Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-148-5
11x18 cm, 230 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Philip K. Dick diğer kitapları
Asker Kaçağı, 1991
Vulcan'ın Çekici, 1998
Yüksek Şatodaki Adam, 1999
Alfa Ayının Kabileleri, 2002
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Gökteki Göz
Özgün adı: Eye in the Sky
Çeviri: Sönmez Güven
Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Tim White
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Örnek Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Haziran 1997

Başlangıçta basit bir kaza gibi görünüyordu. Ama uyandıklarında duaların da, bedduaların da gerçek olduğunu fark ettiler...

Bir "teknik arıza" sonucu, yedi ziyaretçi ve mihmandarları, Belmont Bevatron'unun yüksek dozda radyasyonuna maruz kalırlar. Hepsi bu faciadan sağ kurtulurlar gerçi, ancak kazayla uyanmaları arasındaki kısacık sürede bir dizi "paralel evren"i ziyaret etmek zorunda kalırlar.

Bu evrenlerde neler yoktur ki: Çeşitli dinlerin karışımından oluşan bir teokrasi ile yönetilen bir bağnazlar dünyası; Viktorya döneminden kalma ahlak yargılarının yönettiği, cinselliğin olmadığı bir dünya; bir paranoyağın dehşet dolu evreni; "komünist" bir ABD... Tüm bunların arasından "gerçek" dünyaya dönüş mümkün olacak mıdır?

Dünya gök kubbede yalnızdı. Alevler içindeki küçücük bir başka küre, hareketsiz ve dev bir kütlenin çevresinde uçuşan pervane gibi Yer'in çevresinde daireler çiziyordu. Bunun Güneş olduğunu kederli bir heyecanla kavradı. Ufacıktı. Ve hareket ediyordu.

Yer'in de aşağılarında kızılımsı bir katmanın, gri bulanıklığın çok daha derinlerinde başka bir katın daha var olduğunu gözlemlemek onu şaşırtmadı. Sanki evrenin ta dibinde ilkel bir maden ocağı çalışıyor gibiydi. Demirci ocakları, yüksek fırınlar ve uzaklarda bir yerde bir çeşit kaba volkanik kaynama, gri bulanıklığın içinde kızıl pırıltılar saçıyordu.

Cehennemdi bu.

Ve yukarıda ise... Boynunu iyice uzattı. Şimdi daha net görebiliyordu: Cennet!

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 5-13

Belmont Bevatronu'nun Proton Işın Saptırıcısı 1959 yılı Ekim ayının ikinci günü öğleden sonra saat dörtte yaratıcılarına ihanet etti. Bunu izleyen olaylar göz açıp kapayıncaya dek olup bitti. Artık yeterince saptırılmayan –ve dolayısıyla denetim dışı kalan– altı milyon volt gücündeki ışın demeti salonun tavanına doğru yükselirken, halka biçimindeki dev mıknatısa tepeden bakan bir gözlem taraçasını da kül ediverdi.

O sırada taraçada sekiz kişi bulunmaktaydı: bir grup meraklı gezgin ve mihmandarları. Taraça ayaklarının altından yitince bu sekiz kişi Bevatron salonunun zeminine döküldüler ve manyetik alan boşaltılıp sert radyasyon kısmen nötralize edilinceye dek şoka girmiş durumda ve yaralı, öylece yattılar.

Sekiz kişiden dördünün hastaneye kaldırılması gerekti. Yanıkları daha hafif olan iki kişi süresiz gözleme alındı. Kalan iki kişi ise muayene ve ilk tedavileri yapıldıktan sonra salıverildi. Olay San Fransisco ve Oakland'daki yerel gazetelerde yer aldı. Kurbanların avukatları dava açma hazırlıklarına girişti. Bevatron'la ilgisi bulunan kimi görevliler Wilcox-Jones Saptırıcısı ve yaratıcıları ile birlikte ıskartaya alındı. Bir grup işçi fiziksel hasarı onarmaya başladı.

Olay topu topu birkaç saniye sürmüştü. Hatalı saptırım saat 4.00'te başlamış ve olağanüstü şarj edilmiş proton ışın demeti mıknatısın dairesel iç salonunu tararken sekiz kişi saat 4.02'de altmış ayak yükseklikten içine düşmüştü. İlk düşerek zemine çarpan, mihmandarlık görevlisi genç bir zenciydi. Son düşen ise yakınlardaki güdümlü bir füze fabrikasından gelen genç bir teknisyen olmuştu. Genç teknisyen taraçaya giderlerken arkadaşlarından kopmuş, hole geri dönmüş ve sigara için ceplerini karıştırmaya başlamıştı.

Eğer eşini yakalayabilmek için ileri atılmış olmasaydı belki de diğerleriyle birlikte aşağı sürüklenmeyecekti. Beyninde kalan açık seçik son anısı da bu olmuştu: sigaralarının elinden düşüşü ve Marsha'nın çırpınarak kayıp giden ceket yenini yakalayabilmek için boşa atılışı...

Bütün sabah boyunca Hamilton, füze araştırma laboratuvarlarında kalem açmak ve endişeyle terlemekten başka bir şey yapmaksızın oturmuştu. Çevresinde, personeli işlerinin peşinde koşuşturuyor, kurum işlemeye devam ediyordu. Öğleye doğru Marsha, Golden Gate parkındaki evcil ördekler gibi albenili giyinmiş olarak, güleç yüzü ve tüm tatlılığıyla ortaya çıktı. Her nasıl olduysa el koymayı becerdiği ve hem hi-fi düzeneğinden hem de kaliteli viski koleksiyonundan daha çok değer verdiği bu güzel kokulu ve pek pahalı küçük yaratık, onu kara kara düşündüren uyuşukluktan bir an için çıkarıverdi.

