Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
11x18 cm, 150 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Philip K. Dick diğer kitapları
Asker Kaçağı, 1991
Gökteki Göz, 1997
Yüksek Şatodaki Adam, 1999
Alfa Ayının Kabileleri, 2002
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Vulcan'ın Çekici
Özgün adı: Vulcan's Hammer
Çeviri: Tûba Çele
Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Chriss Foss
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Sistem Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 1998

Tüm dünya bir bilgisayarın yönetimindeydi. Çünkü insanlar kendilerini yönetmekten aciz olduklarını, savaş, açlık ve nüfus patlaması gibi belaların üstesinden gelemediklerini tekrar tekrar kanıtlamışlardı. Vulcan 3, insanların bu yetersizliklerini gidermek üzere geliştirilmiş bir bilgisayardı. Ama ya bilgisayar kendisini tehdit altında hissedip tüm kaynaklarını kendini savunmak için seferber ederse? İşte o zaman insanları Vulcan 3'ten kim koruyacak?

"'Bize karşı, Birliğe karşı milyonlarca kişi var. Yok edilmesi gereken düşmanlar. İyileştiriciler durdurulmalı. Birlik yaşamı için savaşmalı. Büyük bir savaşa girmek için hazırlıklı olmalıyız... Birliğin bozulamayacak bir yapısı vardır. Bugün dünyadaki tek örgütleyici ilkedir. İyileştiriciler Hareketi asla hakim olamazdı. Onlar yalnızca bozguncu, niyetleri her şeyi yıkmak. Sundukları yapıcı hiçbir şey yok.'

Barris çekiç kafalı parçalardan çıkan metal ses karşısında ürperdi. Sesi daha önce hiç duymamıştı ama tanımıştı.

Büyük bilgisayar uzaklarda, gizli yeraltı kalesinin en alt katında gömülüydü. Ama şu anda duydukları onun sesiydi.

Vulcan 3'ün sesi..."

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 5-11

Arthur Pitt güruhun farkına Birlik binasından çıkar çıkmaz, daha caddeyi geçerken vardı. Köşede arabasının yanında durdu ve bir sigara yaktı. Evrak çantasını sıkı sıkı tutarak arabasını açarken, kalabalığı inceledi.

Elli-altmış kişiydiler: Kasaba halkı, işçiler, küçük esnaf, metal çerçeveli gözlüklü memurlar. Tamirciler ve kamyon şoförleri, çiftçiler, ev kadınları, beyaz önlüklü bir bakkal. Her zamankiler – hep aynı alt-orta sınıf.

Pitt arabasına giriverdi ve ön paneldeki mikrofonun üstüne atılarak bağlı olduğu en yüksek düzeydeki kişiyi, Güney Amerika Direktörü'nü aradı. Artık hızlı hareket ediyorlar, cadde boyunca sessizce ve dalga dalga ona doğru ilerliyorlardı. Hiç kuşkusuz onu T-sınıfı giysilerinden tanımışlardı – yani beyaz gömlek ve kravat, gri takım elbise, fötr şapka. Evrak çantası. Siyah ayakkabılarının parlaklığı. Paltosunun göğüs cebinde parıldayan ışın kalemi. Pitt altın tüpü açtı ve hazır duruma getirdi. "Acil durum," dedi.

"Ben Direktör Taubmann," dedi kumanda panosundaki verici. "Neredesiniz?" Pitt'in o denli üstünde olan uzak, resmi bir ses.

"Hâlâ Alabama'da Sedir Korusu'ndayım. Çevremde bir kalabalık oluşuyor. Herhalde bütün yolları kapatmışlardır. Belki de bütün kasabayı."

"İyileştiriciler de var mı?"

Bir tarafta, kaldırımda kocaman bir kafası ve kısa kesilmiş saçları olan yaşlı bir adam vardı. Soluk kahverengi elbisesi, belinde düğümlenmiş bir ip ve ayaklarında sandaletlerle sessizce duruyordu. "Bir tane," dedi Pitt.

"Vulcan 3 için tarama yapmaya çalışın."

"Deneyeyim." Kalabalık artık arabanın etrafını sarmıştı. Pitt arabaya dokunan, onu itiştiren, dikkatle ve soğuk bir özenle inceleyen ellerini hissedebiliyordu. Arkasına yaslandı ve kapıları iki kez kilitledi. Camlar kapalıydı; arabanın üstü de sıkıca kapatılmıştı. Aceleyle, arabanın bir parçası olan savunma düzeneğini harekete geçiren motoru çalıştırdı. Sistem, arabanın zırhında olabilecek herhangi bir zayıf bağlantıyı aramak üzere, altında ve çevresinde uğultuyla çalışmaya başladı.

Kaldırımda duran kahverengi giysili adam kıpırdamamıştı. Sıradan sokak giysili birkaç başka kişiyle birlikte duruyordu. Pitt tarayıcıyı çıkararark kaldırdı.

Birden bir kaya parçası arabanın kenarına, camın hemen altına isabet etti. Araba sallandı, elindeki tarayıcı titredi. İkinci kaya doğrudan cama geldi ve ağı andıran bir çatlak oluştu.

