da geri dönüşsüz biçimlerde bizi kendimizden koparan, başkalarına bağlayan, alıp götüren, çözen, bizim olmayan hayatlara bulaştıran tutkunun, kederin ve öfkenin hakkını vermez”.

Görünmez yüz’ler

Kürt sorunundan söz ederken “söylenebilir olanın sınırlarıyla görünebilir olanın sınırları ve belli tür öznelerin geçerli aktörler” ve belli fikirlerin geçerli olabildiği bir yerde konuşuyoruz. Bu yerde, Butler’ın –Levinasçı “yüz” metaforuna dayandırdığı– “yüzsüz kalanlar ya da yüzleri bize kötülüğün sembolleri olarak sunulanlar, yok ettiğimiz ve yas tutulabilirlikleri süresiz olarak ertelenen yaşamları karşısında duyarsızlaşma yetkisini bulduğumuz” yası tutulamaz olanların yeri yok. Kimin yası tutulabilir olduğu, yas tutmaya hangi koşullarda müsaade edilebilir olduğu, hangi ölülerin medyada nasıl imgeleştirilebileceği, kimin kaybının kayıp kimin gözyaşının “eylem” sayılacağı bu yerde belirleniyor; hatta yerel yönetimlerin hangi ölümlere hizmet, hangi ölülere cenaze arabası verebileceğinin meşru ya da yasal sınırları, televizyon programlarında sorgulanan yerel yöneticilerin, muktedirleri ikna etme düzeylerine göre değişebiliyor. Hepimizin zihinleri ve yaşamları üzerindeki kontrol, “yasın bu ayrımcı tahsisi” ve meşru ya da meşru olmayan şiddet hiyararşisinin ikna ediciliğiyle kuruluyor. Karların üzerinde yanyana dizilmiş “yüzleri olmayan” isimsiz bedenler, teröristler ve ellerimizin üzerinde taşıdığımız, nişanlı olan, sadece bir hafta askerliği kalmış olan, Malatya’lı, Trabzon’lu, şehitler’imiz, en azından Mehmet’ler.. Görünmeyen, gösterilmeyen ya da görmemiz için seferber olunan ölülerimizin başında durup soruyorlar: Kimden yanasın?

Yas tutmanın yasaklanması, kimin yasının tutulabilir olduğunun kamusal bir sözbirliğiyle belirlenmesi ya da yasın görünmez kılınması, yasa neden olan şiddetin devamı mıdır? Kaybın gerçeklikten çıkarılması, insan acısına ve ölümüne duyarsızlık, insanlıktan çıkarmanın başarıyla tanımlanmasını sağlayan mekanizmalardan biri hâline gelebilir mi?

Butler, keder meselesine, yas tutmanın kollektif olarak inşa edilebilir olduğuna, yaralanabilirliğin hepimizi, birbirimizi kamusal ve politik olarak tanımaya götürebilecek bir tür yoksullaşma hâli olduğuna işaret ediyor. Şiddet karşısında hepimiz, bir yandan, başka bir yerden gelen önleyemeyeceğimiz ani bir hitap karşısında bu yaralanabilirlikle yaşıyoruz; bir yandan da şiddet uyguladığımız ölçüde bir başkası üzerinde eyliyor, onu tehlikeye sokuyor, ona zarar veriyor hatta yok ediyoruz. Kimin şiddeti daha meşru? Kimin şiddeti yasal? Şiddet insanın öteki insanlar karşısındaki ilksel yaralanabilirliğinin, denetlenemez bir şekilde başkasının iradesine teslim edilmesinin ve paradoksal biçimde en kötüsünden temasın ve dokunmanın yolu hâline geliyor. Nerede duruyor olursak olalım, kayıplarımız aracılığıyla birbirimize benziyoruz. Empati gibi, yas tutmamızın kaynaklarını, mağduriyetlerimizin nedenlerini ve meşrulaştırmalarımızı hiyerarşik olarak sınıflandırmaya ve kayıplarımızı birbirinden uzağa konumlandırmaya dayalı uzaktan ilişkilenme yollarına değil belki de aynı biçimde “yaralanabilir” olduğumuzu ve bütün korkularımızın ve şiddetimizin kaynağının bu olduğunu görmeye ihtiyacımız var. Ancak o zaman birlikte yas tutmaya ve birbirimizin “yüz” üne bakabilir hâle gelmeye başlayabiliriz. Butler, Cemaati böyle hayal etmenin, sadece şekillenişimizin tanımsal ya da tarihi bir gerçeği olarak değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasi yaşamlarımızın bizi karşılıklı bağımlılığımız üzerine kafa yormaya mecbur eden bir ilişkiselliği olumladığının altını çiziyor. Bu hayal, şiddetin yerini düşünmemizi zorunlu hâle getiriyor; çünkü şiddet her zaman o ilksel bağın, bedenler olarak kendimizin dışında ve sadece birbirimiz için var olduğumuz o ilksel durumun sömürülmesidir.

