Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN 975-342-112-5
13X19.5 cm, 312 s.
LİSTE DIŞI
BASILMAYACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Sadık Yemni diğer kitapları
Amsterdam'ın Gülü, 1996
Öte Yer, 1997
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Muska
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Edward Hopper, Man Ray
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Mücellit Fatih Mücellit
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 1996
2. Basım: Ağustos 1997

Muska, yazarının tanımıyla "fantastik korku tirildemesi" türünde bir roman. Kahramanımız Sarp Sapmaz'ın ilk macerası.

Altı ayna... Her biri bir aynanın içinde, bir yüzünden öteki yüzüne geçen kapıyı bulmaya çalışıyorlar...

Muska'nın öyküsü bir kötülüğe dayanıyor: Bir ucu işgal altındaki "Gâvur İzmir"e, diğer ucu 60'lı yılların kozmopolit, kalender İzmir'ine uzanan bir kötülüğe... Kurşunla, duayla, kahve falıyla bu kötülüğe karşı duran iyi yürekli bilge-cadılar; gün görmüş, aydın, varlıklı Halit Duman; 94. Sokak'ın berduşu Mecnun; düşmanlarını ustalıkla fırlattığı patatesle haklayan Çatlak Hadiye; günümüzde nesli tükenmeye yüz tutan delikanlı kabadayı Ziya; on iki yaşındaki kahramanımız, kimsenin göremediklerini gören, kimsenin duyamadıklarını duyan Sarp Sapmaz... ve diğerleri...

Hepsi aynı aynanın içindeler ve siz o aynaya bakıyorsunuz...

OKUMA PARÇASI

"Birinci Ayna", s. 5-9

Halit Duman holdeki aynanın önünde durmuş, aksinin derinliklerine bakıyordu. Az sonra evden çıkacak ve bir daha geri gelmeyecekti.

"Yaşamak, kara bez bir torbadan gelişigüzel aralarla üzerinde birden altıya kadar sayılar ve birkaç basit kelime yazılı fişler çekmektir. Bir al, iki neyine yetmez ulan, hanfendi beş alınız lütfen, dört ver bakalım, üç aldın ya, hepsini nah alırsınız beyfendi. Sonra ansızın 'Hepsini ver' çekersiniz. Hem de bazen hiç beklenmedik bir anda ve yerde. Bir kokteyl partide ya da okul dönüşü kalabalık trafikte karşıdan karşıya geçerken, ya da burada, kadehinizi tam dudaklarınıza götürdüğünüz sırada. Aklınızda en baştan çıkarıcı fikirler halay çekerken hem de. Apışıp kalırsınız birdenbire."

Yıllar önce bir yemekte böyle demişti Halloş. Bu evdeydiler. Yakın arkadaşlarıyla kafaları tütsülüyorlardı. Alkışlamışlardı onu.

Hepsini vermenin zamanı gelmiş çatmıştı şimdi. "Hepsini ver" işi ciddi çalışan bir sistemdi. Bir daha hayal kurulamayacak bir anı hayal etmenin olanaksızlığı yüzünden bile size itiraz hakkı tanımıyorlardı. Onun bir mızıkçılığa yeltenmeye takatı yoktu zaten, ama bunun haksızlık olduğunu düşünmeden de edemiyordu.

Feri yerinde çakır gözlerinde hüzün-alay karışımı bir ifadeyle onu süzen hayali gülümsedi. İçini çekerek iki eliyle gümüş rengi saçlarını arkaya doğru sıvazladı. Hazırdı. Tam kapıya doğru yürüyeceği sırada ansızın beynine ahtapot gibi çullanan bir düşünceyle donup kalıverdi.

Onu sımsıkı yakalayan düşüncenin ne olduğu tam olarak belli değildi henüz. Uzun ve karanlık bir tünelden gelen bir trenin önce ittiği havanın hissedilmesi gibi bir şeydi bu.

Holün sonunda hafifçe aralık duran sokak kapısına doğru baktı. Yakıcı ağustos güneşinin temsilcisi parlak bir üçgen, kapı ağzında göz kamaştırıyordu. Altın üçgenin, loş holün dağılıp bin parçaya ayrılmadan, her zamanki halinde kalabilmesinin tek garantisiymiş gibi gururlu ve olağandışı bir görünümü vardı. Halit Duman büyülenmiş gibi parlak üçgene bakarken, dışarıdan gelen konuşma sesleri duyulmaya başladı.