Pitt tarayıcıyı bıraktı. "Yardıma ihtiyacım olacak. Ciddi görünüyorlar."

"Bir ekip yola çıktı bile. Daha iyi bir tarama yapmaya çalışın. Yeterince iyi alamadık."

"Alamamışsınızdır tabii," dedi Pitt öfkeyle. "Elimde olduğunu görünce o kayaları özellikle attılar." Arka camlardan biri de çatlamıştı; insanlar ellerini arabanın içine sokuyorlardı. "Buradan kurtulmam gerekiyor, Taubmann." Gözünün ucuyla arabadaki düzeneğin kırık camı tamir etmeye çalıştığını ve başaramadığını gören Pitt boş boş sırıttı. Yeni plasticam oluşurken, yabancıların elleri onu tutup koparıyordu.

"Paniğe kapılma," dedi kumanda panosundaki metalik ses.

"Çıldırdınız mı?" Pitt ayağını frenden çekti. Araba bir-iki metre ilerleyip durdu. Motor ölüm sessizliğine büründü, onunla birlikte savunma sistemi de; uğultu durdu.

Pitt korkudan soğuk soğuk terlemeye başladı. Tarayıcıyı bulmaya çalışmaktan vazgeçti; titreyen parmaklarla ışın kalemini çıkardı. Dört veya beş kişi kaportanın üstüne çıkmış, görüntüyü kapatmışlardı; diğerleri tepesinde, şoför yerinin üstündeydi. Birden arabayı sallandıran bir gürültü geldi: arabanın üstünü matkapla deliyorlardı.

"Daha ne kadar sürecek?" dedi Pitt boğuk bir sesle. "Burada sıkıştım kaldım. Adamların elinde bir tür müdahale plazması olmalı; her şeyi bozuyor."

"Her an oraya varabilirler," diyen sakin, metalik, Pitt'ten ve içinde bulunduğu durumdan öylesine uzak olan seste korku yoktu. Örgütün sesi. Bilgili ve olgun, tehlikeli sahnelerden uzaklarda.

"Acele etseler iyi olacak." Araba kayaların çarpmasıyla sallandı. Uğursuz bir şekilde yana yattı; bir taraftan kaldırıyor, ters çevirmeye çalışıyorlardı.Arka camların ikisi de kırılmıştı. Bir adamın eli kapının içerideki kilidine uzandı.

Pitt ışın kalemiyle eli yakarak kül haline getirdi. Yanık kol çılgınca geri çekildi. "Birini vurdum."

"Adamları biraz daha tarayabilsen..."

Birkaç el daha belirdi. Arabanın içi bunaltıcıydı; matkap da neredeyse içeriye ulaşmıştı. "Bunu yapmaktan nefret ediyorum." Pitt ışın kalemini evrak çantasına çevirerek geriye hiçbir şey kalmayacak şekilde yaktı. Aceleyle ceplerini, torpido gözündeki her şeyi, kimlik belgelerini yok etti, sonunda da cüzdanını yaktı. Plastik cüzdan kabarcıklar halinde siyah bir çamur yığınına dönüşürken bir an için karısının fotoğrafını gördü ... sonra resim de gitti.

"İşte geliyorlar," dedi yavaşça; arabanın bir tarafı boğuk bir iniltiyle içine göçerek matkabın yarattığı basınç altında kenara kaydı.

"Dayanmaya çalış, Pitt. Ekip her an orada olabil..."

Aniden verici sustu. Pitt'i yakalayan eller onu koltuğun arkasına doğru çarptı. Pitt'in paltosu yırtıldı, kravatı çekiştirildi. Bir çığlık attı. Bir kaya yüzünü ezdi; ışın kalemi yere düştü. Kırık bir şişe gözlerini ve ağzını kesti. Çığlığı boğularak sessizliğe dönüştü. Adamlar, bedeninin üstünde itişip kakıştılar. Sonra sıcak kokulu insanlığın pençesinde yitti gitti.

Arabanın kumanda panosundaki, puro çakmağı şeklinde kamufle edilmiş bir tarayıcı sahneyi kaydetmişti; hâlâ çalışmaya devam ediyordu. Pitt'in bundan haberi yoktu; alet, üstlerinin ona sağladığı arabayla beraber gelmişti. Sonra, itişip kakışan insanların arasında bir el, el yordamıyla ama uzmanca, panoya uzandı ve tam isabetle bir kabloyu çekti. Gizlenmiş tarayıcı durdu. Pitt gibi o da ömrünün sonuna gelmişti.

Aşağıdaki otoyoldan polis ekibinin sirenlerinin acıklı sesi geliyordu.

Aynı uzman el geri çekildi. Ve gidip yine kalabalığın içine karıştı.