Devamını görmek için bkz.

Elif Demirkaya, "Kırılgan hayat üzerine notlar", Birgün Kitap Eki, 8 Nisan - 5 Mayıs 2016

Judith Butler, 11 Eylül 2001 sonrasının korku ve keder iklimine atfen yazdığı Kırılgan Hayat adlı kitabında, yaralanabilirlik ve yas üzerinden sosyal bir ontoloji kurar. Ona göre öldürülebilir olmak ya da kırılganlık (precariousness) tüm canlıların paylaştığı müşterek bir durumdur ve bizi hiç tanımadıklarımızla birbirimize bağlar. Ancak hepimizin aynı derecede öldürülebilir olduğu da söylenemez. “Yaralanabilirliğin jeopolitik dağılımı” (precarity) farklılık arz ettiğinden, bazı nüfuslar daha fazla risk altında kalmaktadır. Butler, kitabında bu dağılımı belirleyen tertiplerin ve özne olarak tanınmanın sınırlarını çizen çerçevelerin peşine düşer. Almanlar karşısında Yahudileri, İsrailliler karşısında Filistinlileri, Fransızlar karşısında Cezayirlileri ya da Türkler karşısında Kürtleri daha öldürülebilir kılan nedir? Ararat filmindeki Edward Saroyan’ın (Charles Aznavour) tabiriyle sorarsak, kimin nefret edilebilir olduğuna ve kimin ötekine olan nefretinin sorumluluğunu bile üstlenmeden onu yaralayabileceğine nasıl karar verilir? Butler’a göre “hangi ölümün yasının tutulmaya değer, hangi yaşamın yaşanmaya değer olduğunu belirleyen politikalar” vardır. Bu politikalar, ötekinin öldürülebilirliğinin benim üzerimdeki sorumluluğunu sarsar çünkü beni, karşımdakinin hayatının benimkinden daha az değerli olduğuna ikna eder. Onu özne konumundan sıyırır, insandışılaştırır, benim varlığım için bir tehdit unsuru olarak kurgular ve hukuku askıya alır.

Butler, kitap boyunca güçlü etik kaygılarla can alıcı sorular sorar. Biz kimiz ve kimlere karşı sorumluluğumuz var? Kimleri dışarıda bırakıyoruz ve tehdit olarak görüyoruz? Kimler özne olmaktan çıkıyor ve bir korku nesnesi haline geliyor? Kimlerin yası tutulabilir kimlerin yası tutulamaz oluyor? Kitapta bu sorunsallaştırmaların izini süren beş ayrı deneme yer almakta. Butler, öncelikle, kime terörist dendiği, terörizmin çerçevesinin nasıl çizildiği ve terörle ilgili hangi temsillerin dolaşıma girip hangilerinin sansürlendiği üzerinde durur. Şiddeti meşrulaştırmaz, terörü savaş çağrısı olarak görmekten kaçınır ve failleri patolojikleştirmez. Bizi, faillerin kişisel hikâyeleri üzerinde durmak yerine, onların toplum tarafından nasıl şekillendirildiğini ve devlet politikalarının teröre nasıl zemin hazırladığını anlamaya, faillerin kişisel sorumluluklarını ortadan kaldırmadan, davet eder. Bir yandan kendimiz eylediğimiz, bir yandan da başkalarının eylemlerine maruz kaldığımız için sorumluluğumuz bu ikisinin buluştuğu noktadadır. Öyleyse içinde bulunduğumuz korku ve keder sarmalından çıkabilmek için şiddete karşı vereceğimiz tepkinin bizi neye dönüştüreceğini düşünmemiz, kolektif suçlar ve bireysel sorumluluklar arasındaki ilişkileri yeniden değerlendirmemiz gerekmektedir.

Ötekilerin eylemlerine maruz kalabilir oluşumuzun “ayrımcı yas tahsisi”ni ve dışlayıcı pratikleri devre dışı bırakması için Butler bizi, kaybetme korkusu ve kaybın dönüştürücü etkisi üzerine düşünmeye çağırır. Kendi kendine yeterlilik düşüncesinin aksine, tıpkı Bataille gibi, birbirimize duyduğumuz ihtiyaçtan hareket eder ve beni ben yapanın aslında sen olduğunu söyler. “Sensiz ben kimim?” sorusu, kendim ve öteki arasındaki sınırların muğlâklığını ortaya koyar. Ötekiyle kurulan bağ, kendinin dışına çıkmak, bir başkası tarafından “çözülmek”tir. Onu kaybederken aslında kaybettiğim benim bir parçamdır. Yas tutabilmek, kayıptan sonra bizden geriye ne kaldığını sormamızı ve kendi sınırlarımızı bilmezlik içinde tutmamızı sağlar. Yası tutulabilir olmaksa sayılmış bir hayatın emaresidir.

