Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-797-5
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Flannery O'Connor diğer kitapları
İyi İnsan Bulmak Zor, 2009
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Her Çıkışın Bir İnişi Vardır
Özgün adı: Everything That Rises Must Converge
Çeviri: Nazım Dikbaş, Fatih Özgüven, Tomris Uyar
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Perim İşisağ
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ocak 2011

Flannery O'Connor'dan daha önce yayımladığımız İyi İnsan Bulmak Zor çok sevildi. Şimdi de yazarın ölümünden sonra yayımlanmış ikinci öykü kitabına yer veriyoruz Metis Edebiyat'ta: Her Çıkışın Bir İnişi Vardır'da yine dokuz güzel öykü var. Karakterlerin hepsi insani zaaflardan fazlasıyla nasibini almış saplantılı tipler: Kimi erdemli olmayı, kimi iyilik yaparak başkalarını "kurtarmayı", kimi değişime ve ilerlemeye ayak uydurmayı, bazıları da ırkçılık gibi sosyal sorunları dert edinmiş ya da ölüme kafayı takmış insanlar. O'Connor bu karakterlerin kendilerini içine düşürdükleri durumları tasvir ederken, anlatı kazanına bolca ironi, epeyce gerilim, biraz trajedi, bir çimdik de komedi katıyor. Böylece, evet hayli karanlık, ama okuması keyifli öyküler çıkıyor ortaya.

Sıradan insanların sıradan hayatlarını okuyoruz bu öykülerde. Ne var ki en sıradan hayatlarda geçen en basit olayların bile nasıl fırtınalı varoluşsal deneyimlere yol açtığına şahit oluyoruz. Yaşanan acı aydınlanmalar, aynadaki kendinden memnun suretleri paramparça edebiliyor. Cehennemin insanın içinde pusuda beklediği, insanın kendi cehennemini kendisinin yarattığı görülüyor. Ve anlıyoruz ki, eğer hikâyesi iyi bir yazar tarafından anlatılırsa, hiçbir hayat sıradan değil.

İÇİNDEKİLER
Her Çıkışın Bir İnişi Vardır
Greerleaf
Ormanın Tam İçinden
Kalıcı Ürperti
Yuvanın Nimetleri
Önce Sakatlar Gidecek
Vahiy
Parker’ın Sırtı
Kıyamet Günü
OKUMA PARÇASI

Yuvanın Nimetleri’nden, s. 110-113.

Thomas pencerenin kıyısına çekildi, başını duvarla perde arasındaki boşluğa gizleyip arabanın giriş yoluna yanaşmasını izledi. Annesiyle küçük orospu iniyorlardı. Önce annesi çıktı, ağır, sarsak adımlarla, sonra küçük orospunun uzun, hafif çarpık bacakları göründü, eteğini dizlerinin üstüne çekmişti. Çınıltılı bir kahkahayla, kendisini karşılamak için ok gibi fırlayan, mutluluktan keyifle hoplayıp zıplayan köpeğe koştu. Öfke Thomas'ın iriyarı bedeninde suskun, uğursuz bir yoğunlukla birikti, tıpkı bir araya toplaşan bir kalabalık gibi.

Artık kararını vermek zorundaydı, ya bavulunu toplayıp otele çıkacak ya da burada kalıp evin boşalmasını bekleyecekti.

Nerede bavul bulacağını bilmiyordu, eşya toplamayı sevmezdi. Kitaplarını elinin altında isterdi, yazı makinesi battaldı, elektrikli battaniyeye alışmıştı, lokanta yemeklerini içi kaldırmıyordu. Annesi o gözünü budaktan esirgemeyen yardımseverlik duygusuyla evin huzurunu bozmak üzereydi.

Arka kapı hızla çekildi; kızın kahkahası mutfaktan sofaya, sahanlıktan odasına yükselince elektrik çarpmışa döndü Thomas. Sıçrayıp öfkeyle süzdü ortalığı. O sabah söyledikleri tartışma götürmezdi: "O kızı bir daha bu eve getirirsen, ben gidiyorum. Seçimini yap – ya o ya ben."

Annesi seçimini yapmıştı işte. Boğazına bir kıskaç yapıştı. Otuz beş yıldır hiç... Genzinin yandığını fark etti, ağladı ağlayacaktı. Ama hayır: Annesi seçim falan yapmamıştı. Yalnızca oğlunun elektrikli battaniyeye düşkünlüğüne güveniyordu. Yanıldığını göstermeliydi ona.