"Seninki daha bir saat çıkmaz evden. Görürsün bak. Burada sıcaktan kavrulacağız demektir."

Yeğeniydi bunları söyleyen. Orada, dışarıda olduğunu bilmese bile bin kişinin içinden ayırt ederdi onun hep şikâyet ve şımarıklık tınılı sesini.

"Seninki ha?" dedi Halit Duman dudaklarını tiksintiyle büzerek. "Senin sabırsızlığın bana değil, bu eve. Bu evi istiyorsun sen."

Yeğeni tek çocuk olduğu için epey şımarık yetiştirilmiş bir adamdı. Girdiği işleri batıran, her şeye karşı saygısız, aşağılık herifin tekiydi. Yüzünü kız kardeşinin hatırına ara sıra görmeye katlanabildiğini çok iyi bildiği halde ona yaltaklanır ve ideal yeğen ayaklarına yatardı. Hep miras uğruna.

Ayna yüzeyindeki gözleri hayretle irileşti birden. "Sesler," diye mırıldandı. Sesleri nasıl olup da yanı başında konuşuluyormuşçasına duyabiliyordu? Oysa son yıllarda kulakları iyice ağır işitir bir hale gelmişti. Kapının iki ev öteden duyulan zilini bile bazen işitmezdi.

"Tam dörtte hastanede olmamız gerekiyor, biliyorsun."

Bu kez konuşmaların yanı sıra sokaktan geçen araçların gürültülerini, kaldırımda yürüyen insanların konuşmalarını ve de cırcır böceklerinin seslerini duyuyordu. Cırcır böcekleri. Sokakta bir zamanlar hemen her ev bahçeliyken binlercesinden kurulu bir orkestraca harıl harıl cırcır senfonileri üretilirdi. Şimdi tek tük kalan birkaç bahçedeyse böcekçikler oda müziği icra etmekle yetiniyorlardı. En yakın bahçenin onun evine en az elli metre mesafede olduğunu düşündü.

Duyularının böyle hassaslaşması… Yoksa bu şey miydi? Her şey bu doğduğu kabuğun içinde mi olup bitecekti yoksa? Böylesi en iyisiydi belki de. Çok daha iyiydi.

"Evet, efendim bir fiş daha çekmek istiyorum. İyi duydunuz. Son bir fiş daha dedim. 'Hepsini ver' çıktı demek? Hem de burada? Ah, beklemekler bitti o zaman. Hani alkışlar nerede ama? Alkışlarla uğurlanmak istediğimi bal gibi biliyorsunuz oysa."

"Alkışlar için biraz daha zamana gerek var galiba Halloş."

Yorgun, ama çalışkan kalbi gümbür gümbür atmaya devam ediyordu. Ayak bilekleri hafifçe sızlayarak bir süredir ayna önünde dikildiğini anımsatıyordu.

"Adam seksen yıl yaşadığı yerle helalleşiyor. Bunu çok mu görüyorsun ona?"

Helalleşmek sözü hoşuna gitmişti Halit'in. "Aferin benim sevgili kız kardeşime," dedi. "Kırk yılda bir ağzından işe yarar bir laf çıktı. Bir de şu hergeleyi adam gibi yetiştirmeyi becerseydin."

Hesaplaşmak demek daha doğru olurdu aslında. Eski defterleri gözden geçirmek yani. Eski defterler. Tüneldeki trenin iyice yakınlaştığını hissediyordu. Eski defterlerin taraklanmamış bir sayfası mı kalmıştı ki? Anılarının saklı olduğu arşivde onun ulaşamadığı bazı dosyalar mı vardı yoksa? Onlar mı gönderiliyordu şimdi yüzeye? Bir dinozorun kuyruğunun ucunu bir başkası ısırırsa, hayvanın gövdesinin iriliği ve elektrik şebekesinin ilkelliği nedeniyle acı çanlarının otuz saniye sonra çalmaya başladığını okumuştu bir yerde.

Yıllar önce bir şey olmuştu belki de. Çok önemli bir şey. Ve de o unutmuştu bunları. Böylesine önemli olması gereken bir şeyi nasıl unuturdu? Hem de onun gibi süper belleğe sahip olmakla övünen biri? Unutmuştu demek ki. Başka nasıl izah edilebilirdi bütün bunlar yoksa? Unutmak istemiş ve bunu başarmıştı. Unutmak istemek fikri rahatsız etmişti onu.

