Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-242-0
11x18 cm, 250 s.
BASKISI YOK
BASILACAK
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Philip K. Dick diğer kitapları
Asker Kaçağı, 1991
Gökteki Göz, 1997
Vulcan'ın Çekici, 1998
Alfa Ayının Kabileleri, 2002
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Yüksek Şatodaki Adam
Özgün adı: The Man in the High Castle
Çeviri: Dost Körpe
Yayın Yönetmeni: Bülent Somay
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kapak İllüstrasyonu: Bruce Pennington
Kapak ve İç Baskı Yaylacık Matbaacılık Ltd.
Mücellit Sistem Mücellithanesi
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ağustos 1999

Eğer... İkinci Dünya Savaşı'nı Almanlar ve Japonlar kazansaydı... Eğer Almanlar ve Japonlar, biri batıdan diğeri doğudan ABD'yi işgal etselerdi. Ortaya çıkan, Nazi vahşetinin ve muhafazakâr Japon imparatorluğu şiddetinin hüküm sürdüğü bir kâbus mu olurdu, yoksa bugünküne çok benzeyen, içinde yaşayan, seven, para kazanmaya çalışan, acı çeken insanların yaşadığı bir dünya mı?

Dick bize böyle bir dünyayı "işgalci" bir Japonun gözünden anlatıyor...

Bay Tagomi, "Bayım, size bir armağan vermek istiyorum," dedi.

"Anlayamadım?" dedi Baynes.

"Olumlu yaklaşımızını teşvik etmek için." Bay Tagomi pardösüsünün cebinden küçük bir kutu çıkardı. "Amerika'da bulunabilecek en hoş sanat ürünlerinin arasından seçildi." Kutuyu uzattı.

"Şey," dedi Baynes. "Teşekkürler." Kutuyu kabul etti.

"Bu ölmekte oln eski B.D. kültürünün en otantik eseri, geçmişte kalan görkemli havasını taşıyan nadide, korunmuş bir eser," dedi Bay Tagomi.

Bay Baynes kutuyu açtı. İçinde, siyah, kabarık bir kadifenin üstünde bir Miki Fare saati duruyordu."

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 7-12

Bay Childan bir haftadır endişeyle postanın yolunu gözlüyordu. Ama Rocky Dağları Devletleri'nden beklediği değerli kargo hâlâ gelmemişti. Cuma sabahı dükkânını açarken yerde, kapıdaki dar ve uzun posta açıklığının önünde yalnızca mektupların durduğunu görünce, müşterim çok kızacak, diye düşündü.

Kendisine duvardaki beş sentlik makineden hazır çay koyduktan sonra eline bir süpürge aldı ve ortalığı süpürmeye başladı; kısa süre sonra Amerikan El Sanatları Şti.'nin girişi, yeni başlayan gün için temizlenmiş, dükkân bozuk para dolu kasasıyla, içinde kadife çiçeklerinin durduğu saksısıyla ve arka planda müzik çalan radyosuyla pırıl pırıl olmuştu. Dışarıda, işadamları ofislerine bir an önce varmak için Montgomery Sokağı boyunca kaldırımda aceleyle yürüyorlardı. Uzaktan bir teleferik geçip gitti; Childan durup onu hazla seyretti. Uzun, renkli ipek giysilerin içindeki kadınlar... Onları da seyretti. Sonra telefon çaldı. Telefonu açmak için dönüp içeri girdi.

"Evet," dedi tanıdık bir ses, o "Alo?" dedikten sonra. Childan'ın içi karardı. "Ben Bay Tagomi. İç Savaş nefer toplama afişim geldi mi bayım? Lütfen anımsayın; geçen hafta söz vermiştiniz." Nezaketi zorlayan, görgü kurallarının sınırında gezinen, huysuz, sert bir ses. "Size bu koşulla bir depozit bırakmamış mıydım bayım, Bay Childan? Bu bir armağan olacak, anlıyorsunuz ya. Bunu açıklamıştım. Bir müşterime."

"Söz vermiş olduğum parçayı bulmak için," diye söze başladı Childan, "giderlerini kendi cebimden karşıladığım yoğun araştırmalar, ki sizin de takdir edeceğiniz gibi parça bu bölgenin dışından geleceğinden..."

Ama Tagomi sözünü kesti: "Yani gelmedi."

"Hayır efendim, Bay Tagomi."

Buz gibi bir sessizlik.

"Daha fazla bekleyemem," dedi Tagomi.

"Elbette efendim." Childan somurtkan bakışlarla vitrinin ardına, önce ılık ve güneşli güne, sonra da San Francisco'nun ofis binalarına baktı.