"Sorun ne?" diye sordu Marsha, kısa bir süre için gri metal masanın kenarına eldivenli parmakları birbirine bastırılmış ve düzgün bacakları kıpır kıpır, huzursuzca tüneyerek. "Yemek için acele edelim ki oraya vaktinde varabilelim. Bugün saptırıcının, görmek istediğin o kısmın çalıştırılacağı ilk gün. Unuttun mu? Hazır mısın?"

"Gaz odası için hazırım," dedi Hamilton pervasızca. "O da benim için hazır."

Marsha'nın kahverengi gözleri irileşti; havası daha canlı, dramatik bir ton aldı. "Ne oluyor? Yine üzerinde konuşamayacağın kadar gizli şeyler mi? Sevgilim, bugün önemli bir şey olacağını bana söylememiştin. Kahvaltı sırasında bir köpek yavrusu gibi dalgacı ve oyuncuydun."

"Kahvaltı sırasında bilmiyordum." Hamilton kol saatini kasvetle inceleyerek ayağa kalktı. "Bari iyi bir yemek olsun; son yemeğimdir belki," dedi; "Bu da yapacağım son gezinti," diye ekledi.

Ama yasak bölge bina ve tesislerinin ötesindeki yol üzerinde olan lokanta şöyle dursun, California Bakım Laboratuvarları'nın çıkış rampasına bile varamadılar. Üniformalı bir haberci düzgünce katlanmış beyaz bir kâğıt parçasını uzatarak onu durdurdu. "Bu sizin için, Mr. Hamilton. Albay T.E. Edwards size vermemi söyledi."

Hamilton eli titreyerek kâğıdı açtı. "Eh," dedi eşine hafifçe, "işte geldi. Git salonda otur. Eğer bir saat içinde geri dönmemişsem eve git ve kendine etli kuru fasulye hazırla."

"Ama–" Umarsızca bir işaret yaptı Marsha. "Çok – çok ciddi görünüyorsun. Ne olduğunu biliyor musun?"

Ne olduğunu biliyordu. Eğilerek onun kırmızı, ıslak ve oldukça korkmuş dudaklarını öptü. Sonra, koridor boyunca habercinin peşi sıra uzun adımlarla hızlı hızlı yürüyerek kurumun Albay Edwards'ın bürosunun da bulunduğu katındaki, yüksek rütbelilerin ciddi ifadelerle oturdukları konferans odalarına doğru ilerledi.

Kendini bir koltuğa bırakırken çevresindeki orta yaşlı iş adamlarının donuk varlıkları bir dalga gibi yükselerek onu sarmaladı: puro dumanı, deodorant ve siyah ayakkabı boyasından oluşmuş bir karışım. Uzun, çelik konferans masası boyunca sürekli bir mırıltı gidip geliyordu. Masanın bir ucunda yaşlı T.E.'nin bizzat kendisi hatırı sayılır bir form ve rapor yığınının ardında sipere yatmıştı. Her oturanın, bir dereceye kadar, kâğıtlardan, açık bond çantalardan, kül tablalarından ve birer bardak ılık sudan oluşmuş, kendine ait koruyucu bir tepeciği vardı. Albay Edwards'ın karşısında temel görevi füze fabrikasının çevresini kolaçan edip olası Rus ajanlarını enselemek olan güvenlik birimlerinin şefi Charley McFeyffe'ın güdük formu yer alıyordu.

Albay T.E. Edwards gözlüklerinin üzerinden Hamilton'a sertçe göz atarak "Demek buradasın," dedi. "Bu pek uzun sürmeyecek, Jack. Toplantı gündeminin bir tek maddesi var; başka bir şey dinlemek zorunda değilsin."

Hamilton yanıt vermedi. Sıkıntıyla ve gergin bir ifade ile oturup bekledi. Edwards "Bu eşin hakkında," diyerek parmağını ıslatıp bir raporun sayfalarını karıştırarak söze girdi. "Şimdi, anladığım kadarıyla Sutherland istifa ettiğinden beri araştırma laboratuvarlarının başında tam yetkiyle bulunuyorsun. Doğru mu?"

Hamilton başıyla onayladı. Masanın üzerine bıraktığı elleri kansız, çarpıcı beyaz bir renk almıştı. Sanki çoktan ölmüşmüş gibi çarpık bir düşünce geçti kafasından. Sanki yaşam ve gün ışığından koparılarak boynundan asılmıştı bile. Hormel'in jambonları mezbahanın karanlık dokunulmazlığında nasıl sallanıyorlarsa o da öyle asılmıştı.

Karaciğer bozuğu elleriyle sayfaları karıştırırken, "Eşin fabrika için bir güvenlik riski olarak sınıflandırılmış," diye ağır ağır gümbürdemeyi sürdürdü Edwards, "Rapor burada, elimde." Çenesiyle fabrika polisinin sessiz yüzbaşısını işaret etti. "McFeyffe getirdi onu. Gönülsüzce, eğer eklemek gerekirse."

"Hem de nasıl," diye söze karıştı McFeyffe doğrudan Hamilton'a hitap ederek. Gri, katı gözleri özür diler gibiydi. Hamilton soğuk bir aldırmazlıkla yanıt verdi.

"Sen, kuşkusuz," diye sayıklamasını sürdürdü Edwards, "buradaki güvenlik yöntemlerini iyi biliyorsun. Biz özel girişimcileriz, ama müşterimiz devlettir. Füzelerimizi Sam Amca'dan başka kimse satın almaz. Dolayısıyla kendimize dikkat etmemiz gerekir. Buna dikkatini çekiyorum ki olayı kendi kendine çözümleyebilesin. Özünde bu senin sorunun. Bizim açımızdan önem taşıyan yönü ise senin araştırma laboratuvarlarımızın başında bulunman. Bu durum sorunu sınırlarımız içine sokuyor." Sanki daha önce hiç görmemiş gibi Hamilton'a baktı – halbuki on yıl önce, 1949 yılında Hamilton daha M.I.T.'den yeni fırlamış genç, parlak, hevesli bir elektronik mühendisiyken onu işe alan kendisiydi.