"Belki de hiç önemli bir şey değildi," diye düşündü. Yetmiş yıl kadar önce kaybettiği sarı bir bilye için ne kadar ağladığı geldi aklına. Şimdi onun yeri mi fısıldanacaktı kulağına? Yıllar önce tembellik ederek ona günlerce her yeri aratan bir beyin arşiv sekreteri, emeklilik öncesi dosyalarını tanzim ederken gecikmeli de olsa görevini yapmıştı belki de.

"Daha önceleri nerelerdeydiniz hanfendi, ya da beyfendi? Bir bahar akşamı, henüz fiyakamız yerindeyken gönderseydiniz ya şu arşiv raporunu."

"İyi dedin Halloş."

Daha önceleri sözcüklerinin çağrıştırdığı şeyler nedeniyle aynanın yüzeyindeki alnı daha da kırıştı. Bütün bunlar ölüm anında duyumsanan sanrılar değilse, neydi o zaman? Bu kez ansızın çığ gibi inen umut yığınının beraberinde sürüklediği iri şüphe kayalarının altında kaldığını hissetti.

"Hayır Sayın Halit Duman. Şaka bitti. Kendini kandırma. Duyduğun sesler dışarıdan değil içeriden geliyor. Boş ver şimdi onları. Sen az sonra buradan çıkacak ve birkaç hafta, bilemedin birkaç ay sonra da pahalı özel bir hastanenin beyaz çarşaflı bir yatağında ölüp gideceksin. İki kalp krizi geçirdin. Üçüncüsü de yolda. Okuyup bitirebileceğin belirsiz olan birkaç yeni kitap, pijamaların ve bazı şahsi eşyalarının olduğu çanta arabanın bagajına yüklendi bile. Hastane kapıcısının eli az sonra kız kardeşinden alacağı yüklü bahşiş nedeniyle kaşınıyor olmalı. Yeğenin olacak çöp tenekesinin yıllardır sabırsızlıkla beklediği gün bugün. Seni kurtlar kemirmeye başlayınca çok önceden ayarlanmış bir müteahhit evi yıkıp yerine çevredekilerden daha az çirkin olmayan bir apartman inşa edecek. Ev ana caddeye baktığı ve arsası geniş olduğu için epey yağlı bir kazanç getirecek. Kaşınan eller sadece özel hastane kapıcısınınkiler değil yani onu bil. Bütün bu eller senin sahneye çıkıp selam vermeni bekliyorlar."

"Eller demek," diye mırıldandı Halit Duman. "Hani alkışlar nerede kaldı peki? Bak sonra mızıkçılık yaparım ona göre."

"Gene görüşürüz belki. Ona iyi bakın."

Gözü aynanın tahta oymalı çerçevesinin üzerindeki arslan ve yılanlara ilişince bilinci bir şimşek gibi parladı. "Ayna," diye düşündü. Ayna tabii. Tahta çerçevedeki arslanlarla sarmaş dolaş olmuş kabartma yılanlara baktı tekrar. Parmağını uzatıp kırmızımsı kahverengiye boyalı hayvan figürlerine dokundu. Dokunuş anında aynı bilinç kıvılcımı tekrar ışıdı. Tıpkı o gün olduğu gibi.

Aynayı aldığı günü ve onu satan adamı ne zaman anımsasa o güne ait bazı ayrıntılar onu rahatsız ederdi. Çarşının bir başka yönüne gitmek istediği halde kendini eski eşyaların satıldığı dükkânlara yakın bir yerde bulmuştu. Ayakları tarafından sürüklenmişti sanki. Yağmur yağıyordu. Yanına şemsiye almadığı için iyice ıslanmıştı. Buna karşın bir tentenin altına sığınmaktansa yürümeyi yeğlemişti.

Birden yerde bir beşlik banknot görmüştü. Eğilip almış ve ortasından açık kahverengi seloteyple yapıştırılmış beşliği alelacele cebine tıkmıştı. Sonra suçluca çevresine bakınmıştı. Ansızın bastıran yağmur nedeniyle kimsenin onun ne yaptığına dikkat ettiği falan yoktu. Şaşkınca yürümeye devam edip o sokağa sapmıştı.

