Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-705-0
13x19.5 cm, 200 s.
Liste fiyatı: 20,00 TL
İndirimli fiyatı: 16,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Nilüfer Göle diğer kitapları
Mühendisler ve İdeoloji, 1986
Modern Mahrem, 1991
İslamın Yeni Kamusal Yüzleri, 2000
Melez Desenler, 2000
Seküler ve Dinsel: Aşınan Sınırlar, 2012
Gündelik Yaşamda Avrupalı Müslümanlar, 2015
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa
Özgün adı: Interpénétrations, L'Islam et l'Europe
Çeviri: Ali Berktay
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2009
2. Basım: Mart 2010

"Basit bir saptamadan yola çıkıyor bu kitap: İslam bugün modern dünyanın çağdaşı haline geliyor. Yanı sıra modern dünyanın bilincini sorgulayan bir yüzleşme sürecini de beraberinde getiriyor. İslam'ın tarih sahnesine girişi her zaman barışçı yollardan gerçekleşmiyor; kendini Batı modeline benzetecek, onun içinde asimilasyonunu sağlayacak bir mantığı da izlemiyor. İslam ile modernitenin bu karşılaşması, karşılıklı olarak her ikisinin de dönüşümüne yol açarken modernliğin mevcut tanımlarını da iyice karıştırıyor.

"Bugün bu çatışmalı karşılaşma en iyi Avrupa'da gözlemleniyor: İslam gerek bireysel pratiklerde gerek kamuya açık tartışmalarda gündeme yerleşerek bir Avrupa meselesi haline geliyor. Hem İslam hem Avrupa daha önce bilmedikleri bir yakınlık ve eşzamanlılık içine girdiler. Bir iç içe giriş söz konusu. Biyo-politik bir anlamı da var bunun, çünkü bu iletişimsel karşılaşmada, cinsiyete dair ve aynı zamanda zorla, hatta şiddetle gerçekleşen bedensel bir yan var. Müslümanlar Avrupa'nın bağrında var olma imkânını zorluyorlar.

"Herkesi bir araya getirebilecek bir alanı, mekânı, projeyi hayal etmek gerekiyor. Ancak bunu yaparken artık eskiden olduğu gibi araya konacak bir mesafenin rahatlığının mevcut olmadığını akılda tutmak, böyle bir mesafeden medet ummadan yeniden düşünebilmek gerekiyor. Bugün artık Avrupa için söz konusu olan, İslami farklılığın tanınması ya da tanınmaması değil, tam tersine ikisi için ortak bir mekânı, kültürel havzayı yeniden düşünmeye, yeniden oluşturmaya ve çatışma üzerine kurulu diyaloğun dışına çıkmaya gücünün ve kabiliyetinin olup olmadığıdır. Kuşkusuz bu yaklaşım, en başta her iki tarafta da kimliklerin aşılmasını, 'saflık' ve 'bozulma' kaygılarından kurtulunmasını şart koşar."

—Nilüfer Göle

İÇİNDEKİLER
1 Öteki Avrupa
2 Terörist Enstantane
3 İstanbul Saldırıları ve İslami Sahne Düzeni
4 İslam ve Küreselleşme, Benzeşme mi, Ötekileşme mi?
5 Modernite, Tasnifler: Küresel ve Yerel
6 Ekstra-Moderniteler
7 Cumhuriyetçi Laiklik ve Kamusal İslam
8 Kadın ve Medeniyet Eşliği
9 Yurttaşlık ve Kamusal Siyaset
10 Tesettür, Damganın Tersyüz Edilişi ve Kadınların Kavgası
11 Türkiye: Rahatsız Edici Bir Avrupa Arzusu
12 Avrupa Kimliği ve Ötekileştirilen Türkiye
13 Avrupa "Saflığı" Kaygısından Kurtulmak
OKUMA PARÇASI

Öteki Avrupa, s. 37-47.

