Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-362-5
11x18 cm, 211 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Philip K. Dick diğer kitapları
Asker Kaçağı, 1991
Gökteki Göz, 1997
Vulcan'ın Çekici, 1998
Yüksek Şatodaki Adam, 1999
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Alfa Ayının Kabileleri
Özgün adı: Clans of the Alphane Moon
Çeviri: Tuna Erdem
Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Cilt Sistem Mücellithanesi
Dizgi Metis Yayıncılık
Baskı Hazırlık Metis Yayıncılık
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mayıs 2002

Metis Bilimkurgu dizisinde daha önce Gökteki Göz, Vulcan’ın Çekici ve Yüksek Şatodaki Adam adlı kitaplarını yayımladığımız Philip K. Dick’in bir romanı daha Tuna Erdem’in güzel çevirisiyle Türkçe’de…

Dick’in 1964 yılında yazdığı Alfa Ayının Kabileleri delilerle akıllıları ayırt etmenin çok zor olduğu bir roman.

Zamanında akıl hastalarının kapatılıp unutulduğu bir büyük tımarhane olan Alfa ayında yıllar sonra kendine has bir toplumsal örgütlenmenin kurulduğu ve işlediği anlaşılır. İşin asıl ilginç yanı ise birkaç ruh hastalığı kategorisinin hiyerarşinin farklı basamaklarında konumlandığı bu sıradışı toplumun yönetim aygıtının, normal saydığımız sistemlerden pek o kadar da farklı olmayışı...

OKUMA PARÇASI

Birinci Bölüm, s. 5-17

Gabriel Baines, saldırıya uğrama ihtimalini hesaba katarak, yüce divan odasına kendinden önce Man yapımı simulakrumunu yolladı. En ince ayrıntısına kadar Baines'e benzeyecek biçimde, maharetle tasarlanmış olan simulakrum, yaratıcı kabile Man'lar tarafından üretildiğinden, birçok işin altından kalkabilmekteydi ama Baines onu sadece savunma amacıyla işe koşuyordu. Kendini savunmak Baines'in yegâne yaşama amacı, ayın kuzey ucundaki Adolfkent'te yaşayan Para kabilesi üyeliğinde hak iddia edebilmesinin biricik nedeniydi.

Kuşkusuz Baines defalarca Adolfkent'ten dışarı çıkmıştı ama bir tek burada, Para yerleşiminin dayanıklı duvarlarıyla çevrelendiğinde kendini güvende, ya da hiç değilse görece güvende hissedebiliyordu. Bu da, Para kabilesi üyeliğinde hak iddia etmesinin, düzmece, görülüp görülebilecek en sağlam, en sarsılmaz ve en dayanıklı kentsel yerleşim bölgesine girebilmek için uydurulmuş bir taktikten ibaret olmadığının kanıtıydı. Baines'in içtenliği şüpheye yer bırakmıyordu... Sanki onun içtenliğinden sual olunabilirmiş gibi.

Heb'lerin aşağılık barakalarına yaptığı ziyaret vardı örneğin. Kısa bir süre önce, bir çalışma tugayının kayıp üyelerini aramak için gitmişti oraya; tugay Heblerden oluştuğuna göre dağılıp, Gandiköy'e geri gitmiş olacaklarını düşünmüştü. Sorun, tüm Heblerin birbirlerine benzemesi, ya da en azından Baines'e öyle gelmesiydi: hiçbir karmaşık işleme konsantre olamayan, sürekli kıkırdayan, kir pas içinde kıyafetlerle dolaşan, kambur, kirli yaratıklar. Kol gücünden başka hiçbir şeye yaramazlardı. Gelgelelim Manların saldırganlıklarına karşı sürekli savunmalarını sağlamlaştırma gereği doğduğundan, kol gücü ihtiyacı had safhadaydı ve hiçbir Para elini kirletmeye yanaşmazdı. Her neyse, Baines Heblerin harap haldeki barakalarının arasındayken katışıksız bir dehşete düşmüş, insan yapımlarının en derme çatması olan bu yapıların arsında sonsuz bir teşhir edilmişlik duygusuna kapılmıştı. Burası karton evlerden müteşekkil koca bir çöplükten başka bir şey değildi. Gelgelelim Heblerin bu duruma hiçbir itirazı yoktu, huzurlu bir denge tuturmuş, kendi pislikleri içinde yuvarlanıp gidiyorlardı.

Bugün, burada, yılda iki kez tüm kabilelerin temsilcilerini bir araya getiren divan toplantısında, kuşkusuz Heblerin de bir sözcüsü hazır bulunacaktı. Para'lar adına konuşurken kendini kelimenin gerçek anlamıyla kokuşmuş bir Heble aynı odada oturur bulacaktı. Bu da önündeki görevin saygınlığına gölge düşürmekteydi. Büyük olasılıkla bu yıl da Hebler adına karman çorman saçlarıyla şişko Sarah Apostoles hazır bulunacaktı.

Ama Man temsilcisi daha meşumdu, zira her Para gibi Baines'in de, her Mandan ayrı ayrı ödü kopuyordu. Manların acımasız şiddeti onu şoke ediyordu. Bu şiddete anlam veremiyordu; öylesine amaçsızdı ki. Yıllarca, "Bizi düşman belledikleri için böyleler," deyip geçmişti ama bu onları açıklamaya yetmiyordu. Şiddet, Manlara zevk veriyordu. Eşyaları parçalamaktan ve insanların, özellikle de kendisi gibi Paraların gözünü korkutmaktan sapkınca bir tat alıyorlardı.

Baines, tüm bunları bilmenin pek bir faydasını göremiyor, hâlâ Man temsilcisi Howard Straw ile kaçınılmaz karşılaşmasını düşündükçe soğuk terler döküyordu.

Astımlılar gibi hırıltıyla soluyan, Baines benzeri suni çehresinde sabit bir gülümseme taşıyan simulakrumu geri geldi. "Her şey yolunda efendim. Öldürücü gaz yok, tehlikeli oranda elektrik yok, su sürahisinde zehir yok, lazer silahları için kullanılabilecek gözetleme delikleri yok. Güvenle girebileceğiniz önerisini ilgilerinize sunarım." Simulakrum takırdayarak durdu ve sessizleşti.

"Yanına yaklaşan olmadı mı?" diye sordu Baines tedbirli davranarak.

"Henüz içeride kimse yok. Tabii yerleri süpüren Hebi saymazsak," diye cevapladı simulakrum.

Baines yaşam boyu geliştirdiği savunmacı kurnazlıkla gayri ihtiyari kapıyı sadece amacına hizmet edecek kadar araladı ve içerdeki Hebe kaçamak bir bakış fırlattı.