Hamilton iki elinin havale geçirircesine sıkılıp açılmalarını seyrederken, "Bu fabrikanın Marsha'ya yasaklandığı anlamına mı geliyor?" diye boğuk bir sesle sordu.

"Hayır," diye yanıtladı Edwards, "bu, durum değişene kadar, senin gizli belgelerden uzaklaştırıldığın anlamına geliyor."

"Ama bu..." Hamilton kendi sesinin şaşkın bir sessizliğe doğru silindiğini duydu. "Bu ilgilendiğin bütün belgeler demektir."

Kimse yanıt vermedi. Oda dolusu şirket görevlisi çantalarının ve kâğıt tepeciklerinin ardında tahkim olmuş oturuyorlardı. Bir köşede havalandırma aygıtı tenekeden sesiyle inliyordu.

Hamilton aniden yüksek ve çok net bir sesle "Lanet olsun!" diye haykırdı. Birkaç gölge şaşkınlıkla zıpladı. Edwards'ın kendisi de ona meraklı bir yan bakış fırlattı. Charley McFeyffe bir sigara yakarak incelen saçlarını yorgun eliyle sinirli sinirli taradı. Sade kahverengi üniformasının içinde göbekli bir karayolu polisini andırıyordu.

"Ona suçlamaları oku," dedi McFeyffe. "Ona kendini savunması için bir şans ver, T.E. Onun da hakları var."

Bir an için Albay Edwards önündeki güvenlik raporunun yoğun içeriğiyle mücadele etti. Sonra, yüzü duyduğu şiddetli öfkeyle karararak, bütün dosyayı McFeyffe'a doğru itti. Sorumluluğu üzerinden atarak, "Senin bölümün topladı bunları," diye homurdandı. "Ona sen anlat."

Hamilton, "Yani onu burada mı okuyacaksınız?" diye protesto etti. "Otuz kişinin önünde mi? Şirketteki bütün görevlilerin varlığında mı?"

"Hepsi de raporu gördüler," dedi Edwards nazikçe. "Aşağı yukarı bir ay önce oluşturulmuştu ve o günden beri elden ele dolaşıyor. Ne de olsa, aslanım, sen buralarda önemli birisin. Böyle bir konuyu hafife alamazdık."

Utandığı açıkça görülebilen McFeyffe, "Birincisi," dedi, "şu FBI'dan gelen iş var. Bize gönderilmişti."

"Siz mi istediniz?" Hamilton iğneleyiciydi. "Yoksa ülkenin orasında burasında dolaşırken tesadüfen elinize mi geçti?"

McFeyffe'ın yüzü renklendi. "Aslına bakarsan biz istedik gibi. Sıradan bir soruşturma nedeniyle. Aman tanrım, Jack, benim için bile hazırlanmış bir dosya var – Başkan Nixon için bile."

"Bütün o zırvaları okumak zorunda değilsin," dedi Hamilton sesi titreyerek. "Marsha İlerlemeci Parti'ye 48'de üniversite birinci sınıf öğrencisiyken katıldı. İspanyol Göçmen Komitesi'ne de para yardımında bulundu. Gerçek'e abone oldu. Bütün bunları daha önce de duydum."

Edwards, "Eldeki belgeyi okuyun," diye direktif verdi.

Raporun içini dikkatle karıştıran McFeyffe güncel olan belgeyi buldu. "Mrs. Hamilton İlerlemeci Parti'den 1950 yılında ayrıldı. Gerçek halen yayımlanmıyor. 1952 yılında komünist eğilimli bir yan örgüt olan California Sanat ve Bilim Derneği'nin toplantısına katıldı. Stockholm Barış Bildirgesi'ni imzaladı. Kimilerince sol sempatizanı sayılan Sivil Özgürlükler Birliği'ne katıldı."

"Sol sempatizanı sayılmak da ne demek oluyor?" diye sordu Hamilton.

"Komünizme sempati duyan kişi ya da gruplara sempati duymak demek oluyor." McFeyffe ıkınıp sıkınarak devam etti. "8 Mayıs 1953 tarihinde Mrs. Hamilton San Fransisco Chronicle'a bir mektup yazarak Charlie Chaplin'in –ne olduğu herkesçe malum bir yoldaşının– Birleşik Devletler'e sokulmamasını protesto etti. Rosenberg'leri Kurtaralım Önergesi' ni imzaladı: Tescilli vatan hainleri! Komünist bir ülke olan Kızıl Çin'in Birleşmiş Milletler'e alınmasını destekleyen Kadın Seçmenlerin Alameda Toplantısı'nda, 1954 yılında konuşma yaptı. 1955'te ise Demir Perde ülkelerinde de şubeleri bulunan Uluslararası Birlikte Yaşamak ya da Ölüm Örgütü'nün Oakland dalına kaydoldu. Ve 1956 yılında Renkli İnsanların Kalkınması Derneği'ne para yardımında bulundu." Rakamı da ekledi. "Kırk sekiz dolar elli beş sent."

Salonda sessizlik vardı.

"Hepsi bu mu?" diye sordu Hamilton.

"Evet, ilgili belgeler bunlar."

"O belgeler aynı zamanda," dedi Hamilton sesini sabit tutmaya çalışarak, "Marsha'nın Chicago Tribune'a abone olduğunu da söylüyor mu? 1952 yılında Adlai Stevenson için kampanyaya katıldığını da? 1953 yılında sokak kedi ve köpeklerinin korunmaları için para yardımında bulunduğunu da?"