Duvar ve Köprü

Birlikte nasıl yaşanır? Her toplum bizi neyin birleştirdiği yönündeki kadim soruyu, bizi birleştirenin din mi, bellek mi, devlet mi, çıkar mı, ortak bilinç mi olduğunu sürekli sorar kendisine. Bu soru günümüzde özellikle Avrupalıları esir almış durumda ve bunun iki nedeni var. Birincisi, Avrupa Birliği tasarısının ve bizatihi fikrinin varlığı Avrupalılar arasındaki toplumsal bağı –ulus-devlet çerçevesinin ötesinde– yeniden düşünmenin yeni bir yolunu bulmak anlamına geliyor. İkincisi, İslam'ın Avrupa'daki varlığı, Avrupa uluslarının yerleşik, alışılmış birlikte yaşama kategorilerine meydan okuyan yeni bir boyutu, kültürel, dinsel ve medeni bir farklılığı gündeme getiriyor. İslam, çağdaş Avrupa bilinci üzerinde oluşturucu anlamda en büyük etkileri yapan toplum tartışmalarını, bireyin tanımında laik değerler, cinsiyetler arası eşitlik, feminizm ve eşcinsellik, sanatsal ve edebi alanda ifade özgürlüğü gibi konularda süregiden tartışmaları istila edivermektedir; ama bununla da kalmamakta, tarihle ilişki ve ortak belleğin eğitim yoluyla aktarılması gibi konularda da devreye girmektedir. Laik feminizm ile İslami tesettür, sanat ile küfür, Holokaust belleği ile sömürgecilik geçmişi arasındaki çatışmalar Avrupa'ya özgü ortak değerler üzerine yürütülen tartışmaların seyrini değiştirmiştir. İslam'la birlikte cinsellik, sanat ve bellek kategorileri kamusal siyasetin odak noktasında bir araya geliyor. Tarihin "unutulmuşu" olan İslam önem kazandıkça, Avrupa' nın ortak değerlerine ilişkin tartışmanın hem doğrultusu hem üslubu değişiyor.

Nitekim İslam Avrupa'nın laik modernitesini düşünme tarzımızı sorgulamaktadır, ama tartışmayı göç, ekonomi veya güvenlik gibi konulara kaydırarak bu sorgulamayı görmezden gelmek tercih edilmektedir.

Bugün Avrupa, "Birlikte nasıl yaşanır?" sorusunun çifte bir süreç içinde gündeme geldiği bir yerdir: Biri genişleme ve Doğu Avrupa ülkelerinin katılımı süreci, diğeri "İslami farklılık" ile kültürel çatışma süreci. Komünizmin sonu ve Müslümanların göçü Avrupa'nın yenilenmesini ve nitelik değiştirmesini sağlayan iki dinamiği oluşturuyor. Bununla birlikte, bu iki süreç arasında bir simetri söz konusu değil. Birincisi bir kapsama, dahil etme ilişkisi içinde yer alırken, ikincisi, Avrupa'nın Ötekisi olarak tanımlanıyor. Polonya (Hıristiyan ülkeler içinde en dindarı) ve Türkiye'nin (Müslüman ülkeler içinde en laik olanı) Avrupa Birliği'ne adaylık tarihleri bu karşıtlığı yansıtıyor. Katolikliğin dinsel değerlerinin (kürtajı hâlâ yasaklayan yasalar da dahil olmak üzere) güçlü bir etkiye sahip olduğu Polonya, doğal ve pürüzsüz denebilecek bir süreç içinde Avrupa Birliği'ne katıldı (hatta bu durum, Polonyalıların, tarihte ilk kez hiçbir şey vermeden bir şeyler alabildiklerini söylemelerine yol açtı). Buna karşılık "Avrupa kulübü"nün çok daha eski bir üyesi olan Türkiye, adaylığının meşruiyetinin bile sorgulandığı bir tartışmayla başa çıkmak durumunda. Yıkılan Berlin duvarının komünist ötekiliğe son vermesi, olayların seyrini Avrupa'nın Doğusu'na doğru genişleme lehine değiştirirken, İslami ötekilik karşısında duyulan kaygının damgasını vurduğu Avrupa kimliği tartışması süregelmektedir.

Türkiye'nin adaylığında söz konusu olduğu gibi, İslam'dan farklılaşmak ve korunmak için Avrupa'nın coğrafi, kültürel ve dinsel sınırlarının hatırlatılması, Avrupa'da yeni bir "duvar" inşa edilip edilmediği sorusunu akla getiriyor. Berlin duvarının yıkılması, genişleme ve eski komünist ülkelerin katılımı üzerinden kendini yeniden düşünen yeni Avrupa'nın inşası açısından bir bellek ve hatırlama odağı olmuştu. Peki, Mostar köprüsünün yıkılması Avrupalıların gözünde niçin böyle bir simge haline gelmiyor? Bosna Müslümanlarının yok edilmesi arşive kaldırıldı, ama bir soykırım olarak tanınmadı. Oysa ki Avrupa siyasetinin geleceği, eski komünist ülkelerin yurttaşları gibi, Avrupa Müslümanlarını da bünyesine alıp alamayacağı noktasında düğümleniyor.