Daha önce orada hiç bulunmamıştı. Bundan emindi. Çevredeki sokakları iyi tanırdı. Bu sokağı ilk kez görüyordu. Yan yana birçok eskici dükkânı dizelenmişti. Dar ve upuzun bir sokaktı. Bulunduğu yerden diğer ucunu göremiyordu. Bugüne kadar her nasılsa ondan saklanmayı başarmış bir sokaktı bu. Merakla sağına soluna bakınırken kaldırımlara konmuş bir sürü ıvır zıvırın arasında aynayı görmüş ve yıllar sonra eski bir tanıdığa rastlamışçasına durmuştu.

Sokağın garipliğini falan unutmuştu birden. Parmaklarının ucunu az önce yaptığı gibi arslanlarla sarmaş dolaş olan yılan kabartmalarına değdirmişti ve o anda ederi ne olursa olsun bu aynayı satın alması gerektiğini düşünmüştü.

Ufak tefek, kösemsi eskici yanı başında duruyordu. Yaşı belirsiz adamın yüzünde yapmacıklıktan uzak dostça bir gülümseme vardı. Sanki önceden tanışıyorlarmış gibi bir hava sezmişti.

Adam, "Çok şanslısınız bayım. Aynayı siz gelmeden on dakika kadar önce yaşlıca bir kadın getirdi," demiş ve çevrede bekleşen hamallardan birine bir el işareti yapmıştı.

"Semra bu aynayı görünce sevincinden deli olacak. Kendisi böyle şeyleri…" demiş ve duraklamıştı. Bir an karısının hastanede komada yattığını unutmuştu. Ölüyordu o ve bir daha aynalara bakamayacaktı.

Bunlar yıldırım hızıyla aklından geçerken satıcı anlayışlı gözlerle ona bakıyordu. Müşterinin ciğerini sökmekte uzman akbaba kılıklı bir eskici tipi yoktu adamda. Daha çok kalender bir piyango satıcısına benziyordu. Nabza göre şerbet veren, hoş sohbet, ama şakayı tadında bırakan, artık türü tükenmiş çelebi biri. Birden kanı ısınmıştı adama. O yüzden onun aynayı satın alacağından çok emin davranmasındaki garipliği çok sonraları, aynayı hole astığı gün anımsamıştı.

"Kaça verirsin bu aynayı?"...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Fatih Özgüven, “Yerin Ruhu: Sadık Yemni”, Virgül, Sayı 1, Ekim 1997

Muska da, Öte Yer de hiç beklemediğimiz sırada farklı bir şeye kalkışma cesareti gösteren iki kitap. Sağ gösterip sol vurma konusunda oldukça başarılı, 'pokerci suratlı' bir yazar elinden çıkma basbayağı iyi iki roman.

Çıktığından beri Muska üzerine bir şeyler yazmak istiyordum. Ben karar verinceye kadar kitap çok popüler oldu, aynı derecede 'sürükleyici' olan devamı, Öte Yer çıktı, yazarı Sadık Yemni heryerde birden -kitap hakkındaki yazılardan da çok- görünmeye başladı. 'Çok göz değen' kitaplar belli ölçüde ilk keşfettiğinizdeki pırıltılarını kaybederler -ya da okur sevdiği kitabı biraz kıskandığı için ona öyle gelir- ya, Muska'ya da böyle oldu gibi oldu. Ama Muska hakkında yazmak fikri tam da aklımdan çıkmamıştı. Geçen gün elime alıp yeniden okudum. Sarp Sapmaz'ın seveceği deyimle kitap gene 'zımba gibi' karşımda duruyordu. Gece geç saatlerde bitirdim, çocukluğumda korku romanları okuduğum zamanlarda yaptığım gibi, yatmadan önce, Kara Nesne içeride biryerlerde saklanıyor mu diye etrafı kolaçan etmek gereği hissettim. Yattım, doğrusunu isterseniz, deliksiz uyuduğum söylenemez.

