Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-176-8
13x19.5 cm, 216 s.
Liste fiyatı: 15,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Daniel Pennac diğer kitapları
Daniel Pennac, 4 Kitap Takım,
Gulyabaniler Cenneti, 1997
Silahlı Peri, 1999
Küçük Yazı Satıcısı, 2000
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Roman Gibi
Kitaplara ve Okumaya Dair
Çeviri: Mustafa Kandemir
Yayına Hazırlayan: İ. Kaya Şahin
Yayın Yönetmeni: Müge Gürsoy Sökmen
Kapak Resmi: Gustave Dore
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 1998
3. Basım: Ocak 2014

Daniel Pennac, Metis Edebiyat'ta da çok eğlenceli romanlarına yer verdiğimiz, okumayı bir keyif, bir zevk olarak gören bir romancı... Hem iyi bir edebiyatçı hem de kendini geniş kitlelere okutabiliyor. Roman Gibi böyle bir yazarın okuma ile ilgili görüşlerini bir araya getiriyor. Okurken sizi de gülümsetecek. Çünkü ya size karşı yapılmış yanlışları, ya da sizin çocuklarınıza karşı yapmakta olduğunuz yanlışları göreceksiniz. Ama illa "yanlışlar" görecek değilsiniz. Zaten Pennac'ın bir kitap okurunun hakları bildirgesi var:

1) Okumama hakkı.

2) Sayfa atlama hakkı.

3) Bir kitabı bitirmeme hakkı.

4) Tekrar okuma hakkı.

5) Canının istediğini okuma hakkı.

6) "Bovarizm" hakkı.

7) Canının istediği yerde okuma hakkı.

8) Çöplenme hakkı.

9) Yüksek sesle okuma hakkı.

10) Susma hakkı.

OKUMA PARÇASI

Başlangıç bölümleri, s. 11-13

1

Okumak fiilinin emir kipine tahammülü yoktur. Başka fiillerle de paylaşır bu nefretini: "Sevmek" fiili..."Hayal etmek" fiili...

Yine de deneyebiliriz tabii. Haydi: "Beni sev!" "Hayal et!" "Oku!" "Oku! Okusana diyorum, sana okumanı emrediyorum!"

– Odana çık ve oku!

Netice?

Hiçlik.

Kitabının üzerine başını dayayıp uyudu. Pencere birden, imrenilecek bir şeye doğru açılıyormuş gibi göründü ona. İşte oradan uçup gitti. Kitaplardan kaçmak için. Ama, dikkatli bir uykudur bu: Önündeki kitap açık duruyor. Odasının kapısını aralasaydık, onu masasında oturmuş, uslu uslu kitabını okurken bulacaktık. Parmaklarımızın ucuna basa basa çıksak bile, hafif uykusunun içinde bizim geldiğimizi duyacaktı.

– Hoşuna gitti mi bakalım?

Bize hayır demeyecekti, işlenebilecek suçların en büyüğü olurdu bu. Kitap kutsaldır, nasıl olur da okumayı sevmeyiz? Hayır, bize tasvirlerin fazla uzun olduğunu söyleyecektir.

İçimiz rahat, televizyonumuzun başına döneceğiz. Belki de, tasvirlerin gereğinden fazla uzun oldukları düşüncesi, biz ve bizim gibi olan ötekiler arasında heyecanlı bir münakaşaya sebep olacak...

– Tasvirleri fazla uzun buluyor. Onu anlamak lazım, görsel-işitsel çağdayız, tabii ki 19. yüzyıl romancıları her şeyi tasvir etmek durumundaydılar...

– Sayfaların yarısını atlamayı gerektirecek bir bahane olamaz bu!

...

Kendimizi boşuna yormayalım, tekrar uyudu.

2

Eğer geçerli kuralın okumayı engellemek olduğu bir nesil, bir dönem, bir çevre, bir aileden geliyorsak, okumaya karşı duyulan bu nefret daha da şaşılacak bir şeydir bizim için.

– Şu okumayı bırak dedik, gözünün nuruna yazık!

– Onun yerine dışarıya çıksana, bak ne güzel bir hava var.

– Söndür şu ışığı! Vakit çok geç!

Evet, kitap okumak için hava hep fazla güzeldi ve geceler fazla karanlıktı.

Görülüyor ki, okumak ya da okumamak, fiil emir kipinde çekilmişti bile. Geçmişte de böyleydi. Öyle ki, okumak düzene karşı bir eylemdi o zaman. Romanın keşfine aileye itaatsızlığın keyfi de katılıyordu. Çifte sevinç! Ah o battaniyeler altında elektrikli cep fenerinin ışığında geceden çalınan okuma saatleri! Gecenin o saatlerinde, Anna Karenina'nın arabasının atları ne kadar da hızlı koşarlardı Vronski'ye doğru! Birbirlerini seviyorlardı, ne kadar güzel, ama okumanın yasaklanmasına rağmen sevmeleri daha da güzeldi. Anne babaya rağmen seviyorlardı birbirlerini, bitirilecek matematik ödevine rağmen, verilecek "edebiyat kompozisyonuna" rağmen, düzeltilecek odaya rağmen; sofraya oturmak yerine birbirlerini seviyorlardı, tatlı masaya gelmeden önce seviyorlardı, top oynamaya ve mantar toplamaya tercih ediyorlardı birbirlerini... Birbirlerini seçmişler ve her şeye tercih etmişlerdi... Aman Tanrım ne güzel aşk bu!

Ve ne kadar kısaydı bu roman.

3

Doğrusu, ona okumayı ödev olarak zorla kabul ettirme düşüncesi başta aklımıza gelmemişti. Önce onun alacağı zevki düşündük. Doğumunun ilk yıllarında ona merhametle yaklaştık. Bu yeni hayata karşı duyduğumuz mutlak hayranlık bize dahiyane bir fikir verdi. Onun için, birer masalcı olduk. Dile ilk açıldığı andan itibaren ona masallar anlattık. Üstelik önceden böyle bir yeteneğimiz olduğunu bilmiyorduk. Sevinci bize ilham veriyor, mutluluğu güç katıyordu. Onun için kahramanları çoğalttık, bölümleri birbirine bağladık, çeşitli tuzaklar uydurduk... İhtiyar Tolkien'in çocuklarına yaptığı gibi, ona bir dünya icat ettik. Gündüzün ve gecenin sınırında, onun romancısı olduk.