Avrupa, geçmişini hatırlamasıyla olduğu kadar unuttuklarıyla da kendini inşa ediyor; kimilerini bünyesine dahil edip kimilerini dışlayan seçici bir bellek rol oynuyor bu süreçte. Yurttaş, entelektüel veya siyasetçi birçok Avrupalının gözünde Berlin duvarının yıkılması tarihlerinin, ortak kimliklerinin oluşturucu bir hadisesi iken, mimari güzelliğiyle ve Avrupa'nın göbeğindeki benzersiz konumuyla halkları, dinleri ve cemaatleri birbirine bağlama özelliğiyle bilinen Mostar köprüsü için böyle bir şey söz konusu olmuyor. Bu karşılaşma, birbirine karışma ve melezlenme yerleri referans alınmaksızın "birlikte yaşamak" nasıl tasarlanabilir ki? Avrupa'nın inşası sürecinde niye bir köprü metaforu olmadığı sorulabilir; hudut retoriği, sınırları alışverişe, ticarete, bir taraftan diğerine gidiş-gelişi sağlayan birer geçit gibi görmek yerine, ayıran, bölen ve bir duvar gibi koruyan sınırları öne çıkarma eğilimindedir.

Avrupa nasıl şekilleniyor? Koruyucu bir duvar gibi mi, yoksa bir karışım yeri gibi mi? Bu sorunun iki ayrı söylemden beslenen cevabını bulmak kolay değil. Avrupa kültürel bir heterojenliğin mekânı oldukça, Avrupalılar "saflık"larını yitireceklerini, miraslarının kaybolacağı yönündeki kaygılarını, göçmenlerin mevcudiyetini ve farklılığını bir tehdit olarak hissettiklerini ifade ediyorlar. Diğer yandan göçmenler de Avrupalı olarak kabul edilmediklerini, her zaman ulusal, dinsel veya etnik kökenleriyle birlikte anıldıklarını söylüyor, Avrupa'nın ötekisi gibi görüldükleri için hayal kırıklığı yaşıyorlar. Avrupa'nın "yerlileri" ile "göçmenleri" arasındaki bağ kolay örülmüyor; kuşku, korku ve karşılıklı red imkânsız bir ilişkinin duygusal temelini oluşturuyor çoğunlukla. İki nüfus grubu yan yana yaşıyor, aynı coğrafyayı, aynı mekânları, aynı kentleri, okulları, işleri, pazarları paylaşıyorlar. Yine de karşılaşmıyorlar – daha doğrusu aslında çoktan karşılaşmış olduklarını, tarihlerinin karşılıklı barış arzusundan çok, zorunluluk sonucunda artık birbirine bağlandığını bilmiyorlar.

Ama Öteki Avrupa'dan söz etmeksizin, oluşum halindeki Avrupa anlaşılamaz. Bu kitabın iddiası, Öteki Avrupa'nın dışarıda ve edilgen olmadığını, Avrupa'nın değişim sürecine, Avrupa'nın kendini şekillendirme ve düşünme sürecine katıldığını göstermektir.

Yeni Avrupa İmgeleri

Birçok entelektüel ve siyasetçiyi bir araya getiren Berlin konferansı (18 Kasım 2006) çerçevesinde Wim Wenders, öz itibariyle Avrupa'nın ruhunun yaşlandığını, hayatta kalabilmek ve düş kurdurabilmek için kültürel çeşitliliği tanıyan yeni imgelerde kendini bulması gerektiğini söylüyordu.

