Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-618-3
13x19.5 cm, 228 s.
Liste fiyatı: 22,50 TL
İndirimli fiyatı: 18,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Türker Armaner diğer kitapları
Kıyısız, 1997
Taş Hücre, 2000
Dalgakıran, 2003
Hüküm, 2016
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tahta Saplı Bıçak
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 2007

Türker Armaner'in dördüncü kitabı Tahta Saplı Bıçak, kişisel geçmişin ve bir ülkenin yakın tarihinin süreklilik içinde bulunmadığını; gerek bireysel, gerek kolektif belleğin geçmişi kurarken her seferinde yeniden inşa ettiğini anlatan bir roman. 1979 yazında, hayali sahil kasabası Karanca'da yirmi saat içinde geçen Tahta Saplı Bıçak, karakterlerin bellekleri ile 1960'ların, 1930'ların Istanbul'unu ve romanın temel karakteri Münevver Hanım'ın öğrenci olarak kaldığı 1939 Berlin'ini kapsıyor.

“Leonard, geniş, boş, dümdüz bir açıklıktaydı. Gökyüzü, ara sıra geçen zeplinlerle kararıyor, sonra yeniden parlak, çiğ bir ışıkla doluyordu. Tam karşısında, granit ve taştan yapılmış bir bina vardı. Her şey, hep istediği gibi, muntazam ve temizdi.

“Münevver Hanım yeryüzünün yaşadığı kıyımdan tümüyle kendini sorumlu tutuyordu. Aynada gördüğü bu kadında suçluluk belirtisi yoktu; ona dönüş yolunu değil, ancak dönülecek bir yol olmadığını anlatabilirdi.

“Mutfağın ışığını kapatırken, gündüz orada Nuri Bey ile öldürdükleri yılan aklına geldi, tekrar küpün olduğu yere baktı. ‘Bizi sadece korku bir arada tutuyor, başka hiçbir şey değil,’ dedi, yukarıya çıktı.”

OKUMA PARÇASI

XVII. Bölümden, s. 160-163

Uzayan ilkbahar yağmurları nedeniyle kayık o yaz denize hiç indirilmemişti.

Nuri Bey mayıs ayında gelip kayıkhanede macun çekmiş, kalafat atmış, ıskarmozları yenilemiş, ama dinmek bilmeyen yağışlar, kayıkhaneden rahat insin diye gres sürdüğü kızağı kullanmasını engellemişti. Hava birkaç gün önce düzelmiş olmasına rağmen Nuri Bey "İlk kez Erkan'ın geldiği gün yüzdürürüz," dediği için de beklemişlerdi.

Serdar plastik botuyla açılıp yüzmeyi de seviyordu.

Evden bir süreliğine uzaklaşmak istedi, temkinli olması gerektiğini anladığı için limana ya da çarşıya gitmek yerine, denize açılmaya karar verdi.

Saatine baktı, yediyi geçiyordu. "Hava iyice kararmadan gidip dönerim," diye düşündü, saatini çıkarıp kayıkhanede bıraktı, nemden korumak için bota örttüğü muhafazayı kaldırdı, havasına baktı, kucaklayıp yürüdü, denize bıraktı, biraz itti, içine atladı. Sakin suda rahatça kürek çekiyordu.

On dört sene önce alınan, yazlıkta bıraktığı, kış boyunca özlediği bot, yüzmek dışında deniz yüzeyinde yalnız başına durmasını sağlayan ilk araçtı. Istanbul'da içinden çıkamadığı, nedenini açıklayamadığı her durumda, çözemediği bir metinle karşılaştığında, ilişkileri bozulduğunda, seçim yapmakta zorlandığında aklına kırmızı bot geliyor, kendini bu hafif, küçük araçta denizde açılırken hayal ediyor; onun içindeyken hatalarının bağışlanacağını, sorumluluktan muaf tutulacağını, yükümlülüklerinin olmadığını hissediyordu.

Hızla açılmış, iri bir kayaya yaklaşmıştı. Botu bağladı, kendisi de yassı bir çıkıntıya tırmanıp oturdu. Bu kez yüzmeye niyeti yoktu.

Gözlerini körfezin ağzına, ufka dikti. Kendisini herkesin ve her şeyin arasında sıkışmış hissediyordu. Bulunduğu yeri, denizi, dalga seslerini de düşünmek istemedi. Erkan'a geçen yaz, okuduklarının, yaptıklarının ne işe yarayacağını bazen bilemediğini, konuştuğunda sesinin, yazdığında sözcüklerin ona yabancı geldiğini söylüyordu. Erkan her zamanki gibi kesmeden dinlemiş; herhangi bir eyleme başlamadan önce hesabını yapmak, bittikten sonra da değerlendirmek gerekebileceğini, ama tam eylem esnasında, faal durumdaki özne olarak, failin fiiline dışarıdan bakmasının mümkün olmadığını anlatmış, bir cümleyle de bu konuda söyleyeceklerini bitirmişti: "Yürürken adımların üzerine düşünürsen, düşersin."

Denizin günbatımıyla koyulaşan rengini, botun kıpırtısını, kayanın eteğindeki girintilere dolan suyu seyretti. Rüzgâr çıkmış, batıdan körfezin içine doğru esiyordu.

Botun birkaç metre açığından küçük bir karaltı geçti. Serdar gözlerini kıstı, artan rüzgârın önüne kattığı, uzaklaşan cismin ne olduğunu anlamaya çalıştı, göremedi. Balığa benzemiyordu. "Sahilde piknik yapanların attığı bir şeydir," diye düşündü, umursamadı.

Bir tane daha geçti, onu da izlemeye çalışırken bir tane, birkaç tane, onlarca, yüzlerce geçmeye başladı. Serdar sırtını verdiği yere tutunarak ayağa kalktı – karşılaştığı, titremesine yol açacak kadar ürküntü verici görüntüden sendelememek için iki eliyle kayaya yapıştı.