William Barris fotoğrafı dikkatle inceledi ve bir kez daha tarayıcıdan alınan ikinci banttaki görüntüyle karşılaştırdı. Masasındaki kâğıtların arasında unutulmuş olan kahvesi soğuyarak pis bir köpük haline gelmişti. Birlik Binası hesap makinelerinin, istatistik makinelerinin, görüntülü telefonların, telekslerin ve alt düzey memurların kullandığı sayısız elektrikli daktilonun sesleriyle çınlıyor ve titriyordu. Görevliler büroların, yani T-tipi personelin çalıştığı sayısız hücrenin oluşturduğu labirentte uzmanca bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlardı. Kahve arasından dönen ve yüksek, sivri topukları her adımda ses çıkaran üç genç sekreter Barris'in masasının yanından geçti. Normalde onları fark ederdi, özellikle de pembe yün kazaklı sarışını, ama bugün fark etmedi; geçtiklerinin farkına bile varmadı.

"Bu yüz olağan değil," diye mırıldandı Barris. "Gözlerine, kaşlarının üstündeki derin izlere bak."

"Frenoloji," dedi Taubmann kayıtsızca. Dolgun, belirgin hatlı yüzünden sıkıldığını görmek mümkündü; Barris'in aksine, sekreterleri fark etmişti.

Barris resmi masaya attı. "Bu kadar çok müritleri olmasına şaşmamalı. Böyle örgütleyiciler olduktan sonra ..." Tekrar bantlardaki o küçücük yere yakından baktı; net olarak görülebilen tek bölüm burasıydı. Bu, aynı adam mıydı? Emin olamıyordu. Hatları olmayan bir leke, bulanık bir şekil. Sonunda resmi tekrar Taubmann'a uzattı. "Adı ne?"

"Peder Fields." Taubmann sakin sakin dosyasının sayfalarını çevirdi. "Elli dokuz yaşında. Mesleği: elektrikçi. Üst düzey taret bağlantısı uzmanı. Savaş zamanının en iyilerinden. Georgia, Bacon'da 1970'te doğmuş. İyileştiricilerin arasına işin en başında, iki yıl önce katılmış. Kuruculardanmış, burada adı geçen ihbarcılara inanırsan. Atlanta Psikolojik Islah Laboratuvarları'nda iki ay kalmış."

Barris, "O kadar uzun süre, ha?" dedi. Çok şaşırmıştı; çünkü çoğu insan için bu süre olsa olsa bir haftaydı. İyileşme bu denli ileri bir laboratuvarda çabuk sağlanıyordu– bildiği bütün aletlerden vardı orada, bazılarını ise yalnızca geçerken görmüştü. Dokunulmazlığına, mevkiinin ona sağladığı kutsallığa karşın, orayı her ziyaret edişinde dehşet duyardı.

"Kaçmış," dedi Taubmann. "Yok olmuş." Başını kaldırınca Barris'in dik bakışıyla karşılaştı. "Tedavi görmeden."

"Laboratuvarda iki ay geçirmiş ve tedavi olmamış, öyle mi?"

"Hastaymış," dedi Taubmann belirsiz, alaycı bir gülümsemeyle. "Bir yaralanma, sonra kronik kan hastalığı. Sonra savaş zamanından kalma radyasyon. Oyalamış, oyalamış, sonra bir gün çekip gitmiş. Odalardaki havalandırma birimlerinden birini duvardan söküp değiştirmiş. Bir kaşık ve kürdanla. Tabii onu neye dönüştürdüğünü hiç kimse bilmiyor; ne yaptıysa onu da duvardan, sonra avludan, sonra da parmaklıklardan geçerken götürmüş. Teftişte bizim gördüklerimiz geriye kalanlardı, kullanmadıkları." Taubmann fotoğrafı dosyaya geri koydu. Filmdeki görüntüyü işaret ederek, "Eğer bu aynı adamsa," dedi, "bu, o zamandan beri hakkında duyduğumuz ilk şey."

"Pitt'i tanır mıydın?"

"Biraz. İyi, daha çok saf, genç biri. Kendini işine adamış. Aile erkeği. Saha görevi için başvurdu, çünkü ekstra aylık prime ihtiyacı vardı. Böylece karısı salonuna eski dönem, New England zamanından kalma meşe mobilyalar alabildi." Taubmann ayağa kalktı. "Peder Fields için arama emri çıktı. Ama tabii aylardır aranıyordu zaten."

"Polisin geç kalmış olması çok kötü," dedi Barris. "Her zaman birkaç dakika geç kalıyorlar." Taubmann'ı inceledi. İkisi teknik olarak eşittiler ve örgütte eşit düzeyde olanların birbirlerine saygı duymaları gerekirdi. Ama kendisi hiçbir zaman Taubmann'dan pek hoşlanmamıştı; adam ona daha çok kendi mevkiiyle ilgiliymiş gibi gelirdi. Sanki Birlik umrunda değildi.

Taubmann omuz silkti. "Bütün bir kasaba sana karşı örgütlenmişse, durum o kadar da garip değil demektir. Yolları kapatmış, hatları ve kabloları kesmiş, görüntülü telefon kanallarını bozmuşlardı."

"Peder Fields'ı bulursan bana gönder. Kendim sorguya çekmek istiyorum."

Taubmann bıyık altından güldü. "Tabii. Ama onu bulacağımızdan kuşkuluyum." Esnedi ve kapıya yöneldi. "Pek mümkün değil. O çok kurnazdır."