Kızın kahkahası bir daha çınladı evde, Thomas'ın yüzü tiksintiyle büzüştü. Kızın geçen geceki hali canlandı gözünde. Odasına dalmıştı düpedüz. İrkilip uyandığında odanın kapısını açık, onu içeride bulmuştu. Sofadan vuran ışık, kendisine doğru dönen yüzü aydınlatmaya yetiyordu. Müzikal komedilerdeki komedyenlerin yüzlerine benziyordu: sipsivri bir çene, elma yanaklar, kurnaz ama boş bakan gözler. Hemen yatağından fırlamış, bir iskemle kaparak dürte dürte sürmüştü onu odasından, yırtıcı bir kaplanı püskürten bir hayvan terbiyecisi tavrıyla. Sofa boyunca sessizce geri geri sürmüştü onu, annesinin oda kapısına geldiğinde durup kapıyı tıklatmıştı. Kız soluğunu tutup konuk odasına kaçmıştı.

Biraz sonra annesi kapıda belirmiş, kaygılı bakışlarla ortalığı süzmüştü. Yüzü geceleri sürdüğü yağlı kremden parlıyordu, başı pembe bigudilerle kaplıydı. Kızın yok olduğu noktaya bakakalmıştı. Thomas püskürteceği bir hayvan daha varmışçasına iskemleyi önüne siper ederek onun karşısına dikilmişti. "Odama girmeye çalıştı," demişti dişlerini sıkarak. "Uyandığımda odama girmeye çalışıyordu." İçeri girip kapıyı arkasından kapamış ve öfkeyle bağırmıştı: "Bu kadarına katlanamam! Bir gün daha katlanamayacağım, haberin olsun!"

Annesi korkusundan yatağına kadar gerilemiş, yatağın kenarına ilişmişti. İriyarı gövdesine oranla her nedense güdük kalmış küçücük bir kafası vardı.

"Sana son kez söylüyorum," demişti Thomas. "Buna bir gün daha katlanamayacağım." Annesinin bütün davranışlarında aynı eğilim belirgindi: (son derece iyi bir niyetle olsa da) erdemi alay konusu yapma, hiç düşünmeden ısrarla peşinden koşarak hem erdemi gülünçleştirme hem de etrafındaki herkesi budala durumuna düşürme eğilimi. "Bir gün bile," diye yinelemişti Thomas.

Annesi abartılı bir şekilde başını sallamıştı, gözü kapıdaydı hâlâ. Thomas iskemleyi onun önüne koyup oturmuştu. Doğuştan özürlü bir çocuğa bir açıklama yaparcasına eğilmişti öne doğru.

"Bu bakımdan da talihsiz zavallı kız," demişti annesi, "öbürleri yetmiyormuş gibi. Çok feci, çok. Bana hastalığının adını söyledi de unuttum, ama kendini engelleyemiyormuş bir türlü. Hastalığı doğuştanmış Thomas." Ardından elini çenesine koyarak, "Ya sende olsaydı o hastalık?" diye eklemişti.

Thomas çaresizlikten boğulacaktı nerdeyse. "Bir türlü anlatamayacak mıyım sana?" demişti hırıltılı bir sesle, "onun elinden bir şey gelmiyorsa senin de gelmez."

Annesinin sokulgan ama hiçbir şeyden etkilenmez görünen gözleri, günbatımı sonrasında uzak ufukların maviliğindeydi. "Nemfilanmış," diye mırıldanmıştı.

"Nemfoman," demişti Thomas sertçe. "Sana böyle cafcaflı laflar öğretmesi, gözünü boyaması gerekmez. Ahlaktan yana sakat biri o. Bu kadarını bilmen yeter. Doğuştan ahlaksız, tıpkı böbreksiz ya da ayaksız doğmuş bir sakat gibi. Ne dediğimi anladın mı?"

"Senin de öyle olabileceğini düşünmekten kendimi alamıyorum," demişti annesi elini çenesinden çekmeden. "Ya sen öyle olsaydın da herkes sana sırt çevirseydi, ben neler hissederdim sence? Böyle pırıl pırıl bir genç değil de nemfilanın teki olsaydın, kendini tutamayıp..."

Thomas dayanılmaz bir nefret duymuştu kendine, gitgide usulca o kıza dönüşüyormuşçasına.

"Peki ne giymişti?" diye sormuştu annesi birden, gözlerini kısarak.

"Hiçbir şey!" diye kükremişti Thomas. "Söyle, onu bu evden atıyor musun atmıyor musun?"

"Onu nasıl sokağa salarım?" demişti annesi. "Daha bu sabah yine canına kıymaktan söz ediyordu."

"Hapishaneye gönder o zaman," demişti Thomas.

"Onun yerinde sen olsaydın seni hapishaneye yollar mıydım Thomas?"

Thomas ayağa kalkmış, iskemleyi kapıp sinirleri daha fazla bozulmadan odadan fırlamıştı.