"Yerine başka bir şey alacağım o halde. Bir öneriniz var mı, Bay Childan?" Tagomi ismini özellikle yanlış vurgulamıştı; Childan'ın kulaklarını alev alev yakan, görgü kuralları çerçevesindeki bir hakaret. Haddi bildirildi; konumlarının korkunç küçük düşürücülüğü. Robert Childan'ın emelleri, korkuları ve ona işkence eden şeyler ayaklanıp kendilerini sergilediler, onu batağa sapladılar ve dilinin tutulmasına yol açtılar. Kekeledi, ahizeyi tutan eli terledi. Dükkânda kadife çiçeklerinin hafif kokusu vardı; müzik çalmayı sürdürüyordu, ama o kendisini uzaklardaki bir denize düşmekteymiş gibi hissediyordu.

"Şey..." diye mırıldanmayı başardı. "Tereyağı kabı. 1900' lerde imal edilmiş dondurma makinesi." Zihni düşünmeyi reddediyordu. Tam da unutmaya başlamışken; tam da kendini kandırmak üzereyken. Otuz sekiz yaşındaydı ve savaştan öncesini, o eski zamanları anımsayabiliyordu. Franklin D. Roosevelt'i ve Dünya'nın En Güzel Ülkesi'ni; geçmişteki o daha iyi dünyayı. "İşyerinize çeşitli cazip parçalar getirebilir miyim?" diye geveledi.

Saat iki için bir randevu kararlaştırdılar. Ahizeyi yerine bırakırken dükkânı kapatması gerektiğini biliyordu. Seçme şansım yok. Böyle müşterilerin memnun kalmalarını sağlamalıyım; işlerin iyi gitmesi onlara bağlı.

Titreyerek ayakta dururken, birilerinin –bir çiftin– dükkâna girdiğini gördü. Genç bir adam ve bir kız; ikisinin de eli yüzü düzgündü, kılıkları kıyafetleri de yerindeydi. İdeal. Kendisini sakinleştirdi ve gülümseyerek, profesyonelce, rahatça onlara doğru ilerledi. Tezgâhta sergilenenleri incelemek için iki büklüm olmuş, hoş bir kül tablasını ellerine almışlardı. Evliler, diye tahminde bulundu Childan. Sarmal Sisler Şehri'nde, Skyline'daki, Belmont'a tepeden bakan yeni, hususi apartmanlarda yaşıyorlar.

"Merhaba," dedi ve kendisini daha iyi hissetti. Ona, hiçbir üstünlük belirtisi sergilemeden, yalnızca sevecenlikle gülümsediler. Sergilediği parçalar –gerçekten de türlerinin Batı Yakası'ndaki en iyileriydi– karşısında biraz hayrete düşmüşlerdi; bunu gördü ve minnet duydu. Anlıyorlardı.

"Bunlar gerçekten kusursuz parçalar bayım," dedi genç adam.

Childan hemen eğilerek selam verdi.

Yalnızca insani bir bağın değil, sattığı sanat eserlerinden aldıkları ortak hazzın, paylaştıkları zevklerin ve tatminlerin de sıcaklığıyla yüklü olan gözlerini ondan hiç ayırmıyorlardı; onların belki satın bile almadan yalnızca bakmaları, incelemeleri, ellerinde tutmaları için böyle eserleri dükkânında bulundurmasından dolayı kendisine teşekkür ediyorlardı. Evet, diye düşündü, nasıl bir dükkânda olduklarını biliyorlar; bunlar turistler için yapılmış ıvır zıvırlar değil; önlerinde üzerinde MUİR KORULUĞU, MARİN İLÇESİ, A.P.D. yazan kızıl serviden süs yaprakları ya da tuhaf işaretler ya da genç kız yüzükleri ya da Köprü manzaralı kartpostallar yok. Özellikle kızın gözleri iri, koyu. Böyle bir kıza, diye düşündü Childan, âşık olmam işten bile değil. O zaman ne trajik olurdu yaşamım; sanki şimdi yeterince kötü değilmiş gibi. Son moda kesimli siyah saçlar, cilalı tırnaklar, el yapımı uzun, sallanan pirinç küpeleri takmak için delinmiş kulaklar.

"Küpeleriniz," diye mırıldandı. "Buradan satın almış olabilir misiniz?"

"Hayır," dedi kız "Japonya'dan aldım."

Childan başını salladı. Çağdaş Amerikan sanatına yer yoktu burada; yalnızca geçmiş temsil edilebilirdi bu dükkânda, onunki gibi bir köstebek yuvasında. "Buraya uzun süreliğine mi geldiniz?" diye sordu. "San Francisco'muza?"