"Bu konuyla ilgili neler biliyorsun?" diye sordu Barris. "Onu tanıyor gibisin– neredeyse kişisel olarak."

Taubmann sakinliğinden hiçbir şey kaybetmeden, "Onu Atlanta Laboratuvarları'nda görmüştüm," dedi. "Birkaç kez. Sonuçta Atlanta benim bölgem." O da Barris'in dik bakışına gözünü kırpmadan karşılık verdi.

"Pitt'in ölmeden hemen önce gördüğü aynı adam mı sence?" dedi Barris. "Kalabalığı örgütleyen adam?"

"Bana sorma," dedi Taubmann. "Fotoğrafla o bant parçasını Vulcan 3'e gönder. Ona sor; onun işi bu."

"Vulcan 3'ün on beş aydan beri hiçbir bilgi vermediğini biliyorsun," dedi Barris.

"Belki ne diyeceğini bilmiyordur." Taubmann koridora açılan kapıyı açtı; polis korumaları hemen etrafına toplandılar. "Yine de sana bir şey söyleyebilirim. İyileştiriciler yalnızca ve yalnızca bir şeyin peşinde; onun dışındaki bütün o konuşmalar –yok toplumu ortadan kaldıracaklarmış, yok uygarlığı yok edeceklermiş– bunlar ticari haber yorumcuları için uygun açıklama olabilir, ama biz aslında onların –"

"Neyin peşindeler?" diye sözünü kesti Barris.

"Vulcan 3'ü yok etmek istiyorlar. Parçalarını dört bir yana dağıtmak istiyorlar. Bugün olanların hepsi, Pitt'in ölümü de bu yüzden: Vulcan 3'e ulaşmaya çalışıyorlar."

"Pitt, kâğıtlarını yakmayı başarmış mı?"

"Sanırım. Hiçbir şey bulamadık, ne ondan ne de yanındaki gereçlerden hiçbir şey kalmamış." Kapı kapandı.

Barris birkaç dakika dikkatle bekledikten sonra kapıya gitti, açtı ve Taubmann'ın gittiğinden emin olmak için dikkatle dışarıya baktı. Sonra masasına geri döndü. Kapalı devre görüntülü ileticiyi açarak yerel Birlik operatörünü buldu. "Bana Atlanta Psikolojik Islah Laboratuvarları'nı bulun," dedi, sonra hemen eliyle devreyi kapattı.

Bizi bu hale getiren işte bu tür akıl yürütmeler, diye düşündü. Birbirinden paranoyakça kuşkulanmak. Birlik, diye düşündü alayla. Birbirini gözetleyen, en küçük bir yanlışı, bir işareti bekleyen bizlerin oluşturduğu bir birlik. Doğal olarak Taubmann'ın üst düzey bir İyileştirici ile teması olmuştur; elimize düşen herhangi bir İyileştirici'yi sorguya çekmek onun işi. Atlanta personelinden o sorumlu. O yüzden ben de ilk olarak ona danıştım.

Ama yine de – gizli niyetleri ne acaba? Kendisi için çalışıyor, diye düşündü Barris gaddarca. Peki benim niyetlerim ne? Ondan kuşkulanmam için benim ne gibi nedenlerim var?

Sonuçta Jason Dill'in vakti doluyor, onun yerini alacak olan da ikimizden biri. Eğer ben Taubmann'a çamur atabilirsem, ihanet ettiği kuşkusu bir doğarsa, hatta gerçekle hiç ilgisi olmasa bile ...

O zaman belki ben de o kadar temiz değilim, diye düşündü Barris. Kendime güvenemem, çünkü ben de tarafsız değilim. Birlik yapısı altında hiçbirimiz temiz değiliz. En iyisi kuşkularıma yenilmemek, kendi niyetlerimden bile emin olamadığıma göre...

Bir kez daha operatörü aradı. "Evet, efendim," dedi kadın. "Atlanta görüşmeniz –"

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ogan Güner, “Androidler elektrikli koyun düşler mi?”, Virgül, Sayı 30-32, Ekim 1997

Philip K. Dick (onun âdetini benimseyerek kısaca PKD diyelim), uzun kariyerinin özellikle son yıllarında birçok yazar ve eleştirmenin onu 20. yüzyılın büyük Amerikan yazarları arasına yerleştiren övgülerine mazhar olmasına rağmen, sonuna kadar bir bilimkurgu yazarı olarak kaldı. Birçok iyi bilimkurgu yazarı gibi, bir "tür" yazarından daha fazlası olduğunu kanıtlamak hoşuna gitmiyor değildi, ama bilimkurgunun bir 'makus talih' olmadığını da anlamıştı. Bu bir çelişki gibi görünebilir, ama PKD'den bahsetmek temelde çelişkiden bahsetmek demek zaten.