Thomas annesini seviyordu, mizacının bir parçasıydı bu, ama yine de ara sıra onun kendisine duyduğu sevgiye katlanamadığı anlar oluyordu. Ara sıra bu sevgi içinden çıkılmaz bir budalalığa dönüştüğünde, denetleyemeyeceği birtakım güçlerin, görünmez a- kıntıların varlığını hissediyordu. Annesi hep en basmakalıp düşüncelerden –bana böyle yapmak düşer– yola çıkarak, karşılaştığında asla tanıyamadığı şeytanla gözü kara anlaşmalara girişirdi sonuçta.

Thomas şeytan sözcüğünü yalnızca mecazi anlamda kullanıyordu, ama annesinin başını soktuğu belaları çok iyi açıklıyordu bu mecaz. Zekâsı biraz gelişmiş bir kadın olsa, ona Hıristiyanlığın ilk döneminden örnekler göstererek erdemde aşırılığın kabul görmediğini, ölçülü bir iyiliğin, kötülüğü de ılımlı bir ölçüye indireceğini kanıtlayabilirdi; sözgelimi Aziz Antonius evinde kalıp kız kardeşiyle ilgilenseydi, başı şeytanlarla derde girmezdi.

Thomas ahlakı hor görenlerden değildi, ayrıca erdeme değil karşı çıkmak, onu düzenin temel ilkesi, yaşamı katlanır hale getiren tek öğe olarak değerlendiriyordu. Kendi yaşamı annesinin makul erdemleriyle –evi çekip çevirmedeki hamaratlığı, usta aşçılığıyla– katlanılır hale gelmişti işte. Gelgelelim annesi –şu anda olduğu gibi– erdemlilikte ipin ucunu kaçırdığında Thomas üstüne şeytanlar üşüşmüş gibi hissediyordu; bu şeytanlar kendisinin ya da ihtiyar annesinin uydurduğu düş ürünleri değildi üstelik, basbayağı evde ikâmet ediyorlardı, kendilerine has kişilikleri vardı, görünmeseler de oradaydılar, her an bir çığlık koyverebilir, bir şeyleri tangırdatabilirlerdi.

Kız bir ay önce sahte çek vermekten soluğu eyalet hapishanesinde almış, annesi de gazetede onun resmini görmüştü. Kahvaltı sofrasındalarken resmi uzun uzun inceledikten sonra kahve ibriğinin üstünden ona uzatmıştı. "Düşünebiliyor musun," demişti, "daha on dokuz yaşında, o pis zindana tıkılmış. Hiç de kötü bir kıza benzemiyor zavallı."

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Elif Tanrıyar, “Kişi kendini bilmeli!”, Sabah Kitap Eki, Şubat 2011

Flannery O’Connor, Amerikan Güneyli Gotik tarzı eserleriyle tanınan, keskin bir edebi yeteneğe ve irkiltici bir dile sahip, gerek yaşadığı dönemde gerekse sonrasında eserlerine kayıtsız kalınamamış, sıra dışı bir yazar... 1925’te doğan ve 1964 yılında, yalnızca 39 yaşındayken babası gibi deri vereminden ölen O’Connor, kısa yaşamına çok sayıda öykü ve iki de roman sığdırmış. 1945’te Georgia Eyalet Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Iowa Yazarlık Atölyesi’ne kabul edilen ancak 1951 yılında hastalığına teşhis konulmasının ardından Georgia’daki aile çiftliğine dönen yazar, burada ölümüne dek 13 yıl boyunca eserlerini yazmış. Aynı zamanda koyu bir Katolik de olan O’Connor, tüm bu süre boyunca Katolik teolojisi üzerine kitaplar okuyup, konferanslar vermiş.

Flannery O’Connor’ın diğer öykü kitabı olan İyi İnsan Bulmak Zor da yine geçtiğimiz yıl Metis’ten yayınlanmıştı. O’Connor’ın sadık okuyucularının oradan da hatırlayacağı hafif grotesk karakterler burada da mevcut. Yazarın hayatının büyük bir bölümünü inzivada geçirmesine rağmen, sahip olduğu keskin gözlem gücü ve insanoğlunun ruhunu adeta soyarak altından çıkardıklarını neredeyse acımasız bir gerçekçilikle sunuş biçimi kitapta yer alan dokuz öykünün tümünü de sarıp sarmalıyor, ona karakterini veriyor. Öyküleri Tomris Uyar, Nazım Dikbaş ve Fatih Özgüven’in nefis çevirileriyle okumak ise kuşkusuz kaçırılmaması gereken bir başka keyif!

Yazarın 1964’teki ölümünün ardından 1965’te yayınlanan öykülerde, karakterleri bir yana koyarsak, dönemin öne çıkan ırkçılık gibi gündem konuları ya da modernizmin etkileriyle hızlı bir dönüşüme giren toplum ve yeniden yorumlanan ahlaki değerler gibi faktörler ön plana çıkıyor.