Söz konusu Heb erkekti ve ağır ağır, monoton bir tempoyla yerleri süpürmekteydi; yüzünde mutat, sanki yaptığı işi eğlenceli buluyormuş gibi aptal bir gülümseme vardı. Büyük olasılıkla daha aylarca hiç sıkılmadan bu işe devam edebilirdi. Hebler bir işten asla bıkmazlardı zira çeşitlilik kavramını anlamaktan bile acizdiler. Tabii, diye düşündü Baines, basitliğin de bir erdemi var. Mesela, şehirden şehire dolaşarak, gittiği her yerde zararsız Heb kişiliğinin sıcaklığını yayan ünlü Heb azizi Ignatz Ledebur'dan etkilenmişti. Nitekim bu Heb de tehlikesiz bir adama benziyordu...

Üstelik hiç değilse Hebler, hatta azizleri bile, Şiz mistikleri gibi seni kendi dinlerine döndürmeye çalışmıyorlardı. Heblerin tek istediği kendi hallerine bırakılmaktı, yaşamla uğraşmak istemiyorlardı ve her geçen yıl yaşamın karmaşıklıklarından biraz daha vazgeçiyorlardı. Sebzeye dönüşüyorlar, diye düşündü Baines, ki her Hebin ideali de buydu.

Lazer tabancasını kontrol edip, çalıştığını tesbit eden Baines, içeri girebileceğine kani oldu. Temkinli adımlarla divan odasına girdi ve bir sandalyeye yerleşti. Sonra aniden yerinden fırlayıp başka bir sandalyeye oturuverdi. İlki pencereye fazla yakındı, orada oturursa dışarıdaki herkes için kolay bir hedef olurdu.

Öteki temsilcileri beklerken vakit geçirmek için Heble dalga geçmeye karar vererek, "Adın ne?" diye sordu.

"J-Jacob Simion," dedi Heb, standart ahmakça gülümsemesine ve süpürme işine ara vermeksizin. Bir Heb hiçbir zaman alaya alındığını anlayamaz. Dahası anlasa bile umursamaz. Her şeye karşı umursamazlık Heblerin yaşam biçimidir.

"İşini seviyor musun Jacob?" diye sordu Baines bir sigara yakarken.

"Tabii," dedi Heb, sonra da kıkırdadı.

"Hep yerleri mi süpürdün bugüne kadar?"

"Ha?" Hebin sorulan soruyu anlayabilmiş gibi bir hali yoktu.

Kapı açıldı ve içeri, yeşil gözleri parlayan, yuvarlak yüzü kızarmış, kolunun altında çantasıyla nefes nefese kalmış Poli delegesi Annette Golding girdi. "Geç kaldığımı sandım."

"Hayır," diyen Baines, sandalyesini çekmek üzere ayağa kalktı. Bu bahaneyle işinin ehli gözlerle kadını süzdü ve yanında silah getirdiğine dair hiçbir iz bulunmadığını tesbit etti. Gene de ağzında, dişetlerine yapıştırılmış, içi zehirli sporlarla dolu bir kapsül bulunduruyor olabilirdi. Yeniden oturacağı zaman, devasa masanın öbür ucunda bir yere yerleşmeyi tercih etti. Mesafe ... hayli belirleyici bir faktördü.

"Burası sıcak," dedi hâlâ terlemekte olan Annette. "Merdivenleri koşarak çıktım." Poli'lerin kimilerinde görülen o sıradan gülümseme yayıldı yüzüne. Biraz kilo verebilse Baines onu çekici bulabilecekti. Aslına bakılırsa halihazırda da Annette'den hoşlanıyordu ve fırsattan istifade erotik tınılarla bezenmiş havadan sudan bir konuşmaya girişmeye karar verdi.

"Annette, çok hoş, rahat bir insansın. Evlenmemen çok yazık. Benimle evlenirsen..."

"Biliyorum Gabe," dedi Annette, "güvende olurum. Odanın her köşesinde turnusol kâğıtları, atmosfer çözümleyiciler durmaksızın işlemekte, topraklayıcılar, her ihtimale karşı ışın yayan makineler..."

"Ciddi olalım," dedi Banes bozulmuş bir ifadeyle. Annette'in kaç yaşında olduğunu tahmin etmeye çalıştı, yirmiden fazla olamazdı. Tüm Poliler gibi çocuksuydu. Poliler büyümüyor, sabitlenemiyorlardı. Zaten Poli olmak, plastik bir çocukluğun süregitmesi değilse neydi ki? Ne de olsa çocuklar, aydaki tüm kabilelerin çocukları, Poli olarak doğuyor, Poli olarak ortak okullarına gidiyor ve on ya da on bir yaşlarına kadar ayrıştırılamıyorlardı. Annette gibi bazıları ise hiçbir zaman ayrıştırılamıyordu.

Annette çantasını açıp bir şeker çıkardı ve hızla yemeye başladı. "Kendimi gergin hissediyorum," dedi, "bu yüzden yemeliyim." Şeker torbasını Baines'e de uzattı ama o teklifi geri çevirdi – içinde ne olduğu belli olmazdı. Baines'in sırf içinden gelen basit bir istek yüzünden otuz beş yıldır korumayı becerdiği yaşamını kaybetmeye hiç niyeti yoktu. Eğer bir otuz beş yıl daha yaşamak istiyorsa, her şey hesaplanmalı, önceden düşünülüp taşınılmalıydı.

"Herhalde Şiz kabilesini bu yıl da Louis Manfretti temsil eder," dedi Annette. "Ondan hoşlanıyorum. Hep söyleyecek ilginç bir şeyler bulmayı beceriyor. İlkel yaratıklara ilişkin tüm o hayaller. Dünyanın ve gökyüzünün yaratıkları, yer altında savaşan canavarlar..." Düşünceli düşünceli bir parça sert şeker emdi. "Şizlerin gördüğü hayaller gerçek mi dersin Gabe?"

"Hayır," diye dürüstçe cevap verdi Baines.

"Öyleyse neden hep bunlara kafa yorup, bunlardan söz ediyorlar. En azından onlar için gerçek olmalı."

"Mistisizm," dedi Baines küçümseyerek. Burnuna doğal olmayan bir koku, tatlı bir şey çarptığından irkilip ortalığı kokladı. Kokunun Annette'in saçından geldiğini anlayınca rahatladı. Yoksa, tam da bunu düşünmesini mi sağlamaya çalışıyorlardı? Yeniden dikkat kesildi. Hiç de içten olmayan bir tavırla "Parfümünü sevdim," dedi. "Adı ne?"

"Vahşi Geceler," dedi Annette. "Buradan, Alfa II'li bir seyyar satıcıdan aldım. Bana tam doksan papele mal oldu ama değdi doğrusu. Sence de öyle değil mi? Bir aylık maaşım." Koyu renk gözleri hüzünlüydü.