1940'larda ve 1950'lerde ABD'de bir tür yazarı olmak, aynı zamanda bir meslek sahibi olmak demektir. Tür yazını, yazarlarını dört bir yandan kuşatır ve boğaz tokluğuna çalıştırır. Yazarlar, bir yandan hızlı üretmek zorundadır, diğer yandan yazdıklarını okurlarına (tür yazınının okuyucuları istisnalar barındırmakla beraber, sıradan, ne istediğini bilen ve şaşırmak istemeyen 'tüketicilerdir') beğendirmek durumundadır. Dolayısıyla o türün klişelerine zincirlenmişlerdir. Tüm bunları yaparken de tür yayıncılığının getirdiği formatları aşmamak durumundadırlar. Bilimkurguda da aynı kısıtlamalar geçerlidir ve kitaplarını yayınlatmak isteyen her bilimkurgu yazarı bu yasalar karşısında ödün vermek zorundadır. Kısacası tür yazını, klasik anlamdaki edebiyatın özgür yaratım iddialarından, dolayısıyla konforundan men edilmiştir. Bütün bunlar, yüksek emelleri olan bilimkurgu yazarlarının itiraf etmek istemedikleri gerçeklerdir. PKD'nin ise gönlü rahattır. Kullandığı formülleri açıkça ilan eder. Her romanına, 60.000 kelime sınırıyla başlar ve kolay kolay bu sınırı aşmaz. Kahramanlarının soyadları genellikle iki hecelidir ve romanının ikinci ya da üçüncü bölümünde ortaya çıkarlar, v.s. v.s...

Öte yandan PKD'nin hayat hikayesi birçok bilimkurgu yazarının hayat hikayesinin aksine, kitaplarına ayrı bir lezzet katar. 1989 yılında A Life of Philip K. Dick (Lawrence Sutin) adıyla yayınlanan biyografi baştan sona bir bilimkurgu romanı gibi de okunabilir. Bu biyografiyi okuduktan sonra, PKD'nin Valis ile doruğuna ulaşan son dönem 'bilimkurgu' romanlarının da tamamen otobiyografik (!) olduğunu görürsünüz. Onun için, PKD'nin yazdıklarıyla hayatını paralel olarak anlatmak en iyisi. Kendisi de bunun farkındadır zaten: "Tanrım, hayatım tıpkı romanlarımın ve öykülerimin izlekleri gibi... Bir PKD kitabının kahramanıyım ben!"

Zanaatkârımızın kısa ve monoton hikâyesi doğumundan altı ay sonra başlar. İkiz kardeşi Jane beslenme yetersizliğinden ölür. İleride bu olay, PKD'nin hayata ve gerçekliğe bakışının bir metaforu olarak sürekli karşımıza çıkacaktır (şu anda Jane'le yan yana yatıyorlar). Sıradan bir Amerikalı çocuk olarak, bilimkurguya, şiire, klasik müziğe ve psikiyatristlere düşkündür. Ufak tefek birçok sorun için doktor doktor dolaşır ve 12 yaşından itibaren doktorlara rutin olarak uğrar. '40'ların sonunda sessizce bilimkurgu yazarı olmaya karar verir. Hayatında, başka bir şey olmasına yol açacak konjonktür de mevcut değildir zaten. Eline bir de büyük bir plak şirketinde prodüktör olma şansı geçmiştir, o bilimkurguyu seçmiştir. '76 yılında, Radio Free Albemuth romanında, bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile yirmi beş yıl önce prodüktörlüğü seçmiş hali, Nicholas Brady'nin hikayesini kendisi anlatır.

Roman yazarı olmadan önce hemen her bilimkurgu yazarı gibi öykücü olur. Hem de iki senede yetmiş öykü üretecek kadar verimli bir öykü yazarı. Bundan sonra da öykü yazmayı hiç bırakmaz. Öykü onun fikir geliştirme alanıdır. Türbülanslı beyninden çıkma fikirler öykülerinde kristalleşir. Roman tarzını ise, bu kristallerden de kuşku duyacak dünyalar yaratmak için saklar.

İlk kayda değer romanı The World Jones Made'i (Jones'ların Yarattığı Dünya) yazdığında ardında altı önemsiz roman vardır. Öykücü olarak ise bilimkurgu dünyasında kendini kabul ettirmiştir bile. Romanlarının da nihayet dikkat çekmesi üzerine uzun yazarlık ve evlilik maratonu başlar. Neredeyse on beş yıl sürecek, yılda dört romana kadar varan bir tempoya girer. Romanlarının sadece giriş bölümünü planlayarak ve çevresindeki insanlardan roman karakterleri yaratarak, kendini zaman kayması, alternatif gerçeklik gibi iki temel temanın ortasına atar. Bilimkurguda daha baştan safını seçmiş, Isaac Asimov'la doruğuna ulaşan tarzın karşısında yerini almıştır. Asimov gibiler, bugünün teknolojik evreninden bakıldığında gerçekleşmesi muhtemel 'alet edavatlar' arasında geçen 'iyinin kötü karşısındaki zaferinin' sıradan öykülerini anlatırken, Van Vogt'u örnek edinen PKD gibileri, bilimkurguyu bir 'laboratuvar' ortamı olarak kurarlar. Bu romanlarda, bir fikri deneyebilmek için gereken her teknoloji mübahtır. Bütün bilimkurgu klişelerini kullanmasına rağmen PKD romanlarının ve öykülerinin merkezinde karakterler yer alır. Kendi çevresindeki insanlardan devşirildikleri için olsa gerek, bu karakterler, bir yandan bilimkurguya has sıradışı olaylar yaşarken, bir yandan da gündelik hayatlarını devam ettirirler. Gökteki Göz'de, "Bütün olası dünyalarda Pazartesileri aynıydı" der. PKD alamet-i farikası taşıyan, izleği altüst edici fikirler gündelik hayatın içinde birden zuhur eder ama gündelik hayata son vermezler. Fredric Jameson'un Postmodernizm kitabında uzun uzun analiz ettiği, yine zaman kayması ve alternatif gerçeklik etrafında dönen Time Out Of Joint'de (Çığrından Çıkmış Zaman) '50'lerin Amerikasına ait tüm gündelik yaşamın klişeleri bulunur. Başkişinin, nasıl olup da kendisinden başka herkesin Marlyn Monroe adlı bir film yıldızını tanıdığını merak etmesiyle birlikte, gündelik yaşam yavaş yavaş çöker, verilen gerçekliğin çok dışında bir gerçeklik su yüzüne çıkar. Bilimkurguya ait trükler sadece ortamı alabora etmez, karakterlerin kimliğini de alt üst eder ya da belirsizliğe çeker.