Bu, Muska'nın belli başlı başarısı. Bizi hiç utanmaksızın alıp çocukluğumuzun (yaz!) günlerine, çocukluğumuzun okumalarına, çocukluğumuzun her şeye inanma hallerine çekip götürüyor. Muska'nın 'postmodern blöfü' de -roman için postmodern dendiğini duydum da,- galiba şurada ki, yazarı roman süresince bizi ille de başka, 'yetişkin' düzlemlere çekmeye çalışmadan, orada, olduğumuz yerde, çocukluk'ta kendi başımıza bırakıveriyor. (Tıpkı Öte Yer'in ergenlikte, ilkgençlik'te demir atması gibi.) Şaka değil, 310 sayfa. Kahramanımız, efendi çocuk, yakışıklı delikanlı, ayrıcalıklı insan Sarp Sapmaz'ın gerçekten sürükleyici maceraları bir yana, Muska'da çok iyi tanıdığımız bir Define Adası, bir Dr. Jekyll ve Mr. Hyde okuma tadı, çocukluğumuzda gözümüz gibi sakladığımız "Korku Resimli Roman" ciltlerini tekrar tekrar karıştırmanın hazzı var. Öte Yer'de de nasıl casusluk romanları, kurgubilim aburcuburu, zararsız pornografik malzeme, cep fotoroman, Ses ve Hayat dergisi vb., vb. 'atıştırma' tadı varsa. (Sarp Sapmaz, biraz yerli-yersiz kullansa da, bu 'atıştırma' lafını da sever, onun son derece eğlenceli kelime dağarcığına daha ilerde geleceğim.)

Ama Sadık Yemni Muska'da (ve Öte Yer'de) bize şu yetişkin yaşımızda, çocuk yıllarımızda okuduklarımıza benzer (gerçi çok daha 'konsantre') bir korku romanı okutma başarısıyla yetinseydi, çok, çok hoş bir tuhaflık yapmış olurdu. Sırası gelmişken; onun amaçladığı şey, sık sık lafı edildiği gibi yerli Stephen Kinglik de değil. Yemni'nin, Stephen King'in profesyonel 'bööö!'lerinden farklı bir korku âlemi var. Onu, sinema ve çizgi roman gibi popüler kaynaklar dışında, mutlaka edebiyatta bir yere bağlayacaksak, Stephen King'den çok Hüseyin Rahmi'ye, onun 'bizden' hortlaklarına, bir Fatihayla savuşturulabilecek gûlyabanilerine, alaturka ruhlara yakın durduğu söylenebilir. Onunki, kötülük tehdidiyle dolu olsa da kötülükle büyülenmeyen, iyiliğin zaferine inanan pozitif, 'çocuksu' bir dünya: "İnanç düzleminin yeşil ve dost bir çimenlik değil, tehlikeli derin çukurlarla, mayınlarla ve zehirli böceklerle kaynayan bir alan olduğunu anlamıştı. Hep temkinli olmak gerekiyordu." Yavrukurtlar, Kara Nesne'lere karşı! (Romanın kahramanlarından Halit/ Mecnun'un bir fizikçi/ mecnun olması da 'anlamlı'. Hatta biraz fazla anlamlı.)

Sadık Yemni'den söz ederken 'ruh'lardan konuşacaksak, konuşmamamız mümkün olmayacaksa her iki kitapta da sözü edilmesi gereken asıl 'Ruh', Türk romanında pek de rastlamadığımız, belki unuttuğumuz, belki İstanbul-merkezlilikten, artık 'memleket hikayeleri' yazan yazarlarımız olmayışından ihmal ettiğimiz bir Ruh. Yerin Ruhu. Sadık Yemni Muska ve Öte Yer'le son zamanların en güzel 'Yerin Ruhu' kitaplarından ikisini yazmış bulunuyor. İnanılmaz plastiklikte, uzansanız dokunabileceğiniz bir şey bu kitaplarda Yerin Ruhu. İzmir, sıcak, gölge, deniz kokusu, tembel öğledensonraları, şezlonglara uzanmış kestiren atletli adamlar, gerinen kediler, önden düğmeli küçük çiçekli yazlık elbiseli kadınlar, çarşı içinin boğuk gürültüsü... Plaj, deniz kenarı, büfe, yazlık ev, akşam yemek sonrası halleri, yemek kokuları, tatil sitelerindeki klasik akşam yemeği sonrası eğlenceleri... "94. Sokak'ta yaz akşamları evlerin bunaltıcı sıcağından kaçınmak için kapının önüne sandalyeler atılır ve yatana kadar dışarıda oturulurdu. Bu arada bazı kapı önlerinde akşam misafirleri de ağırlanırdı." Muska da, Öte Yer de bu ana eksenin etrafında dönüyorlar sanki. "94. Sokaktaki yaz akşamları"na, bu eşsiz rehavete davetli "akşam misafirleri" de bizleriz, okurlar. Bu tür şeyleri sevenlerin cazibesine kapılmaktan kendilerini alamayacakları bir davet, icabet edenlerin karşılığını bol bol aldıkları bir kokular-renkler-duyumlar-izlenimler ziyafeti. Her iki kitapta da, Atilla İlhan'ın bazı İzmir romanlarında ya da Orhan Pamuk'un Sessiz Ev'de giriştikleri -ama çok da derinine inmedikleri- bir yerin ruhunu aktarma çabasının başköşede olduğu, hatta kitapların konusunun bu olduğu söylenebilir; ortahalli kentliliğin 'eylem halindeki' ruhu.