Hemen hemen tüm karakterlerin ortak yazgısı ise (yazarın kendi Katolik inancıyla da sürekli üstünde durduğu iyi Hristiyanlık teması) ister koyu dindar, ister akılcıl-inançsız, isterse de ılımlı inançlı karakterler olsunlar sahip olduklarını sandıkları nezaket, alçakgönüllülük, merhamet, anlayış gibi ahlaki özelliklere, aslında kibir dolu bir körleşmeyle fark edemedikleri, tam tersi davranışları gösteriyor olmaları. Esasen “kişi kendini bilmeli” ilkesinin merkezde olduğu bu öyküler kitabının ismine ilham veren de, zaten benzer bir ilkeyi savunan Bir Fransız filozofu ve Cizvit papazı olan Pierre Teilhard de Chardin’in “kişi kendine karşı dürüst olmalı,” diye başlayan bir pasajının sonunda yer alan “her çıkışın bir inişi vardır,” cümlesi olmuş.

Hepsi insani zaaflardan fazlasıyla nasibini almış saplantılı tiplerin boy gösterdiği öykülerin tümü de gayet sakin bir tonda başlıyor. Gündelik hayatlardan, sıradan insanların öyküleri bunlar... Ancak yazarın ustalığı bu sıradan insanların içindeki kibirli zaafları adeta bir cımbızla tutup çekerek ortaya çıkarmasında yatıyor. Hoş sonunda olacaklara dair ipuçları da veriyor yazar, ama yine de kendinizi o tuhaf, rahatsız edici gerilim duygusuna heyecanla kapılmaktan alamıyorsunuz. Sıradanlığın içindeki gerilim, zaafının peşine körcesine, inatla takılıp giden karakterin büyük bir ivmeyle eyleminin peşinde yükselmesiyle zirve noktasına ulaştıktan sonra, hikayelerin sonundaki, dramatik sonlarla inişe geçiyor. Kendinden emin karakterlerin sona doğru yaşadıkları aydınlanma anları ve bir anda tüm gerçekliklerinin parçalanmasını okurken adeta O’Connor’ın kahkahası geliyor kulağınıza.

Değişime tepkili, geçmişindeki aile zenginliklerine sığınıp kendini hala üstün görmeye çalışan, kendisinden aşağı gördüğü zenci karakterlere bahşiş vermenin yeterli bir merhamet göstergesi olduğuna inanan, günlük çalışma ve aksatılmayan kilise ibadetlerinin iyi insan olmaya yeterli olduğunu düşünen, görünürde nazik ve sevimli yaşlı bir kadın... Ve onun yüzeyselliğinden, geçmişe saplanıp kalmasından, merhametsizliğinden utanç duyan ancak tam da bu noktada körleşip, annesinin hor gördüklerine gösterdiği merhameti kendi annesine göstermeyerek, aslında benzer bir yanlışı işlemeye devam eden oğlu... İşte bu tipik ikili körleşme durumu, bir yandan da çevrelerindeki değişen dünyaya karşı büyük bir panik duyan yaşlı ebeveynlerle, onların çocukları, tüm hikâyelerde farklı kombinasyonlar halinde devam ediyor. Ama asıl olarak, inatla yapılan iyiliğin bile fazlasının zararlı olabileceğinin, önemli olanın kişinin her hareketini mutlak bir bilinç ve kendine karşı dürüstlükle yapması gerektiğinin altını çiziyor yazar.

Ölüme takıntılı, münzevi yaradılışlı, sanatçı ruhlu, yaratıcılık ve inanç sorunlarıyla cebelleşen karakterlerde kuşkusuz yazarın kendi gölgesi dolaşıyor. Hala başka bir dünyada yaşamayı sürdüren, vesveseli, dırdırcı anneler de belki yaşamının sonuna dek birlikte yaşadığı kendi annesinin...

Ancak yalnızca gerilim ve trajedi var sanmayın bu öykülerde. Bolca ironi ve dengeli bir mizah da kusursuz bir lezzet katıyor bütüne. Karakterlerin isimleri üstünde oynadığı oyunlar ise (örneğin kimsesiz çocuklar yurdunda görevli ve aynı zamanda bir baba olan karakterin adı İngilizce çoban anlamına gelen Shepperd’ı çağrıştırtan Sheppard) okuyucuya farklı bir eğlence sunuyor.