Fatih Akın filmlerinde çeşitlilik sorununu farklı bir biçimde düşünmemizi sağlayan yeni imgeler, yeni bir Avrupa görüşü sunuyor. Türk göçü ile Alman toplumu arasında oluşmuş özel ve melez bir tarihin ürünü olan bu yönetmen, Türkler ile Almanlar arasındaki bağların varlığını/yokluğunu sorguluyor. Auf der anderen Seite (Yaşamın Kıyısında, 2007) adlı filminde "kaçırılmış" karşılaşmalar izleğini temel eksen olarak kullanıyor. İlk kuşak göçmen Türkler ne Almanca biliyorlardı, ne de ayak bastıkları ülkenin iletişim ve davranış konusundaki kültürel kodlarına hâkimdiler. Bu kuşak kuşkusuz kendi içine kapalı kaldıkça duygusal bakımdan kendini daha güvende hissediyordu. Buna karşılık yeni kuşak "yersiz"; bir yandan, kendini artık Türk "cemaati" bünyesinde tanımlayamadığı için kendi içinde yaşamanın rahatlığını yitirmişti; diğer yandan ise Alman nüfusuyla karşılaşmanın, alışveriş içine girmenin zorluklarını yaşıyordu. İkinci kuşaktan bu yönetmenin gözünde Türkler ile Almanlar arasında karşılaşma olmaması bir sorgulama, hatta ıstırap kaynağı haline gelmiştir.

Fatih Akın, Türkler ile Almanlar arasındaki tüm bu "kaçırılmış" karşılaşma fırsatları üzerinden, kişisel tarihlerin rastlantısal olarak kesiştiklerini, birbirlerine bağlandıklarını ve bu nedenle çoğunlukla, kimse istemeden de olsa, kimse farkına bile varmasa da, şiddet ve ölümle bitecek tarzda dönüşüme uğradıklarını gösteriyor.

Türklerin ve Almanların iki kuşağından zengin bir portreler galerisi çizen Akın, bu insanların kesişen yollarının, kaçırılmış karşılaşmalarının, aslında karşılıklı bağımlı olan yaşamlarının bir türlü buluşamamasının koreografisini taşıyor ekrana: İnce ve kültürlü genç Alman edebiyatı profesörü, Türk asıllı Nejat, ilk kuşak göçmenin prototipi olan Ali'nin oğludur; hem şiddet yüklü hem duygusal bir insan olan Ali, Hamburglu bir Türk fahişe olan Yeter'i kıskançlık yüzünden kazayla öldürür; Yeter, genç Kürt eylemcisi Ayten'in annesidir; Ayten de Susanne'ın (bu rol Hanna Schygulla tarafından oynanıyor; Schygulla, hem canlandırdığı hippi anne karakteriyle hem de Fassbinder'in fetiş aktrisi olarak, Alman karşı-kültürünü temsil ediyor) kızı olan Lotte'nin sevgilisi olur. Susanne, trajik koşullarda Nejat'la tanışır. Fatih Akın bu filmde sabit kimlik ve ulus çerçevelerinin dışına çıkıp insan ilişkilerinin çapraz kesişimlerinin, dairesel devinimlerin ve iki ülke arasında (tabutlar aracılığıyla da süren) sonu gelmez gidiş-gelişlerin öyküsünü sunuyor. Kalıcı mekânlar ve sabit kimlikler yerine seyyallik, sınırlararası git-geller, beklenmedik karşılaşmalar ve dönüşümleri tercih eden bir anlatım bize yeni ipuçları sunuyor.