"Burada belirsiz bir süre boyunca görev yapacağım," dedi adam. "Geri Kalmış Bölgeler Soruşturma ve Planlama Komisyonu'nun Yaşam Standartları Bölümü'nde." Duyduğu gurur yüzünden okunuyordu. Asker değildi. Market Sokağı'nda gezinip duran, müstehcen gösterilere, seks filmlerine, silah galerilerine; girişlerinde buruşuk parmaklarıyla göğüs uçlarını tutan ve şehvet dolu yan bakışlar fırlatan orta yaşlı sarışınların fotoğraflarının asılı durduğu ucuz gece kulüplerine aval aval bakan, açgözlülük yüklü köylü suratlarına sahip, sakız çiğneyen o kaba erlerden biri değildi. Son bombanın düşmesinden önce bile San Francisco'nun düz kısmının neredeyse tamamına harabelerden fırlamış, teneke ve kartondan yapılmış o sarsak, derme çatma gecekonduları inşa etmiş olan o pis ve gürültücü, cazcı ayaktakımından biri değildi. Hayır – bu adam elit tabakaya aitti. Pasifik Yakası'ndaki Ana Ticari Temsilcilik'te yüksek mevkili bir memur olan Bay Tagomi'den bile kültürlü ve eğitimliydi. Tagomi yaşlıydı. Tavırları Savaş Kabinesi günlerinden kalmaydı.

"Amerikan etnik sanat eserlerini birine armağan etmek için mi satın almayı düşünüyorsunuz?" diye sordu Childan. "Veya belki de burada kalacağınız yeni bir apartman dairesi içindir?" Eğer ikincisi içinse... Kalp atışları hızlandı.

"Oldukça yerinde bir tahmin," dedi kız. "Dekorasyon yapmaya başladık. Biraz kararsızız. Bizi bilgilendirebilir misiniz?"

"Evet, dairenize gelebilirim," dedi Childan. "Çantalar dolusu eser getirebilir ve size, zevkinize göre, çeşitli dallarda önerilerde bulunabilirim. Dükkânımın spesiyalitesi budur." İçinde kabaran umudu gizlemek için gözlerini indirdi. İşin ucunda binlerce dolar olabilirdi. "Elime yeni bir İngiliz masası geliyor, mermer, tüm çivileri de tahtadan yapılma, metalden değil. Güzelliği ve değeri tüm ölçülerin ötesinde. Ve 1812 Savaşı'ndan kalma bir ayna. Ve ayrıca bir yerel sanat örneği: bir grup sebze-boyalı, keçi tüyünden yapılma halı."

"Ben şahsen," dedi adam, "kent sanatını yeğliyorum."

"Evet," dedi Childan hevesle. "Bakın efendim. W.P.A. postane döneminden kalma bir duvar resmi var, orijinal, mukavva üstüne yapılmış, dört kısımlı, Horace Greeley'nin portresi. Paha biçilmez bir koleksiyon parçası."

"Ah!" dedi adam, koyu gözleri parlayarak.

"Ve likör dolabına dönüştürülmüş, 1920 yapımı bir Victoria dolabı."

"Ah!"

"Ve şunu dinleyin efendim: Jean Harlow'un çerçevelenmiş, imzalı fotoğrafı."

Adamın gözleri fal taşı gibi açıldı.

"Sipariş vermek ister misiniz?" diye sordu Childan, uygun psikolojik anı seçerek. Ceketinin iç cebinden dolmakalemini ve not defterini çıkardı. "Bayım, hanımefendi, isimlerinizi ve adresinizi alayım."

Daha sonra, çift, dükkânından sağa sola baka baka çıkarken Childan elleri arkasında sokağı seyretti. Neşe. Tüm iş günleri böyle olsaydı... Ama bu işten, dükkânının başarısından öte bir şeydi. Genç bir Japon çiftini sosyal olarak, kendisini bir Amerikalı ya da en iyi olasılıkla sanat eserleri satan bir tüccar olarak değil, bir insan olarak kabullenecekleri bir düzeyde tanıma fırsatıydı. Evet, yeni neslin savaştan önceki günleri, hatta savaşı anımsamayan bu genç insanları – dünyanın umuduydu onlar. Mekân farklılıkları onlar için önemsizdi.

Sona erecek, diye düşündü Childan. Bir gün. Mekân farklılığı kavramı. Yönetilen ve yönetenler değil, yalnızca insanlar olacak.

Ama yine de kendisini onların kapısını çalarken hayal edince korkudan titriyordu. Notlarını gözden geçirdi. Kasoura'lar. İçeri alınınca çay ikramıyla karşılaşacaktı şüphesiz. Gerektiği gibi davranabilecek miydi? Her anın gerektirdiği eylemi ve lafı bilebilecek miydi? Yoksa üzücü bir pot kırarak kendisini küçük mü düşürecekti?