Son not: Her Çıkışın Bir İnişi Vardır, asıl ününü Lost dizisinin son bölümlerinden birinde Jacob karakterinin elinde, kitabı okurken görülmesine borçlu. Tabii boşuna bir yerleştirme değil bu. Lost’taki her biri farklı insani zaaflardan mustarip, büyük bir körlük içinde yaşayan, Cennetle Cehennem arasında gidip gelen, ruhani değişimlerden geçip mutlaka şok edici bir son da yaşayan, isimleri farklı çağrışımlarla yüklü karakterler de bir nevi bu kitaptan fırlamış gibiler. En azından aynı tuhaf gerilimli havayı soluyorlar. Hem zaten uçakları da düşmüştü değil mi!

Devamını görmek için bkz.

Behçet Çelik, “Düzeni koruyan, sağduyulu, saygıdeğer ucubeler”, Taraf Kitap Eki, Mart 2011

Kendilerini çevrelerindeki insanlardan üstün görüp, aşağıdakilerin yapıp ettiklerinden, düşünce ve tutumlarından rahatsız olan kibirli öykü kişilerine Flannery O’Connor’ın öykülerinde sıkça rastlarız. Çoğu zaman aşağıda gördükleri bu insanlar için yararlı şeyler yaptıklarına inanır, bencil oldukları halde kendilerini diğerkâm sanırlar. Başkalarına karşı iyilikle dolu olduklarını düşünürken onlara kötülük yaptıklarının farkına ya varmazlar, ya çok geç varırlar. Siyahi Amerikalıların eşit haklar mücadelesinde önemli kazanımlar elde ettikleri, ama henüz tam anlamıyla eşit olmadıkları 1950’lerde kaleme alınan bu öykülerde çoğunlukla siyahları hor gören, toprak sahibi beyaz adam ve kadınların öyküleri anlatılır. Siyahların toplumsal hayattaki yeni yerlerini yadırgayan, bundan rahatsızlık duyan kişilerdir bunlar. Köleliğin sona ermiş olması değildir problem; hatta söylem düzeyinde eşitlik onların da dilindedir, ama siyahlarla her anlamda eşit olmak istemezler. Alttakilerin kendilerine lütfedilen haklarla yetinip şükretmeleri gerekirken, mal mülk edinmeye başlamaları ve bunun sonucunda beyazlarla yakın temas içerisinde olmalarıdır canlarını sıkan. Gündelik hayat ırkçılarıdırlar. Sadece siyahları değil; hadlerini bilmeyip kendileri gibi yaşamaya kalkışan eski çalışanları, yoksulları ve beyaz süprüntüleri de hor görürler.

Vahiy’in kahramanı Bayan Turpin’in toplumsal kesimleri şöyle sınıflandırır zihninde. En altta siyahlar vardır: “Zencilerin çoğu yığının en dibindeydi, [Bayan Turpin’in] zenci versiyonu olanlar değil ama çoğu; onların yanında –üstünde değil, sadece uzağında– beyaz süprüntüler vardı; onların üzerinde ev-sahipleri, onların üzerinde ise ev-ve-arazi sahipleri yer alıyordu, kendisiyle Claud’un da ait olduğu sınıf yani. Onun ve Claud’un üzerinde, çok parası, çok daha büyük evleri ve çok daha geniş arazisi olan insanlar vardı.” Bu kaba sınıflandırmayı altüst eden örnekler (ev-ve-arazi sahibi siyahlar, ya da en yukarıda oldukları halde avamdan olanlar, iyi kana sahipken servetini yitirenler) aklına geldiğinde mesele karmaşıklaşır ve Bayan Turpin’i zorlamaya başlar. Tipik bir O’Connor kahramanı olan Bayan Turpin gibi öbür öykü kişilerinin çoğu da insanları benzer biçimde sınıflandırır, benzer rahatsızlıklar duyarlar.

Vahşi bir ölüm ya da yıkıcı bir ironi

Flannery O’Connor’ın öykülerindeki gerilim çoğu zaman bu kibirli öykü kişilerinin kendileri gibi olmayanlarla temaslarının yakınlaşmasından doğar. Bayan Turpin bir doktor muayenehanesinde beyaz süprüntülerle aynı ortamda olmaktan; Bay Fortune kızının tasvip etmediği bir adamla evlenmesinden; Thomas annesinin ıslahevinden yeni çıkmış Sarah Ham’i eve almasından; Bayan May zamanla kendisi gibi çiftlik sahibi olmaya başlayan yanaşmasının çocuklarından; Julian’ın annesi otobüsteki siyahlardan rahatsızdırlar. Kimi zaman fiziksel bir yakınlaşma söz konusudur, kimi zaman sınıfsal. Yaşam tarzı kıskançlığı duyarlar. Hor gördükleri kesimlerin kendileri gibi yaşamaya başlamasını tehdit olarak algılarlar. (Tanıdık değil mi?) Öte yandan öykü kişilerinin kibirleri sınıfsal ya da ırksal “üstünlüklerinden” kaynaklanmaz her zaman; çok farklı öykü kişilerinin kibirlerinde benzeşen yanlar dikkat çeker. Bir öyküdeki aşırı dindar bir kadının günahkâr olduğunu düşündüğü kocasına karşı aldığı tutumla, başka bir öyküdeki ateist akademisyenin ölmüş annesinin cennete mi gideceğini soran on yaşındaki oğluna yanıt verirkenki tutumu birbirini andırır. Kendi bilgileri, inançları onlara haklılık sağlamaktadır; haklı oldukları için de doğru şeyler yapmaktadırlar.