Bu yeteneği gösterememiş, kelimeleri zar zor bulup çıkararak, özel isimlerin başını gözünü yararak, bölümleri birbirine karıştırarak, bir öykünün başını diğerinin sonuyla buluşturarak başkalarının masallarını anlatmış olsak bile zararı yok... Hatta, hiçbir şey anlatmayıp sadece yüksek sesle okumakla yetinmiş bile olsak onun kendi romancısıydık, yatağa girdiğinde üzerini gecenin örtüleriyle örtüp ona düşlerin pijamalarını giydiren, onun biricik masalcısıydık. Dahası, Kitap'ın kendisiydik.

Pek az şeyle mukayese edilebilecek olan o yakınlığı bir hatırlayın.

Korkutmaktan ne kadar da hoşlanırdık, kucağımıza koşmasının verdiği katıksız mutluluk için! Ve ne kadar da istekliydi korkutulmaya! Daha o zamandan uyanıktı, fakat yine de ödü patlardı. Hasılı, gerçek bir okuyucuydu. Böyle bir çift oluşturmuştuk o sıralar: Okuyucu olarak o, ne kadar da muzipti! Kitap olarak biz, ne de güzel bir suç ortağıydık!

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Erkan Kıraç, "Ey Pedagoglar: Dikkat Pennac", Cumhuriyet Kitap Eki, 25 Haziran 1998

Kitapçılara çok sık giden biriyim. Özellikle İmge Kitabevi'ne. Yine oradayım. Raflara bakıp dostlarla selamlaşıyorum ki gözüme eski bir dost ilişti. Bir elinde romanı diğerinde kılıcı, koltukta oturuyor ve yanında asırların sevgilisi Dulcinea del Tobossa ellerini birleştirip yine yardım istiyor. O ne hoş kapak resmidir öyle. Evet, geçmiş zamanların en büyük savaşçısından bahsediyorum. Don Kişot'umuzdan. O ne hoş insandır, okumayanlara... (1)

Kapağın en üstüne yazarın adı (Daniel Pennac: Bu yazara ve yazdıklarına dikkat!) oturtulmuş, altında ise kitabımızın adı: Roman Gibi (2). Kitabın arka kapağında şöyle bir başlık: ''Kitap Okurunun Hakları'' ve size her okurun bilinçli ya da bilinçsiz tabu haline getirdiği ''kitap''ın kutsallığın yok edip ''okur''un özgürlüğünü ilan eden 10 Emir.

1) Okumama hakkı

2) Sayfa atlama hakkı

3) Bir kitabı bitirmeme hakkı

4) Tekrar okuma hakkı

5) Canının istediğini okuma hakkı

6) ''Bovarizm'' hakkı

7) Canının istediği yerde okuma hakkı

8) Çöplenme hakkı

9) Yüksek sesle okuma hakkı

10) Susma hakkı

Artık, kitabın içine dalabiliriz. İlk sayfada bizim Pennac kimdir, ne işler yapmış bu bildirilir. Kitabın 7. sayfasına dikkat, nazikane bir rica ile duruyoruz. ''Bu sayfaların pedagojik işkence malzemesi olarak kullanılmaması rica olunur.'' Sütten ağzı yanana Pennac yoğurdu üfleyerek yiyiyor. Uyanık usta Pennac, söylediklerinin farklı bir amaçla kulanılmaması için baştan ''üflüyor''. Yine 15. sayfada ''Ne sağlam pedagoglarmışız, pedagojik kaygılar taşımadığımız zamanlar!'' derken dilinin yandığı belli olmuyor mu?

Kitabımız dört ana bölümden oluşuyor: ''Simyacının Doğuşu, Okumak Gerek (Dogma), Okuma Ödevi Vermek, El Âlem Ne Okur (Ya da Okurun Zaman Aşımına Uğramayan Hakları)"

Pennac sana sesleniyor: Ey okur!

''Sadece, bir kitabın, onun bizlere sunacağı şeyin ne olduğunu unutmuştuk. Mesela, bir romanın her şeyden önce bir öykü anlattığını unutmuştuk. Bir romanın bir roman gibi okunması gerektiğini, öncelikle öyküye susamışlığımızın giderilmesi gerektiğini bilmiyorduk.'' (s. 90)

Evet ''okur'' Pennac'ın dediği gibi ''okuma''dan karşılık bekleme. Sadece oku. Okumak bedelsiz bir eylemdir, aşk gibi. Okuduğunun karşılığını vermen gerekmiyor. Senin de ezelden verilmiş hakların var: 10 Emir. Belki, çağımızda ''Papağan'' geçer akçe ama ''hindi'' de var bu alemde bil!

Pennac size sesleniyor: Ey Pedagoglar!

''Yalnız, bir 'pedagoglar', aceleci tefecileriz. 'Bilgi'yi elinde tutan kişiler olarak, karşılık beklemeden vermeyiz. Geri ödenmesi lazımdır. Hem de çabuk! Yoksa kendi kendimizden şüpheleniriz.'' (s. 35)

Ey pedagog, kendinden şüphe etmemek için çekil aradan, yapacağın en iyi iş bedelsiz okumak ve yalnız ''Merak zorlanmaz, uyandırılır'' ilkesini unutma. 51. metin, sayfa 98, aradan çekiliyorum.

Pennac: sana da sesleniyor: Ey okul! (3)

''Okul zevkin öğretildiği yer olamaz, çünkü öyle olması önemli ölçüde bedelsizlik ister. Okul, gayret isteyen zorunlu bir bilgi imalathanesidir.'' (s. 60)

''Canlı varlıkların ayırıcı vasfı, ikinci dereceden bir denklem görünümünde de olsa hayatı sevdirmektir, fakat anlılık okulların programına hiçbir zaman konulmamıştır... Okumak okulda öğretilir. Okumayı sevmek... (s. 61)

Okurun Yeniden Doğuşu: 10 Emir

Büyük kurtarıcı Penac'ın bu 10 Emir'i bize özgür okurun manifestosunu verir: İstediğimiz zaman, istediğimiz yerde, istediğimiz yerden, istediğimiz kadar çöplenebiliriz. Artık büyük romanların özetleri, kısaltılmış metinler ve büyüklerin arkasına sığınan yazarlar yok. Yöntem, aracıları yok ederek okuyucunun kendi kendini yetiştirmesini ve çöplenme özgürlüğüne kavuşmasını öngörüyor. Evet insan bilgiyi/metni seçtiği sürece özgürdür. İletişim araçlarıyla oluşturulmuş bir ''ben'' ne kadar benimdir. O sadece ileticinin ''ben''idir. Ne ''birey''i, siz sadece her şeyde kullanılabilecek potansiyel ''bir''siniz, ''-ey''i meyi yok. Kimliğimiz, okuduklarımız, duyduklarınız ve gördüklerinizin oluşturduklarıdır. Bunları başkaları oluşturuyorsa siz ''kim''sizin. Sadece bir zamir, yani birbiriniz yerine birileri tarafından kullanılabilen ''renksizlik'', ''farksızlık...''