Kayanın çevresinden, canlı mı cansız mı olduğunu anlayamadığı, her biri yumruk büyüklüğünde sayısız cisim, günbatımının bıraktığı çizgi boyunca, birbirlerine, kayalıklara, bota çarparak ilerliyordu. Gözünü kamaştıran ışık nereden yola çıktıklarını görmesini engelliyor, iyice çoğaldıkları ve uzaklaştıkları için ileride nereye dağıldıklarını da seçemiyordu. Serdar bu cisimlerin canlı olmaları durumda kayaya da tırmanabileceklerini düşündü, kollarını bacaklarını sıyırıklar içinde bırakarak dört-beş metre yüksekliğindeki tepeye tırmandı; bunu yıllardır yaptığı için ayağını basabileceği, kendini çekebileceği yerleri tanıyordu. En üste çıktığında dehşeti büyümüş, başı dönüyordu. Bir çocuk gibi dizlerinin üstünde büzüldü. Siyah bir çizgi halinde hareket eden sürü, kaya onları yardığında ikiye ayrılıyor, sonra birleşip küçük kıpırtılarla yazlığın, komşu evlerin, vapur iskelesinin önünden körfezin bitimine, koya yağıyordu. Aşağıya, kayaya çıktığı yere baktı. Kırmızı bot, siyah cisimlerin çarpmasından sakınmak ister gibi sağa sola yalpalıyordu; cisimlerin bir kısmı, ipin bağlı olduğu yere, küçük bir havuza benzer girintiye dolmuş, orada kalmıştı; Serdar ne olduklarını o zaman anladı.

Salhaneden denize vurmuş ya da boşaltılmış buzağı kafaları, katrana bulanmış ve fabrika bacasından püskürtülen toza karışmış, denizde seyrediyordu.

Kayanın eteğindeki oyukta artık su görünmüyordu; sadece yer açmak ister gibi birbirini iten, yüzü suya gömülü, yukarıya bakan, kendi çevresinde dönen, oyuğun ağzından yeni türdeşlerini sokmayan, cansız, dilsiz, ağızları ve gözleri açık, boyunlarında katranın, tozun arasında kurumuş kan izleriyle, aceleleri varmışcasına hareketli kelleler. Serdar, ne olduklarını artık biliyor olduğu halde, hâlâ bu kesik hayvan başlarının dört bir yandan yuvarlanarak tırmanmasından, kayayı örtüp kaplamasından korkuyordu.

Güneş iyice çekilmiş, hava soğumuş, rüzgâr azalmıştı. Oyuktaki kafalar daha az kıpırdıyordu; yatakta dönen, az sonra dalacağı derin uykunun tadını hissetmiş biri gibi sakinleşmişlerdi.

Serdar da, uykuya iyice dalmalarını bekliyordu. Yavaşça, bir ayağını uzattı, sonra ötekini; yüzü, bedeni kayaya yapışmış, usulca dikkatli adımlarla, sürünün gelmesinden önce oturuyor olduğu yere indi. Geriye dönüp baktı, botu sağlam görünüyordu. Bir adım sonra kayaya çıktığı noktada, ipi bağladığı sivri kayalık ile arasında kesik kellelerle dolu oyuğun olduğu yerdeydi.

Geniş bir adım atıp oyuğun üstünden geçti, cisimleri uyandırmamaya çalışarak sessizce ipi çözdü, bota atladı, ipi toplayıp içeri aldı. Kürekle kayayı iterek açıldı; artık denizde, su alıp almadığından emin olmadığı aracındaydı. Kürek suyu değil, kesik başları iterek yol alıyordu. Mezbaha kokusunu içine çekmemeye çalışarak kafaları araladı, yol açtı. Bunun bir ceza olduğunu, battığı takdirde, sorumluluktan kaçma günahını işlediği için sonsuza dek o pisliğin içinde kalacağını düşünüyordu.

Denizin bittiği, Nuri Bey'in sabah midye topladığı kayalıklara geldiğinde, evin bir ışığının yandığını gördü, kimsenin bu yaşadığından haberdar olmadığını anladı. Sandaletlerini giydi, iki kürekle taşlara bastırarak, zarar göreceğini umursamadan, botu sürterek sahile yaklaştırdı. İnmeden, uzanabildiği yere kadar küreği uzatarak, kıyıya vurmuş kafaları sağa sola attı. Geçtiği yolu düşünerek, botu kucaklamak istemedi, iple çekerek, küreklerle yolundaki kafaları iterek kayıkhaneye geldi.

Çirkefe bulanmış kırmızı bot, Serdar için artık çocukluğu ile sürekliliğini kurmasını sağlayan kendisine ait tek nesne değil, kurtulması gereken, onun olmayan, geride bırakılma vakti gelmiş, belki de çoktan geçmiş, hatırlaması rahatlığa değil kaygıya yol açan, gereksiz, bunca yıl sürüklediği için pişman olduğu, kirli bir anıydı.

Serdar'ın gözünde çocukluk oyuncağı, içinden geçtiği iğrenç cisimlere dönüşmüştü.

Çocukluk fotoğrafları gösterildiğinde yaptığı gibi bota yüzünü buruşturarak baktı, ipi attı, kayıkhaneden saatini aldı, botu sahilde bırakarak bahçenin deniz kapısına yöneldi.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

A. Ömer Türkeş, “Taşrada misafir hazırlıkları”, Radikal Kitap Eki, 20 Temmuz 2007

Zaman ve mekan ilişkisi üzerine makalelerini okuduğumuz Türker Armaner, ilk romanı Tahta Saplı Bıçak'ta da bu kavram çiftine dayalı bir hikâye kurgulamış. İstanbul yakınlarındaki hayali bir sahil kasabası Karanca'da geçen bir gün, her bir roman karakterindeki zaman ve mekân algılarıyla geniş bir zamana ve coğrafyaya yayıyor.

1979 yılı yazında, eski ve köklü bir İstanbul ailesinin son fertlerinin yaşadığı bir evdeyiz. Üç kardeş, Münevver Hanım, Nuri Bey ve Nigar Hanım maaşlarını, bankadaki birkaç kuruşu bir araya getirerek aldıkları artık kimselerin rağbet etmediği Karanca'daki evlerinde sessiz ve sakin bir hayat sürdürüyorlar. Münevver Hanım, günlerini kırk yıl önce öğrenciliği sırasında Berlin'de yaptığı bir hatanın kefaretini öder gibi geçiren emekli bir profesör. Evde karısı Emine ve lise çağlarındaki oğlu Suat'la birlikte oturan Nuri Bey, devlet memurluğundan emekli. İki kardeş, erken bunamış kız kardeşleri Nigar Hanım'a da göz kulak olmak zorundalar. Romandaki diğer iki karakter misafir; her yaz olduğu gibi bu yaz da Karanca'ya gelen –üniversite öğrencisi– Serdar yakın bir akrabalarının oğlu. Yolu gözlenen Erkan'sa Avusturya'da hukuk doktorası yapan bir genç. Türker Armaner, işte bu şahıslar kadrosunun her bir elemanını teker teker tanıtarak, giderek hızlanan bir tempoyla anlatmış Erkan'ın Karanca ziyaretini. Roman kişilerinin daralmış ruh hallerine taşranın dışarıdan gelenler için bunaltıcı atmosferi de eklenince, Erkan'ın misafirliğinin yarattığı heyecan iyice belirginleşiyor.