Fatih Akın göç üzerine değil, Öteki Avrupa üzerine filmler çekiyor; bir iç içe giriş ve mayalanma sürecinde gelişen yeni bir Avrupalılık bakışı sunuyor. İki kültürün kavşak noktasında yer alan bakışı, Avrupa'nın merkezinde bulunanlar ile uzakta, kenarda, periferide bulunanlar arasındaki hiyerarşik ilişkiyi kırıyor. Kendi kuşağından söz ederken şöyle diyor yönetmen: "Biz artık kenarda kalmışların değil, toplumun merkezinin öykülerini anlatıyoruz" (Der Spiegel, 28 Eylül 2007). Ötekiyi, göçmeni, Türkü merkeze doğru taşıyor, yani onu Alman ve Avrupalı imgelemiyle karşılaştırıyor. Film çekmek, aynı zamanda insanın kendisi üzerinde, kendi imgelemi üzerinde yaptığı bir çalışmadır. Fatih Akın örneğinde, Türk ve Alman kimlikleri arasında bir birleşme sonucu yapılmış, hazır halde bekleyen, karma bir kimlikten söz edilemez. Göç, kimliğin nirengi noktalarının, sabit aidiyetlerin yitirilmesi anlamına gelir. Fatih Akın, filmleri aracılığıyla, kendi içindeki bastırılmış ve parçalanmış Türk'ü keşfetmek için arkeolojik bir çalışma yürütüyor. İş aramak için Anadolu köylerinden Avrupa kentlerine doğru yola çıkışı yeniden anlatan göçmen filmlerinin aksine, burada yolculuk ters istikamette gerçekleşiyor. Bu filmlerde kahramanları çeken, büyüleyen yer hem aşina hem uzak gelen, aynı görünse bile farklı olan Türkiye'dir. Aynı söyleşide yönetmenin kendisi de, Hamburg' da her şey bana aşina, oysa Türkiye'de her şeyi farklı gözlerle görüyorum, derken bunu söylemektedir. Melez öyküler aracılığıyla yeni imgeler yaratarak, yeni bir kültürel bellek oluştururken kendini de Avrupalı olarak yeniden konumlandırıyor. Bu arkeolojik bellek çalışmasının hayata geçirildiği üç filmde (Duvara Karşı, İstanbul Hatırası, Yaşamın Kıyısında) yemek âdetleri, müzik ritimleri ve muhabbet, şefkat ve şiddetin ifadesi gibi yabancı bir ülkenin kültürünü özümlemeye direnen ve ayakta kalan her şeyi, duyusal ve görsel bilince çıkarmaya uğraşıyor. Ama bu filmler Türkleri kendi kültürlerine yakınlaştırırken, bir yabancılık unsurunu, "kaygı verici yabancılık" unsurunu da işin içine katıyorlar. Onun göçmen, Alman ve Avrupalı bakışında kendilerini yabancılaşmış bulanlar, bu unsuru "oryantalizm" bahanesiyle reddetmeyi tercih ediyorlar. Halbuki Fatih Akın köprüleri kendi usulünce, yakmadan geçmeye önem veriyor. Filmlerinin bir sonu, varılacak ya da geri dönülecek bir son durağı yok; buluşma, kavuşma amacı da gütmüyorlar. Yönetmen, geri dönüşü olmayan bir kimlik veya aidiyet tercihi yapmak istemiyor. Kimliklerden birini diğerine karşı değil, ikisini bir arada kullanıyor; kendisi ara kesitte, iki arada bulunuyor; bu konum, bir görüş değeri taşıdığı gibi, Öteki Avrupa için alternatif bir mekân da oluşturuyor.

Fatih Akın'ın filmleri, bizi homojen, sabit bir kimlik ve mekân yaklaşımı içine kolayca hapseden sosyal bilim kategorilerini açma gereğine olan inancımla kesişiyor. Onun filmlerindeki kişilikler, kimlik değil, yer arayışındadır. "Kendi evi"nin yitirilmesi duygusu bir nostalji estetiği içine kapanmaya değil, mekânsal bir sınır ihlaline yol açar. Bu yitirmiş olma duygusu, yerliler ile göçmenler arasında tamamen simetrik olmasa da, her iki grup tarafından da paylaşılmaktadır. Göçmenler anayurtlarını terk etmişlerdir, yeni yerlerle tanışmaya çabalamaktadırlar; bu da söz konusu mekânların dönüşmesi, hatta bozulması anlamına gelir. Avrupalılar ise, kâh köylü kökenli olan kâh dinsel niteliği ağır basan, ama her halükârda Avrupa inceliğine, kibarlığına, medeniyetine uymadığı düşünülen göçmen istilasını bir tehdit olarak görürler. Öteki ile yan yana yaşama, komşu olma, aynı mekânları, aynı toprağı, aynı kentleri, parkları, apartmanları, işyerlerini, okulları, parlamentoyu, hastaneleri, vb. paylaşma zorunluluğu içinde bulmuşlardır kendilerini. Bu kendine ait birşeyleri yitirmiş olma tesbitini, hiçbir şeyin eskisi gibi olmaması kaygısını, "kendini evinde" hissetmeme halini, Müslüman göçmenlerin sayısı ve farklılığı tarafından istilaya uğramışlık izlenimini birçok kişi ifade etmektedir. Aynı mekânlar paylaşılsa bile, bu mekânlarda yaşamanın kültürel tarzları (habitus) paylaşılmamaktadır.