"Evlen benimle," diyerek Baines yine sazı eline aldı, ama aniden sesi kesiliverdi, zira Dep temsilcisi kapıda belirmişti. Eşikte dikilen Dep'in, korkuyla çarpılmış içbükey yüzünde parlayan gözleri, Baines'i adeta kalbinden vurup geçmişti. Zavallı Depe acısa mı, yoksa doğrudan aşağılasa mı karar veremeyen Baines, "Aman Tanrım," diye inledi. Ne de olsa Dep silkinip kendine gelebilirdi. Aslında tüm Depler biraz cesaretleri olsa silkinip kendilerine gelebilirlerdi, ama Güneydeki Dep yerleşiminde cesaretin zerresi bulunmazdı. Bu Depteki cesaret yoksunluğu ise elle tutulur düzeydeydi. Kapıda duraksadı, içeri girmeye korkuyordu korkmasına, ama o kadar kaderine boyun eğmiş bir haldeydi ki her şeye rağmen bir saniye sonra içeri girecek, tam da korktuğu şeyi yapmakta ısrar edecekti... Halbuki aynı durumda bir Ob-Kom olsa, içinden ikişer ikişer yirmiye kadar sayar sonra gerisin geri dönerek tabanları yağlardı.

"Lütfen içeri gel," dedi Annette, yılanı deliğinden çıkaracak kadar tatlı bir sesle. Sonra bir sandalyeye işaret etti.

"Bu toplantının ne anlamı var ki?" dedi Dep, ağır ağır, umutsuzluktan iki büklüm halde içeri girerken. "Birbirimizin gözünü oymaktan başka bir şey yapamayacağız. İtişmek için toplanmanın anlamını göremiyorum." Gelgelelim, teslimiyetçi bir edayla yerine yerleşmeyi de ihmal etmedi ve başı öne eğik, elleri amaçsızca kenetlenmiş bir halde oturdu.

"Ben Annette Golding," dedi Annette, "Bu da Para Gabriel Baines. Ben Poliyim. Sen de Depsin değil mi? Gözlerini yere dikişinden anlaşılıyor." Sempatiyle güldü.

Dep ağzını açmadı, adını bile söylemedi. Baines, Deplerin konuşmakta zorlandıklarını biliyordu. Konuşmak için gerekli enerjiyi toplamak onlara zor geliyordu. Bu Dep büyük olasılıkla geç kalırım korkusuyla erken gelmişti, aşırı tedbirlilik Deplerin tipik özelliklerindendi. Baines, Deplerden hoşlanmıyordu. Ne kendilerine bir faydaları vardı ne de öteki kabilelere. Niye ölmüyorlardı ki? Heblerin aksine işçi olarak bile kullanılamıyorlardı; tek yaptıkları umutsuzlukla yere uzanıp, boş gözlerini gökyüzüne dikmekten ibaretti.

Baines'e doğru eğilen Annette kısık bir sesle, "Onu neşelendir," dedi.

"Daha neler," dedi Baines. "Bana ne. Böyle olması kendi suçu, istese değişebilirdi. Biraz çaba gösterse iyi şeylere inanabilirdi. Onun gibilerin durumu hepimizinkinden daha kötü değil, hatta solucan hızında çalıştıkları göz önüne alınırsa hepimizden daha iyi durumda sayılırlar... Keşke ben de ortalama bir Dep kadar az çalışsam da yanıma kâr kalsa."

Tam o anda kapıdan içeri uzun boylu, orta yaşlı, uzun gri bir paltoya bürünmüş bir kadın girdi. Bu, Ob-Kom Ingred Hibbler'di. Kendi kendine mırıldanarak sayı saymaya, masanın etrafında daireler çizmeye ve sırayla her bir sandalyeye dokunmaya başladı. Baines ve Annette kadının işini bitirmesini beklerken, yerleri süpüren Heb başını kaldırıp kıkırdadı. Dep ise boş gözlerle yere bakmaya devam etti. Sonunda Bayan Hibbler nümerolojik açıdan tatmin edici bir sandalye bulmayı başararak kaskatı bir halde sandalyesine yerleşti; bitiştirdiği ellerinin parmakları hızla hareket ediyor, adeta görünmez bir korunma perdesi örüyorlardı.

"Park yerinde Straw'la karşılaştım," dedi, içinden saymayı sürdürerek. "Man temsilcisi. Iğ, iğrenç bir adam, az daha beni eziyordu. Şey yapmam gerekti..."

Aniden durdu. "Boş verin ne yaptığımı, ama bir kez teninize işledi mi kokusundan kurtulmak hiç kolay değil." Titredi.

Annette, "Eğer bu yılki Şiz temsilcisi yine Manfretti ise büyük olasılıkla, kapıdan değil pencereden gelecektir," dedi ortaya. Şen bir kahkaha attı. Yerleri süpüren Heb de kahkahasına katıldı. "Tabii Hebi de bekliyoruz," diye ekledi Annette.

"Gandiköy d-delegesi benim," dedi Heb Jacob Simion, süpürgesinin monoton ritmini bozmadan. "B-beklerken yerleri s-süpüreyim dedim." Saf bir gülümsemeyle etrafına bakındı.

Baines içini çekti. Heb temsilcisi bir odacıymış. Eh bunda şaşacak bir şey yok, hepsi böyle zaten. Gerçekten odacı olmayanlar bile potansiyel odacılar. Demek ki bir tek Şiz ve Man delegesi kalıyor geriye. Howard Straw, park yerinde sağa sola saldırıp, gelen diğer delegeleri korkutmayı bitirir bitirmez burada olacaktı kuşkusuz. Benim gözümü korkutmaya kalkışmasa iyi eder, diye düşündü Baines. Ne de olsa belindeki lazer tabancası sahte değildi ve koridorda bekleyen simulakrumunu da istediği an çağırabilirdi.

"Bu toplantının konusu ne?" diye sordu Ob-Kom Bayan Hibbler ve gözleri kapalı, parmaklarını sallayarak hızla saymaya başladı: "Bir iki, bir iki..."

Annette, "Ortalıkta bir dedikodu dolaşıyor," diyerek şekerini kemirmeye devam etti. "Tuhaf bir gemi görülmüş. Alfa II' nin ticaret gemilerinden biri olmadığından hemen hemen eminiz." Baines, yarı dalga geçerek, yarı üzülerek şeker paketinin bitmek üzere olduğunu saptadı. Baines'in gayet iyi bildiği gibi Annette'in ara beyin bölgesinde bir fonksiyon bozukluğu vardı, beyninin oburluk sendromu bölgesi haddinden fazla çalışmaktaydı. Gergin ya da endişeli olduğunda iyice abaran bir durumdu bu.

"Bir gemi," dedi Dep dünyaya geri dönerek. "Belki de bizi bu karmaşadan kurtarabilir."

"Hangi karmaşa?" dedi Bayan Hibbler.

Canlanmaya devam eden Dep "Biliyorsunuz işte," dedi. Elinden gelen bu kadardı, tekrar derdini anlatamaz hale geldi, karamsarlık komasına geri döndü. Bir Depe göre her şey her zaman karmaşa içindeydi. Buna karşın Depler değişiklikten de korkarlardı. Baines bunu düşününce içindeki küçümseme hissi de yeniden kabardı. Ama... Bir gemi ha. Depe duyduğu aşağılama yerini paniğe bıraktı. Bu doğru olabilir miydi?