Bir yolcuyu beklemek

Heyecanlar ortak ama beklentiler çok farklı: Mesela, Münevver Hanım'da, kırk yıl önce kendisiyle evlenmekten vazgeçen Sadık Bey'in oğlunu kendi oğlu gibi görmek, ona memleketin geleceğini yüklemek isteği var. Olup biten hiçbir şeyi, Erkan ya da başka birisi vesilesiyle değiştiremeyeceğini, yaşanmış olanları yaşanmamış kılamayacağını, mekânın ahlaki yapısını kendi erdemleriyle dönüştüremeyeceğini biliyor aslında. Ama yine de kendisinin 1939'da Berlin'de yaşadıkları nedeniyle kırk yıldır omuzlarına binmiş suçluluk yükünü hafifletecek bir kurtuluş umudu olarak hayal ediyor Avusturya'da tahsil gören Erkan'ı. Geçmiş zamanın kara deliklerinde kaybolmuş Nigâr Hanım, yıllar önce kendi imzasıyla açılan soruşturma sonunda idama mahkûm olan ve cezası infaz edilen Demiryolları'ndaki küçük memurun Erkan'da dirildiğini düşünmek istiyor, kendisiyle, yurtdışında oturduğu kafenin garsonu gibi konuşmasını arzuluyor.

Nuri Bey, ona hep aramış olduğu, bulamayışını yaşadığı ülkeye bağladığı bir sesi, tabiatın kendine has sesini Avrupa'da duyup duymadığını soracak Erkan'a. Hiç tatmadığı duyguların kışkırttığı karısı Emine Hanım ise Erkan'ın sadece bakışlarını istiyor. Ne bir soru, ne bir cevap, sadece onu dinlemek istiyor. Erkan'ın gözlerinde kendisini görmeyi, kendisine ismiyle, "Emine," diye hitap etmesini özlemiş. Suat ve Serdar için Erkan gelecek zamanı temsil ediyor; onu kendilerinin kusursuz hali biçiminde görüyorlar, her ikisi de onun gibi olmak, hatta Erkan'ın kendisi olmak için ona ne yapmaları, nasıl adımlar atmaları gerektiğini sormak istiyorlar.

Bindiği trende bütün bunlardan habersizce çevresini gözlemleyen Erkan'sa çocukluğundan beri oynadığı, kendisini kendi zihninin içinde mahpus olarak hayal etme oyununu oynuyor: "Şu anda da bulunduğu vagonda fiziksel dünyaya ilişkin tüm algılara zihnini kapatmış, böylece bu dünyanın yargılarından, değerlerinden, yükümlülüklerinden, haklarından da sıyrılmıştı. Bir Avrupa kentinde doktora yapmanın, ancak dünyanın geri kalanından yalıtılmış bir ülkede önem taşıdığını biliyordu; ne Münevver Hanım'ın sandığı gibi ülkesine aldığı derece, edindiği akademik tecrübe ile hizmet etmek, Anadolu'yu aydınlatmak gibi bir vazife vehmediyordu kendine, ne de Serdar'ın kuşağını adam etmeye niyetliydi. Yorgun, hayal kırıklığına uğramış, yalnız bir adamdı; yakın çevresini, uzak çevresini, en başta kendisi olmak üzere yeryüzünün tümünü kandırmış, birdenbire sahneye itilip ait olmadığı, bilmediği bir oyuna dahil edilmiş, replikleri bilmediği için kulağı suflörde beceriksiz bir oyuncuymuş gibi hissediyordu."

Her ne kadar bir yolcu ve bekleyenleri varsa bile, mekânı öne çıkaran klasik bir yol romanı değil Tahta Saplı Bıçak. Yolculuklar, yer değiştirmeler de olmakla birlikte, daha çok zamanda yapılan içsel yolculukların romanı. Kesintili bir yolculuk bu. Öznel zamanla nesnel zamanın birbirine karıştığı, kişilerle birlikte toplumun da bilincinin yarıldığı, bir zamandan bir başka zamana atlanan anakronolojik bir yolculuk. 1979'lar, 1939'lara, 1960'lar 2007'lere karışıyor. Elbette hikâyede 2000'li yıllar yok. Ancak unutmamak gerekir ki, yazar 2007'lerin zihin dünyasından bakıyor geçmişe. Belki de bu nedenle, o dönemde tali bir sorun bile olmayan çevre konusu önemli bir yer tutarken, 1979'ların siyasi atmosferinden hiç nasiplenmemiş anlatısı. İstanbul yakınlarındaki bir sahil kasabasının o günlerdeki siyasi atmosferini yakalayamıyoruz. Oysa, şiddetin hüküm sürdüğü, faşizmin ayak seslerinin duyulduğu 1979'un siyasi ve toplumsal hayatı, 1939'ların Almanya'sıyla çok çarpıcı ilişkilendirilebilirdi.

Önemli bir eksiklik.

Mekân tasvirleri önemli

İlk hikâyelerinde göç, ada ve metin motiflerini öne çıkarmıştı Armaner. Tahta Saplı Bıçak'ta adanın yerine ada kadar sınırları çizilmiş, ada kadar kendi zamanını oluşturan bir sahil kasabası var. Mekândaki kendi içine kapalılık metnin içine kapalılığıyla örtüşüyor. Bu nedenle mekân tasvirleri önemli, ve hikâyeyle organik bir bütünlük oluşturuyor. Mekânın bu ayrıntılı aktarımı özellikle yerli halkın dışarıdan gelenlere karşı kapalı, hatta düşmanca tutumunu açığa çıkarırken, Karanca'ya dışarıdan bakanların, mesela Serdar ve Erkan'ın yabancılığını da vurgulamış. Zaman gibi mekân da, bir yere ait olmama durumu da kişilerin zihninde inşa ediliyor. Ada, sahil kasabası, ya da bir ülke; sınırları çizilmiş her toprak parçası o topraklarda yaşayanlar için o kendine kapalı imgeler, zaman algıları ve sonuçta bir bellek, bir kimlik oluşturuyor. Ancak –mesela Münevver Hanım gibi– böyle bir aidiyet duygusu taşımayanlar başka tasarımlar, algılar ve belleklerle yaşayabiliyorlar.