Büyücü Pennac'tan Masallar

Pennac, masal anlattığımız zamanlardan söz eder, kitabın kendisi olduğumuz zamanlardan. Çocuklarımız için ayırdığımız 15 dakikacık mutluluktan söz eder. O mutluluk anları, çocukların okumayı öğrenmeleriyle -zevkle- başkalarına devredilir. Herkes yorgundur: Çağımız yorgunluk, bıkkınlık çağıdır. Artık, yaşamlarında çocukları için ayıracak 15 dakikacıkları bile yoktur.

Çocuklarımız ''çocuk olma'' özgürlüklerinin alındığı bir dünyada yaşamak zorundadır. İletişim araçlarının yardımıyla ''çocukluk'' yeterince yaşanmadan çok çabuk bitiriliyor. Çocuklarımız bu hızlı iletişim çağında TV karşısında yapayalnızdır ve birileri çocuklarımızı eğitmeye /yabancılaştırmaya başlar. Bir gün bakarız ki onlar, bizim çocuklarımız değil; TV'nin, bilgisayarın, radyonun çocuklarıdır. Sonuç, gözden, kulaktan yol bulunur beyne ve efasen gerçek olur: Mankurt (4) nesiller...

Nerede o masal anlattığımız/dinlediğimiz ''bedelsiz'' günler. İlk anlatılan masalın dimağımızda bıraktığı tatlı sarhoşluklar... O tatlar ki hiçbir metnin yakalayamadığı tatlar olacaktır. Belki de yıllarca ilk dinlediğimiz (ve defalarca tekrarlattığımız) masalın tadını arayıştır yeni okumalarımız ve bu arayışlar zamanla masalın kendisi olur, yıllarca masal kahramanı olarak yaşar ve hazineyi (?) arar dururuz. İşte bir gün zorda kaldığımızda Büyücü Pennac çıkar karşımıza ve bize sihirli 10 Emir'i vererek devlere (Balzac, Dostoyevski, Cervantes, Tanpınar...) karşı mücadelemizin mutlu sonla bitmesini sağlar. Evet Pennac'ı dinleyip okumaya yeniden başlayalım ve yüksek sesle bedelsiz okuyup bedelsiz susalım.

Not: Illich'sel bir tavırla yazımı bitirip Pennac'ın bu kitabını bize Türkçe söyleyip aradan çekildiği için Mütercim Mustafa Kandemir(5) ve Metis Yayınları'na içten teşekkür edip size Pennac'la başbaşa bir ömür diliyorum.


(Bir öğretmen: Saçı başı, rüzgârdan ve soğuktan karmakarışık olmuş... Sırtı eğik, denizci kabanına sarınmış, ağzında veya elinde piposu...)

''Bize her şeyden konuşurdu, her şeyi okurdu, çünkü kafamızdaki kitapların neler olması gerektiği konusunda hiçbir dayatmada bulunmazdı. Kötü niyetin sıfır derecesiydi. Neysek öyle biliyordu bizi.'' (s. 69)
(Sesli okumada) ''Yazarın niyetini kestirmede, birimaj, açığa vurmada bir telmihi ortaya koymada, sesinin tonunda daha açık bir metin izahı olamazdı... Yanlış yorumu imkânsız kılıyordu.'' (s. 69)

''Okumak fiilinin emir kipine tahammülü yoktur. Başka fiillerle de paylaşır bu nefretini: ''Sevmek'' fiili... ''hayal etmek''... (s. 11)

''Okuma toplumsal zamanın örgütlenmesine bağlı değildir, o aşk gibi, bir varolma tarzıdır. (s. 96)

''...Okumayan herkesi a priori olarak potansiyel bir ''hödük'' veya ''alık'' olarak değerlendiren sebep - sonuç teorisine katılmaktan da kaçınalım.'' (s. 116)

''Sevmek, niyetinde, tercih ettiğimiz şeyleri tercih ettiğimiz birilerine bağışlamaktır.'' (s. 66)

''anne; bir halka, bir kulp, iki küçük baston ve bir düğüm, işte: anne'' (s. 29)

''Bir zamanlar masalcıydık, artık her şeyin hesabını sorar olduk'' (s. 37)

''Sanatın tek akçesi bedelsizlik'' (s. 25)

''Müneccim ve muvakkit ne bilir yalnızlığı, tadana sorun geceler kaç saat!'' (s. 56)

Notlar

(1) Bütün üç noktalanın kapsadığı alan hakkında: Ahmet Turan Alkan, Üç Noktanın Söylediği, Ötüken Neş. İstanbul 1996 (Adı geçen yazı 209. sayfadadır.) Yukarı

(2) Daniel Pennac. Roman Gibi. Metis Yayınları, İstanbul Şubat, 1998, 133. s. (Çev. Mustafa Kandemir) Yukarı

(3) Okul, okulu mu soruyorsun ey okur, onu bana değil İvan İllich'e sor: Ivan Illich, Okulsuz Toplum, Birey ve Toplum Yay. Ankara 1985, (Çev. T. Bedirhan Üstün) Yukarı

(4) Mankurt efsanesi için Cengiz Aytmatov, Gün Olur Asra Bedel. Ötüken Neş. İst 1991, (Efsane metni 150. sayfadadır.) Yukarı

(5) Çeviri bir fetihtir, yalnız dili değil, düşünce ve duyarlılığın girift dünyasını da zenginleştiren bir fetih. İşte yeni bir fatih: Mustafa Kandemir. Yukarı

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, ''Kelimelerin mezar taşını kaldırmak'', Cumhuriyet Kitap Eki, 18 Nisan 2013

Daniel Pennac, öğretmen ve çocuk kitapları yazan biri olarak duruma hep öğrencilerin gözünden baktı. Pek çok pedagogun ve mürebbiyenin aksine çocukların şifrelerini çözmeyi başarmış bir isim Pennac. Roman Gibi, Pennac’ın okuma olayına yoğunlaştığı bir kitap; yazar burada yine çocuklar ve gençlerin yakasından bakıyor olup bitene.