Edwards, "Bunların konumuzla ne ilgisi var anlayamıyorum," dedi.

"Tabloyu tamamlıyorlar! Kuşkusuz, Marsha Gerçek'e abone olmuştu – New Yorker'a da abone olmuştu. Wallace bıraktığında o da İlerlemeci Parti'den ayrıldı – Genç Demokratlar'a katıldı. Bunları da yazıyor mu? Evet; komünizm konusuna ilgisi vardı; bu onu komünist mi yapar? Bütün söyleyebildiğiniz Marsha'nın sol-kanat yayınlar okuduğu ve sol-kanat konuşmaları dinlediği – bunlar onun komünizmi onayladığını veya Parti disiplini altında olduğunu veya devletin yıkılmasını savunduğunu veya–"

"Eşinizin bir komünist olduğunu öne sürmüyoruz," dedi McFeyffe. "Bir güvenlik riski oluşturduğunu söylüyoruz. Marsha'nın komünist olma olasılığı vardır."

"Aman tanrım!" dedi Hamilton boş yere, "şimdi ben böyle olmadığını kanıtlamak zorunda mıyım? Bunu mu söylüyorsunuz?"

"Bu olasılık karşımızda duruyor," diye yineledi Edwards. "Jack, mantıklı olmaya çalış; sinirlenerek bağırıp çağırmaya başlama. Marsha belki kızıldır, belki değildir. Konu bu değil. Bizim burada, elimizde olan belgelere göre eşin politikayla, üstelik radikal politikayla yakından ilgili. Ve bu da iyi bir şey değil."

"Marsha birçok şeyle ilgilidir. Zeki, eğitimli bir kişidir. Olup bitenlerle ilgilenmek için bütün bir günü var. Evde oturup sadece–" Hamilton sözcükleri aradı, "– sadece şöminenin tozunu mu almalıydı yani? Yemek pişirip dikiş mi dikmeliydi?"

McFeyffe, "Elimizde olan bir şablondur," dedi. "İtiraf etmeliyim ki, konu edilen şeylerin hiçbiri tek başına belirleyici değil. Ama hepsi bir araya getirildiğinde, istatistik ortalamaları alındığında... Allah kahretsin, çok yüksek çıkıyor, Jack. Eşin sol eğilimli uğraşların içine çok fazla girmiş durumda."

"İlgi nedeniyle suçluluk. O meraklı, o ilgili. Orada bulunması, söylenenlere katıldığı anlamına mı gelir?"

"Aklından ne geçtiğini ne biz ne sen okuyabilirsin. Yargımızı yaptıklarına bakarak vermeliyiz: katıldığı gruplar, imzaladığı dilekçeler, bağışladığı paralar. Elimizdeki yegâne deliller bunlar – buna göre karar vermek zorundayız. O toplantılara gittiğini ama düşüncelere katılmadığını söylüyorsun. Pekâlâ, polisin açık saçık bir gösteriyi basarak kızları ve menajerlerini tutukladığını düşün. Ama seyirciler efendim, biz zaten gösteriyi beğenmemiştik diyerek işin içinden sıyrılıyorlar." McFeyffe ellerini iki yana açtı. "Eğer gösteriden hoşlanmasalardı orada olurlar mıydı? Tek bir gösteri olsa, belki. Sırf meraktan. Ama birbiri ardından tekrar ve tekrar."

"Eşin on sekiz yaşından beri on yıldır sol-kanat gruplarla içli dışlı. Komünizm hakkında kesin yargısını verebileceği epey zamanı olmuş. Ama hâlâ bu şeylere katılıyor; kızıllar Güney'deki bir linç olayını protesto etmek için bir araya geldiklerinde aralarında oluyor ya da en son silah harcaması için yaygara kopardıklarında. Marsha'nın aynı zamanda Chicago Tribune'u da okuyor olması, seks gösterisini seyreden bir adamın aynı zamanda kiliseye de gidiyor olması kadar uyumlu. Bu, adamın birçok yönünün, hatta çelişkili yönlerinin de bulunduğunu gösterir... ama o yönlerden birinin sırf pislik olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Kiliseye gittiği için değil; pisliği sevdiği ve pislik seyretmeye gittiği için kayda geçirilmiştir."

"Eşin yüzde doksan oranında safkan Amerikalı olabilir – iyi yemek pişirebilir, dikkatli araba kullanabilir, gelir vergisini ödeyebilir, hayır kurumlarına para verebilir, kilise piyangosuna kek pişirebilir. Ama kalan yüzde onu da Komünist Parti ile bağıntılı olabilir. Ve işte bu kadar."

Bir an duralayan Hamilton sitemci bir sesle, "Davanı çok iyi savunuyorsun," dedi.

"Davama inanıyorum. Burada çalıştığınız sürece Marsha ve seni tanıdım. İkinizden de hoşlanıyorum – Edwards da öyle. Herkes seviyor. Ama konumuz bu değil. Telepatiyi geliştirip insanların zihinlerine girinceye dek istatistiklere bel bağlamak durumundayız. Hayır, Marsha'nın yabancı bir gücün casusu olduğunu söyleyemeyiz. Ve sen de olmadığını kanıtlayamazsın. Hakkındaki kuşkuları bir sonuca bağlamamız gerekiyor. Başka türlü davranmamız olanaksız." McFeyffe kalın alt dudağını ovuşturarak sordu: "Onun bir komünist olabileceği hiç aklına geldi mi?"

Gelmemişti. Hamilton sessizce terleyerek masanın parlak yüzeyine baktı. Marsha'nın her zaman gerçeği söylediğini, komünizm hakkında sadece biraz merakı olduğunu varsaymıştı. İlk kez sefil, mutsuz bir kuşku içine düşüyordu. İstatistiksel olarak olasılık vardı.