Armaner'in önceki kitaplarını okuyup dilsel ve kurgusal arayışlarını bilenler Tahta Saplı Bıçak'ın üçüncü tekil şahıs ağzından yalın bir dille aktarılan hikâyesine şaşırabilirler. Ama romanın aleyhine bir durum değil bu tercih. Tersine, meselesini çok sağlam bir kurgu ve sonuna kadar merakla okutan bir hikâyeyle anlatmış. Erkan'ın bir taşra kızıyla yaşadığı ilişkiden çevre sorunlarına, aile içi ilişkilere, kasabalının özlem ve nefretlerine kadar her motif birbiriyle bağlantılı ve simgesel.

Bu kuşatıcı kurgunun ve simgeselliğin zaman zaman romana olumsuz etkileri de olmuş. Armaner, Karanca'yı, oranın yerli halkını, İstanbul'dan gelenleri, hatta Berlin'i ve Nazileri metnin dünyasına kurgusal rollerinin taşıyıcıları olarak katarken, ister istemez dış gerçeklikten uzak kişiler yaratmış. Hikâyelerinde, "eylemlerde bulunan ama her an bu durumla tezat oluşturabilecek bir şey de yapabilen, bulunduğu durumun tam tersi bir şekilde tavır alabilen, hatta söylemesi beklenilmeyen sözleri sarf eden sabit bir karakter yerine, oluş içinde var olan karakterler"le karşılaşıyorduk. Romanda bunu göremiyoruz. Münevver Hanım'ın isminden Erkan-Emine ilişkisine, Çehov çağırışımları yapan tahta saplı bıçaktan Karanca ahalisine kadar hemen her şeyin kendisi dışında simgesel bir karşılığı var.

Neyseki simgelerin anlamlarını çözmeden de okumak mümkün Tahta Saplı Bıçak'ı. İlk deneyimini bir Nazi ile yaşayan Münevver Hanım'ın, mutluluğu hiç yakalayamamış Nigar Hanım'ın, sönük evlilikleriyle Nuri Bey ve karısının, geleceklerinin belirsizliğiyle Suat'ın, Serdar'ın, Erkan ve kasabalı sevgilisi Emine'nin bireysel dramları, yeterince derinleşmese bile, beklenti dolu saatlerin yarattığı merak duygusu ve mekân tasvirleriyle birleştiğinde ortaya güzel bir roman çıkıyor. Üstelik kimi yerde roman kişilerinin iç dünyasını, edebiyat hazzı veren yoğun bir dille aktarmış Armaner. Bir alıntı ile bitirelim;

"Nuri Bey'in karısı, bir an kendini su borusu çatlağı gibi hissetti. Kalabalık bir caddenin kaldırımında, bir binanın dibinde, uzun süredir sızdırdığı suların küçük bir öbek oluşturduğu, gelip geçenlerin o sırada gözleri yerdeyse fark ettiği, görmeleriyle unutmalarının bir olduğu, hızla atılan adımların yanından geçtiği, yağmurlu günlerde sızdırdığı suların da bir önem taşımadığı, gece cadde ıssızlaştığında sesi duyulan, tamir gerektirmeyecek kadar küçük, ama onarılmadığında giderek genişleyecek, bu kentin insanlarını birbirine bağlayan on binlerce borunun dibindeki küçük bir çatlak..."

Devamını görmek için bkz.

Metin Celal, "Tahta Saplı Bıçak", Cumhuriyet Kitap Eki, 16 Ağustos 2007

"1979 yılının Haziran ayında, Karanca'daki yazlık evde sıradan bir gün yaşanıyor". Evin sakinleri bir İstanbul ailesi, orta yaşı geçmiş üç kardeş. Münevver Hanım, Nigar Hanım ve Nuri Bey, biriktirdikleri paralarla, "yazlık niyetine on sene önce alınan eski Rum evi"ndeler. Onlarla birlikte Nuri Bey'in karısı Emine, on bir yaşındaki oğlu Suat ve kardeş torunlarının üniversite çağındaki oğlu Serdar kalıyor. Amsterdam'da Hukuk Doktorası yapan ve tatil için İstanbul'a yeni dönmüş Erkan'ın kendilerini o gün ziyarete gelmesini bekliyorlar. Erkan, sevilen ve takdir edilen, sözlerine önem verilen bir genç. Hemen herkesin Erkan'la konuşacak konuları, tasarıları var. Erkan'ı bekler, konuşacakları şeyleri düşünürken, geçmişe, hayatlarındaki dönüm noktalarına dönüyorlar.