1962'de yazılan The Man in the High Castle (Yüksek Kuledeki Adam), PKD'nin bir üst basamağa geçişinin ilk örneğidir. Romanda, İkinci Dünya Savaşı'nın Almanya ve Japonya tarafından kazanıldığı, ABD'nin sömürge olarak paylaşıldığı bir dünya vardır. Ancak bu sefer bir gerçekliğin yerine bir başka gerçeklik değil, döngüsel bir gerçeklik konmuştur. Alman ve Japon kültürünün altında ezilen, aşağılık kompleksiyle boğuşan Amerikalı karakterler vardır. Ama bu dünya da statik olmaktan çok uzaktır. ABD'nin savaşı kazandığı bir zamanda geçen bir yeraltı romanı ve onun Yüksek Kulede Yaşayan yazarının gerçekliği, sürekli olarak diğer gerçekliği tehdit eder. Sonunda, roman boyunca pratik bir İncil görevi gören Çin fal kitabı I Ching-Değişimler Kitabı'nın (Türkçede de popüler versiyonları yayınlanmıştı), bu yasadışı kitabın kaynağı olduğu ortaya çıkar. PKD'nin sözünü ettiği, I Ching gibi anlık ihtimallere dayalı bir gerçekliktir. PKD'nin de tıpkı yüksek kuledeki adam gibi, bu romanı I Ching kullanarak yazmış olması döngüyü kusursuzlaştırır.

Önceleri kendi kendini anlama ve tanı koyma amacıyla başlayan psikoloji ilgisi giderek hayatının ve romanlarının merkezine yerleşir. Bir yandan artarda öykü ve romanlar yazarken, bir yandan da artarda evlenmeye, onlarca fobisiyle ve gitgide artan paranoyasıyla boğuşur. Hiçbir sevgilisinde Jane'i bulamaz. Jane ancak siyah saçlı, büyük gözlü, ince bir kadın olarak romanlarında ortaya çıkar. Eşlerinden birisi onun 'zincirleme monogamiden yana olduğundan' yakınırken, o kendi bedeninde yaşayan Jane'i de işin içine katarak, 'ben lezbiyenim' der. Kısa zamanda kendi kendine reçete yazıp tedavi edecek kadar iyi bir psikiyatrist olur. Ama kendiyle dalga geçecek kadar da ayakları yere basmaktadır. Bu dönemde öykü ve romanın yanı sıra arada sırada makaleler de yazar. 'Şizofreni ve I Ching' adlı makalesinde şöyle der:

"Eğer tamamen şizofrenikseniz, I Ching'i her şey için, ne zaman banyo yapmanız gerektiğini, kedinize ne zaman tunalı mama vermenin uygun olduğunu sormak için kullanın. Yok eğer kısmi şizofrenikseniz, sadece önemli durumlarda, Büyük Sorular için kullanın onu: 'Onunla evleneyim mi, günah içinde yaşamaya mı devam edeyim?' gibi..."

PKD, McCarthy dönemini de kendine has bir tarzda hiçbir bilimkurgu piyasası yazarının cesaret edemediği kadar erken konu edindi. Gökteki Göz, McCarthy döneminin bir parodisidir aynı zamanda. Komünist avcısı bir polis müfettişinin gizli komünist çıkmasıyla sekiz karakter onun zihnindeki komünist dünyaya düşer. O dönemde entelektüel her insan gibi PKD'nin kapısı da FBI tarafından rutin olarak çalınmıştı. Ama roman karakterleri asla angaje olamayacak kadar bireyci ve kuşkucudur. Bu anlamda romanların anti-kahramanları sapına kadar Amerikalıdır. Kendi yollarında yürürler ve her tür otoritenin dışında saf alırlar. Dahası otoriteye karşı fobiktirler: "3-74 tarihinde korku içimdeki asiyi öldürdü. Bundan pişmanlık duymuyorum, çünkü bu sayede korkudan azad oldum.(...) Korkuyorum: 1) Sivil otoritelerden (Sezar), 2) Tanrı'dan (Valis). Denebilir ki, güçlü olan her şeyden, otoritenin kendisinden korkuyorum."