Bunu ancak Man temsilcisi Straw bilebilirdi. Manların Da Vinci Tepesi'nde geliş gidiş trafiğini gözlemlemelerine olanak veren gelişmiş teknolojik aletleri vardı. Herhalde gemi söylentisi de ilk Da Vinci Tepesi'nden gelmişti, tabii eğer bir Şizin içine doğmadıysa.

"Büyük olasılıkla bir tuzak bu," dedi Baines yüksek sesle.

Mahzun Dep dahil olmak üzere odadaki herkes Baines'e baktı. Hatta Heb bile bir an süpürmeyi kesti.

"Manlar," diye açıkladı Baines, "Hiçbir şeyden çekinmezler. Bu, onlara avantaj sağlayacak. İntikam alıyorlar."

"Neyin intikamı?" dedi Bayan Hibbler.

"Manların hepimizden nefret ettiğini biliyorsunuz," dedi Baines. "Çünkü onlar kaba saba, kalın kafalı barbarlar, 'kültür' sözcüğünü duyar duymaz tabancalarına sarılan, katışıksız zorbalar. Bu onların metabolizmasında var. Bildiğimiz gotik hikâye işte." Bu da yeterince açıklayıcı olmamıştı, dürüst olmak gerekirse Manların neden herkesin canını acıtmaya bu kadar meraklı olduğunu kendisi de bilmiyordu, tabii acı vermekten zevk aldıkları teorisi doğru değilse. Hayır, diye düşündü Baines, başka bir nedeni olmalı. Haset ve garaz, kültürel üstünlüğümüzün farkında oldukları için bizi kıskanıyor olmalılar. Da Vinci Tepesi çeşitlilik kaynıyor olsa da, hiçbir düzen, hiçbir estetik bütünlük taşımıyor. Yarım yamalak, başlanmış ama asla bitirilememiş sözde "yaratıcı" projelerden oluşan bir arapsaçı.

"Straw'un biraz kaba saba olduğu doğru, hatta pervasızlığın tipik bir örneği sayılabilir ama eğer yabancı bir gemi görmediyse niye gördüğünü iddia etsin ki? Bu soruya net bir cevap verebilmiş değilsin," dedi Annette yavaşça.

"Evet ama biliyorum ki," dedi Baines dik kafalılıkla, "Manlar, özellikle de Howard Staw bize karşı. Eyleme geçmeli ve kendimiz korumalıyız..." Cümlesini tamamlayamadı çünkü kapı açıldı ve Straw sert adımlarla odaya girdi.

Kızıl saçlı adaleli bir adam olan Straw sırıtmaktaydı. Yabancı bir uzay gemisinin aylarının burnunun dibine kadar gelmiş olmasını umursamadığı açıktı.

Geriye bir tek Şiz temsilcisi kalmıştı. O da âdeti olduğu üzre en az bir saat gecikecekti herhalde. Transa girmiş nerede olduğunu bilmeden dolanıyor olmalıydı. Arketipsel bir gerçekliğin tozlu hayallerinde, zamansal evrenin temelinde yatan proto-kozmik düzlemde, Ön-dünya dediği şeyin görüntüsünü bir an bile kaybetmeden.

En iyisi rahatımıza bakalım, diye düşündü Baines. Tabii Straw aramızdayken bunu yapmak mümkünse. Ya da Bayan Hibbler, zira ondan da hoşlandığı söylenemezdi. İşin aslına bakılacak olursa Annette hariç hiçbirinden hoşlanmıyordu. Göğüsleri gözden kaçırılamayacak denli kallavi olan Annette. Üstelik bugün Annette konusunda bir gelişme elde edememişti. Her zamanki gibi.

Fakat bu onun suçu değildi, bütün Poliler böyleydi. Ne zaman ne yapacakları belli olmazdı. Mahsus karşı çıkar, mantığın gereklerini hiçe sayarlardı. Gelgelelim ne Şizler gibi güveye benziyorlardı ne de Hebler gibi beyni sulanmış makinelere. Fazlasıyla canlıydılar. Annette'te hoşuna giden yön de buydu zaten, canlılığı, tazeliği.

Aslına bakılırsa Annette'in varlığı kendini katı, metalik hissetmesine, amaçsız, çok eski bir savaş için, nuh nebiden kalma kalın çelikten bir zırha bürünmüş gibi hissetmesine neden oluyordu. Belki Annette yirmi, kendisiyse otuz beş yaşında olduğu içindi bu. Ama doğrusu bu açıklamaya kendisi de inanamıyordu. Eminim böyle düşünmemi istiyor bile bile, kendimi kötü hissetmeme neden oluyor, diye düşündü. Ve tepki olarak anında o buz gibi, enine boyuna hesaplanmış Para nefretini Annette'e yansıttı.

Dünyadan bihaber olduğunu her haliyle belli eden Annette, şeker torbasında kalanları yalayıp yutmaya devam ediyordu.

Adolfkent'te, yılda iki kere gerçekleştirilen toplantının Şiz temsilcisi Omar Diamond, önünde uzanan manzarayı gözleriyle taradı ve biri kırmızı diğeri beyaz ikiz ejderhaları, yaşam ve ölüm ejderhalarını gördü. Ejderhalar dövüşe tutuşmuş, vadinin sarsılmasına ve gökyüzünün yarılmasına neden olmaktaydılar. Pörsümüş, çürümüş gri güneşin ışınları, zaten yetersiz hayatiyet stoku hızla eriyen bir dünyayı ferahlatmakta başarısız kalıyordu.

"Dur," dedi Omar elini kaldırarak ejderhalara.

Adolfkent'in şehir merkezinde, ona doğru yürümekte olan adamla kıvırcık saçlı kadın durdular. Kadın, "Nesi var bunun. Bir şey yapıyor," dedi tiksintiyle.

"Hayallerinde kaybolmuş bir Şiz sadece," dedi adam durumu eğlenceli bularak.

"Ezeli savaş bir kez daha kapımızda. Yaşamsal güçler solmakta. Ölümcül kararı verecek, kendi yaşamını hiçe sayarak yaşamsal güçleri yeniden canlandıracak, feragati gerçekleştirecek tek bir kul yok mu aramızda?" dedi Omar.

Karısına göz kırpan adam, "Biliyor musun bazen bunlara bir soru sorup, ilginç bir cevap almak mümkündür. Hadi durma bir soru sor, ama iddialı ve geniş bir soru olsun. 'Varoluşun anlamı nedir?' gibi bir şey; 'Dün kaybettiğim makas nerede?' türü bir şey değil." Kadını öne itti.

Kadın temkini elden bırakmadan Omar'a yaklaştı. "Affedersiniz ama hep merak etmişimdir, acaba ölümden sonra yaşam var mı?"