Joyce Carol Oates, O’Connor’ın bir öyküsünü çözümlerken onun yapıtlarında sıklıkla vahşi bir ölüm ya da yıkıcı bir ironi bulunduğunu belirtir. Gerçekten de sadece başkalarına değil, farkında olmadan kendilerine de zulmetmelerine neden olan kibirleri hiçbir zaman karşılıksız, cezasız kalmaz. Oates’ın da saptadığı gibi belki de tek istisna Yapma Zenci öyküsüdür. Türkçede 2009 sonunda yayımlanan İyi İnsan Bulmak Zor’da yer alan bu öykünün kahramanı Bay Head “o âna dek merhamet görmenin nasıl bir his olduğunu hiç bilmemişti[r], çünkü onu zerrece hak edemeyecek kadar iyi ve kusursuz davranmıştı[r].” O güne kadar kimseye bir kötülük yapmamasının nedeni, tekdüze hayatında bir başkasıyla herhangi bir çatışmaya girmemiş olmasıdır. Torunuyla kasabaya gittiklerinde başlarına gelenler, sonrasında suçluluk duyacağı bir şey yapmasına neden olur. Yaşadığı bu olay kendisiyle yüzleşmesini sağlar ve içindeki “kötü”yle karşılaşır. Bu durum öbür O’Connor kahramanları için de geçerlidir. Söylem düzeyinde iyilikten yanadır hemen hepsi, iyi olmanın erdemlerinden söz ederler, ama ne zaman ki hayat alıştıklarının dışında seyretmeye başlar, kendilerini tehdit altında duyup merhametsizleşirler. Yapay Zenci’de Bay Head’ın kibrini “alev gibi sarıp kül[e]” çevirenin merhamet olduğu belirtilir öykünün sonunda. Tersi de doğrudur: O’Connor’ın öykülerdeki kibri alevlendiren de çoğu kez öykü kahramanlarının merhametsizlikleridir.

‘Saygıdeğer’ ucubeler

Bu öykü kahramanlarının karşısına çoğu kez kendilerini görmelerini sağlayabilecek bir benzerleri çıkar. Kendi bakışlarının, merhametsizliğinin, bencilliğinin benzerini başkasının yüzünde görmek, çoğu kez “kendine yakıştırdığı imgeyi beslediğinin” farkına varmasını sağlamaz öykü kişisine. Üstelik kimi zaman farkına varmak bile yeterli olmaz; geç kalmıştır. Her Çıkışın Bir İnişi Vardır adlı öyküde örneğin, Julian toplumsal yapıdaki değişim ve siyahlara nasıl davranacakları gibi konularda çatıştığı annesindeki kibrin benzerinin kendisinde de bulunduğunu fark ettiğinde artık çok geçtir. Kalıcı Ürperti’deki Asbury ise annesinin kendi üzerindeki etkisini ondan uzakta yaşadığı sırada kavramıştır. “Annesi kendi davranış tarzını ona zorla kabul ettirmeye kalkışmamıştı hiç, mesele bu değildi. Buna asla gerek olmamıştı. Annesinin davranış tarzı Asbury’nin teneffüs ettiği havaya dönüşmüştü adeta.”

Flannery O’Connor’ın teneffüs edilen havaya dönüşerek kanıksanmış davranış biçimlerinin sorunlu hale geldikleri özel anları öyküleştirdiğini söyleyebiliriz. Bu özel anlar öykü kişileri için (çoğu zaman geç kalmış olsalar da) aydınlanma anlarıdır. O ana dek göremedikleri şeyleri görmeye başlarlar, kendileri ya da dünyanın yeni halidir gördükleri. Bu an Greenleaf’te çok çarpıcı biçimde ifade edilir: “Yüzünde, gözleri görmezken kendisine birden görme yetisi verilmiş ama ışığı kör edici bulan birinin ifadesi vardı.” O’Connor’ın öyküleri gücünü sonlarından almaz; o sona giden yolda öykü kişilerinin karakterlerini teneffüs ettikleri havayla birlikte tanırız. Güneyli yazarların yapıtlarından bildiğimiz o sıkıntılı, üzerimize yapışıp kalan “hava” sadece insanlara değil, hayvanlarla bitkilere de sinmiştir. Zamana da... Ağırlaşmış, insanların ruhlarının üzerine çökmüştür. Dayak yediği halde bunu kabullenmeyip “Kimse beni dövemez” diyen dokuz yaşındaki Mary Fortune gibi davranmaktadırlar. Çok şey değişmiştir, ama onlar “değişmedi ki hiçbir şey” demeyi sürdürürler. Havayı ağırlaştıran budur. Hayatın akışına direnmektedirler. Kendilerini “düzeni korumak, sağduyulu olmak ve saygıdeğer davranışlarda bulunmakla yükümlü” hisseden öykü kişileri hayatın akışına direndikçe birer grotesk figüre, ucubeye dönüştüklerinin farkına varmazlar.