Belki de bizi asıl şaşırtan 'öteki dünya'yla uğraşan bir yazarın ayaklarının bu dünyaya bu kadar hoş bir biçimde, bu kadar sıkı sıkıya basması. Fantastik edebiyattan belki de daha soyutlaştırılmış bir tasvir dünyası, daha 'uydurulmuş' bir gerçeklik dünyası, en azından 'dekoratif', 'teatral' bir dekor, iç mekanlar, perili köşkler filan bekliyoruz. Onun bizi -bütün 'ikincil' edebiyatta olduğu gibi- edebiyatı edebiyat yapan şeylerle değil de, şok efektleriyle şaşırtmasını bekliyoruz. Halbuki böyle olmayınca, roman, gücünü 'bu dünya'nın, 'açık hava'nın gerçekliğinden, üstelik onun bu kadar plastik bir biçimde tasvir edilişinden alınca iki arada bir derede kalıyoruz. Bu da Yemni'nin romanlarının benzersizliğinin, daha doğrusu onlar karşısında kapıldığımız şaşkınlığın çekirdeği gibi bir şey. (Bu romanları edebiyat sayıp saymamakta tereddüt eden okurlar -henüz okumayanlar dahil,- biliyorum.) Yemni'nin kitaplarında tam 'korku'luk malzeme bol tabii; ama, sigara getiren kötü niyetli bakkal çırağına ansızın uzanan kıllı kara pençe, yollarda beliren o pek zarif serabımsı toromlar, çocuklar top oynarken topun yaşlı bir teyze kılığında oradan geçmekten olan iyi saatte olsunlara tam üç kere aynı biçimde çarpıp dönüşü, yerin ruhu'nun birer dışavurumu olarak ortaya çıkıyorlar. Gün içinde hep başımıza gelen küçük zaman kaymaları, tuhaf olaylar, adlandıramadığımız tesadüfler, 'bu daha önce başıma gelmişti', 'daha önce buradan geçmiştim' duyguları gibi... Gündelik hayatın bir dışavurumu olarak Alacaranlık Kuşağı.

Sadık Yemni, bir Stephen King değil ama -kendi seçimi sonucu- bir Borges ya da Cortazar da olmakla ilgilenmiyor. Bir kere tam anlamıyla romancı; ayrıca 'anlatma' meselesi üzerine yazarca 'düşünse' de bunu temalaştırmak istemiyor. "Sarp sayısız deneyimlerinden anlatıcının birbirinin tıpatıp aynı olmayan iki parçaya bölündüğünü biliyordu. Birinci kopya anlatının başladığı yerde, ikincisi de anlatılanların geçtiği hayalî ya da gerçek yerde duruyordu. Anlatıcı, tıpkı rüyaların çoğunda olduğu gibi gördüklerinin tamamını dinleyicilerine aktaramıyordu. Az önce yanında Papaz, Ethem'in az arkasından yürüyorlardı. İleride derenin şırıltısı duyuluyordu. Sarp anlatmayı kestiğinde Papaz'ın sabırsızlıkla ona baktığını görünce içine hafif bir korku girdi." Sarp da Sadık Yemni de, anlatıcı ve romancı olarak, doğaüstüne onu bir tema haline getiremeyecek kadar sadakatle, samimiyetle inanıyorlar. Zaten romanların hoş yanı da bu inançla olan samimi fakat kaçınılmaz olarak 'farklı', kaçınılmaz olarak 'edebi' ilişki. "Her öykünün bir aslı bir de negatifi vardı. Sarp şu anda negatif bölgedeydi. Burada görüntüler ve sesler görkemli bir zenginlikteydiler. Sarp onları anlatmak yerine, arkadaşlarını bu olağanüstü diyara getirmek ve olanları birlikte izlemek isterdi." Yazarın Edebi bir Power-Ranger Olarak Portresi...