Romanlarının başkişileri istisnasız bir şekilde sefildirler. Kıt kanaat geçinirler, insanî bir güce ve zekaya sahiptirler, olağanüstü hiçbir yanları yoktur, kendilerini olayın içinde buluverirler. Bir yandan olağandışı olayların labirentinde yollarını bulmaya çalışırken, bir yandan da kendi zaaflarıyla boğuşurlar. Ubik'in başkişisi, kendi dairesinin giriş ücreti olan beş senti ödeyemediği için bir kapı (!) tarafından mahkemeye verilmekle tehdit edilen Joe Chip'tir. PKD, her ne kadar, 60,000 kelime ve zaman sınırı yüzünden romanlarında birçok unsura sadece değinerek geçse de, oraya buraya serpiştirilmiş kara mizah tadı yüksek betimlemelerle dallanıp budaklanan hikayeler anlatır. Ubik'in doruk noktasını, hayatla yeniden doğum arasında sıkışmış bir varlık tarafından kemirilen Joe Chip'in, gözlerden ırak ölebilmek için odasının merdivenlerini tırmanması oluşturur. Sıradan bir bilimkurgu romanında asla rastlanmayacak uzunlukta anlatılan bu sahne şu tür paragraflar içerir:

"Metabolizma bir yanma sürecinden, aktif bir ocaktan ibaret. İşlemeyi kestiği zaman yaşam sona eriyor. Cehennem hakkında yanılıyor olmalılar, diye düşündü. Cehennem soğuk; oradaki her şey soğuk. Beden, ağırlık ve sıcaklık demek; şimdi ise bedenimin ağırlığına yeniliyorum ve sıcaklığım uçup gidiyor. Bu, evrenin kaderi. En azından yalnız değilim."

Zaman kayması, alternatif gerçeklik temaları yerli yerinde durmaktadır, ama '60'lı yıllarda yazdığı romanlarda bu temalar iyice iç içe geçmiş, Eschervari yanılsamalara dönüşmüştür. Ubik'teki zaman kayması, organik, gündelik ve devinen bir zaman kavramıyla yoğrulmuştur. Bugüne dair her şey, geçmişteki ya da gelecekteki olası tüm gerçekliklerdeki her şeyde mevcuttur.

Do Androids Dream of Electric Sheep?'teki (Androidler Elekrikli Koyun Düşler mi?- Türkçeye Bıçak Sırtı olarak çevrildi), android/insan ikiliği ya da rollerin ve dahası kimliklerin ters yüz edildiği kent içindeki kent de aynı başdöndürücü laboratuvar ortamını harekete geçirmek içindir. Bıçak Sırtı'nın açılışı tipik bir PKD açılışıdır. Sefil bir baş karakterin, kötü giden evliliğinin sıradan bir günü: "Rick Deckard'ı, yatağının yanındaki duyarıcının otomatik alarmının pompaladığı tatlı, küçük bir elektrik akımı uyandırdı. Şaşkın bir halde yataktan kalktı. Önceden uyarılmadan kendini uyanık bulmak onu hep şaşırtırdı.. Rengârenk pijamasıyla, dikilmiş gerinirken, yatakta karısı Iran gri, donuk gözlerini aralayıp, söylenerek yeniden kapadı."

Peki bu kadar sıradan karakterler, böylesi başdöndürücü bir dünyanın içinde nasıl olur da ayakta kalır? PKD buna yalın bir yanıt verir: Hayata dair inanç ve Caritas (merhamet)! Bu ikisi PKD karakterlerini, anti de olsa kahraman kılar. Bıçak Sırtı'ndaki android/insan sorusuna verdiği tek yanıt da bundan ibarettir. PKD'nin kendisini de ayakta tutar bu inanç.

'70'li yıllara girildiğinde, beş defa evlenip boşanan, dahası sadece evliyken yazan PKD, otuz küsur roman devirmiştir. Bol kafein, her tür amfetamin, arada sırada halusinojenikler (LSD deneyimlerinden biri A Maze of Death'de (Ölüm Labirenti) aynen anlatılmıştır) ve agorafobisi yüzünden kimi zaman aylarca evden dışarıya adım atmaması, bu üretim hızını açıklamaya yetmez. Son evliliğinin de çökmesiyle birlikte birkaç yıl sürecek sefahat dönemi başlar. PKD, iki yıl hariç, hayatı boyunca Berkeley'de yaşamıştır. Evini ve hayatını Berkeley'nin hippilerine açar. '60'lı yılların uyuşturucu kültürü üzerine ilk kayda değer romanlardan biri sayılan A Scanner Darkly (Karanlık Tarayıcı) bu dönemi anlatır. Gerçi PKD romanlarında '50'lerden beri uyuşturucular ve uyuşturucu kültürü vardır. Her ne kadar, Burroughs gibi profesyonel bir narkotik olmasa da, kendi formülüyle hazırladığı C vitamini dozajlarıyla halusinojenik deneylere girişecek kadar da gözü karadır. Uyuşturucular, PKD romanlarında tıpkı zaman kayması gibi bir laboratuvar malzemesidir. Algıyı ters yüz eden, gerçekliği kıran maddeler... A Scanner Darkly'deki Substance-D de bu tür bir maddedir, ancak bu roman, PKD'nin çevresindeki 'uyuşturucu kurbanlarına' adanmıştır ve romanın merkezinde yanık bir inanç ve merhamet duygusu yatar.