Okumak gerek!

Genç biri için en çok sıkıntı yaratan şey, emir kipiyle herhangi bir işin yaptırılmaya çalışılması herhalde. İnsanın böyle bir anda burnunun dikine gidesi geliyor. Pennac bunu, okumaya uyarlamış ve daha en başta “bu sayfaların pedagojik işkence malzemesi olarak kullanılmaması rica olunur” demiş. Kitap okumazsanız başınıza hiçbir iş gelmez. Zorlamayla olunca, o okuma olmaktan çıkıp bir azaba dönüşür. Pennac’ın baktığı yer işte burası: Kutsallaştırılan her eylem gibi kitap okuma da kutsanınca yamulup gider. “Okumayı bırak” uyarısı da ters etki yaratabilir elbette. Pennac’ın deyişiyle “okumanın düzene karşı koymak” anlamına geldiği zamanlarda “romanın keşfine aileye itaatsizliğin keyfi de katılır.”

Sözcüklerin ve bunlardan yola çıkıp kendi âlemini yaratmanın keyifli bir iş olduğunu söyleyen Pennac’a göre okuma, yalnızlığın ve hatta özgürlüğün keşfini sağlayan bir eylem. Kitaba dalmak aynı zamanda hayal etmek demek, hayal etmek de bir tür yaratma.

“Okumak gerek”, Pennac’a göre edebi bir değer taşımadığı ve artık eskisi gibi okunmadığı için kimseyi ya da hiçbir şeyi suçlamamalı: “Yüzyıl fazla mı görsel? On dokuzuncu yüzyıl fazla mı tasvirci? Peki, neden on sekizinci yüzyıl fazla rasyonel, on yedinci yüzyıl fazla klasik, on altıncı yüzyıl fazla Rönesansçı olmasın? Puşkin fazla Rus ve Sofokles fazla ölü olabilir. Sanki insanla kitap arasındaki ilişkilerin soğuması için yüzyıllara ihtiyaç vardı!”

Pennac, okumanın zevk işi olduğunu söylerken bunun niye kaybolduğunu ucuz yollara girerek araştırmaz. Okuma zevkinin yok oluşunun ancak “yolunu şaşırma” diye adlandırılabileceğini savunur yazar. Okumayı, “ödev” haline getirmek yerine yeniden zevke dönüştürmek, belki o “şaşmayı” tersine döndürebilir.

Bugün okuma neredeyse bir angarya, evet ama zamanımızın getirdiği bir şey bu. Pennac bunun farkında biri olarak deyim yerindeyse kabahatlinin yine kendileri olduğunu savunur: Çuvaldızı kendi kuşağının buluşlarına batırır yani.

Pennac, okumayla ilgili dogmalara kafayı takmış. Okuyan ya da hiç okumayan, bundan utanç duyan, her bulduğunu yutan, sadece klasikleri okuyan, “zamanın en iyi eleştirmen olduğuna inanan”, yeni ne varsa evine dolduranlar, Pennac’a göre “okumanın gereğini” yerine getirirken bu “gereklilik” dogmasını besleyip obezleştirir. Keyif ve zevk ise tu kaka ediliverir: “Peki, öğretmen okumayı buyuracağına ya aniden kendi okuma mutluluğunu paylaşmaya karar verseydi? Okuma mutluluğu? Nasıl bir şey? Gerçekten, çok büyük bir kendine dönüş ister bu soru. Başlamak için dogmaya aykırı düşen şu gerçeğin itirafı lazım: Bizi yetiştiren okumalarımızın çoğunu bir şey için değil, bir şeye karşı yapmışız.”

Okuma zevkini, okuma gerekliliğiyle beraber öldüren başka ne var? Anlamama korkusu ve zaman darlığı. Bunlar birer bahane mi? Bazen güçlü bazen sadece kitabın kapağını açmamak için üretilen bahaneler. Pennac’a göre bir “okuma çizelgesi” oluşturulursa bu ikisinin ekmeğine yağ sürülür. O zaman yapılacak şey “çalınmış vakit” formülünü devreye sokmaktır: Yaşama görevinden okumaya zaman ayırarak bu zevki tatma, okur olmanın keyfini sürme. Böylece okumayla barışılabilir belki: Hiçbir şey beklemeden, ödev olarak görmeden, herhangi bir çözümleme yapmadan yalnızca keyif için satırlarda gezinmek.

Okurun hakkı hukuku

Bir şey, ''yap'' diye önünüze sürüldüğünde ondan kaçarak uzaklaşmak isteyebilirsiniz. Kurallar silsilesi, hakları ezip geçmeye başladığında hayat sıkıcı hale gelir. Pennac, okur haklarını sıralarken merkeze bunu yerleştiriyor, okurun en başta okumama hakkından söz açıyor. Okumaya “ahlaki bir mecburiyet” süsü verilmemesinin gerekliliği bir yana, okumayı sevmemek de bir tercih. Başka bir tercih ve hak, sayfa atlama. Sayfa atlarken kitabı bitirmeme hakkı da saklı tabii. Kitaba ısınamamanın, “bunu okumuştum” hissinin bunda payı büyük.

Kitabı bitirmemek gibi yeniden ve istediğini okumak da bir hak yazara göre. Pennac’ın “Bovarizm” dediği, “duyuların ani ve kesin tatmini” de canının istediği yerde okumak da öbür haklardan. Herhangi bir kitabı çekip çıkarıp okuma, yani çöplenme en ilginç haklardan. Bunu yüksek sesle okuma hakkıyla tamamlamak da mümkün. Elbette en büyük hak, susma hakkı: Hangi kitaba, hangi yazara neden yakınlık duyduğunun ve okuduğundan ne anladığının hesabı sorulmaya kalkışılırsa okurun vereceği en iyi tepki bu hakkını kullanması olabilir.

Pennac’ın okur, kitap ve haklar üzerine yazdıklarının toplamından bir sonuç çıkarmak gerekirse faydacı okuma yerine tadına vararak okuma formülünü sunduğunu görürüz. Belki bunu on birinci hak diye tabelaya yazabiliriz, olamaz mı?

Devamını görmek için bkz.