Güney Gotiği ve gerçekçilik

Öykülerin çoğundaki trajik, şiddet dolu son nedeniyle O’Connor’ın yapıtları “Güney Gotiği” içerisinde anılır. O’Connor gibi Güney Gotiği’nin içerisinde anılan Carson Mc Cullers ise bu tanımlamanın bütün güneyli yazarlar için kullanılmasını kolaycı bulur. Ona göre güney edebiyatı gerçekçilik üzerinde yeşermiştir, doğaüstü olaylara ya da mistisizme dayanmaz. Bu sözler O’Connor’ın edebiyatı için de geçerlidir. O’Connor’ın gerçekçiliği yüzeydeki, ezberlenmiş, öğrenilmiş gerçekliğin çoğu zaman bir örtüden ibaret olduğunu bize duyuran bir gerçekçiliktir. Örtünün altında neler olduğunu görürüz bu sayede: nasıl insanlara dönüştüğümüzü ya da insanlıktan nasıl çıktığımızı. Bu öykülerin bize hiç eskimemiş ve sanki yanı başımızda yazılmış gibi gelmesi de bundan.

Devamını görmek için bkz.

Murat Özbek, "Köşegenden Gelen Edebiyat: Gotik", Birgün Kitap, 3 Temmuz 2015

Gotik edebiyatın önemli isimlerinden Flannery O’Connor, kendisine yöneltilen “Hikâyelerinizde şiddeti nasıl açıklarsınız?” sorusuna, “Aslında o kadar şiddet yok. …bir bakıma komik, estetik bir yan var.” cevabını verir. Gotik edebiyatın olaylara, karakterlere, olay ve karakterlerin yerleştirildiği mekâna ve daha genel bir ifadeyle edebiyata yaklaşımı bir ters yüz edişle başlar. O’Connor, şiddet için yaptığı açıklamayı İyi İnsan Bulmak Zor öyküsü için dile getirir. Öykü, arabalarıyla yolculuğa çıkan bir ailenin yolculuk bitmeden yaptıkları kazadan sonra hapisten kaçan Ayarsız, Hiram ve Bobby Lee ile karşılaşmalarını ve yardım istedikleri bu “suç”luların aile fertlerini öldürmesini anlatır. Öykünün asıl teması bu karşılaşmanın nasıl gerçekleştiğiyle ilgilidir. Ayarsız, mevcut durumu şöyle anlatır: “İsa her şeyin dengesini bozdu. Esasında O’nun başına gelen işin, benim başıma gelenden pek farkı yoktu, lakin o bir suç işlememişti, benimse suç işlediğimi kanıtlayabiliyorlardı çünkü hakkımda kâğıtlar vardı ellerinde.”

Yeniçağa gotikini vermek

Flannery O’Connor’ın öykülerinde kültürel alana yayılan Gotik unsurlarla karşılaşmak çok zor değil. Karakterlerini başıboş bırakan yazar, okuyucuya öyküyü şekillendirebilmesi için geniş bir alan bırakır. Elbette bu alan, öyle hoyratça kullanılmak için elverişli değildir. Her şeyden önce sözünü ettiğim alan gotike aittir ve bu alanı ele geçirebilmek için bir kırılmaya ihtiyaç vardır. Nitekim düz bir okumanın şiddet dediği olayları Gotik yazar, tüm oluş sürecini hesaba katarak, “komik ve estetik” olarak değerlendirir. Karakterlerin başıboşluğu, bir sabitliğe ve/veya sürekliliğe saplanıp kalma tehlikesine karşı –aşağıdaki örneklerle de netleştirileceği gibi– Flannery O’Connor öykülerinin bir özelliği olarak karşımıza çıkıyor.