Kendisinin de farkında olduğu gibi giderek, ruh sağlığı yazmaya endekslenir ama eski hızı yoktur artık. A Scanner Darkly'de anlatılan dönem boyunca, neredeyse üç yıl hiçbir şey yazmaz. Psikiyatristlerin kendisine koydukları paranoya teşhisine karşı paranoyak bir tavır alır: "Tamam. Bugüne kadar evrenin bana karşı düşmanca bir tavır içinde olduğuna inanıyordum. Şimdi ise, benim evrenden ne kadar farklı olduğumu ortaya çıkaracağından korkuyorum."

Gerçi artık boğaz tokluğuna kitap üretmek zorunda da değildir. Kitapları satmakta, Hollywood romanlarıyla ilgilenmektedir. Kendi deyimiyle "bu dünyadan ve diğer dünyalardan gelen her şeyden daha fazla korktuğu IRS (vergi dairesi) adamları" bile artık onu çok fazla rahatsız etmemektedir. Ama '3-74' adını verdiği, birkaç ay süren 'vahiy-halüsinasyon' karışımı olaylar dizisi, PKD'nin bundan sonraki hayatının merkezine yerleşir. PKD'ye, Tanrı, Valis (Vast Active Living Intelligence System-Devasa Aktif Yaşayan Bilinç Sistemi) ya da adına ne derseniz deyin, o görünmüştür. Bundan sonra hayatına yoğun bir biçimde mistisizm ve bu olayın ardındaki gerçeği anlama güdüsü hakim olacaktır. Eski fobileri ve paranoyası yerli yerindedir ama artık gerçek dünya ile mistik ve/veya bilimkurgu dünyası iç içe geçmiştir. Nasıl mı? 1969 yılında Yazar ve Editörler Birliğinin, Vietnam Savaşını protesto etmek için vergi ödemeyi reddettiklerini ilan eden bildiriye imza atan ve bildirinin aktif savunuculuğunu üstlenen PKD, 1979 yılında şunları yazar:

"Bu imza kampanyası sadece savaş karşıtı bir eylem değildi, aynı zamanda özgürlüğümü ve kariyerimi tehlikeye sokan bir sivil itaatsizlik eylemiydi. Bunun için cezalandırılmam kaçınılmazdı, tıpkı İsa'nın Kudüs'e girdiği için cezalandırılması gibi..."

3-74'ten sonra yazdığı tüm romanlar da bu minvaldedir. Bilimkurgu klişeleri, mistisizmle yoğrulmuştur. Bunlar aynı zamanda Doppelganger romanlarıdır. Başkişilerin (genellikle Philip K. Dick adını taşır) ikiziyle birlikte kendini ve gerçeği arayışı anlatılır. Bugüne kadar makûl bir seviyede tutarak içinde ve romanlarında taşıdığı Jane, tüm haşmetiyle ortaya çıkar. Son evliliğinin ardından kurduğu tüm ilişkiler de çuvallayınca Jane ile bütünleşir. The Dark-Haired Girl (Siyah Saçlı Kız, tabii ki Jane), Radio Free Albemuth, '78'de yazılan Valis'e hazırlık niteliğindedir. Valis gerçeğin ve Aya Sofya'nın peşine düşen bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile Horselover Fat'in (PKD'nin ikizi) ve dostlarının çılgın maceralarını anlatır. Roman, mistisizm ve felsefe üzerine PKD tarzı yorumlarla yüklüdür. Kitabın sonunda Horselover Fat, Valis'i bulmak üzere Arabistan çöllerine yollanırken, Philip K. Dick, televizyon başına kurulup, Valis'in kedi maması reklamları aracılığıyla gönderdiği şifreleri çözmeye oturur. Valis'i, Divine Invasion (İlahi İstila-Orijinal adıyla Valis Regained) izler. Bu romanlar, aynı anda hem gerçeklikle hem de ilahi olanla bağlarını korumaya çalışan PKD'nin son romanlarıdır. Bu yüzden de birer bilimkurgu ilahi'sidirler (her gerçek ilahi gibi kahkahayı asla ihmal etmez).

PKD, 1982 yılında Blade Runner filminin vizyona girmesinden bir hafta kadar önce ölür. Blade Runner filminin külte dönüşmesinden sonra 40'ı aşkın romanı, 200'ü aşkın öyküsü tekrar tekrar basılır. Postmodernist kuramcıların göz bebeği, Cyberpunk'çıların 'babası' ilan edilir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.