Onur Koçyiğit, ''Okurluğun dikenli yolları'', Birgün Kitap Eki, 27 Nisan- 10 Mayıs 2013

Modern toplumlarda, okur-yazar olmak önemli bir ölçüttür. En azından sistem ve bileşenlerinin bize “ol” dediği durumlardan birisidir. Mesele, okuma ve yazma pratiğinin “nasıl” şekilleneceği yönünde fikir yürütülen bir tartışma konusu haline geldiğinde, başka birçok problemi de beraberinde getirir. Okuma-yazma pratiği nasıl yapılacaktır? Yöntemleri nelerdir? Yöntem aramak/yaratmak gerekli midir? Okunması gerekenler skalası nasıl yaratılmıştır? Klasikler neden klasiktir?

Türdeş soruları çoğaltmak mümkün. Daniel Pennac, Roman Gibi’de bu sorulara cevap arıyor ve şöyle diyor;

“Okuma zevki kaybolmuşsa bile (devamlı söylendiği gibi, ‘oğlum, kızım, gençler’ okumayı sevmiyorsa), bizden çok uzaklarda kaybolmuş değildir. Olsa olsa yolunu şaşırmıştır. Yine de, hangi yolda aranacağını bilmek gerek, bunun için de modernliğin gençlik üzerindeki etkileriyle alakası olmayan birkaç gerçeği sıralamak gerek. Sadece bizleri ilgilendiren birkaç gerçek. ‘Okumayı sevdiğimizi’ iddia eden ve bu sevgiyi çevremizle paylaştığımızı savunan bizleri.”

Artık Okuyamama Durumu

Günümüz okur yazarının sık sık dile getirdiği ve hayıflandığı “artık oku(ya)mama” durumunun halinden dem vurarak girişiyor bu işe, Pennac. Okumanın bir iletişim yöntemi olmasa da en nihayetinde bir paylaşma konusu olabileceğini söylüyor. Peki, neyin paylaşımını yapıyoruz? Açıkçası bu soru da yukardaki sorular gibi “kesin” cevaplar ile savuşturulacak bir soru değil. Türdeş ya da değil, çok çeşitli cevaplar bulunabilir, verilebilir. Pennac bu soruya çocuklar üzerinden yaklaşıyor.

Bir çocuğun okuma alışkanlığı kazanması, birçok modern toplumda olduğu gibi ülkemizde de “çok önemli” olarak görülür. “İyi bir okur olan çocuk, iyi bir birey olacaktır.” algısı ile hareket ederiz, etmeye zorlanırız. Toplumun “ol” dediklerinden birisidir bu. Yetişkinler olarak çocuğun ne istediği ise hiç umurumuzda değildir. Pennac da kitabın ilk bölümünü bu konuya ayırmış: çocuk bilincinin gereksiz okumalarla ve okuma biçimleriyle şekillendirilmesine.

Çocuk burada metafor olarak da görülebilecek bir anlatım yöntemi. Saf ve temiz olanın kirletilmesi sürecinin okuma üzerinden ilerlemesi bir bakıma “Pennac Yöntemi” olmuş durumda. Gerek otobiyografik romanı Okul Sıkıntısı’nda gerek Teşekkür Ederim kitabında olmak üzere bu yöntemi hep kullandı zaten Pennac ve bütün çabasını buraya yoğunlaştırdı.

Okur Hakları Beyannamesi

Roman Gibi’nin ikinci bölümüyse o meşhur on maddelik “Kitap Okurunun Hakları”ndan oluşuyor:

1)Okumama hakkı.

2) Sayfa atlama hakkı.

3) Bir kitabı bitirmeme hakkı.

4) Tekrar okuma hakkı.

5)Canının istediğini okuma hakkı.

6) “Bovarizm” hakkı.

7) Canının istediğini okuma hakkı.

8) Canının istediği yerde okuma hakkı.

9) Yüksek sesle okuma hakkı.

10) Susma hakkı.

Bu yazıda hepsini işleyemeyeceğim için -kahrolsun karakter sınırlaması, yazılara özgürlük!- birkaçına değinmek istiyorum. Bir kitabı bitirmeme hakkı, benim en yabancı kaldığım “hak” oldu. Pennac’a göre belirli bir yaşa gelmeden okunmaya çalışılan kitaplar oldukça -metninden anlıyoruz ki, Borges, Stendhal, Mann ile anlaşamamış Pennac da- zor okumalar oluyor ve okurun burada kendisini zorlamasına gerek yok, zira okur kitabı yarım bırakınca ona küsmüş sayılmaz. İyi kitaplar yaşlanmaz, diyor Pennac ayrıca; sadece anlamak için biraz daha “olgun” olmak gerekir. Bu konuda kendisine hak veriyorum ancak peki ya okundukça da daha berbatlaşan kitaplar? Sanırım burada “sayfa atlama hakkı” ya da “okumama hakkı” devreye giriyor, yani meselenin bir alt kümesine denk geliyorum.

Bovarizm hakkı da Pennac’ın ilginç açıklamalarını içeriyor. Bilindiği üzere Bovarizm, Gustave Flaubert’in Madam Bovary kitabı ile özdeşleşmiş bir terimdir. Kişinin kendisini okuduğu/izlediği kurgunun ve/veya gerçeğin içinde ya da yerinde olma isteği olarak basitçe tariflenebilen Bovarizm, yine bir hak olarak görülüyor. Okuyucunun okuduklarıyla kendini özdeşleştirmesinin kaçınılmaz olarak tarifliyor ve bu durumun “metinlerden bulaşan bir hastalık” olduğunu söylüyor. Bu türden bir hastalığa nasıl karşı çıkabilir insanevladı? Pennac bu soruyu cevaplamaya odaklanmamış olsa da en azından bunun çok insani olduğunu ve okunan metnin derinliğini önemsemeden, yalnızca okuyucunun buna karar vermesi gerektiğini söylüyor. Buradan yapılacak çıkarım da ancak Pennac ile paralel ilerleyebilir çünkü okurun okuduğu metni yazarından bağımsız değerlendirmesi, özellikle günümüz şartlarında çok zor.

Roman Gibi için, okur olma yolunda iyi bir yol gösterici ve okuma pratiğinin geliştirilmesi açısından da mühim ipuçları veriyor. Belki size ne okuyacağınızı söyleyemez ama en azından nasıl okuyacağınızı anlatabilir. Bugün, nasıl bir okuma yapılacağını bilmemek, yeni çağın beraberinde getirdiği en büyük hastalıklardan birisi. Pennac sizi iyileştiremeyebilir ama daha uzun yaşamanızı sağlayacaktır, lütfen bana güvenin.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, ''Roman Gibi ya da ‘Kitaplara ve Okumaya Dair’'', Cumhuriyet Kitap Eki, 16 Mayıs 2013

''Kitaplara ve Okumaya Dair'' alt başlığını taşıyan Roman Gibi’de Daniel Pennac okuma alışkanlığının edinilmesinden başlayıp kitap okurunun haklarına varan okuma eylemi hakkında görüş ve deneyimlerini paylaşıyor.