Omar, "Ölüm diye bir şey yoktur," dedi. Soruya çok şaşırmıştı, böyle bir soru ancak devasa bir cehaletin sonucu olabilirdi. "Ölüm adını verdiğiniz şey, sadece bir filizlenme aşamasıdır, bir kez daha vücut bulmaya çağrılana kadar uykuda bekleyen yeni bir yaşam biçimidir." Kolunu kaldırıp işaret ederek, "Görmüyor musun?" dedi. "Yaşam ejderhası katledilemez. Kanı çayırları kızıla boyarken bile onun yeni çeşitlemeleri dört bir yanda baş vermekte. Toprağa gömülen tohum ergeç topraktan yükselecektir." Sonra kadınla adamı ardında bırakarak yoluna devam etti.

Altı katlı taş binaya varmalıyım, dedi Omar kendi kendine. Orada beni beklemekte divan. Barbar Howard Straw. Asabi Bayan Hibbler, arası bir tek sayılarla iyidir onun. Yaşamın cisimleşmiş hali Annette Golding, varolmasını sağlayan her şeye gözü kapalı atlayan. Hayal mahsulü saldırılara karşı kendini koruma yöntemleri geliştirmeye yazgılı Gabriel Baines. Süpürgeli basit adam ki hepimizden daha yakındır Tanrı'ya. Ve başını hiç kaldıramayan hüzünlü adam ki bir adı bile yoktur daha. Ne isim vermeliyim ona? Belki de Otto olmalı adı. Yo sanırım Dino diyeceğim ona, Dino Watters. Ölümü bekliyor. Bilmeden boş bir hayalin beklentisiyle yaşadığını, ölümün bile onu kendi kendinden koruyamayacağını.

Para yerleşimi Adolfkent'in en büyük yapısı olan altı katlı heybetli taş binanın önüne gelince yerden yükselerek uygun pencereye hafifçe çarptı sonra da içerden birisi gelip pencereyi açana kadar camı tırmaladı.

"Bay Manfretti gelmiyor mu?" diye sordu Annette.

"Bu yıl kendisine ulaşılamıyor," diye açıkladı Omar. "Başka bir boyuta geçti. Olduğu yerde oturakaldı, burnundan zorla beslememiz gerekiyor."

"İğğğ," dedi Annette titreyerek, "Katatoni."

"Öldürün onu," dedi Straw sert bir ses tonuyla, "Öldürün de kutulun. Bu kat-şiz'ler işe yaramazdan da beterler, Jan Dark'ın tüm kaynaklarını tüketiyorlar. Yerleşiminizin bu denli yoksul olmasına şaşmamak gerek."

"Maddi açıdan yoksul," diye onayladı Omar, "ama ebedi değerler açısından zengin."

Straw'dan mümkün olduğunca uzak durdu, ondan hiç hazetmiyordu. Straw, adının "saman" anlamına gelmesine rağmen, bir yıkıcıydı. Yakıp yıkmaktan, parçalayıp un ufak etmekten zevk alıyordu. Gerektiği için değil, sevdiği için zalimdi. Staw'da kötülük tümüyle keyfiydi.

Öte yanda Gabriel Baines oturmaktaydı. Bütün Paralar gibi Baines de zalim olabilirdi ama o kendini korumak için buna mecburdu. Her türlü olası zarardan korunmaya öylesine adamıştı ki kendini, kaçınılmaz olarak yanlış davranıyordu. İnsan onu Straw'u kınadığı gibi kınayamazdı.

Yerine yerleşen Omar, "Kutsansın bu meclis ve yaşam veren özelliklerden gelsin haberler, zararın ejderhasından değil," dedi. Sonra Straw'a dönerek ekledi: "Haberler nedir Howard?"

"Silahlı bir gemi," dedi Straw yüzünde yayvan, içten pazarlıklı ve gaddar bir gülümsemeyle. Çevresindeki kolektif kaygının tadını çıkardığı her halinden belliydi. "Alfa II'nin ticaret gemilerinden değil, tümüyle farklı bir sistemden. Düşüncelerini okumak için bir telep kullandık. Ticari bir amaçla gelmiyorlar. Asıl amaçları..." Mahsus cümlesini bitirmedi, karşısında nasıl kıvrandıklarını görmek istiyordu.

"Kendimizi savunmak zorundayız," dedi Baines. Bayan Hibler başını salladı, Annette de gönülsüzce ona katıldı. Heb bile kıkırdamayı kesmişti ve durumdan rahatsız görünüyordu. "Tabii ki biz Adolfkent'te savunmayı planlayacağız," diye devam etti Baines. "Straw teknolojik aletler için seninkilere güveniyoruz; aslında sizden çok şey bekliyoruz. Bir kez olsun elinizdeki her şeyi ortak yararımız için kullanacağınızı umuyoruz."

"Ortak yararımızmış," diye Baines'i taklit etti Straw. "Bizim yararımıza demek istiyorsun."

"Aman Tanrım," dedi Annette. "Hep böyle sorumsuz olmak zorunda mısın Straw? Bir kez olsun doğabilecek sonuçları göz önüne alamaz mısın? Hiç değilse çocuklarımızı düşün. Kendimizi değilse bile onları korumak zorundayız."

Omar Diamond kendi kendine dua ediyordu. "Yaşamın güçleri kalksın ve meydan savaşından galip çıksın. Beyaz ejderha, sözde ölümün kızıl lekesinden kaçınsın, koruyucu rahim bu küçük dünyayı sarmalasın ve lanetliler kampında dikilenlerden bizi korusun." Bir anda aklına yayan olarak buraya gelirken gördüğü hayal geliverdi, düşmanın gelişinin habercisi. Tam üzerinden geçerken bir su birikintisi kana dönüşmüştü. Şimdi bu hayalin anlamını görebiliyordu. Savaş ve ölüm, hatta yedi kabilenin ve yedi şehrin yıkımı. Heblerin yaşama alanı olan çöplük sayılmazsa altı şehrin.

Dep temsilcisi Dino Watters, "Sonumuz geldi," diye mırıldandı.

Herkes gözlerini ona dikti, Heb Jacob Simion bile. Ne kadar da Depçe bir davranıştı bu.

"Onu mazur görün," diye fısıldadı Omar ve görünmez krallığın bir yerlerinde, yaşamın ruhu, Cotton Mahter Evleri yerleşiminden Dep temsilcisi Dino Watters adı verilen bu can çekişen yaratığı duydu, cevapladı ve affetti.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ogan Güner, “Androidler elektrikli koyun düşler mi?”, Virgül, Sayı 30-32, Ekim 1997

Philip K. Dick (onun âdetini benimseyerek kısaca PKD diyelim), uzun kariyerinin özellikle son yıllarında birçok yazar ve eleştirmenin onu 20. yüzyılın büyük Amerikan yazarları arasına yerleştiren övgülerine mazhar olmasına rağmen, sonuna kadar bir bilimkurgu yazarı olarak kaldı. Birçok iyi bilimkurgu yazarı gibi, bir "tür" yazarından daha fazlası olduğunu kanıtlamak hoşuna gitmiyor değildi, ama bilimkurgunun bir 'makus talih' olmadığını da anlamıştı. Bu bir çelişki gibi görünebilir, ama PKD'den bahsetmek temelde çelişkiden bahsetmek demek zaten.