Kızın adı Betty idi. Suratında ne derin bir anlayış vardı, diye düşündü. Şefkatli, cana yakın gözler. Dükkânda geçirdiği o kısacık zamanda bile kendisinin umutlarını ve yenilgilerini görmüştü mutlaka.

Umutları – ansızın başının döndüğünü hissetti. Sahip olduğu, intiharın ya da çılgınlığın sınırlarında gezinen bu emeller de neydi böyle? Ama Japonlar'la Amerikalılar'ın birbirleriyle ilişkiye girdikleri bilinen bir şeydi, her ne kadar bu genellikle Japon erkekleriyle Amerikalı kızlar arasında olsa da. Bu... Kafasındaki fikir karşısında ürktü. Üstüne üstlük Betty evliydi. Zihnini istemsiz düşüncelerin töreninden çekip kurtardı ve kendisini sabah postasıyla gelen mektupları açmaya verdi.

Ellerinin hâlâ titremekte olduğunu fark etti. Ve sonra Bay Tagomi'yle ikide randevusu olduğunu anımsadı; bunun üzerine ellerinin titremesi geçti ve huzursuzluğu kararlılığa dönüştü. Kabul edilir bir şey bulmalıyım, dedi kendi kendine. Nereden? Nasıl? Ne? Bir telefon konuşması. Kaynaklar. İş becerisi. Üstü kumaştan yapılma, tepeden tırnağa elden geçirilmiş, 1929 model bir Ford (siyah) bul. Bu müşteriyi bir daha asla kaybetmezsin. Alabama'daki bir barakada keşfedilmiş kırık dökük, nane renginde, üç motorlu, orijinal posta uçağı vs. Bay B. Bill'in mumyalanmış başını bul, uzun beyaz saçlarını da; heyecan verici bir Amerikan ürünü. İsmimi tüm Pasifik' teki uzman çevrelere duyuracağım, Yurt Adaları'ndakilere de.

İlham almak için esrarlı bir sigara yaktı; Tebessümler Diyarı, kusursuz bir marka.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ogan Güner, “Androidler elektrikli koyun düşler mi?”, Virgül, Sayı 30-32, Ekim 1997

Philip K. Dick (onun âdetini benimseyerek kısaca PKD diyelim), uzun kariyerinin özellikle son yıllarında birçok yazar ve eleştirmenin onu 20. yüzyılın büyük Amerikan yazarları arasına yerleştiren övgülerine mazhar olmasına rağmen, sonuna kadar bir bilimkurgu yazarı olarak kaldı. Birçok iyi bilimkurgu yazarı gibi, bir "tür" yazarından daha fazlası olduğunu kanıtlamak hoşuna gitmiyor değildi, ama bilimkurgunun bir 'makus talih' olmadığını da anlamıştı. Bu bir çelişki gibi görünebilir, ama PKD'den bahsetmek temelde çelişkiden bahsetmek demek zaten.

1940'larda ve 1950'lerde ABD'de bir tür yazarı olmak, aynı zamanda bir meslek sahibi olmak demektir. Tür yazını, yazarlarını dört bir yandan kuşatır ve boğaz tokluğuna çalıştırır. Yazarlar, bir yandan hızlı üretmek zorundadır, diğer yandan yazdıklarını okurlarına (tür yazınının okuyucuları istisnalar barındırmakla beraber, sıradan, ne istediğini bilen ve şaşırmak istemeyen 'tüketicilerdir') beğendirmek durumundadır. Dolayısıyla o türün klişelerine zincirlenmişlerdir. Tüm bunları yaparken de tür yayıncılığının getirdiği formatları aşmamak durumundadırlar. Bilimkurguda da aynı kısıtlamalar geçerlidir ve kitaplarını yayınlatmak isteyen her bilimkurgu yazarı bu yasalar karşısında ödün vermek zorundadır. Kısacası tür yazını, klasik anlamdaki edebiyatın özgür yaratım iddialarından, dolayısıyla konforundan men edilmiştir. Bütün bunlar, yüksek emelleri olan bilimkurgu yazarlarının itiraf etmek istemedikleri gerçeklerdir. PKD'nin ise gönlü rahattır. Kullandığı formülleri açıkça ilan eder. Her romanına, 60.000 kelime sınırıyla başlar ve kolay kolay bu sınırı aşmaz. Kahramanlarının soyadları genellikle iki hecelidir ve romanının ikinci ya da üçüncü bölümünde ortaya çıkarlar, v.s. v.s...