Türker Armaner'in ilk romanı Tahta Saplı Bıçak, ilk sayfalarında bize Çehov'un Vişne Bahçesi'ni hatırlatıyor. Ama Armaner'in romanında kahramanları aralarında küçük tartışmalar yaşansa, sık sık felsefi cümleler ediverseler de (örn. s. 49-53) romanın Vişne Bahçesi'nden farklı bir yapısı var. Tahta Saplı Bıçak'ta "Yazlık ev bir kez daha asıl kimliğine, geçmişte donup kalmış ıstırapların, husumetlerin, hayal kırıklıklarının çıkarılıp sergilendiği; yaşlıların geçmiş hayatı ile gençlerin hayal ettikleri geleceğin, tek gerçek zaman olan yaşadıkları günün içinde karşı karşıya geldikleri bir hücreye dönüş"üyor (s. 26).Armaner, romanın mesajını kitabın son sayfasında veriyor; "zihnin karanlık köşelerine sızıp düşü gerçek, gerçeği düş kılan, bir insan hayatının nirengi noktalarına saplanan bellek işlemeye başladığında geçmişteki bir nesne, unutuş sırasında gelecekteki bir sahne, karakterlerin rolü bittiğinde bir daha takmamak üzere çıkardıkları maske olan, zamanı en küçük birimlerine kadar kesip ânı, geçmişin asla çiğnenmeyecek lokmasını, tek bir günü, hayatın uyku ile uyanıklık arasındaki soykütüğünü gösteren bir tahta saplı bıçak."Münevver Hanım 1939 Nisanı'nda Berlin Alexanderplatz'taki küçük pansiyon odasını, birkaç ay birlikte yaşadıkları Nazi sevgilisi Leonard'ı hatırlar, o günlerle bir türlü bitiremediği hesaplaşmasını bir kez daha yaşar. Artık belleğini kaybetmeye, bunamaya başlamış olan Nigar Hanım, Devlet Demiryolları'nda görev yaptığı günleri, geç bulup çabuk kaybettiği kocasını boşamasını, kendi imzasıyla açılan bir soruşturma sonucunda idama mahkûm olan memuru hatırlar. Serdar ve Suat ise geleceğe doğru bakarlar, kendilerini en iyi anlayan kişiyi Erkan'ı düşünürler. Erkan bir rol model'dir, büyüyünce kendisi gibi olmak istedikleri biridir.Münevver ve Nigar Hanımların geçmişi detaylı bir biçimde hatırlamaları romanı bugünden güçlü bir şekilde kopartıyor. Yazar, kurduğu roman yapısı içinde, bugünün içinde geçmişi yazmayı denemiş ama bugünle geçmişin dengesini zaman zaman, konunun belki de cazibesine kapılarak, geçmiş lehine kullanmış. Hayali kasaba Karanca'da yaşanan gün silikleşiyor, geçmiş uzayan sayfalar boyunca ağır basıyor. Münevver ve Nigar Hanımların hikâyelerinin, geçmişi hatırlamalarının arka arkaya gelmesi de iyice geçmişin ağırlığını artırıyor. Roman yapısı sanki kompartımanlar halinde kurulmuş, geçişler net. İlk sayfalardan sonra ister istemez roman kahramanlarının sırayla sahne almalarını ve geçmişleriyle hesaplaşmalarını bekliyorsunuz. Bu durum da romandaki tiplerin karakterleşmesini önlüyor. Onların anlatacak belli konuları-anıları var ve yeri gelince anlatmaları gerek. Erkan'la kasabın kızı Emine arasında yaşanan cinsel ilişki de ayaklarını yere basamıyor. Romanın sonunda yaşananlar olmasa Erkan'ın hoş bir fantezisi olarak bile değerlendirmek mümkün. Emine'nin Erkan'la yılda bir kez sadece cinsel ilişki kurmak amacıyla buluşmasının nedeninin daha net anlatılması gerekli. Emine bir roman kahramanı olarak işlenmediği için bu konu anlatılmadan kalıyor. Hayali mekan Karanca, İstanbul'a altmış kilometre uzaklıkta muhafazakâr, dışarıdan gelenlere kapalı bir sahil kasabası, sakinleri de küçük hesaplar peşinde insanlar. Zeytinlikler kooperatiflere satılmış, zanaatkârların çoğu çimento fabrikası kurulunca işlerini bırakıp havayı kirleten fabrikada çalışmaya başlamışlar. Fabrikanın artıkları, kooperatiflerin denize dökülen lağım suları, mezbahadan atılan hayvan artıklarıyla deniz kirlenmiş, çöplüğe dönmeye başlamış. Körfez'in karşı kıyısına başlayan feribot seferleri ile kasaba ticari bir canlılık kazanmış ama tüm doğal görünümünü de kaybetmiş. Kasabalı, kirlenmeye, doğayı bozan değişime karşı duyarsız olmasının yanında, durumdan şikâyet edenlere de fabrikanın kapanmasına yol açıp işlerinden olacakları düşüncesiyle düşmanlarıymış gibi davranmakta. Yazlık evin sakinlerine de aynı gözle bakıyorlar. Kasabalıların Bizans döneminde kalan tarihi eserlerin yok edilmesine karşı çıkıp, onları kendince korumaya çalışan Münevver Hanım'a da ayrıca garezleri var. Karanca, bir yanıyla 70'li yıllarda Türkiye'nin yaşadığı değişimi (fabrikalar kurulması, tarımından vaz geçilmesi, artan çevre kirliliği, tarihin, doğanın yok edilmesi vb) yansıtmasına rağmen ülkenin içinde bulunduğu siyasi durumdan soyut. 1979 gibi siyasi mücadelenin doruk noktasına vardığı, her gün sokaklarda gençlerin solcu, devrimci diye öldürüldüğü, terörün her yerde yaşandığı, sıkıyönetimin bile gelişmeleri önleyemediği bir dönemde kasabada bir çatışma yok. Ülkede sıkıyönetim yaşandığını evi ziyarete gelen jandarma subayının varlığından, üniversitede siyasi olaylara bulaşmış olan Serdar'ın jandarmanın kendisini sormaya geldiğini sanıp tedirgin olmasından hissediyoruz. Evde yaşayanların korkusu da sağ-sol çatışması değil, nedense o günlerde hiç sözü edilmeyen, bugünlerde bolca konuştuğumuz "şeriat" (s. 122). Yazlık ev sakinlerinin çevre duyarlılığı ilginç. Çimento fabrikasının çevreyi nasıl kirlettiğinin farkındalar. Mezbahadan denize dökülen hayvan artıkları, doğadaki değişim, denizin kirlenip deniz anaları ile dolması hep dikkatlerini çekiyor. Bu kirlenmeyi önlemek amacıyla girişimlerde bulunup, çimento fabrikasını belediyeye şikâyet ediyorlar ama bir sonuç alamıyorlar. Çimento fabrikasının müdürü bu kirlilikten kendisinin de hastalandığını fark etmeden, büyük bir masrafa neden olacağı düşüncesiyle fabrika bacasına filtre taktırmamak için mücadele veriyor. Fabrikanın avukatı da Erkan'ın babası, bir zamanlar Münevver Hanım'ın sevgilisi olmuş akrabası Sadık Bey. Sadık Bey, akrabalarının şikâyetlerine kulaklarını tıkamakla kalmıyor fabrikayı korumak için, çevreyi kirletiyor diye dava açanlara akıl verdiği, dilekçelerini yazdığı düşünülen oğlunun gözünün korkutulmasını emrini bile veriyor. Erkan'ın o gün ziyarete gelememesinin bir nedeni de babasının bu emri oluyor. Tahta Saplı Bıçak, Armaner'in felsefi anlamda zaman ve mekân ilişkisi üzerine görüşlerinin roman aracılığıyla tartışılması olarak da değerlendirilebilir. Hemen her şeyin simgesel bir karşılığı olduğunu hissediyorsunuz, ama onları çözmeye ve anlamaya pek yardım etmiyor yazar. Felsefede ele alınan kavramların kurmaca yoluyla hayata geçirilmesi, roman kahramanlarının Türkiye'nin belli dönemlerini, zihniyetleri simgeleyen birer tip olarak kalması kitabın tam anlamıyla roman tadını vermesini engelliyor. Türker Armaner, iyi bir kurgu, temiz bir anlatım, romanın finaline doğru akan gerilimle okunaklı bir roman yazmış. Felsefe edebiyat dengesini tam anlamıyla kurup, yazdığının roman olduğu, önceliğin edebiyatta olması gerekliliğini dikkate aldığında çok daha iyi romanlarını okuyacağız.

Devamını görmek için bkz.