1940'larda ve 1950'lerde ABD'de bir tür yazarı olmak, aynı zamanda bir meslek sahibi olmak demektir. Tür yazını, yazarlarını dört bir yandan kuşatır ve boğaz tokluğuna çalıştırır. Yazarlar, bir yandan hızlı üretmek zorundadır, diğer yandan yazdıklarını okurlarına (tür yazınının okuyucuları istisnalar barındırmakla beraber, sıradan, ne istediğini bilen ve şaşırmak istemeyen 'tüketicilerdir') beğendirmek durumundadır. Dolayısıyla o türün klişelerine zincirlenmişlerdir. Tüm bunları yaparken de tür yayıncılığının getirdiği formatları aşmamak durumundadırlar. Bilimkurguda da aynı kısıtlamalar geçerlidir ve kitaplarını yayınlatmak isteyen her bilimkurgu yazarı bu yasalar karşısında ödün vermek zorundadır. Kısacası tür yazını, klasik anlamdaki edebiyatın özgür yaratım iddialarından, dolayısıyla konforundan men edilmiştir. Bütün bunlar, yüksek emelleri olan bilimkurgu yazarlarının itiraf etmek istemedikleri gerçeklerdir. PKD'nin ise gönlü rahattır. Kullandığı formülleri açıkça ilan eder. Her romanına, 60.000 kelime sınırıyla başlar ve kolay kolay bu sınırı aşmaz. Kahramanlarının soyadları genellikle iki hecelidir ve romanının ikinci ya da üçüncü bölümünde ortaya çıkarlar, v.s. v.s...

Öte yandan PKD'nin hayat hikayesi birçok bilimkurgu yazarının hayat hikayesinin aksine, kitaplarına ayrı bir lezzet katar. 1989 yılında A Life of Philip K. Dick (Lawrence Sutin) adıyla yayınlanan biyografi baştan sona bir bilimkurgu romanı gibi de okunabilir. Bu biyografiyi okuduktan sonra, PKD'nin Valis ile doruğuna ulaşan son dönem 'bilimkurgu' romanlarının da tamamen otobiyografik (!) olduğunu görürsünüz. Onun için, PKD'nin yazdıklarıyla hayatını paralel olarak anlatmak en iyisi. Kendisi de bunun farkındadır zaten: "Tanrım, hayatım tıpkı romanlarımın ve öykülerimin izlekleri gibi... Bir PKD kitabının kahramanıyım ben!"

Zanaatkârımızın kısa ve monoton hikâyesi doğumundan altı ay sonra başlar. İkiz kardeşi Jane beslenme yetersizliğinden ölür. İleride bu olay, PKD'nin hayata ve gerçekliğe bakışının bir metaforu olarak sürekli karşımıza çıkacaktır (şu anda Jane'le yan yana yatıyorlar). Sıradan bir Amerikalı çocuk olarak, bilimkurguya, şiire, klasik müziğe ve psikiyatristlere düşkündür. Ufak tefek birçok sorun için doktor doktor dolaşır ve 12 yaşından itibaren doktorlara rutin olarak uğrar. '40'ların sonunda sessizce bilimkurgu yazarı olmaya karar verir. Hayatında, başka bir şey olmasına yol açacak konjonktür de mevcut değildir zaten. Eline bir de büyük bir plak şirketinde prodüktör olma şansı geçmiştir, o bilimkurguyu seçmiştir. '76 yılında, Radio Free Albemuth romanında, bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile yirmi beş yıl önce prodüktörlüğü seçmiş hali, Nicholas Brady'nin hikayesini kendisi anlatır.

Roman yazarı olmadan önce hemen her bilimkurgu yazarı gibi öykücü olur. Hem de iki senede yetmiş öykü üretecek kadar verimli bir öykü yazarı. Bundan sonra da öykü yazmayı hiç bırakmaz. Öykü onun fikir geliştirme alanıdır. Türbülanslı beyninden çıkma fikirler öykülerinde kristalleşir. Roman tarzını ise, bu kristallerden de kuşku duyacak dünyalar yaratmak için saklar.

İlk kayda değer romanı The World Jones Made'i (Jones'ların Yarattığı Dünya) yazdığında ardında altı önemsiz roman vardır. Öykücü olarak ise bilimkurgu dünyasında kendini kabul ettirmiştir bile. Romanlarının da nihayet dikkat çekmesi üzerine uzun yazarlık ve evlilik maratonu başlar. Neredeyse on beş yıl sürecek, yılda dört romana kadar varan bir tempoya girer. Romanlarının sadece giriş bölümünü planlayarak ve çevresindeki insanlardan roman karakterleri yaratarak, kendini zaman kayması, alternatif gerçeklik gibi iki temel temanın ortasına atar. Bilimkurguda daha baştan safını seçmiş, Isaac Asimov'la doruğuna ulaşan tarzın karşısında yerini almıştır. Asimov gibiler, bugünün teknolojik evreninden bakıldığında gerçekleşmesi muhtemel 'alet edavatlar' arasında geçen 'iyinin kötü karşısındaki zaferinin' sıradan öykülerini anlatırken, Van Vogt'u örnek edinen PKD gibileri, bilimkurguyu bir 'laboratuvar' ortamı olarak kurarlar. Bu romanlarda, bir fikri deneyebilmek için gereken her teknoloji mübahtır. Bütün bilimkurgu klişelerini kullanmasına rağmen PKD romanlarının ve öykülerinin merkezinde karakterler yer alır. Kendi çevresindeki insanlardan devşirildikleri için olsa gerek, bu karakterler, bir yandan bilimkurguya has sıradışı olaylar yaşarken, bir yandan da gündelik hayatlarını devam ettirirler. Gökteki Göz'de, "Bütün olası dünyalarda Pazartesileri aynıydı" der. PKD alamet-i farikası taşıyan, izleği altüst edici fikirler gündelik hayatın içinde birden zuhur eder ama gündelik hayata son vermezler. Fredric Jameson'un Postmodernizm kitabında uzun uzun analiz ettiği, yine zaman kayması ve alternatif gerçeklik etrafında dönen Time Out Of Joint'de (Çığrından Çıkmış Zaman) '50'lerin Amerikasına ait tüm gündelik yaşamın klişeleri bulunur. Başkişinin, nasıl olup da kendisinden başka herkesin Marlyn Monroe adlı bir film yıldızını tanıdığını merak etmesiyle birlikte, gündelik yaşam yavaş yavaş çöker, verilen gerçekliğin çok dışında bir gerçeklik su yüzüne çıkar. Bilimkurguya ait trükler sadece ortamı alabora etmez, karakterlerin kimliğini de alt üst eder ya da belirsizliğe çeker.