Aynı mekânda yer alan bir kültürel çeşitlilik ne şekilde düşünülebilir? Sosyal bilimler açısından yeni bir soru değildir bu konu: Çokkültürlülük çerçevesinde ve kamusal alana ilişkin bir Alman kavramı olan offentlickheit'la bağlantısı içinde ele alınıp tartışılmıştır. Ancak bu tartışmalarda bir yandan çeşitlilik, verili bir kimlik olarak varsayılırken, öte yandan ulusal kültüre bağlı homojen bir kamusal alan kavramından yola çıkılmaktadır. Oysa sinema, mekân anlayışımıza daha duyarlı ve heterojen bir boyut katıyor. Akın'ın filmlerinde yerler melezdir, farklı kültürel ikamet mekânları yan yana getirilmiştir. Örneğin Yaşamın Kıyısında’daki yaşlı, Türk, göçmen baba Hamburg'daki evinin bahçesinde domates yetiştirirken, oğlu İstanbul'daki bir Alman kitabevinin sahibi olur. Biri, etrafındaki domatesleriyle, diğeri de çevresindeki Almanca kitaplarla kendini evinde hissetmektedir. Ötekinin mevcudiyeti mekânları sürekli kuşatmakta, işgal etmekte, doldurmakta ve dolayısıyla dönüştürmektedir. Yönetmenin, tıpkı göç hadisesi ve Anadolu tarihinde olduğu gibi, mekânlara ilişkin çok göçebe bir bakışa sahip olduğu söylenebilir mi? Gerçekten de çizdiği kişilikler sürekli hareket halindedir, yer değiştirirler; çekip gitmiş, kaybolmuş, öldürülmüş sevdiklerinin bıraktıkları izlerin peşinde yeni yerleri sahiplenirler bir süreliğine de olsa. Karşı-kültür kuşağından gelen ve öldürülen kızını aramak için İstanbul'un bohem bir mahallesine yerleşen Alman anne bu duruma bir örnektir.

Ölüm, aşk, kötülük yönetmenin insan ilişkilerini anlayabilmek için filmlerinde işlediği evrensel bir üçlü oluşturur. Türkler ile Almanlar arasındaki tarihi basitleştirmekten, güzelleştirmekten uzak duran Fatih Akın, bu tarihin tüm karmaşasını sergiler, simetrik ilişkiler bulunmadığını gösterir. Şiddet daha çok ötekinin, göçmenin, Türkün hanesine kaydedilse de, bu öteki aynı zamanda bir cazibe, kaotik enerji ve büyüleyicilik kaynağıdır. Akın şiddetle aşkın iç içe geçişini taşır perdeye. Hiç beklenmedik bir yerde, aynı dili konuşmayan iki kızın veya farklı ulusal kültürlerden farklı kuşakların arasında aşkı yeşertir. Kuşaklar ve kültürler arasındaki barışma ve bağışlama (Alman anne ile Türk oğul arasında) böylece ortak bir yaşam biçiminin duygusal temellerini atmanın, yeni bağlar kurmanın mümkün olduğunu gösterir.

Akın her şeyden çok köprü metaforunu öne çıkararak, yeni bir Avrupa bakışı geliştirmektedir. İnsanları ayıran kimliklerin, sınırların değişmezliğini reddederek, örtük bir biçimde kesişen hayat güzergâhlarını, birilerinin ve diğerlerinin köprüyü geçme biçimlerini izler – İstanbul Hatırası filminin İngilizce adı Crossing the Bridge, Köprüyü Geçmek'tir; hem bir yer hem de bir metafor olan köprü, bireylerin buluşmasına ve bu buluşma sayesinde dönüşmesine olanak vermektedir.