Öte yandan PKD'nin hayat hikayesi birçok bilimkurgu yazarının hayat hikayesinin aksine, kitaplarına ayrı bir lezzet katar. 1989 yılında A Life of Philip K. Dick (Lawrence Sutin) adıyla yayınlanan biyografi baştan sona bir bilimkurgu romanı gibi de okunabilir. Bu biyografiyi okuduktan sonra, PKD'nin Valis ile doruğuna ulaşan son dönem 'bilimkurgu' romanlarının da tamamen otobiyografik (!) olduğunu görürsünüz. Onun için, PKD'nin yazdıklarıyla hayatını paralel olarak anlatmak en iyisi. Kendisi de bunun farkındadır zaten: "Tanrım, hayatım tıpkı romanlarımın ve öykülerimin izlekleri gibi... Bir PKD kitabının kahramanıyım ben!"

Zanaatkârımızın kısa ve monoton hikâyesi doğumundan altı ay sonra başlar. İkiz kardeşi Jane beslenme yetersizliğinden ölür. İleride bu olay, PKD'nin hayata ve gerçekliğe bakışının bir metaforu olarak sürekli karşımıza çıkacaktır (şu anda Jane'le yan yana yatıyorlar). Sıradan bir Amerikalı çocuk olarak, bilimkurguya, şiire, klasik müziğe ve psikiyatristlere düşkündür. Ufak tefek birçok sorun için doktor doktor dolaşır ve 12 yaşından itibaren doktorlara rutin olarak uğrar. '40'ların sonunda sessizce bilimkurgu yazarı olmaya karar verir. Hayatında, başka bir şey olmasına yol açacak konjonktür de mevcut değildir zaten. Eline bir de büyük bir plak şirketinde prodüktör olma şansı geçmiştir, o bilimkurguyu seçmiştir. '76 yılında, Radio Free Albemuth romanında, bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile yirmi beş yıl önce prodüktörlüğü seçmiş hali, Nicholas Brady'nin hikayesini kendisi anlatır.

Roman yazarı olmadan önce hemen her bilimkurgu yazarı gibi öykücü olur. Hem de iki senede yetmiş öykü üretecek kadar verimli bir öykü yazarı. Bundan sonra da öykü yazmayı hiç bırakmaz. Öykü onun fikir geliştirme alanıdır. Türbülanslı beyninden çıkma fikirler öykülerinde kristalleşir. Roman tarzını ise, bu kristallerden de kuşku duyacak dünyalar yaratmak için saklar.

İlk kayda değer romanı The World Jones Made'i (Jones'ların Yarattığı Dünya) yazdığında ardında altı önemsiz roman vardır. Öykücü olarak ise bilimkurgu dünyasında kendini kabul ettirmiştir bile. Romanlarının da nihayet dikkat çekmesi üzerine uzun yazarlık ve evlilik maratonu başlar. Neredeyse on beş yıl sürecek, yılda dört romana kadar varan bir tempoya girer. Romanlarının sadece giriş bölümünü planlayarak ve çevresindeki insanlardan roman karakterleri yaratarak, kendini zaman kayması, alternatif gerçeklik gibi iki temel temanın ortasına atar. Bilimkurguda daha baştan safını seçmiş, Isaac Asimov'la doruğuna ulaşan tarzın karşısında yerini almıştır. Asimov gibiler, bugünün teknolojik evreninden bakıldığında gerçekleşmesi muhtemel 'alet edavatlar' arasında geçen 'iyinin kötü karşısındaki zaferinin' sıradan öykülerini anlatırken, Van Vogt'u örnek edinen PKD gibileri, bilimkurguyu bir 'laboratuvar' ortamı olarak kurarlar. Bu romanlarda, bir fikri deneyebilmek için gereken her teknoloji mübahtır. Bütün bilimkurgu klişelerini kullanmasına rağmen PKD romanlarının ve öykülerinin merkezinde karakterler yer alır. Kendi çevresindeki insanlardan devşirildikleri için olsa gerek, bu karakterler, bir yandan bilimkurguya has sıradışı olaylar yaşarken, bir yandan da gündelik hayatlarını devam ettirirler. Gökteki Göz'de, "Bütün olası dünyalarda Pazartesileri aynıydı" der. PKD alamet-i farikası taşıyan, izleği altüst edici fikirler gündelik hayatın içinde birden zuhur eder ama gündelik hayata son vermezler. Fredric Jameson'un Postmodernizm kitabında uzun uzun analiz ettiği, yine zaman kayması ve alternatif gerçeklik etrafında dönen Time Out Of Joint'de (Çığrından Çıkmış Zaman) '50'lerin Amerikasına ait tüm gündelik yaşamın klişeleri bulunur. Başkişinin, nasıl olup da kendisinden başka herkesin Marlyn Monroe adlı bir film yıldızını tanıdığını merak etmesiyle birlikte, gündelik yaşam yavaş yavaş çöker, verilen gerçekliğin çok dışında bir gerçeklik su yüzüne çıkar. Bilimkurguya ait trükler sadece ortamı alabora etmez, karakterlerin kimliğini de alt üst eder ya da belirsizliğe çeker.