"Ona soracağım," dedi yüksek sesle.

"Soracak mısın?" dedi McFeyffe. "Ve o ne diyecek?"

"Hayır diyecek, tabii ki!"

Kafasını iki yana sallayarak, "Bunun bir kıymeti yok, Jack," dedi Edwards. "Ve eğer biraz düşünürsen sen de kabul edersin."

Hamilton ayağa kalkmıştı. "Eşim dışarıda, salonda. Hepiniz gidip ona sorabilirsiniz – buraya çağırın ve sorun ona."

"Seninle tartışmayacağım," dedi Hamilton. "Eşin bir güvenlik riski olarak sınıflandırıldı. Sen de yeni bir açıklamaya kadar görevinden alındın. Ya onun komünist olmadığına dair kesin deliller getir, ya da ondan kurtul." Omzunu silkti. "Bir kariyerin var, delikanlı. Bu senin bütün yaşamın."

McFeyffe ayağa kalkarak masanın çevresini ağır ağır dönüp geldi. Toplantı dağılıyordu; Hamilton'ın temize çıkarılması toplantısı bitmişti. Teknisyenin koluna giren McFeyffe onu ısrarla kapıya doğru sürükledi. "Dışarı çıkıp bir nefes alalım. Bir içkiye ne dersin? Üçümüz, sen, ben ve Marsha. Sanırım hepimizin gereksinmesi olacak."

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ogan Güner, “Androidler elektrikli koyun düşler mi?”, Virgül, Sayı 30-32, Ekim 1997

Philip K. Dick (onun âdetini benimseyerek kısaca PKD diyelim), uzun kariyerinin özellikle son yıllarında birçok yazar ve eleştirmenin onu 20. yüzyılın büyük Amerikan yazarları arasına yerleştiren övgülerine mazhar olmasına rağmen, sonuna kadar bir bilimkurgu yazarı olarak kaldı. Birçok iyi bilimkurgu yazarı gibi, bir "tür" yazarından daha fazlası olduğunu kanıtlamak hoşuna gitmiyor değildi, ama bilimkurgunun bir 'makus talih' olmadığını da anlamıştı. Bu bir çelişki gibi görünebilir, ama PKD'den bahsetmek temelde çelişkiden bahsetmek demek zaten.

1940'larda ve 1950'lerde ABD'de bir tür yazarı olmak, aynı zamanda bir meslek sahibi olmak demektir. Tür yazını, yazarlarını dört bir yandan kuşatır ve boğaz tokluğuna çalıştırır. Yazarlar, bir yandan hızlı üretmek zorundadır, diğer yandan yazdıklarını okurlarına (tür yazınının okuyucuları istisnalar barındırmakla beraber, sıradan, ne istediğini bilen ve şaşırmak istemeyen 'tüketicilerdir') beğendirmek durumundadır. Dolayısıyla o türün klişelerine zincirlenmişlerdir. Tüm bunları yaparken de tür yayıncılığının getirdiği formatları aşmamak durumundadırlar. Bilimkurguda da aynı kısıtlamalar geçerlidir ve kitaplarını yayınlatmak isteyen her bilimkurgu yazarı bu yasalar karşısında ödün vermek zorundadır. Kısacası tür yazını, klasik anlamdaki edebiyatın özgür yaratım iddialarından, dolayısıyla konforundan men edilmiştir. Bütün bunlar, yüksek emelleri olan bilimkurgu yazarlarının itiraf etmek istemedikleri gerçeklerdir. PKD'nin ise gönlü rahattır. Kullandığı formülleri açıkça ilan eder. Her romanına, 60.000 kelime sınırıyla başlar ve kolay kolay bu sınırı aşmaz. Kahramanlarının soyadları genellikle iki hecelidir ve romanının ikinci ya da üçüncü bölümünde ortaya çıkarlar, v.s. v.s...

Öte yandan PKD'nin hayat hikayesi birçok bilimkurgu yazarının hayat hikayesinin aksine, kitaplarına ayrı bir lezzet katar. 1989 yılında A Life of Philip K. Dick (Lawrence Sutin) adıyla yayınlanan biyografi baştan sona bir bilimkurgu romanı gibi de okunabilir. Bu biyografiyi okuduktan sonra, PKD'nin Valis ile doruğuna ulaşan son dönem 'bilimkurgu' romanlarının da tamamen otobiyografik (!) olduğunu görürsünüz. Onun için, PKD'nin yazdıklarıyla hayatını paralel olarak anlatmak en iyisi. Kendisi de bunun farkındadır zaten: "Tanrım, hayatım tıpkı romanlarımın ve öykülerimin izlekleri gibi... Bir PKD kitabının kahramanıyım ben!"

Zanaatkârımızın kısa ve monoton hikâyesi doğumundan altı ay sonra başlar. İkiz kardeşi Jane beslenme yetersizliğinden ölür. İleride bu olay, PKD'nin hayata ve gerçekliğe bakışının bir metaforu olarak sürekli karşımıza çıkacaktır (şu anda Jane'le yan yana yatıyorlar). Sıradan bir Amerikalı çocuk olarak, bilimkurguya, şiire, klasik müziğe ve psikiyatristlere düşkündür. Ufak tefek birçok sorun için doktor doktor dolaşır ve 12 yaşından itibaren doktorlara rutin olarak uğrar. '40'ların sonunda sessizce bilimkurgu yazarı olmaya karar verir. Hayatında, başka bir şey olmasına yol açacak konjonktür de mevcut değildir zaten. Eline bir de büyük bir plak şirketinde prodüktör olma şansı geçmiştir, o bilimkurguyu seçmiştir. '76 yılında, Radio Free Albemuth romanında, bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile yirmi beş yıl önce prodüktörlüğü seçmiş hali, Nicholas Brady'nin hikayesini kendisi anlatır.