Fatih Akın yabancı, Türk, göçmen izleklerini kullanarak Alman sinemasına yeni bir soluk üfleme yeteneğiyle isim yapmıştır. Onun filmlerinin Rainer Werner Fassbinder'e de bir ithaf olduğu söylenmektedir. Filmlerinde Türk sinemasının psikodramatik üslubunun izleri de fark edilmektedir. Her halükârda, Avrupa kültürünün kenarda kalmışlar tarafından geliştirilmesine katkı yapmaktadır. İspanyol sinemacı Pedro Almodovar ile olan koşutlukları da, kültürel farklılık ve Avrupa sorunu hakkındaki tartışmayı ileriye taşımaya elverişli görünüyor. Almodovar'ın filmleri, Avrupa karşı-kültürünün ve cinsel devrimin sonuçlarını sahiplenmeleri sayesinde Avrupa imgeleminde iz bırakmışlardır. Almodovar eşcinsellik etrafında en inanılmaz öyküleri ekrana taşır; ama ne tuhaftır ki, bu öyküleri sanki kendi öykülerimizmiş gibi algılarız. Filmleri hiçbir zaman marjinallikle ya da sadece eşcinsel seyirciye hitap eden filmler olarak etiketlenmemiştir. Fatih Akın da aynı şekilde, fakat bambaşka bir üslupla (groteskten çok, melodramatik bir üslup bu) Alman ve Avrupa öykülerine dönüşen Türk öyküleri anlatıyor. Her iki yönetmen de merkez ile kenarda kalanlar arasındaki sınırların yerlerini değiştirmekte, onları yeniden kurgulamakta, yeniden icat etmektedirler. Her ikisi de farklılığı toplumsal temsil bütünü içine katıyor ve yeni bir Avrupa imgeleminin gelişmesine katkıda bulunuyorlar.

Fatih Akın, tıpkı Almodovar gibi, gerek Berlin'de gerekse İstanbul'da gösterdiği belli bir kültürel marjinallikten besleniyor. Bu "yeraltı" yaşam mekânları (özellikle Duvara Karşı filminde) iki kent, iki ülke, iki kültür arasında çok özel bir imgelemde yankı buluyor; böyle bir şeyi örneğin Cezayir ile Paris arasında tasavvur etmek güçtür. Fatih Akın dinsel muhafazakârlığa da eleştirel bir bakış yöneltir. İslam, filmlerde merkezi bir konu olmasa da, kadınların (genç kızın cinselliği üzerinde ahlakçı bir denetim kuran) erkek egemenliği veya (Türk fahişeyi tehdit eden) cemaat egemenliği tarafından baskı altında tutulmalarının bir kaynağı olarak tanımlanmaktadır. Bu imgeler, belli bir gündelik gerçekliği betimleyişleriyle tartışılabilir olmakla birlikte klişeleri de açığa vururlar. İslam'a yönelik bu eleştirel sunumlar ve onların Avrupa karşı-kültürünün duyarlılığıyla olan yakınlıkları, Fatih Akın'ın filmlerinin Avrupa imgelemi içine kabulünü de kolaylaştırmaktadır.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Halime Biray, “Birbirine bağlı ama habersiz İslam ve Avrupa”, Yeni Şafak Kitap Eki, 6 Mayıs 2009

Küreselleşen dünyada artık sınırlar eskisi kadar keskin değil. Farklı etnik, kültürel ve dini yapıya sahip toplumlar ne kadar kaçmayı deneseler de birbirleriyle yüzleşmek zorunda kaldıkları alanları paylaşıyorlar. Doğulu ve Batılı, Hıristiyan ve Müslüman, göçmen ve yerli, kendini tehdit altında hissedenler ve ötekiler, terörist saldırılar ve işkence hapishaneleri gibi karşıtlıkların yarattığı bir sorun yumağı ile karşı karşıyayız. Tüm bu sorunların temelinde, İslam ve modernitenin etkileşimi ve yeni kültürel formların ortaya çıkması yatıyor. Avrupalılar yaşamlarına dahil olan İslam kültürünü nasıl algılıyor ve ne gibi bir tepki gösteriyor? Nilüfer Göle'nin İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa kitabında, bu soru ve ona eklemlenen pek çok sorunun yanıtı aranıyor.

‘Öteki’ne karşı hissedilen yitirme duygusu

Göle, İslam ile aynı zaman ve mekânı paylaşmanın dünyanın diğer tüm bölgelerinden daha fazla Avrupa'da can alıcı bir problem olarak gündeme geldiğini dile getiriyor. Kitabının merkezine de yakınlık ve farklılık olgusunu koyan sosyolog, İslam'ın giderek bir Avrupa meselesi haline geldiğine dikkat çekiyor. Meselenin görünürlüğü ise kamusal alanda gerçekleşiyor. Otantik ve uzak olan Müslüman ve onun İslami kimliğiyle sokakta karşılan Avrupalının tepkileri ve bu tepkilere ötekinin gösterdiği reaksiyonlarla... Avrupalılar için İslam'ın varlığının kamusal alanda sahne alınca tehdit unsuru olarak algılandığını belirten Göle, kamusal alanı Müslüman ile Avrupalılar arasında karşılaşma dramasının yazıldığı sahneye benzetiyor: "Bu alanın sabit önceden belirlenmiş bir yapısı yoktur. Tam tersine tiyatro sahnesi gibi, yeni hayat yeni aktörlerin gelişiyle birilikte değişmektedir. İslami aktörlerin Avrupa kamusal alanında sahneye çıkmaları, destenin yeniden karılıp, kâğıtların yeniden dağıtılmasına yol açmaktadır." Kamusal alandaki İslam ve Avrupa'nın karşılaşmasının, saflığını ve sahiciliğini yitirme duygusuyla at başı ilerlediğine vurgu yapan yazar, bu durumu “Hem Müslümanlar hem de Avrupalılar "öteki"nin karşısında hissettikleri yitirme duygusunu, araya kimlik sınırları çizerek, yeni bir duvar çekerek aşmaya çalışıyorlar.” diyerek açımlıyor.