1962'de yazılan The Man in the High Castle (Yüksek Kuledeki Adam), PKD'nin bir üst basamağa geçişinin ilk örneğidir. Romanda, İkinci Dünya Savaşı'nın Almanya ve Japonya tarafından kazanıldığı, ABD'nin sömürge olarak paylaşıldığı bir dünya vardır. Ancak bu sefer bir gerçekliğin yerine bir başka gerçeklik değil, döngüsel bir gerçeklik konmuştur. Alman ve Japon kültürünün altında ezilen, aşağılık kompleksiyle boğuşan Amerikalı karakterler vardır. Ama bu dünya da statik olmaktan çok uzaktır. ABD'nin savaşı kazandığı bir zamanda geçen bir yeraltı romanı ve onun Yüksek Kulede Yaşayan yazarının gerçekliği, sürekli olarak diğer gerçekliği tehdit eder. Sonunda, roman boyunca pratik bir İncil görevi gören Çin fal kitabı I Ching-Değişimler Kitabı'nın (Türkçede de popüler versiyonları yayınlanmıştı), bu yasadışı kitabın kaynağı olduğu ortaya çıkar. PKD'nin sözünü ettiği, I Ching gibi anlık ihtimallere dayalı bir gerçekliktir. PKD'nin de tıpkı yüksek kuledeki adam gibi, bu romanı I Ching kullanarak yazmış olması döngüyü kusursuzlaştırır.

Önceleri kendi kendini anlama ve tanı koyma amacıyla başlayan psikoloji ilgisi giderek hayatının ve romanlarının merkezine yerleşir. Bir yandan artarda öykü ve romanlar yazarken, bir yandan da artarda evlenmeye, onlarca fobisiyle ve gitgide artan paranoyasıyla boğuşur. Hiçbir sevgilisinde Jane'i bulamaz. Jane ancak siyah saçlı, büyük gözlü, ince bir kadın olarak romanlarında ortaya çıkar. Eşlerinden birisi onun 'zincirleme monogamiden yana olduğundan' yakınırken, o kendi bedeninde yaşayan Jane'i de işin içine katarak, 'ben lezbiyenim' der. Kısa zamanda kendi kendine reçete yazıp tedavi edecek kadar iyi bir psikiyatrist olur. Ama kendiyle dalga geçecek kadar da ayakları yere basmaktadır. Bu dönemde öykü ve romanın yanı sıra arada sırada makaleler de yazar. 'Şizofreni ve I Ching' adlı makalesinde şöyle der:

"Eğer tamamen şizofrenikseniz, I Ching'i her şey için, ne zaman banyo yapmanız gerektiğini, kedinize ne zaman tunalı mama vermenin uygun olduğunu sormak için kullanın. Yok eğer kısmi şizofrenikseniz, sadece önemli durumlarda, Büyük Sorular için kullanın onu: 'Onunla evleneyim mi, günah içinde yaşamaya mı devam edeyim?' gibi..."

PKD, McCarthy dönemini de kendine has bir tarzda hiçbir bilimkurgu piyasası yazarının cesaret edemediği kadar erken konu edindi. Gökteki Göz, McCarthy döneminin bir parodisidir aynı zamanda. Komünist avcısı bir polis müfettişinin gizli komünist çıkmasıyla sekiz karakter onun zihnindeki komünist dünyaya düşer. O dönemde entelektüel her insan gibi PKD'nin kapısı da FBI tarafından rutin olarak çalınmıştı. Ama roman karakterleri asla angaje olamayacak kadar bireyci ve kuşkucudur. Bu anlamda romanların anti-kahramanları sapına kadar Amerikalıdır. Kendi yollarında yürürler ve her tür otoritenin dışında saf alırlar. Dahası otoriteye karşı fobiktirler: "3-74 tarihinde korku içimdeki asiyi öldürdü. Bundan pişmanlık duymuyorum, çünkü bu sayede korkudan azad oldum.(...) Korkuyorum: 1) Sivil otoritelerden (Sezar), 2) Tanrı'dan (Valis). Denebilir ki, güçlü olan her şeyden, otoritenin kendisinden korkuyorum."

Romanlarının başkişileri istisnasız bir şekilde sefildirler. Kıt kanaat geçinirler, insanî bir güce ve zekaya sahiptirler, olağanüstü hiçbir yanları yoktur, kendilerini olayın içinde buluverirler. Bir yandan olağandışı olayların labirentinde yollarını bulmaya çalışırken, bir yandan da kendi zaaflarıyla boğuşurlar. Ubik'in başkişisi, kendi dairesinin giriş ücreti olan beş senti ödeyemediği için bir kapı (!) tarafından mahkemeye verilmekle tehdit edilen Joe Chip'tir. PKD, her ne kadar, 60,000 kelime ve zaman sınırı yüzünden romanlarında birçok unsura sadece değinerek geçse de, oraya buraya serpiştirilmiş kara mizah tadı yüksek betimlemelerle dallanıp budaklanan hikayeler anlatır. Ubik'in doruk noktasını, hayatla yeniden doğum arasında sıkışmış bir varlık tarafından kemirilen Joe Chip'in, gözlerden ırak ölebilmek için odasının merdivenlerini tırmanması oluşturur. Sıradan bir bilimkurgu romanında asla rastlanmayacak uzunlukta anlatılan bu sahne şu tür paragraflar içerir:

"Metabolizma bir yanma sürecinden, aktif bir ocaktan ibaret. İşlemeyi kestiği zaman yaşam sona eriyor. Cehennem hakkında yanılıyor olmalılar, diye düşündü. Cehennem soğuk; oradaki her şey soğuk. Beden, ağırlık ve sıcaklık demek; şimdi ise bedenimin ağırlığına yeniliyorum ve sıcaklığım uçup gidiyor. Bu, evrenin kaderi. En azından yalnız değilim."

Zaman kayması, alternatif gerçeklik temaları yerli yerinde durmaktadır, ama '60'lı yıllarda yazdığı romanlarda bu temalar iyice iç içe geçmiş, Eschervari yanılsamalara dönüşmüştür. Ubik'teki zaman kayması, organik, gündelik ve devinen bir zaman kavramıyla yoğrulmuştur. Bugüne dair her şey, geçmişteki ya da gelecekteki olası tüm gerçekliklerdeki her şeyde mevcuttur.

Do Androids Dream of Electric Sheep?'teki (Androidler Elekrikli Koyun Düşler mi?- Türkçeye Bıçak Sırtı olarak çevrildi), android/insan ikiliği ya da rollerin ve dahası kimliklerin ters yüz edildiği kent içindeki kent de aynı başdöndürücü laboratuvar ortamını harekete geçirmek içindir. Bıçak Sırtı'nın açılışı tipik bir PKD açılışıdır. Sefil bir baş karakterin, kötü giden evliliğinin sıradan bir günü: "Rick Deckard'ı, yatağının yanındaki duyarıcının otomatik alarmının pompaladığı tatlı, küçük bir elektrik akımı uyandırdı. Şaşkın bir halde yataktan kalktı. Önceden uyarılmadan kendini uyanık bulmak onu hep şaşırtırdı.. Rengârenk pijamasıyla, dikilmiş gerinirken, yatakta karısı Iran gri, donuk gözlerini aralayıp, söylenerek yeniden kapadı."