Roman yazarı olmadan önce hemen her bilimkurgu yazarı gibi öykücü olur. Hem de iki senede yetmiş öykü üretecek kadar verimli bir öykü yazarı. Bundan sonra da öykü yazmayı hiç bırakmaz. Öykü onun fikir geliştirme alanıdır. Türbülanslı beyninden çıkma fikirler öykülerinde kristalleşir. Roman tarzını ise, bu kristallerden de kuşku duyacak dünyalar yaratmak için saklar.

İlk kayda değer romanı The World Jones Made'i (Jones'ların Yarattığı Dünya) yazdığında ardında altı önemsiz roman vardır. Öykücü olarak ise bilimkurgu dünyasında kendini kabul ettirmiştir bile. Romanlarının da nihayet dikkat çekmesi üzerine uzun yazarlık ve evlilik maratonu başlar. Neredeyse on beş yıl sürecek, yılda dört romana kadar varan bir tempoya girer. Romanlarının sadece giriş bölümünü planlayarak ve çevresindeki insanlardan roman karakterleri yaratarak, kendini zaman kayması, alternatif gerçeklik gibi iki temel temanın ortasına atar. Bilimkurguda daha baştan safını seçmiş, Isaac Asimov'la doruğuna ulaşan tarzın karşısında yerini almıştır. Asimov gibiler, bugünün teknolojik evreninden bakıldığında gerçekleşmesi muhtemel 'alet edavatlar' arasında geçen 'iyinin kötü karşısındaki zaferinin' sıradan öykülerini anlatırken, Van Vogt'u örnek edinen PKD gibileri, bilimkurguyu bir 'laboratuvar' ortamı olarak kurarlar. Bu romanlarda, bir fikri deneyebilmek için gereken her teknoloji mübahtır. Bütün bilimkurgu klişelerini kullanmasına rağmen PKD romanlarının ve öykülerinin merkezinde karakterler yer alır. Kendi çevresindeki insanlardan devşirildikleri için olsa gerek, bu karakterler, bir yandan bilimkurguya has sıradışı olaylar yaşarken, bir yandan da gündelik hayatlarını devam ettirirler. Gökteki Göz'de, "Bütün olası dünyalarda Pazartesileri aynıydı" der. PKD alamet-i farikası taşıyan, izleği altüst edici fikirler gündelik hayatın içinde birden zuhur eder ama gündelik hayata son vermezler. Fredric Jameson'un Postmodernizm kitabında uzun uzun analiz ettiği, yine zaman kayması ve alternatif gerçeklik etrafında dönen Time Out Of Joint'de (Çığrından Çıkmış Zaman) '50'lerin Amerikasına ait tüm gündelik yaşamın klişeleri bulunur. Başkişinin, nasıl olup da kendisinden başka herkesin Marlyn Monroe adlı bir film yıldızını tanıdığını merak etmesiyle birlikte, gündelik yaşam yavaş yavaş çöker, verilen gerçekliğin çok dışında bir gerçeklik su yüzüne çıkar. Bilimkurguya ait trükler sadece ortamı alabora etmez, karakterlerin kimliğini de alt üst eder ya da belirsizliğe çeker.

1962'de yazılan The Man in the High Castle (Yüksek Kuledeki Adam), PKD'nin bir üst basamağa geçişinin ilk örneğidir. Romanda, İkinci Dünya Savaşı'nın Almanya ve Japonya tarafından kazanıldığı, ABD'nin sömürge olarak paylaşıldığı bir dünya vardır. Ancak bu sefer bir gerçekliğin yerine bir başka gerçeklik değil, döngüsel bir gerçeklik konmuştur. Alman ve Japon kültürünün altında ezilen, aşağılık kompleksiyle boğuşan Amerikalı karakterler vardır. Ama bu dünya da statik olmaktan çok uzaktır. ABD'nin savaşı kazandığı bir zamanda geçen bir yeraltı romanı ve onun Yüksek Kulede Yaşayan yazarının gerçekliği, sürekli olarak diğer gerçekliği tehdit eder. Sonunda, roman boyunca pratik bir İncil görevi gören Çin fal kitabı I Ching-Değişimler Kitabı'nın (Türkçede de popüler versiyonları yayınlanmıştı), bu yasadışı kitabın kaynağı olduğu ortaya çıkar. PKD'nin sözünü ettiği, I Ching gibi anlık ihtimallere dayalı bir gerçekliktir. PKD'nin de tıpkı yüksek kuledeki adam gibi, bu romanı I Ching kullanarak yazmış olması döngüyü kusursuzlaştırır.

Önceleri kendi kendini anlama ve tanı koyma amacıyla başlayan psikoloji ilgisi giderek hayatının ve romanlarının merkezine yerleşir. Bir yandan artarda öykü ve romanlar yazarken, bir yandan da artarda evlenmeye, onlarca fobisiyle ve gitgide artan paranoyasıyla boğuşur. Hiçbir sevgilisinde Jane'i bulamaz. Jane ancak siyah saçlı, büyük gözlü, ince bir kadın olarak romanlarında ortaya çıkar. Eşlerinden birisi onun 'zincirleme monogamiden yana olduğundan' yakınırken, o kendi bedeninde yaşayan Jane'i de işin içine katarak, 'ben lezbiyenim' der. Kısa zamanda kendi kendine reçete yazıp tedavi edecek kadar iyi bir psikiyatrist olur. Ama kendiyle dalga geçecek kadar da ayakları yere basmaktadır. Bu dönemde öykü ve romanın yanı sıra arada sırada makaleler de yazar. 'Şizofreni ve I Ching' adlı makalesinde şöyle der:

"Eğer tamamen şizofrenikseniz, I Ching'i her şey için, ne zaman banyo yapmanız gerektiğini, kedinize ne zaman tunalı mama vermenin uygun olduğunu sormak için kullanın. Yok eğer kısmi şizofrenikseniz, sadece önemli durumlarda, Büyük Sorular için kullanın onu: 'Onunla evleneyim mi, günah içinde yaşamaya mı devam edeyim?' gibi..."