1962'de yazılan The Man in the High Castle (Yüksek Kuledeki Adam), PKD'nin bir üst basamağa geçişinin ilk örneğidir. Romanda, İkinci Dünya Savaşı'nın Almanya ve Japonya tarafından kazanıldığı, ABD'nin sömürge olarak paylaşıldığı bir dünya vardır. Ancak bu sefer bir gerçekliğin yerine bir başka gerçeklik değil, döngüsel bir gerçeklik konmuştur. Alman ve Japon kültürünün altında ezilen, aşağılık kompleksiyle boğuşan Amerikalı karakterler vardır. Ama bu dünya da statik olmaktan çok uzaktır. ABD'nin savaşı kazandığı bir zamanda geçen bir yeraltı romanı ve onun Yüksek Kulede Yaşayan yazarının gerçekliği, sürekli olarak diğer gerçekliği tehdit eder. Sonunda, roman boyunca pratik bir İncil görevi gören Çin fal kitabı I Ching-Değişimler Kitabı'nın (Türkçede de popüler versiyonları yayınlanmıştı), bu yasadışı kitabın kaynağı olduğu ortaya çıkar. PKD'nin sözünü ettiği, I Ching gibi anlık ihtimallere dayalı bir gerçekliktir. PKD'nin de tıpkı yüksek kuledeki adam gibi, bu romanı I Ching kullanarak yazmış olması döngüyü kusursuzlaştırır.

Önceleri kendi kendini anlama ve tanı koyma amacıyla başlayan psikoloji ilgisi giderek hayatının ve romanlarının merkezine yerleşir. Bir yandan artarda öykü ve romanlar yazarken, bir yandan da artarda evlenmeye, onlarca fobisiyle ve gitgide artan paranoyasıyla boğuşur. Hiçbir sevgilisinde Jane'i bulamaz. Jane ancak siyah saçlı, büyük gözlü, ince bir kadın olarak romanlarında ortaya çıkar. Eşlerinden birisi onun 'zincirleme monogamiden yana olduğundan' yakınırken, o kendi bedeninde yaşayan Jane'i de işin içine katarak, 'ben lezbiyenim' der. Kısa zamanda kendi kendine reçete yazıp tedavi edecek kadar iyi bir psikiyatrist olur. Ama kendiyle dalga geçecek kadar da ayakları yere basmaktadır. Bu dönemde öykü ve romanın yanı sıra arada sırada makaleler de yazar. 'Şizofreni ve I Ching' adlı makalesinde şöyle der:

"Eğer tamamen şizofrenikseniz, I Ching'i her şey için, ne zaman banyo yapmanız gerektiğini, kedinize ne zaman tunalı mama vermenin uygun olduğunu sormak için kullanın. Yok eğer kısmi şizofrenikseniz, sadece önemli durumlarda, Büyük Sorular için kullanın onu: 'Onunla evleneyim mi, günah içinde yaşamaya mı devam edeyim?' gibi..."

PKD, McCarthy dönemini de kendine has bir tarzda hiçbir bilimkurgu piyasası yazarının cesaret edemediği kadar erken konu edindi. Gökteki Göz, McCarthy döneminin bir parodisidir aynı zamanda. Komünist avcısı bir polis müfettişinin gizli komünist çıkmasıyla sekiz karakter onun zihnindeki komünist dünyaya düşer. O dönemde entelektüel her insan gibi PKD'nin kapısı da FBI tarafından rutin olarak çalınmıştı. Ama roman karakterleri asla angaje olamayacak kadar bireyci ve kuşkucudur. Bu anlamda romanların anti-kahramanları sapına kadar Amerikalıdır. Kendi yollarında yürürler ve her tür otoritenin dışında saf alırlar. Dahası otoriteye karşı fobiktirler: "3-74 tarihinde korku içimdeki asiyi öldürdü. Bundan pişmanlık duymuyorum, çünkü bu sayede korkudan azad oldum.(...) Korkuyorum: 1) Sivil otoritelerden (Sezar), 2) Tanrı'dan (Valis). Denebilir ki, güçlü olan her şeyden, otoritenin kendisinden korkuyorum."