Pennac’ın biyografisinde dünyaca tanınmış bir yazar olmasının yanında eğitimci ve pedagog olduğu da yazılı. 1944 doğumlu, babasının sömürgelerde subay olması nedeniyle küçük yaşta yatılı okula verilmiş. 1970’te Fransızca öğretmeni olarak göreve başlamış. Yatılı okul zamanlarından beri sıkı bir kitap okuru. Kendi çocuklarına, öğrencilerine de kitap okuma alışkanlığını aşılamaya çalışmış. Roman Gibi’de (2. Baskı Mart 2013, çev. Mustafa Kandemir, Metis yay.) okuma alışkanlığının kazandırılması çabasında yaşanan başarıları ve tabii düş kırıklıklarını anlatıyor.

‘’Bu sayfaların pedagojik işkence malzemesi olarak kullanılmaması rica olunur’’ diye başlayan kitapta Pennac deneme ile öykü arası bir anlatım biçimiyle, kısa bölümlerde bir okurun nasıl yaratılacağının yanında bir kitap düşmanına nasıl kolayca dönüşülebileceğini de anlatıyor. Anne babaların çocuklarına okuma alışkanlığı kazandırmak için yaptıkları en önemli yanlışı anlatarak söze giriyor ve “Okumak fiilinin emir kipine tahammülü yoktur” diyor. “Oku!” “Oku! Okusana diyorum, sana okumanı emrediyorum!” “Odana çık ve oku!” gibi emirlerin bir çocuğu okumaktan soğutmak için birebir olduğunu hikâye ediyor. Çocuğumuzu kitap okusun diye odasına yollayıp biz televizyonun karşısına geçiyoruz. Kitap okumak ceza, televizyon seyretmek ödül oluyor. Sonuçta çocuk kitap okumaya çalışırken masanın başında uyuyor.

Pennac en tehlikeli şeyin okumayı bir angarya ya da ceza haline getirmek olduğunun altını çok kalın bir şekilde, birçok örnekte çiziyor. “10 sayfa oku, televizyon seyredersin.”, “Kitabını bitirirsen interneti kullanabilirsin” gibi uygulamaların, özellikle son zamanlarda örneklerine sıkça rastladığımız çocuk kitap okunsun diye televizyonu kapatmanın tersine tepeceğini söylüyor Pennac. Çünkü kitap okumayı ceza televizyonu ya da interneti ödül yapıyorsunuz, diyor. Aksine çocuk kitap okumanın zevkli bir şey olduğunu düşünmeli, hissetmeli.

Büyüklerin bahanesi...

Kitap okumayı engelleyici eylemler yapsak belki de çocuğun kitap okumasını daha kolay sağlayacağız. “Yeter artık okuma! Gözüne yazık” diyen anne-babalarımıza rağmen yorganı çekip fener ışığında kitap okuyanlarımız ne kadar çoktur.

Çocukları kitap okumaktan alıkoyacak birçok şey var gündelik hayatımızda. Televizyon, sinema, internet... Çocuk için okumayı engelleyici unsurlar olarak görülen bu şeylerin büyüklerin kitap okumamasının da başlıca bahanesi olduğunu söylüyor Pennac. Ve soruyor; çocuklarına kitap okuması için baskı yapan büyüklerin kaçı kitap okumaya zaman ayırıyor? Neden hiç kitap okumaya zamanınız yok!

Anne-babalar kitap okumanın kutsal bir iş olduğunu düşünüp çocuklarını okusun diye zorladıkça çocukların okumaktan kaçacağını küçük öykü parçalarıyla örnekliyor Pennac. Bu tür zorlamalar, emirler yerine kitap okumayı zevkli hale getirmek gerektiği düşüncesinde. Kitap okumanın bir ödül ya da hediye haline getirilmesini öneriyor. Birlikte kitap okumanın çocuğu okumayı öğrenmeye en fazla motive eden eylemlerden biri olduğunu söylüyor. Gece uyumadan önce okuduğunuz birkaç sayfalık bir masalın çocukta ne unutulmaz anılar bıraktığını hatırlatıyor. Çocuğumuza birkaç sayfa masal okumanın bile bir süre sonra bize nasıl bir yük gibi geldiğini, bundan kaçmanın yollarını aradığımızı hatırlatıyor. Bizim istemeyerek yaptığımız bir işi çocuğumuz niye yapsın!

Anne-babayı çocuğa kitap okuma külfetinden çocuğun okula gidip okumayı öğrenmesi kurtaracaktır. Okumayı öğrenme sürecinde “Oh, artık kendi okuyor” diye çocuğu yalnız bırakmanın da önemli bir yanlış olduğunu söylüyor Pennac. Okumayı öğrenmek için zorlanan çocuğun kitaplardan çok kolay soğuyabildiğini anlatıyor.

Derslerin, müfredatın bir parçası olarak kitap okumanın da kitap okuma sevgisi aşılayacağına öğrenciyi okumaktan soğuttuğu kanısında. Fransa’da da bizdeki 100 Temel Eser uygulamasına benzer bir biçimde müfredatın bir parçası olarak klasik romanlar okunuyormuş. Pennac, öğrencilerinin hemen hiçbirinin bu kitapları doğru dürüst okumadığını, okuma eyleminin onlara bir işkence gibi geldiğini anlatıyor örnek hikâyelerle. Aksine dersi kaynatmanın bir yolu gibi görünen öğretmenin müfredat dışı bir kitabı okuması, öğrencinin dinlemesi yöntemi ile kitaplara, okumaya ilginin arttığını deneyimlemiş.