PKD, McCarthy dönemini de kendine has bir tarzda hiçbir bilimkurgu piyasası yazarının cesaret edemediği kadar erken konu edindi. Gökteki Göz, McCarthy döneminin bir parodisidir aynı zamanda. Komünist avcısı bir polis müfettişinin gizli komünist çıkmasıyla sekiz karakter onun zihnindeki komünist dünyaya düşer. O dönemde entelektüel her insan gibi PKD'nin kapısı da FBI tarafından rutin olarak çalınmıştı. Ama roman karakterleri asla angaje olamayacak kadar bireyci ve kuşkucudur. Bu anlamda romanların anti-kahramanları sapına kadar Amerikalıdır. Kendi yollarında yürürler ve her tür otoritenin dışında saf alırlar. Dahası otoriteye karşı fobiktirler: "3-74 tarihinde korku içimdeki asiyi öldürdü. Bundan pişmanlık duymuyorum, çünkü bu sayede korkudan azad oldum.(...) Korkuyorum: 1) Sivil otoritelerden (Sezar), 2) Tanrı'dan (Valis). Denebilir ki, güçlü olan her şeyden, otoritenin kendisinden korkuyorum."

Romanlarının başkişileri istisnasız bir şekilde sefildirler. Kıt kanaat geçinirler, insanî bir güce ve zekaya sahiptirler, olağanüstü hiçbir yanları yoktur, kendilerini olayın içinde buluverirler. Bir yandan olağandışı olayların labirentinde yollarını bulmaya çalışırken, bir yandan da kendi zaaflarıyla boğuşurlar. Ubik'in başkişisi, kendi dairesinin giriş ücreti olan beş senti ödeyemediği için bir kapı (!) tarafından mahkemeye verilmekle tehdit edilen Joe Chip'tir. PKD, her ne kadar, 60,000 kelime ve zaman sınırı yüzünden romanlarında birçok unsura sadece değinerek geçse de, oraya buraya serpiştirilmiş kara mizah tadı yüksek betimlemelerle dallanıp budaklanan hikayeler anlatır. Ubik'in doruk noktasını, hayatla yeniden doğum arasında sıkışmış bir varlık tarafından kemirilen Joe Chip'in, gözlerden ırak ölebilmek için odasının merdivenlerini tırmanması oluşturur. Sıradan bir bilimkurgu romanında asla rastlanmayacak uzunlukta anlatılan bu sahne şu tür paragraflar içerir:

"Metabolizma bir yanma sürecinden, aktif bir ocaktan ibaret. İşlemeyi kestiği zaman yaşam sona eriyor. Cehennem hakkında yanılıyor olmalılar, diye düşündü. Cehennem soğuk; oradaki her şey soğuk. Beden, ağırlık ve sıcaklık demek; şimdi ise bedenimin ağırlığına yeniliyorum ve sıcaklığım uçup gidiyor. Bu, evrenin kaderi. En azından yalnız değilim."

Zaman kayması, alternatif gerçeklik temaları yerli yerinde durmaktadır, ama '60'lı yıllarda yazdığı romanlarda bu temalar iyice iç içe geçmiş, Eschervari yanılsamalara dönüşmüştür. Ubik'teki zaman kayması, organik, gündelik ve devinen bir zaman kavramıyla yoğrulmuştur. Bugüne dair her şey, geçmişteki ya da gelecekteki olası tüm gerçekliklerdeki her şeyde mevcuttur.

Do Androids Dream of Electric Sheep?'teki (Androidler Elekrikli Koyun Düşler mi?- Türkçeye Bıçak Sırtı olarak çevrildi), android/insan ikiliği ya da rollerin ve dahası kimliklerin ters yüz edildiği kent içindeki kent de aynı başdöndürücü laboratuvar ortamını harekete geçirmek içindir. Bıçak Sırtı'nın açılışı tipik bir PKD açılışıdır. Sefil bir baş karakterin, kötü giden evliliğinin sıradan bir günü: "Rick Deckard'ı, yatağının yanındaki duyarıcının otomatik alarmının pompaladığı tatlı, küçük bir elektrik akımı uyandırdı. Şaşkın bir halde yataktan kalktı. Önceden uyarılmadan kendini uyanık bulmak onu hep şaşırtırdı.. Rengârenk pijamasıyla, dikilmiş gerinirken, yatakta karısı Iran gri, donuk gözlerini aralayıp, söylenerek yeniden kapadı."

Peki bu kadar sıradan karakterler, böylesi başdöndürücü bir dünyanın içinde nasıl olur da ayakta kalır? PKD buna yalın bir yanıt verir: Hayata dair inanç ve Caritas (merhamet)! Bu ikisi PKD karakterlerini, anti de olsa kahraman kılar. Bıçak Sırtı'ndaki android/insan sorusuna verdiği tek yanıt da bundan ibarettir. PKD'nin kendisini de ayakta tutar bu inanç.