Romanlarının başkişileri istisnasız bir şekilde sefildirler. Kıt kanaat geçinirler, insanî bir güce ve zekaya sahiptirler, olağanüstü hiçbir yanları yoktur, kendilerini olayın içinde buluverirler. Bir yandan olağandışı olayların labirentinde yollarını bulmaya çalışırken, bir yandan da kendi zaaflarıyla boğuşurlar. Ubik'in başkişisi, kendi dairesinin giriş ücreti olan beş senti ödeyemediği için bir kapı (!) tarafından mahkemeye verilmekle tehdit edilen Joe Chip'tir. PKD, her ne kadar, 60,000 kelime ve zaman sınırı yüzünden romanlarında birçok unsura sadece değinerek geçse de, oraya buraya serpiştirilmiş kara mizah tadı yüksek betimlemelerle dallanıp budaklanan hikayeler anlatır. Ubik'in doruk noktasını, hayatla yeniden doğum arasında sıkışmış bir varlık tarafından kemirilen Joe Chip'in, gözlerden ırak ölebilmek için odasının merdivenlerini tırmanması oluşturur. Sıradan bir bilimkurgu romanında asla rastlanmayacak uzunlukta anlatılan bu sahne şu tür paragraflar içerir:

"Metabolizma bir yanma sürecinden, aktif bir ocaktan ibaret. İşlemeyi kestiği zaman yaşam sona eriyor. Cehennem hakkında yanılıyor olmalılar, diye düşündü. Cehennem soğuk; oradaki her şey soğuk. Beden, ağırlık ve sıcaklık demek; şimdi ise bedenimin ağırlığına yeniliyorum ve sıcaklığım uçup gidiyor. Bu, evrenin kaderi. En azından yalnız değilim."

Zaman kayması, alternatif gerçeklik temaları yerli yerinde durmaktadır, ama '60'lı yıllarda yazdığı romanlarda bu temalar iyice iç içe geçmiş, Eschervari yanılsamalara dönüşmüştür. Ubik'teki zaman kayması, organik, gündelik ve devinen bir zaman kavramıyla yoğrulmuştur. Bugüne dair her şey, geçmişteki ya da gelecekteki olası tüm gerçekliklerdeki her şeyde mevcuttur.

Do Androids Dream of Electric Sheep?'teki (Androidler Elekrikli Koyun Düşler mi?- Türkçeye Bıçak Sırtı olarak çevrildi), android/insan ikiliği ya da rollerin ve dahası kimliklerin ters yüz edildiği kent içindeki kent de aynı başdöndürücü laboratuvar ortamını harekete geçirmek içindir. Bıçak Sırtı'nın açılışı tipik bir PKD açılışıdır. Sefil bir baş karakterin, kötü giden evliliğinin sıradan bir günü: "Rick Deckard'ı, yatağının yanındaki duyarıcının otomatik alarmının pompaladığı tatlı, küçük bir elektrik akımı uyandırdı. Şaşkın bir halde yataktan kalktı. Önceden uyarılmadan kendini uyanık bulmak onu hep şaşırtırdı.. Rengârenk pijamasıyla, dikilmiş gerinirken, yatakta karısı Iran gri, donuk gözlerini aralayıp, söylenerek yeniden kapadı."

Peki bu kadar sıradan karakterler, böylesi başdöndürücü bir dünyanın içinde nasıl olur da ayakta kalır? PKD buna yalın bir yanıt verir: Hayata dair inanç ve Caritas (merhamet)! Bu ikisi PKD karakterlerini, anti de olsa kahraman kılar. Bıçak Sırtı'ndaki android/insan sorusuna verdiği tek yanıt da bundan ibarettir. PKD'nin kendisini de ayakta tutar bu inanç.

'70'li yıllara girildiğinde, beş defa evlenip boşanan, dahası sadece evliyken yazan PKD, otuz küsur roman devirmiştir. Bol kafein, her tür amfetamin, arada sırada halusinojenikler (LSD deneyimlerinden biri A Maze of Death'de (Ölüm Labirenti) aynen anlatılmıştır) ve agorafobisi yüzünden kimi zaman aylarca evden dışarıya adım atmaması, bu üretim hızını açıklamaya yetmez. Son evliliğinin de çökmesiyle birlikte birkaç yıl sürecek sefahat dönemi başlar. PKD, iki yıl hariç, hayatı boyunca Berkeley'de yaşamıştır. Evini ve hayatını Berkeley'nin hippilerine açar. '60'lı yılların uyuşturucu kültürü üzerine ilk kayda değer romanlardan biri sayılan A Scanner Darkly (Karanlık Tarayıcı) bu dönemi anlatır. Gerçi PKD romanlarında '50'lerden beri uyuşturucular ve uyuşturucu kültürü vardır. Her ne kadar, Burroughs gibi profesyonel bir narkotik olmasa da, kendi formülüyle hazırladığı C vitamini dozajlarıyla halusinojenik deneylere girişecek kadar da gözü karadır. Uyuşturucular, PKD romanlarında tıpkı zaman kayması gibi bir laboratuvar malzemesidir. Algıyı ters yüz eden, gerçekliği kıran maddeler... A Scanner Darkly'deki Substance-D de bu tür bir maddedir, ancak bu roman, PKD'nin çevresindeki 'uyuşturucu kurbanlarına' adanmıştır ve romanın merkezinde yanık bir inanç ve merhamet duygusu yatar.