Sinan Ovacıgil, “Türker Armaner, Karanca”, Virgül, Posta Kutusu köşesi, sayı 116, Mart 2008

Merhaba Türker Bey... Tahta Saplı Bıçak’ı okuyalı neredeyse bir ay oluyor... Ama kitaplığın rafına bir türlü kaldıramadım. Benimle birlikte evin içinde dolaşıp duruyor romanınız da... 1939-79 yılları arasında gidiş gelişlerle örülen ve sadece bir günü anlatan Tahta Saplı Bıçak, 1980’i nasıl kolay sindirdiğimizi de gözler önüne seriyor bir yandan... Romanınızın orasını burasını günlerdir yeniden yeniden okuyor, kendi hayatım içinde gidip geliyor, sanki hayatımı yeniden tasnif ediyorum. Hatıralarımı... Hayatın bir hatıralar silsilesi olduğunu varsayarsak, ki saymalıyız bence. Onları nerede eğip büktüğümü, kendi gerçekliği içinden çıkarıp istediğim gerçekliğin içine oturttuğumu anlamaya çalışıyorum. Bu anlamda Tahta Saplı Bıçak beni kışkırttı. Tahta saplı bıçak –en dolaysız biçimiyle– gündelik hayatımızda en çok kullandığımız nesnelerin başında geliyor. Fakat siz romanınızda bu gündelik hayatın sıradan eşyasını bir imgeye dönüştürmüş, fizyolojik ve psikolojik şiddetin bir sembolü yapmışsınız... Nâzım Hikmet’in Kurtuluş Savaşı Destanı’ndaki “kadınlarımız” bölümünde de muhteşem bir imge olarak durur tahta saplı bıçak. Aslında şimdi düşünüyorum da Türker Bey, o destanı bir roman gibi de okuyamaz mıyız?.. Neden okumayalım? Peki sizin romanınızı kan ve şiddet destanı gibi okuyamaz mıyız? Soğukkanlılıkla yazılmış bir zorbalık tarihi?.. Duygusal zorbalıktan düşünsel şiddete, oradan da cinayetlere uzanan bir gündelik hayat tarihi?.. Romanınızda bana beni, bize bizi anlatışınızdan çok etkilendim. Ne kadar bize ait bir duygusal patoloji... Ne kadar bize ait düşünsel bir yarılma... Ne kadar bize ait bir şiddet... Zorbalık... Ne kadar tüyler ürpertici... Benim gibi yaşamının sonbaharını sürenler için ise bir o kadar göz yaşartıcı olduğunu itiraf etmeliyim.

Romanınızın alt metnine yaydığınız gündelik hayatın sıradanlığına sinmiş “kendi olmayan”a, “kendinden olmayan”a duyulan kin, nefret ve öfke, bildiğiniz gibi 12 Eylül 1980 darbesiyle taçlandırılarak toplumsal dinamiğin devrimci damarı kesildi; düşünüyorum da, iki hatta üç kuşak yok edildi bu darbeyle. Dünyanın her tarafında olduğu gibi Türkiye’de de muhafazakârlığı besleyecek tüm araçlar seferber edildi. Sadece paranın sözünün geçtiği, parasal karşılığı olan değerlerin hüküm sürdüğü bir dünya yaratılıyor ya... Tıpkı anlattığınız Karanca gibi. Karanca’daki “yerli”lerle “göçmen”ler arasındaki gerginliğin sosyal, ekonomik ve ideolojik nedenlerini ve sonuçlarını gördüm, bir “ötekileştirme” kültürünün gerilimini fazlasıyla yaşadım romanınızı okurken. Karanca’da minimal bir örneğini gördüğümüz ama Cumhuriyet tarihi boyunca çok daha kanlı ve kıranlı örneklerini sık sık yaşadığımız tahammülsüzlük, başka olana katlanamamamızı, anlama yerine yok saymamızı, içselleştirme yerine dışlaştırmamızı, başkasının varlığını kendi varlığını tehdit eden bir dinamiğe dönüştürmemizi ne güzel ifade etmişsiniz Tahta Saplı Bıçak’la. Romanın sonuna doğru Celep Ali ve oğlunun yazlık evde dört gözle beklenen Erkan’ı öldürüşlerindeki soğukkanlılık ve olağanlık, neredeyse grotesk bir atmosfer oluşturmuş. Üstelik gün aydınlığında bir grotesk... Sanki cinayet değil de, bayram sabahı ve dualarla kurban kesiliyor, sevap işleniyor. İnanın, ürperdim. Ve geçmişte beni böyle ürperten, kanımı donduran cinayetleri hatırladım. Unutmak istediğim, unutmak için belleksiz gibi yaşamayı neredeyse tercih ettiğim bütün cinayetleri... Ve bu arada üstü kapatılan her cinayetle, o cinayetin bir cani olarak parçası olduğumu da fark ettim.

Aynaya bakıyorum; aynada yüzüme hiç bakmadığım gibi bakıyorum şimdi. Yüzüme neleri gömüp sakladığımı, neleri bir türlü saklayamadığımı görmeye çalışıyorum. “Bazı yüzlerde, onu taşıyan kişinin çocukluğu rahatlıkla görülür, bazıları ise eski yüzünü saklamış, örtmüş, sonra geri alamayacağı bir kuyuya atmıştır; onların bakışlarından da eski yüzlerini saklamak için harcadıkları çaba okunur. Doğdukları şehir, geldikleri aile, konuştukları lehçe, öğretilen alışkanlıklar, belleklerine yerleşen ilk görüntüler... Hepsi o gömülü yüzün içine sığmıştır. Yalnız ara sıra boş bulunduklarında, ya da çocukluklarıyla bağlantılı bir kişiyle, nesneyle, yerle karşılaştıklarında, onlar için talihsiz bir tesadüf sonucu rastgeldiklerinde, atılan yüz kuyunun içinden gelip bir maske gibi sahibini, onu takabilecek tek oyuncuyu bulur ve rolünü oynamaya, repliğini konuşmaya mecbur bırakır. O an kişinin yüzeyinde yürüdüğü ince buz tabakasının kırıldığı vakittir.// Bir bedeni görüntüler, sesler, yerler, kişiler, eylemler, düşünceler, sözler oluşturur. İnsanın maruz kaldığı herhangi bir şeyi, kendisine ait olmadığına karar verip dışarıda bırakması, bedenden çıkıp gidilemeyeceği gibi, yaşanılanları da tahta saplı bir bıçakla keser gibi bırakıp yoluna devam etmesi mümkün değildir,” diye yazmışsınız... Amacınız bu olmasa bile, o ince buz tabakasının kırıldığı yerin yolunu bulmaya zorluyorsunuz beni. Ağızbirliği etmişçesine hiç konuşmadığımız günlere gitmeyi... Ne kadar çabuk unuttuğumuz günleri hatırlamaya bir davet Tahta Saplı Bıçak, bana sorarsanız. Aslında düşünüyorum da, unutmamız için de az çaba gösterilmedi hani. Şimdi o günler hiç yaşanmamış gibi, tarihimizde yokmuş gibi, her şey birdenbire oluyormuş gibi, söylenenler daha önce söylenmemiş gibi, şuursuzluk ilk kez yaşanıyormuş gibi, ayrımcılık, bölücülük, birbirini hor görme, yok sayma ve tabii giderek yok etme ilk kez başımıza geliyormuş gibi geliyor bugüne bakana. Bir balık hafızası tarihini yazıyor gibiyiz. Haksız mıyım Allah aşkına! Tabii bunları en söylenmeyecek kişiye, yani size söylediğimin farkındayım. Kusuruma bakmayın lütfen, yaşıma verin... Çocuklaşmaya yüz tutan yanımın heyecanına, söz söyleme telaşına düşmüş safdil birinin muhatabını şaşırmış acemiliğine.