Butler, Levinas’ın kırılganlık ve yüz arasında kurduğu etik ilişkiyi hatırlatır. Karşımdakinin öldürülebilir oluşu onun yüzüdür ve yüz beni ötekini öldürme olasılığıma karşı uyarır ve beni onun hayatından sorumlu kılar. Levinas bize ötekinin hayatını kendi hayatımızdan öncelikli gördüğümüz bir etik anlayış sunar. Herkes birbirinin hayatından sorumlu olduğuna göre yüzler birbirinden farklı değildir. Yalnızca kırılganlığın dağılımını belirleyen politikalar aracılığıyla bazı yüzler insandışılaştırılmış ve hayatları değersiz kılınmıştır. Normun tedarik ettiği tertibatın dışına atıldıklarından dolayı hayatın da dışına çıkarılırlar. Canlı olmalarına rağmen bir hayata sahip sayılmamaları, ötekinin onların hayatı üzerindeki sorumluluğunu unutturur. Üstelik bu, Resnais’nin de vurguladığı üzere, bir kereye mahsus, istisnai bir tutum da değildir. Bu da bizi başkalarının hayatları üzerindeki sorumluluğumuzu savuşturmadan kendi öldürebilirliğimize ve yaralayabilirliğimize karşı sürekli uyanık olmak zorunda bırakır.

Normatif kavrayışların dışına çıkan “yaşanamaz yaşamlar” kamunun, hukukun ve siyasetin zemininden dışlanır. Bir kez düşmanlaştırılıp kriminalize edildiklerinde ulusal güvenlik bahanesiyle gözaltına alınabilir ve mahkeme önüne çıkarılmadan süresiz alıkonabilirler. Kamu önünde sesleri kısılır. Korku bizzat yönetim biçimi haline gelir. Tehditle ve sansürle yaratılan ikilikçilik (“Ya bizden yanasınız ya da teröristlerden”) şiddetsizlik üzerine konuşma ihtimalini ortadan kaldırır. [1] İçinde bulunduğumuz koşullar düşünüldüğünde kitabı bugün (yeniden) okumanın anlamlı olduğunu düşünüyorum. Bu kitap, müşterek yaralanabilirlikten hareketle, kaybın ortaya çıkardığı kederin intikam çağrısına değil de şiddetsizlik çağrısına nasıl dönüşeceğini anlamak açısından önemlidir. Butler’ın Kırılgan Hayat’ın devamı niteliğinde yazdığı Savaş Tertipleri, Sara Ahmed’in Duyguların Kültürel Politikası ve Isabell Lorey’in State of Insecurity: Government of the Precarious adlı kitapları da bu minvalde okunabilir.

Notlar


[1] Savaşa karşı eleştirel perspektifler dile getirmek epey zorlaştı, çünkü ana akım medya kuruluşları böyle perspektifleri yayımladığı gibi (çoğu ilerici ya da alternatif medyada veya internette yayımlanıyor), bunları dile getirmek isterik tepkileri ve sansürü göze almak anlamına geliyor. Bush'un dile getirdiği yalnızca iki konumu mümkün kılan ikilikçilik -her iki tarafa da karşı çıkan ve muhalefetin nasıl bir çerçeveye oturrulacağını sorgulayan bir konumu savunulamaz kılıyor."(A.g.k., 20) Butler'ın 11 Eylül 2001 sonrasında ABD'nin tavrı için söylediklerinin bugün Türkiye için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Metne dön.

Devamını görmek için bkz.
NEDEN ÜYE OLUYORSUNUZ?

Metiskitap.com’dan alışveriş yapmak, bazı arşiv malzemelerinden yararlanmak ve yeni çıkan metis kitaplarının bültenlerinin e-posta adresinize gönderilmesi için üye olmanız gereklidir. Üye olmakla hiçbir yükümlülüğünüz doğmaz. Arzu ettiğiniz zaman üyeliğinizi iptal edebilirsiniz. Bilgilerinizin başka kurum ve kişilere verilmeyeceğini taahhüt ederiz. 

Üye olmak, ancak e-posta adresinize mektup almak istemiyorsanız lütfen işareti kaldırınız.
NEDEN ÜYE OLUYORSUNUZ?

Metiskitap.com’dan alışveriş yapmak, bazı arşiv malzemelerinden yararlanmak ve yeni çıkan metis kitaplarının bültenlerinin e-posta adresinize gönderilmesi için üye olmanız gereklidir. Üye olmakla hiçbir yükümlülüğünüz doğmaz. Arzu ettiğiniz zaman üyeliğinizi iptal edebilirsiniz. Bilgilerinizin başka kurum ve kişilere verilmeyeceğini taahhüt ederiz. 

Üye olmak, ancak e-posta adresinize mektup almak istemiyorsanız lütfen işareti kaldırınız.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.