Kitap okumayan çocuk edebiyat dersinde başarısız oluyor ve biz soruyoruz; “Edebiyatta başarısız olması sınıfta kalmasına sebep olur mu?” Matematiği iyi ise gerisi önemli değil, diye içimizi rahatlatıyoruz. Çünkü “Niçin kitap okumalı?” sorusuna verdiğimiz cevap “Gerekli olduğundan!” Gerekli olduğunu düşünenlerin artık gerekmediği için hiç kitap okumadıklarını söylüyor Pennac. Çünkü, okul bitmiş, geçinebilecek bir iş bulunmuştur. Artık kitap okumak yerine maç seyredilebilir. Çünkü şimdi kitap okumak gerekmiyordur. Pennac, “Peki, öğretmen okumayı buyuracağına ya aniden kendi okuma mutluluğunu paylaşmaya karar verseydi?” diye soruyor. Kafalarda “okumak gerek” diye bir dogma varken kitap okumak gereklilikten mutluluğa dönüştürülebilir mi?

Okuma?armağan olmalı

Pennac, “Yüksek sesle okuyan insan, kitabın seviyesine çıkarır bizi” teziyle kitap okumayı sevmeyen, hatta nefret eden öğrencilerine okuma sevgisini nasıl aşıladığının öyküsünü anlatıyor. Bebekliğinde masallar dinlemiş, çocukluğunda okuduğu öykülerle düş dünyalarına dalmış, daha sonra “okumak gerek” diyen anne-babalar ve öğretmenlerin büyük katkısı ile okumaktan soğumuş gençlere okuma keyfini nasıl yeniden kazandırdığının öyküsü var “Okuma Ödevi Vermek” başlıklı bölümde. “Mucizevi bir şey olmadı” diyor Pennac. “Okuma zevki çok yakındaydı. (...) Sadece bir kitabın bizlere sunacağı şeyin ne olduğunu unutmuştuk” diyerek öğretmen olarak önemli bir işlevi olmadığını, öğrenciyle kitabın buluşmasında çöpçatanlık yapmakla yetindiğini belirtiyor. “Okumayla barışmanın tek şartı şu; Karşılık olarak hiçbir şey beklememek. Ama hiçbir şey. Kitabın etrafına okuma öncesi edinilmesi gereken bilgilerden bir siper dikmemek. En küçük bir soru bile sormamak. En küçük ödev bile vermemek. Okunan sayfalara tek bir kelime bile eklememek. Değer yargısı yok, kelime açıklaması yok, metin çözümlemesi yok, yaşamöyküleri hakkında bilgi yok...” Okumanın bir armağan olması... Bunu başardığınızda öğrenciler için okumak bir zevk olacaktır, Pennac’a göre.

Pennac her okurun kendine göre bir tarzı olduğunu ve buna asla karışılmaması gerektiğini söylüyor ve kitap okurunun haklarını sıralıyor; 1) Okumama hakkı; 2) Sayfa atlama hakkı; 3) Bir kitabı bitirmeme hakkı; 4) Tekrar okuma hakkı; 5) Canının istediğini okuma hakkı; 6) ‘’Bovarizm’’ hakkı; 7) Canının istediği yerde okuma hakkı; 8) Çöplenme hakkı; 9) Yüksek sesle okuma hakkı; 10) Susma hakkı.

Kitabın adının Roman Gibi olması boşuna değil. Daniel Pennac çok iyi bir anlatıcı. Benim baştan beri bir pedagoji kitabının sıkıcılığında özetlemeye çalıştığım konuları kısa bölümlerde az ve öz söyleyerek akıcı bir dille anlatıyor. Deneme ile öykü arasında bir anlatım bulmuş. Unutulmayacak özlü sözler de söylüyor, hoş anekdotlar da, kendi yaşadıklarından olduğunu düşüneceğiniz öyküler de anlatıyor. “Okuma zevki nasıl kazanılır?”, “Okumayla tekrar nasıl barışılır?” gibi sorunlarınız yoksa bile edebiyat zevki alarak okunan bir kitap Roman Gibi.

Devamını görmek için bkz.

Kaya Tokmakçıoğlu, ''Roman sosyolojisine dair'', Sol Kitap Eki, 8 Mayıs 2013

Bir edebi tür olarak romanın sosyolojisi mümkün müdür? Modernizmin yükselişiyle birlikte politik ekonominin, toplumbilimcilerin ya da herhangi bir başka sosyalbilimcinin edebiyatta böyle bir sorunun yanıtını aramaya vakitlerinin kalmamış olduğundan bahsedebiliriz. Örneğin Marx’ın parçalı notlar halinde derlenen ve kitaplaştırılan edebiyat ve sanat üzerine notlarından hareketle 20. yy.’da Lukacs, Eagleton, Macherey, Jameson vb. düşünürlerin edebiyatın sosyolojisine dair de sistematik bir bakış açısı getirmeye çalıştığından söz edebiliriz. Bu bağlamda edebiyat sosyolojisinin, edebiyatın üretimi, dağıtımı ve alımlanışının toplumsal ve kültürel koşullarını araştıran bir bilim dalı olduğu uzun zamandır kabul gören bir konu. Bununla birlikte çoğu edebiyat kuramı, yazarın yaratım sürecindeki toplumsal koşullarının önemini vurgularken, edebiyat sosyolojisi sınıf, toplumsal cinsiyet ve siyasal eğilim gibi etmenlerle birlikte zamanın ruhunu, yazarın ekonomik ve günümüzde bir meta olarak edebiyatın tüketim koşulları ile birlikte ele alır. Buradaki ikircikli durum edebiyat ve toplum arasında şekillenen alanın özerk mi yoksa belirlenimli mi olduğudur.

20. yy.’ın en önemli Marksist düşünürlerinden olan György Lukács aynı zamanda edebiyat eleştirisi alanında da önemli bir figürdü. Üretiminin erken bir döneminde kaleme aldığı (1920) “Roman Kuramı”, bir edebi tür olarak roman ve edebiyat kuramı üzerine yapılmış ilk sistematik çalışmadır. Kitap, romanın bir biçim olarak tarihini ele alırken aynı zamanda onun kendisini diğer türlerden ayrıştırıcı özelliklerini de inceler. Her ne kadar Lukács daha sonra bu çalışmasındaki düşüncelerini reddetmiş olsa da, yapıtının hatalı düşüncelerle birlikte “romantik bir anti-kapitalizm” taşıdığını ifade eder. “Aşkın yurtsuzluk” vb. özgün kavramlarıyla “Roman Kuramı”, Kant ve Hegel'in felsefeleri ve Schlegel gibi Romantik yazarların düşünceleriyle modern edebiyat kuramları arasındaki en önemli bağlantı halkalarından birini oluşturur. (György Lukács, Roman Kuramı, Metis Yayınları, 2011, 3. basım, çev.: Cem Soydemir)

1957’de yayımlanan akademisyen Ian Watt’ın “Romanın Yükselişi”, çağdaş edebiyatçılar ve akademisyenler tarafından romanın kökenini araştıran çığır açıcı bir metin ve edebi gerçekçilik üzerine önemli bir çalışma olarak görülmektedir. Kitap modern romanın tarih sahnesine girişinin felsefi, ekonomik ve toplumsal koşullarının izini sürerken bunun aynı zamanda neden 18. yy.’ın başlarında İngiltere’de gerçekleştiğinin de yanıtlarını arıyor.