Mostar Köprüsü önemli bir ipucu

Mostar köprüsünün yıkılması ve Bosna'daki etnik temizlik, Avrupa'daki Müslüman varlığına bakış konusunda önemli ipuçları veriyor. Bu örnekten yola çıkan sosyolog Avrupa'yı Mostar köprüsüne benzetiyor ve sözlerini şöyle sürdürüyor: "Bir yakadan karşı tarafa medeniyet sınırlarının her iki kıyısına ışık taşıyan Avrupa, en parlak noktasına eriştikten sonra, bir ucundan Amerika'nın diğer ucundan İslam'ın yakalayıp çekiştirdiği yeni dünya ile boy ölçüşemeyecek kadar yaşlanmış mıydı yoksa?" Avrupa'nın geçmişini hazırlamasıyla olduğu kadar unutkanlıklarıyla da kendini inşa ettiğine dikkat çeken yazar, yurttaş, entelektüel ve siyasetçi birçok Avrupalının gözünde Berlin Duvarı ve Mostar köprüsünün yıkılmasının algılanışındaki uçuruma vurgu yapıyor. Bu tespiti de Avrupa'nın kimilerini bünyesine dahil edip kimilerini dışlayan seçici bir belleği olduğunun kanıtı olarak sunuyor.

Avrupa, koruyucu bir duvar ya da iç içe geçişlerin sağlandığı bir karışım olarak şekillenmesi noktasında seçimini ne yönde yapacak? Saflığını yitirme, mirasını kaybetme korkusuna kapılan Avrupalılar, göçmenlerin mevcudiyetini bir tehdit olarak algılarken ya da göçmenler, Avrupalı olarak kabul edilmediklerini, her zaman ulusal etnik ve dini kökenleriyle anıldıklarını söylerken bu bağ nasıl kurulacak? Göle, yerliler ile göçmenler arasındaki bağın kolay örülmediğini söylüyor ve ekliyor: " Kuşku , korku ve karşılıklı red imkansız bir ilişkinin duygusal temelini oluşturuyor çoğunlukla. İki nüfus grubu yan yana yaşıyor, aynı coğrafyayı aynı mekânları, aynı kentleri, okulları, işleri, pazarları paylaşıyorlar. Yine de karşılaşmıyorlar, daha doğrusu aslında çoktan karışlaşmış olduklarını, tarihlerinin karşılıklı barış arzusundan çok, zorunluluk sonucunda birbirine bağlandığını bilmiyorlar."

Yazar, her şeye rağmen herkesi bir araya getirecek bir alanı, mekanı, projeyi hayal etmek gerektiğini dile getiriyor: "Bir iç içe geçme süreci, bedende bellekte ve mekanda kendini gösteren bir kavga süreci söz konusu. İki taraf artık iyice belirgin bir hale gelmiş anakronizmalara katlanmaksızın, tartışmaksızın veya arada uyumsuzluk olduğunu kabul etmeksizin birbirleriyle çağdaş olamayacaklar, birbirlerine yakın hissedemeyecekler." İç İçe Girişler: İslam ve Avrupa kitabı, Öteki Avrupa, Terörist Enstantene, Tesettür, Damganın Tersyüz Edilişi ve Kadınları Kavgası, Avrupa Kimliği ve Ötekileştirilen Türkiye gibi konu başlıklarıyla önümüzdeki yıllarda daha da alevlenecek olan İslam ve Avrupa tartışmaları konusunda ufuk açıcı tespitler içeriyor.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.