O anlattığınız dönemde ben henüz otuzlu yaşlarında, genç bir öğretmendim. Bu emeklilik günlerimi aklımın köşesinden dahi geçirmeyecek kadar hayalleri ve beklentileri olan, değerlerine baş koymaktan korkmayan, hayata inancını, gelecek güzel günlere ait umudunu, insanların vicdanına güvenini yitirmemiş biriydim. Dünyada, ülkesinde kendi gibi düşünüp duyanların içindeki ateşe inanan, o ateşi körükleyip beslerken varlık kazanan biri... İçinde soluk alıp verdiği atmosferle başı dönen, oradan oraya gitmekten enerjisi tükenmeyen, çalışırken gecelerle gündüzler arasında bir fark görmeyen, kanı kaynamaktan yorulmayan bir gençken, genç öğretmen oldum. Daha sonra gittiğim her yerde sürgün bir genç öğretmen. Genç sıfatı düştü bir yerlerde, sürgün öğretmen denmeye başlandı; bir de baktım sadece sürgün diyorlar. Sonra sonra okuttuğum çocuklarla aramdaki yaş farkı da büyüdü, büyüdü, büyüdü, büyüdü, emekliliğim geldiğinde bir gün daha çalışayım diye hiç heves etmedim, inanın. Kalktım geldim buraya, sizin anlattığınız Karanca’ya benzer bir kıyı kasabası. Balığa verdim kendimi... Bilirsiniz belki, balıkçıların gönlü daha bir ganidir, yüksünmediler, aldılar beni aralarına. Başlarda acemiliklerimle çok da eğlendirdim hepsini. İyiyim iyi olmasına, yaşayıp gidiyorum kendimce. Ama insan çuvaldızı önce kendine batırmalı. Onca laf ettim ama şimdi düşünüyorum da, ben de hayatımı unutmak için az çaba göstermedim doğrusu. Bir önceki görev yerimdeki okulu, orada yaşadıklarımı, sahip oldukları bilgiyi hayatlarına sokmayan, bilgileriyle hayatları arasında kocaman bir uçurumun varlığını hep hissettiğim meslektaşlarımı unutarak çıkabildim ancak yola, unutarak yeni bir okulun kapısından içeri girebildim. Sınıflarımda onlarca küçük yüzün taşıdığı sevinci, kaygıyı, hevesi, korkuyu unutarak yeni bir okulun sınıflarındaki küçük yüzlerle göz göze gelebildim ancak; içimdeki ve dışımdaki hayat yeni bir okulda değişebilirmiş gibi yaparak. “Sözün unutarak kurulduğunu, hatırlanan kelimeler arasındaki boşluğun sadece unutmayla oluştuğunu, her şey hatırlandığı takdirde hiçbir şeyin birbirinden ayrılmadığını; söylenemeyen, yekpare cümleyi özleyen kişinin buna ulaştığında hayatının da bittiğini, bu bitişin bir sona gelerek ya da başa dönerek değil, hiçbir yere bağlanmayan tek bir hatırayı görmekle gerçekleştiğini anlamak zaman almıştı – bunu anlayan kişinin hayatı, hafıza kaybının kendisi olan hayat kadar bir zaman.// İnsan bir vakit sonra, belleğindeki hayallerle kendisine bir cemaat kurar; monarkı olmayan muhayyel bir monarşi,” diye yazmışsınız, Münevver aynaya bakarken... Hatıraları yok ede ede, hatıraları değiştire değiştire yeni hatıralara yer açıyoruz. Eski hatıraları onarabileceğimizi sanıyoruz. Bu onarıma ihtiyacımız var sanırım. Yeni başlayan her gün için onarılmış hatıralar...