Romanın en eğlenceli yanlarından biri de -belki de her serüven romanında olması gereken- iflah olmaz 'delikanlı'lığı, 'yumruğuna tükürmüşlüğü'... Sarp ileride 'dudaklarıyla sevişen, yumruklarıyla dövüşen, kötülerin cezalandırıcısı, iyilerin koruyucusu' bir kahraman olacağına dair bütün ipuçlarını veriyor. Romanın ölümsüz cümlelerinden rastgele bir seçme: "Cehenneme tek gidiş bir bilet kesecekti o köpeğe", "Eline bir kalleşlik fırsatı geçtiğinde milimi milimine anımsamak üzere duygularını rafa kaldırmıştı", "Yaşam ona bir sürü yeşil ışık yakmıştı", "Üzerinde kıskançlık etiketi olan iri bir zakkum bitkisinin yeşerdiğini ve hızla serpildiğini hissetti", "(Kızın) etli dudakları davetkâr biçimde aralıktı", "...hepsini bir defada temizleyecekti. Hepsini birden bir kez daha limon almaya yollayacaktı" ve maço retoriğinin kendini aştığı yerde 'pıtrak veren' Barok bir şaheser: "Buzdan bir kaplan kadar atik ve duygusaldı." Allahtan, Sarp'ı 'ruhani' derinliği kurtarıyor, aslında hayata nüfuz etmenin bir biçiminden başka bir şey olmayan o 'öteki dünya bilgisi'. Anneannesiyle ve onun iki arkadaşıyla olan ilişkisinde, bir iyi cadılar-çömez ekibinin akıl almaz maharetleri dışında, harbî mahalle veletlerinin -en azından romanlardakilerin,- pek gönül indirmeyecekleri cinsten bir sevecenlik, bir olgunluk var, bu da hayata ve romana, o 'yer'e yayılıyor. Bir de, iğneyi tam beklenmedik yerlerde kendine batırıvermesini sağlayan mizah duygusundan sözetmeli: "Yarışmacı dünya düzenini çok ciddiye almış bir çocuk olan Sarp'ın bu meydan okumaya karşılık vermemesi olanaksızdı."

Aynı şeyi Sadık Yemni için de söylemek mümkün; romanın kişileri sadece sahicilikleri ve üç boyutlulukları ile seçkinleşmekle kalmıyorlar, kötü-pis-kara ve çirkinler bile, belli bir anlayışlılığın ışığıyla aydınlanıyorlar. Yemni'nin Muska'yı çok etkileyici bir biçimde başlatan Semra ile Halit'in aşkına olan yazarca nüfuzu, Zehra gibi küçükçe, 'olumsuz' bir karaktere getirdiği derinlik, Kara Nesne'nin kendisini bile insanileştirmeye çalışması bu bâb'da aklıma geliveren bir iki örnek. (Ayrıca yakın dönem Türk romanlarındaki en karakterli kedi karakterlerinden biri olan Minnoş'u ve onun Öte Yer'de de devam eden maceralarını unutmamak lazım!)

Muska'nın dili de çok eğlenceli. Önce başka bir dilde yazılmış ve çevrilmiş (?) olmasının ötesinde, Türkçeyi zorlayan, sevimli bir biçimde itekleyen buluşlar var içinde. Yukarıda örneklerini verdiğim 'maço'luğunun uzantısı gibi bunlar, ama onu da aşan yaratıcı bir tarafları var. Okurken gülmeden edemiyorsunuz: "Tavuklar ve horozlar siesta yapıyorlardı", "Bir hamile hipopotam gibi sallana sallana yürüyen kadına el salladı", "Zil sesi on aspirin tesiri yapmış gibiydi", "Kahvelerini höpürdeterek lakırdı takırdatıyorlardı", "Beyninde içi korku özü dolu bir şişe çalkalanmaya başlamıştı", "Çok basılmış korku toprağının üzerinde öfke kaktüsleri açılmaya başlamıştı şimdi", "Yavaşça geçen yıvışık ve hımbıl saniyelerin ardından içinde bir umut ışığı yandı" vb., vb. Kara Nesne'nin kulaklarına fısıldadığı insanlara hakaret etmek için bulduğu yaratıcı formüller ve genellikle benimsediği kara mizah ise başlı başına bir eğlence.