John Locke, Descartes, Spinoza gibi felsefecilerin ve dönemin bilimsel yeniliklerinin kültürün üretiminde de önemli bir rol oynadığının altını çizen Watt, “köhnemiş” klasik idealizmin yerine, yaşamın ve insan davranışının daha faydacı, gerçekçi ve deneysel bir biçimde algılanışını ortaya koyan bir edebiyatın bu dönemde ortaya çıktığını kanıtlarıyla birlikte okura sunuyor. Daniel Defoe, Samuel Richardson ve Henry Fielding gibi özneler arası etkileşimin olduğu bir ortamda yazmış ve gerçekçi, bireysel yaşam deneyimlerini konu eden yazarların yapıtlarını “Romanın Yükselişi”nin inceleme konusu haline getiriyor. Bununla birlikte kamusal alanda okur oranının artmasını da romanın tarih sahnesine çıkışıyla birlikte ele alan yazar, bir işkolu olarak yayıncılığın da bu ikisini nasıl etkilediğini gösteriyor. (Ian Watt, Romanın Yükselişi, Metis Yayınları, 2007, çev.: Ferit Burak Aydar)

Bremen Üniversitesi’nde Fransız edebiyatı ve karşılaştırmalı edebiyat profesörlüğü yapmış olan Peter Bürger’in “Avangard Kuramı” (1974) başlıklı çalışmasının ilgi odağını edebiyat ve sanatın kurumsal bir sosyolojisini ortaya koyma çabası oluşturuyor. Kitap estetik toplumsal ilişkilerin tarihsel bir tipolojisini verirken, bunu üç ana eksende gerçekleştirmeye çalışıyor: Sanat yapıtının işlevi, onun üretim ve alımlanma biçimi. Buradan hareketle Bürger, kutsal, aristokratik ve burjuva biçimlerde olmak üzere üç farklı sanatsal üretim biçimi tanımı geliştiriyor. Modernist sanatın özerk bir toplumsal “kurum” olduğundan hareketle, özerk bir entelektüel sınıfın olanaklarını sorguluyor. Bu bağlamda iki savaş arası dönemin bir ürünü olan “tarihsel avangard”ın modernizme bir başkaldırı gerçekleştirirken, aynı anda bunun nasıl başarısızlığa uğradığının izlerini özellikle edebiyat alanında sürüyor. (Peter Bürger, Avangard Kuramı, İletişim Yayınevi, 2003, çev.: Erol Özbek)

Terry Eagleton’un ilk olarak 1983’te yayımladığı ve kendisinin küresel ölçekte tanınmasına yol açan yapıtı “Edebiyat Kuramı”, 19. yy.’ın Romantikler’inden 20. yy.’ın postmodernistlerine kadarki bir zaman aralığında üretilen edebi metinlerin tarihsel bağlamlarının izini sürüyor. Bu çerçevede Eagleton’un edebiyat eleştirisine yaklaşımının, Marksist gelenek tarafından belirlendiğini belirtmekte fayda var. Bununla birlikte kitap, yapısalcılık, Lacancı çözümleme ve yapıbozum gibi “moda” yaklaşımları da okura tanıtmayı ve eleştirmeyi kendisine görev biliyor. Eagleton her ne kadar 2003’te yayımladığı “Kuramdan Sonra” ile egemen kültürel ve edebi kuramı itham etse de, bu yapıtla birlikte “Edebiyat Kuramı”ndaki düşüncelerinden uzaklaşmış görünüyor. Bununla birlikte son dönem yapıtlarında savunduğu, “kültürel çalışmaların” önemli tartışma başlıklarını gündeme getirip edebiyat eleştirisinin ve sosyolojisinin olanaklarını zenginleştirdiği düşüncesi, Eagleton’un 30 yıl önce kaleme aldığı yapıta bir tür ihanet anlamına geliyor. Buna rağmen “Edebiyat Kuramı”nı ve “Kuramdan Sonra”yı ortak paydada buluşturan görecelilik ve postmodernlerin kurama yaptıkları saldırının eleştirisi yapıtlarını hâlâ önemli kılıyor. (Terry Eagleton, Edebiyat Kuramı, Ayrıntı Yayınları, 2011, 3. basım, çev.: Tuncay Birkan)

Franco Moretti 1995’te yayımlanan, özgün ve disiplinlerarasılığı da gözeten “Modern Epik” başlıklı çalışmasında, Batı’nın edebiyat kültürünün oluşumunda önemli roller oynayan “kutsal metinler”e kaynaklık eden bir üst tür olarak modern epiğin olanaklarını araştırıyor. Faust, Moby Dick, Nibelungen, Ulysses, Çorak Ülke, Niteliksiz Adam ve Yüz Yıllık Yalnızlık gibi farklı türlerde yazılmış yapıtları bağdaştıran bir sınıflandırma öneriyor. Kitap Moretti’nin, modern epiğin estetik alanın ötesine geçen düşüncelerine yer verirken, onun küresel ölçekte nasıl Avrupa-merkezci bir bakışla üretildiğini, tüketildiğini ve bunun nasıl kurumsallaştığını tartışıyor. Bir dünya sistemi olarak edebiyatın ve özellikle romanın siyaset ve biçimsel yenilikler ile nasıl geliştirildiği ve çokseslilik, bilinçlilik akışı, kolaj, ana motif vb. kavramlarla roman kuramının ilişkisi de “Modern Epik”in gündeminde olan konulardan bazılarını oluşturuyor. Goethe’nin Faust yapıtının bir çözümlemesiyle başlayan kitap, büyülü gerçekçiliğin 20. yy.’da nasıl bir bağlama oturduğunu göstererek, epik ve romanın tarihsel rolleri ile daha ilerde romanda kullanılan modernist tekniğin sosyolojisiyle sona eriyor. (Franco Moretti, Modern Epik, Agora Kitaplığı, 2005, çev.: Mehmet Murat Şahin, Nurçin İleri)

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.