Sizin o tahta saplı bıçakla (aslında bizim demeliyim. Hadi genelleştirmeyeyim, kendi adıma konuşayım. Kendimizi genelin içine koyduğumuzda daha rahat ettiğimizi kim görmezden gelebilir ayrıca), her gün –herhangi bir nedenle– elime aldığım tahta saplı bıçaklardan biriyle hatıralarımın orasını burasını yontarak, olmadı bir bölümünü olduğu gibi çıkarıp atarak belleğimi temizlediğimi fark ediyorum şimdi, şu an size yazarken. Her sürgün yerini birbirinden kopararak, yeni bir şey yaşıyormuşum hissini koruyarak enerjimi taze tutabildim sanırım. Her iyimserliği ya da kötümserliği bir öncekinden farklı sanarak, duyumsamalarımı ve düşüncelerimi birbirinden kopararak, koparmakla kalmayıp zaman içinde tümüyle unutarak. Unutmak, giderek refleks haline geldi. Belki bu da benim kendimi savunma biçimim... Şimdi burada bana “her patolojinin sağlıklı bir açıklaması vardır,” dediğinizi duyar gibiyim. Şaka bir yana Türker Bey, düşünüyorum da, aslında ne zamana bağlıyım ne de mekâna... Nasıl desem, içimde konforu seven bir yan var. İlla kendimi rahat ettirmem gerekiyor. Nasıl anlatayım bunu, bilmem ki... Böyle kendi içimden taşıp yayılmak istiyorum. Diyelim, çarşıya çıktım, dolanıyorum. Vitrinlere bakıyorum diyelim. Böyle içim bir baştan bir başa çarşıya yayılmalı, yayılabilmeli. Oradan sıkılmamalı, kendi içine tıkıştırılmamalı, atmosfere açılabilmeli. Ferahlık duymalıyım. Oraya o an için de olsa ait olmalıyım. İçimden başka bir yere çıkıp gitmek gelmemeli... Oradan başka bir yerde olmayı istememeliyim. Çok iyi anlatamadım sanırım; bunak Nigâr için, “‘Evim nerede?’ diye düşündü, sonra iş yerinin Haydarpaşa olduğunu, karşıya geçmesi gerektiğini hatırladı. ‘Neden iskeleye gidip vapuru beklemedim ki?’ diye düşündü, sonra her şeyin her yerde olabileceğini, ‘karşısı’ kavramının silindiğini, Haydarpaşa ile Şişli’nin iç içe geçmiş iki semte dönüştüğünü anladı.// (...) Aklından, ‘Daha dava neticelenmedi ki,’ cümlesi geçti; ama her şeyin her yerde olabileceği gibi, her ânın da aynı âna hapsolduğunu fark etti,” diye yazmışsınız ya, öyle bir şey dediğim. Ama bunu kafam karıştığı için söylemiyorum, dünyayı duyumsama biçiminden, algılayış türünden söz ediyorum; bir belleksizlik durumundan değil. Çok şükür birtakım melekelerim hâlâ iyi işliyor. Yani sizin kardeşine acıyan Münevver gibi, “ama o an, başına dert olacak bir belleği olmadığını düşündüğünden” Nigâr’a imrenmiyorum. Belleğin, zamanı ve mekânı parçalamadan içine almasından söz ediyorum, o bütünlük içinde daha rahat kıpırdadığını hissediyorum. Romanınızdaki genç Münevver’in Berlin’e gittiğinde kapıldığını fark ettiği bir duyumsayış bu: “Aylar önce birkaç günlük bir tren yolculuğuyla varmış olduğu Berlin ise ona suların çekildiği bir kent, yeryüzüne yayılmış, her şeyin ondan çıktığı ve ona dönmek için hareket ettiği yekpare bilincin anakarası gibi görünmüştü.” Oysa “Kendi ülkesini, neredeyse hiçbir belirliliğin olmadığı, sürekli oluş halinde, bir yer değil bu süreç, yürüyebileceği bir toprak parçası değil ancak boğulmadan su yüzünde kalabileceği çalkantılı bir deniz gibi tahayyül ediyor”du. Geçmişini didikleyen Münevver’in “bedeninin ülkesindeki halini, o bedenin o coğrafyada kapladığı mekânı bile başka bir kıza ilişkin gibi” hatırlaması ve belki de vicdani ağırlıktan kurtulmak için bu bölünmeyi yaşaması, anlayabildiğim ama bir yandan da düşünürken çok korktuğum, tehlikeli bulduğum bir duyumsama.

Hayatın, ideolojilerin, alışkanlıkların çokyüzlü görüntüsünde insanın kendini bir bütün olarak koruması hiç kolay değil, biliyorum. Hele de bütünlük anlayışını destekleyen, geliştiren bir dünyada yaşamazken. Münevver gençliğini hatırlarken yazdıklarınız çok anlamlı geldi bana: “Münevver ile Leonard kendilerinin yeryüzündeki, ülkelerinin tarihteki konumu üzerine daha çok düşündükçe, birbirlerinden giderek uzaklaşmışlardı. Sıradan tek bir gün, bu süre zarfında kullanılan sözcükler, duyulan arzular, nefret, uyku, uyanıklık, yorgunluk, zindelik, bu hislerin sonsuza dek bölünülebilecek aşamaları ikisi arasında ortak yaşanmıyor, her ikisi de, bu bir günü ortak yaşamak yerine, günlerini bir ‘ideal’e ulaşmak için kurban ediyorlardı. Bu ‘ideal’, bir kurgu olduğu halde kendisini yaratanlardan bağımsızlaşmış, kurbanlarını kendi seçen bir tirana dönüşmüştü. Bu tiran, şimdi Berlin’deki küçük stüdyoda iki kahve fincanının arasında, Münevver ile Leonard’ın sözlerine sızarak kılıktan kılığa giriyordu.” İdeallerimizi ellerimizle tiranlaştırdığımız, hükümlerinde bir kurban gibi yaşadığımız da oluyor tabii. Bu güç gösterisinin albenisine kapılıp düşünemez, eylemlerimizin sonucunu göremez hale geldiğimizden değil mi Türker Bey?.. Tıpkı roman kahramanlarınız gibi... Münevver ve Nigâr’ın geçmişlerindeki herkesten, hatta kendilerinden bile sakladıkları “sır” birbirinden çok farklı olsa da, sonuçta her ikisi de kaba hatlarıyla “bir cinayete ortak olma”nın ağırlığını taşıyor. Siz bizi de bu iki vicdan muhasebesinin tanığı yapıyorsunuz... Her ikisi de karşı çıkmadıkları, adeta bir “şuursuzluk” haresiyle yaşadıkları için birer toplumsal (Nazi kıyımı) ve bireysel (idam) cinayetin sorumluluğuyla nefes alıp veriyorlar. Her ikisinin ucunda da devlet, toplum ve bürokrasi var; tabii duyarlılıkları körelmiş vicdanları, iyi niyetleri, bilgisizlikleri, kafalarındaki şablonlara duydukları güven de var.

Şimdi, hayatı bir başkasının hayatı gibi yaşasak da, kendimize ait bir bütünlük içinde yaşasak da ne yaşadığımızı fark etmek, farkında olmak, yerli yerinde konumlandırabilmek, o hücreyi yapılandırmak ne kadar da önemli diye düşünüyorum. Sizin romanınızı yapılandırdığınız o Karanca’daki ev gibi: “Yazlık ev bir kez daha asıl kimliğine, geçmişte donup kalmış ıstırapların, husumetlerin, hayal kırıklıklarının çıkarılıp sergilendiği; yaşlıların geçip gitmiş hayatı ile gençlerin hayal ettikleri geleceğin, tek gerçek zaman olan yaşadıkları günün içinde karşı karşıya geldiği bir hücreye dönüşmüştü.”

Romanınızın bir yerinde “Münevver aynaya bakıyordu, ama aynadan ona bakan kimse yoktu,” diye yazmışsınız Türker Bey... Bir gün aynaya baktığımda, bana bakan kimse göremeyeceksem, aynaya bakacak mecalim de kalmasın lütfen. Hayattan bunu istiyorum. Ve hayatımı bir kez daha gözden geçirme fırsatı verdiğiniz için size bir teşekkür borcum var. Teşekkür etmeme izin verirseniz sevinirim.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.