Peki bu kadar sıradan karakterler, böylesi başdöndürücü bir dünyanın içinde nasıl olur da ayakta kalır? PKD buna yalın bir yanıt verir: Hayata dair inanç ve Caritas (merhamet)! Bu ikisi PKD karakterlerini, anti de olsa kahraman kılar. Bıçak Sırtı'ndaki android/insan sorusuna verdiği tek yanıt da bundan ibarettir. PKD'nin kendisini de ayakta tutar bu inanç.

'70'li yıllara girildiğinde, beş defa evlenip boşanan, dahası sadece evliyken yazan PKD, otuz küsur roman devirmiştir. Bol kafein, her tür amfetamin, arada sırada halusinojenikler (LSD deneyimlerinden biri A Maze of Death'de (Ölüm Labirenti) aynen anlatılmıştır) ve agorafobisi yüzünden kimi zaman aylarca evden dışarıya adım atmaması, bu üretim hızını açıklamaya yetmez. Son evliliğinin de çökmesiyle birlikte birkaç yıl sürecek sefahat dönemi başlar. PKD, iki yıl hariç, hayatı boyunca Berkeley'de yaşamıştır. Evini ve hayatını Berkeley'nin hippilerine açar. '60'lı yılların uyuşturucu kültürü üzerine ilk kayda değer romanlardan biri sayılan A Scanner Darkly (Karanlık Tarayıcı) bu dönemi anlatır. Gerçi PKD romanlarında '50'lerden beri uyuşturucular ve uyuşturucu kültürü vardır. Her ne kadar, Burroughs gibi profesyonel bir narkotik olmasa da, kendi formülüyle hazırladığı C vitamini dozajlarıyla halusinojenik deneylere girişecek kadar da gözü karadır. Uyuşturucular, PKD romanlarında tıpkı zaman kayması gibi bir laboratuvar malzemesidir. Algıyı ters yüz eden, gerçekliği kıran maddeler... A Scanner Darkly'deki Substance-D de bu tür bir maddedir, ancak bu roman, PKD'nin çevresindeki 'uyuşturucu kurbanlarına' adanmıştır ve romanın merkezinde yanık bir inanç ve merhamet duygusu yatar.

Kendisinin de farkında olduğu gibi giderek, ruh sağlığı yazmaya endekslenir ama eski hızı yoktur artık. A Scanner Darkly'de anlatılan dönem boyunca, neredeyse üç yıl hiçbir şey yazmaz. Psikiyatristlerin kendisine koydukları paranoya teşhisine karşı paranoyak bir tavır alır: "Tamam. Bugüne kadar evrenin bana karşı düşmanca bir tavır içinde olduğuna inanıyordum. Şimdi ise, benim evrenden ne kadar farklı olduğumu ortaya çıkaracağından korkuyorum."

Gerçi artık boğaz tokluğuna kitap üretmek zorunda da değildir. Kitapları satmakta, Hollywood romanlarıyla ilgilenmektedir. Kendi deyimiyle "bu dünyadan ve diğer dünyalardan gelen her şeyden daha fazla korktuğu IRS (vergi dairesi) adamları" bile artık onu çok fazla rahatsız etmemektedir. Ama '3-74' adını verdiği, birkaç ay süren 'vahiy-halüsinasyon' karışımı olaylar dizisi, PKD'nin bundan sonraki hayatının merkezine yerleşir. PKD'ye, Tanrı, Valis (Vast Active Living Intelligence System-Devasa Aktif Yaşayan Bilinç Sistemi) ya da adına ne derseniz deyin, o görünmüştür. Bundan sonra hayatına yoğun bir biçimde mistisizm ve bu olayın ardındaki gerçeği anlama güdüsü hakim olacaktır. Eski fobileri ve paranoyası yerli yerindedir ama artık gerçek dünya ile mistik ve/veya bilimkurgu dünyası iç içe geçmiştir. Nasıl mı? 1969 yılında Yazar ve Editörler Birliğinin, Vietnam Savaşını protesto etmek için vergi ödemeyi reddettiklerini ilan eden bildiriye imza atan ve bildirinin aktif savunuculuğunu üstlenen PKD, 1979 yılında şunları yazar:

"Bu imza kampanyası sadece savaş karşıtı bir eylem değildi, aynı zamanda özgürlüğümü ve kariyerimi tehlikeye sokan bir sivil itaatsizlik eylemiydi. Bunun için cezalandırılmam kaçınılmazdı, tıpkı İsa'nın Kudüs'e girdiği için cezalandırılması gibi..."

3-74'ten sonra yazdığı tüm romanlar da bu minvaldedir. Bilimkurgu klişeleri, mistisizmle yoğrulmuştur. Bunlar aynı zamanda Doppelganger romanlarıdır. Başkişilerin (genellikle Philip K. Dick adını taşır) ikiziyle birlikte kendini ve gerçeği arayışı anlatılır. Bugüne kadar makûl bir seviyede tutarak içinde ve romanlarında taşıdığı Jane, tüm haşmetiyle ortaya çıkar. Son evliliğinin ardından kurduğu tüm ilişkiler de çuvallayınca Jane ile bütünleşir. The Dark-Haired Girl (Siyah Saçlı Kız, tabii ki Jane), Radio Free Albemuth, '78'de yazılan Valis'e hazırlık niteliğindedir. Valis gerçeğin ve Aya Sofya'nın peşine düşen bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile Horselover Fat'in (PKD'nin ikizi) ve dostlarının çılgın maceralarını anlatır. Roman, mistisizm ve felsefe üzerine PKD tarzı yorumlarla yüklüdür. Kitabın sonunda Horselover Fat, Valis'i bulmak üzere Arabistan çöllerine yollanırken, Philip K. Dick, televizyon başına kurulup, Valis'in kedi maması reklamları aracılığıyla gönderdiği şifreleri çözmeye oturur. Valis'i, Divine Invasion (İlahi İstila-Orijinal adıyla Valis Regained) izler. Bu romanlar, aynı anda hem gerçeklikle hem de ilahi olanla bağlarını korumaya çalışan PKD'nin son romanlarıdır. Bu yüzden de birer bilimkurgu ilahi'sidirler (her gerçek ilahi gibi kahkahayı asla ihmal etmez).

PKD, 1982 yılında Blade Runner filminin vizyona girmesinden bir hafta kadar önce ölür. Blade Runner filminin külte dönüşmesinden sonra 40'ı aşkın romanı, 200'ü aşkın öyküsü tekrar tekrar basılır. Postmodernist kuramcıların göz bebeği, Cyberpunk'çıların 'babası' ilan edilir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.