Kendisinin de farkında olduğu gibi giderek, ruh sağlığı yazmaya endekslenir ama eski hızı yoktur artık. A Scanner Darkly'de anlatılan dönem boyunca, neredeyse üç yıl hiçbir şey yazmaz. Psikiyatristlerin kendisine koydukları paranoya teşhisine karşı paranoyak bir tavır alır: "Tamam. Bugüne kadar evrenin bana karşı düşmanca bir tavır içinde olduğuna inanıyordum. Şimdi ise, benim evrenden ne kadar farklı olduğumu ortaya çıkaracağından korkuyorum."

Gerçi artık boğaz tokluğuna kitap üretmek zorunda da değildir. Kitapları satmakta, Hollywood romanlarıyla ilgilenmektedir. Kendi deyimiyle "bu dünyadan ve diğer dünyalardan gelen her şeyden daha fazla korktuğu IRS (vergi dairesi) adamları" bile artık onu çok fazla rahatsız etmemektedir. Ama '3-74' adını verdiği, birkaç ay süren 'vahiy-halüsinasyon' karışımı olaylar dizisi, PKD'nin bundan sonraki hayatının merkezine yerleşir. PKD'ye, Tanrı, Valis (Vast Active Living Intelligence System-Devasa Aktif Yaşayan Bilinç Sistemi) ya da adına ne derseniz deyin, o görünmüştür. Bundan sonra hayatına yoğun bir biçimde mistisizm ve bu olayın ardındaki gerçeği anlama güdüsü hakim olacaktır. Eski fobileri ve paranoyası yerli yerindedir ama artık gerçek dünya ile mistik ve/veya bilimkurgu dünyası iç içe geçmiştir. Nasıl mı? 1969 yılında Yazar ve Editörler Birliğinin, Vietnam Savaşını protesto etmek için vergi ödemeyi reddettiklerini ilan eden bildiriye imza atan ve bildirinin aktif savunuculuğunu üstlenen PKD, 1979 yılında şunları yazar:

"Bu imza kampanyası sadece savaş karşıtı bir eylem değildi, aynı zamanda özgürlüğümü ve kariyerimi tehlikeye sokan bir sivil itaatsizlik eylemiydi. Bunun için cezalandırılmam kaçınılmazdı, tıpkı İsa'nın Kudüs'e girdiği için cezalandırılması gibi..."

3-74'ten sonra yazdığı tüm romanlar da bu minvaldedir. Bilimkurgu klişeleri, mistisizmle yoğrulmuştur. Bunlar aynı zamanda Doppelganger romanlarıdır. Başkişilerin (genellikle Philip K. Dick adını taşır) ikiziyle birlikte kendini ve gerçeği arayışı anlatılır. Bugüne kadar makûl bir seviyede tutarak içinde ve romanlarında taşıdığı Jane, tüm haşmetiyle ortaya çıkar. Son evliliğinin ardından kurduğu tüm ilişkiler de çuvallayınca Jane ile bütünleşir. The Dark-Haired Girl (Siyah Saçlı Kız, tabii ki Jane), Radio Free Albemuth, '78'de yazılan Valis'e hazırlık niteliğindedir. Valis gerçeğin ve Aya Sofya'nın peşine düşen bilimkurgu yazarı Philip K. Dick ile Horselover Fat'in (PKD'nin ikizi) ve dostlarının çılgın maceralarını anlatır. Roman, mistisizm ve felsefe üzerine PKD tarzı yorumlarla yüklüdür. Kitabın sonunda Horselover Fat, Valis'i bulmak üzere Arabistan çöllerine yollanırken, Philip K. Dick, televizyon başına kurulup, Valis'in kedi maması reklamları aracılığıyla gönderdiği şifreleri çözmeye oturur. Valis'i, Divine Invasion (İlahi İstila-Orijinal adıyla Valis Regained) izler. Bu romanlar, aynı anda hem gerçeklikle hem de ilahi olanla bağlarını korumaya çalışan PKD'nin son romanlarıdır. Bu yüzden de birer bilimkurgu ilahi'sidirler (her gerçek ilahi gibi kahkahayı asla ihmal etmez).

PKD, 1982 yılında Blade Runner filminin vizyona girmesinden bir hafta kadar önce ölür. Blade Runner filminin külte dönüşmesinden sonra 40'ı aşkın romanı, 200'ü aşkın öyküsü tekrar tekrar basılır. Postmodernist kuramcıların göz bebeği, Cyberpunk'çıların 'babası' ilan edilir.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.