'70'li yıllara girildiğinde, beş defa evlenip boşanan, dahası sadece evliyken yazan PKD, otuz küsur roman devirmiştir. Bol kafein, her tür amfetamin, arada sırada halusinojenikler (LSD deneyimlerinden biri A Maze of Death'de (Ölüm Labirenti) aynen anlatılmıştır) ve agorafobisi yüzünden kimi zaman aylarca evden dışarıya adım atmaması, bu üretim hızını açıklamaya yetmez. Son evliliğinin de çökmesiyle birlikte birkaç yıl sürecek sefahat dönemi başlar. PKD, iki yıl hariç, hayatı boyunca Berkeley'de yaşamıştır. Evini ve hayatını Berkeley'nin hippilerine açar. '60'lı yılların uyuşturucu kültürü üzerine ilk kayda değer romanlardan biri sayılan A Scanner Darkly (Karanlık Tarayıcı) bu dönemi anlatır. Gerçi PKD romanlarında '50'lerden beri uyuşturucular ve uyuşturucu kültürü vardır. Her ne kadar, Burroughs gibi profesyonel bir narkotik olmasa da, kendi formülüyle hazırladığı C vitamini dozajlarıyla halusinojenik deneylere girişecek kadar da gözü karadır. Uyuşturucular, PKD romanlarında tıpkı zaman kayması gibi bir laboratuvar malzemesidir. Algıyı ters yüz eden, gerçekliği kıran maddeler... A Scanner Darkly'deki Substance-D de bu tür bir maddedir, ancak bu roman, PKD'nin çevresindeki 'uyuşturucu kurbanlarına' adanmıştır ve romanın merkezinde yanık bir inanç ve merhamet duygusu yatar.

Kendisinin de farkında olduğu gibi giderek, ruh sağlığı yazmaya endekslenir ama eski hızı yoktur artık. A Scanner Darkly'de anlatılan dönem boyunca, neredeyse üç yıl hiçbir şey yazmaz. Psikiyatristlerin kendisine koydukları paranoya teşhisine karşı paranoyak bir tavır alır: "Tamam. Bugüne kadar evrenin bana karşı düşmanca bir tavır içinde olduğuna inanıyordum. Şimdi ise, benim evrenden ne kadar farklı olduğumu ortaya çıkaracağından korkuyorum."

Gerçi artık boğaz tokluğuna kitap üretmek zorunda da değildir. Kitapları satmakta, Hollywood romanlarıyla ilgilenmektedir. Kendi deyimiyle "bu dünyadan ve diğer dünyalardan gelen her şeyden daha fazla korktuğu IRS (vergi dairesi) adamları" bile artık onu çok fazla rahatsız etmemektedir. Ama '3-74' adını verdiği, birkaç ay süren 'vahiy-halüsinasyon' karışımı olaylar dizisi, PKD'nin bundan sonraki hayatının merkezine yerleşir. PKD'ye, Tanrı, Valis (Vast Active Living Intelligence System-Devasa Aktif Yaşayan Bilinç Sistemi) ya da adına ne derseniz deyin, o görünmüştür. Bundan sonra hayatına yoğun bir biçimde mistisizm ve bu olayın ardındaki gerçeği anlama güdüsü hakim olacaktır. Eski fobileri ve paranoyası yerli yerindedir ama artık gerçek dünya ile mistik ve/veya bilimkurgu dünyası iç içe geçmiştir. Nasıl mı? 1969 yılında Yazar ve Editörler Birliğinin, Vietnam Savaşını protesto etmek için vergi ödemeyi reddettiklerini ilan eden bildiriye imza atan ve bildirinin aktif savunuculuğunu üstlenen PKD, 1979 yılında şunları yazar:

"Bu imza kampanyası sadece savaş karşıtı bir eylem değildi, aynı zamanda özgürlüğümü ve kariyerimi tehlikeye sokan bir sivil itaatsizlik eylemiydi. Bunun için cezalandırılmam kaçınılmazdı, tıpkı İsa'nın Kudüs'e girdiği için cezalandırılması gibi..."

3-74'ten sonra yazdığı tüm romanlar da bu minvaldedir. Bilimkurgu klişeleri, mistisizmle yoğrulmuştur. Bunlar aynı zamanda Doppelganger romanlarıdır. Başkişilerin (genellikle Philip K. Dick adını taşır) ikiziyle birlikte kendini ve gerçeği arayışı anlatılır. Bugüne kadar makûl bir seviyede tutarak içinde ve romanlarında taşıdığı Jane, tüm haşmetiyle ortaya çıkar. Son evliliğinin ardından kurduğu tüm ilişkiler de çuvallayınca Jane ile bütünleşir. The Dark-Haired Girl (Siyah Saçlı Kız, tabii ki Jane), Radio Free Albemuth, '78'de yazılan Valis'e hazırlık niteliğindedir. Valis gerçeğin ve Aya Sofya'nın peşine düşen bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile Horselover Fat'in (PKD'nin ikizi) ve dostlarının çılgın maceralarını anlatır. Roman, mistisizm ve felsefe üzerine PKD tarzı yorumlarla yüklüdür. Kitabın sonunda Horselover Fat, Valis'i bulmak üzere Arabistan çöllerine yollanırken, Philip K. Dick, televizyon başına kurulup, Valis'in kedi maması reklamları aracılığıyla gönderdiği şifreleri çözmeye oturur. Valis'i, Divine Invasion (İlahi İstila-Orijinal adıyla Valis Regained) izler. Bu romanlar, aynı anda hem gerçeklikle hem de ilahi olanla bağlarını korumaya çalışan PKD'nin son romanlarıdır. Bu yüzden de birer bilimkurgu ilahi'sidirler (her gerçek ilahi gibi kahkahayı asla ihmal etmez).

PKD, 1982 yılında Blade Runner filminin vizyona girmesinden bir hafta kadar önce ölür. Blade Runner filminin külte dönüşmesinden sonra 40'ı aşkın romanı, 200'ü aşkın öyküsü tekrar tekrar basılır. Postmodernist kuramcıların göz bebeği, Cyberpunk'çıların 'babası' ilan edilir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.