Muska da, Öte Yer de hiç beklemediğimiz sırada farklı bir şeye kalkışma cesareti gösteren iki kitap. Sağ gösterip sol vurma konusunda oldukça başarılı, 'pokerci suratlı' bir yazar elinden çıkma basbayağı iyi iki roman. Sonsözü Sadık Yemni'ye bırakmak gerekirse: "Üzerinde elindeki tepside, üzerinde kendi resmi olan bir metal kakao kutusu taşıyan otantik giysili bir kadın resmi olan metal kakao kutusunu aldığı sırada bir kahkaha duydu." "Karşılıklı aynalar, içiçe kutular, resim içinde resimler", evet, ama bu romanlarda aynı zamanda "kahkaha" da var, muzip bir kahkaha.

Devamını görmek için bkz.

Nesrin Kasap, “Türler Ötesi Bir Büyü: Muska ve… Sadık Yemni”, Cumhuriyet Kitap, Sayı 356, 1996

… Bu dil oyunları olağanüstü bir imgelem gücünü yansıtıyordu. Üstelik, mizah duygusunun da ne olduğunu çok iyi bilen bir imgelem gücüydü bu. Son kertede incelikli bir söylemden, yüzünüzde tebessümler uçuşturacak muzip bir söyleme geçiveriyordunuz. Aklı başında kabadayımız Ziya'da bıçkınlığın söylemiyle karşılaşıyordunuz örneğin: "Kadınlara gelince tam bir balıkçı kesilirdi. İğnenin ucuna taktığı semtteki çapkınlık ünü ve şahsına nevi fiziği çok balık çekerdi"; "Beyaz, ince kumaş dolgun vücudunun stratejik bölgelerine yapışarak kadını çıplak olmaktan daha baştan çıkarıcı yapmıştı."

Hele çocukların acımasız olduğu denli de sevimli dünyasına girilen bölümlerdeki argomsu söylem neredeyse sesle gülme isteği uyandırıyordu: "Korhan onu gördüğünde Sarp planını yapmıştı. Sarı şorttan götü tabak gibi ortaya çıkmış Vakvak'ı mıhlayacaktı önce. Bunu iki nedenden yapacaktı. Birincisi estetik bir nedendi. Sarı çok cırtlaktı. 'Beni al, beni al' diye bağırıyordu." Halit Duman –Halloş– Mecnun sözleşmelerinde de zaman zaman alaycı bir söylem kullanılıyordu: "Bir tornavida verin, nöronlarınızın vidalarını sıkayım. Bir kıyak espri yapın, en dayanılmaz gülücüklerimi sunayım." Anlatının olabildiğince zengin içeriğiyle büyük bir uyum yaratıyordu bu söylem dalgalanması.

Yazarın deyişiyle "boğumlu bir tasarım" üzerine kurgulanmış bu anlatının her boğumunu büyük bir keyifle çözmeye çalışırken, zamanın nasıl geçtiğinin, sayfaların nasıl eriyip bittiğinin hiç mi hiç ayrımına varmadan, kitap bitivermişti. Geride bir büyüyü yaşamış olmanın tadını bırakarak.

Muskayı bilinen yazın türlerinin hiçbirine sığmayan, kendine özgü bir tür yaratan bir anlatı olarak niteleme yürekliliğini göstermek geliyor içimden.

Devamını görmek için bkz.

Dilâver Demirağ, “İyi Cadılar Kötü Cadılara Karşı”, Matbuat, Mart 1997

… Bu türün iyi yapıtlarında olduğu gibi Muska da sembol ve metaforlarla örülü bir kitap. Kitapta merkez simge ayna. Ayna hem Borges'in postmodern alegorilerinden birini çağrıştırıyor, hem de büyücülüğün eski inançlarında olduğu gibi bir "güç" aracısı, vizyoner bir üreteç, bir zaman makinası, –Borges'te de olduğu gibi– kötücül alt dünyalar ile yaşanan yeri birbirinden ayıran sınır. Ayna simgesi Muska'da ise hem benlik, hem de bir vizyon aracı olarak kullanılmış.

Muska'da Maniheist bir biçimde iyilik ile kötülüğün, karanlık ile aydınlığın mücadelesi anlatılıyor. Asıl mesaj kötülüğe karşı direnişin birlikten ve zaaflarımızı iyi bilip onlara egemen olmaktan geçtiği yönünde.

Kitabın kahramanları öykünün geçtiği yer olan İzmir'e uygun olarak Pagan kişilikler. Ancak bu kişilikler karşımıza müslüman kimliğinde çıkıyor..

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.