Kutsal Ruhun Tapınağı isimli öykü, etrafını kuşatan hücreleri parçalayan bir karaktere sahiptir. Öykünün girişinde bu karakterden çocuk diye söz edilir ve çocuğa dair veriler oldukça sınırlıdır. Öyküde çocuğun annesi ile de karşılaşırız ama onun da nereden geldiğini, öyküye nasıl dâhil olduğunu sunacak bir veri yoktur elimizde. Yukarıda ifade ettiğim gibi yazarın sunduğu geniş alan, hücre parçalayıcı karakterde olduğu gibi belirli boşluklardan oluşur. Bu boşluklar sadece karaktere dair bilgilerle sınırlı değildir. Aynı zamanda karakterin hayal gücüyle birlikte mevcuttur.

Risk alarak savrulan yumruk

Her Çıkışın Bir İnişi Vardır isimli öyküde ise zenci kadın beyaz düzlemdeki sabitliği kırılmaya uğratır. Öykünün karekterlerinden Julian ve annesi toplu taşımada zencilerle karşılaşırlar. Karşılaşmadan önce anne otobüsü süzdükten sonra beyaz sürekliliğin sağladığı memnuniyeti “Biz bizeyiz demek.” şeklinde dile getirir. Ardından otobüse sırasıyla önce iyi giyinimli, elinde evrak çantası olan erkek bir zenci sonra bir çocukla birlikte kadın bir zenci biner. Julian’ın annesi söz konusu çocuk olunca zenci çocukları da sevebileceğini gösterir ve zenci çocukla iletişim kurmaya çalışır. Bunu fark eden zenci anne, çocuğunu yanına çekiştirir ve sağlanmaya çalışılan iletişimi yarılmaya uğratır. Julian ve annesi ile zenci anne ve çocuğu aynı durakta inerler. Julian’ın annesi çantasından pırıl pırıl bir peni çıkarır ve zenci çocuğa seslenip parayı verir. Zenci anne ikinci bir hamleyle siyah yumruğunu Julian’ın annesine indirip “Kimsenin parasını almaz o!” diyerek olay mahallinden uzaklaşır.

Zenci kadının eylemi, Ayarsız’ın kendi “suç”uyla İsa’nın “suç”unu kıyaslaması ve çocuğun hayal gücü, sürekliliği gotik bir yarılmaya uğratır. Gotik olan, sürekliliği yardığı yerin ötesini ve berisini ulaşılmaz kılar. O’Connor öyküleri, özellikle de değerler arasında mekik dokuyan, sefil hayatların iyi olma çabasını ironik bir dille ele alır. Bu öyküler, iyi-kötü, karanlık-aydınlık gibi ikilikler arasında sıkışan, eriyen, gittikçe kaybolan hayatların portresini çizer. Kişi iyiyken kötü olana toslayabiliyor, aydınlık içinde kaybolup karanlıkta kendini bulabiliyor. Pozitif çağrışımı olan değerlerin sabit düzlemine inat, gotik, köşegenden gelmeye devam eder. Köşegenden gelen, evrenselliği ortadan kaldırıp kendi geçiş güzergâhının zeminini oluşturur. Gotikin geçtiği yerde iyi artık iyi değildir ve aynı zamanda kötü de artık kötü değildir.

Flannery O’Connor’ın Goth karakterleri tekinsizdir. Ne yapacakları belli olmaz. Dahası “nankördürler”. Annesinin aksine Julian, zencilerle sohbet etmeye çalışır. Onların da konuşabildiğini çevresindeki beyazlara ispatlamak için çaba sarf eder. Yazar, Julian’ın hissiyatını şöyle aktarır: “Şu zenciyle bir konuşabilseydi, sanat, siyasa ya da çevrelerindekilerin akıl erdiremeyeceği herhangi bir konu üzerine…” Çevresindeki beyazları pişman etmek ister Julian. Zenci kadın da beyazları pişman etmek ister. Fakat burada iki farklı “pişmanlık” söz konusudur. Julian’ın başvurduğu pişmanlık hali bir yanılsamanın ötesine geçmez. Bu hamle hiçbir risk içermez. Dolayısıyla değersizdir. Zaten Julian ile annesi sürekli tartışırlar ve bu tartışmalar kendi konumlarını sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Julian’ın bu tavrı ne ondan bir şey götürür ne ona bir şey katar. Fakat zenci anne risk alabildiği için “nankördür”. O, en başından kendisinden kopup gidecekleri hesaplamıştır ve buna rağmen zenci hamlelerde bulunur. Flannery O’Connor öykülerinin eşsiz oluşunun nedenlerindin biri de budur: Bir eylemin risk içerip içermediği gotikin yeniçağa taşınışı için belirleyici olandır. Beyaz olan, beyaz olmanın sağladığı imtiyazlardan feragat etmeden zencilerin haklılık meselesini gündemine alabilir mi? Beyaz ama iyi değil, beyaz ama zenci olabilir mi? Yarılma, tekinsizlik, ters yüz etmeyle beraber, Gotik edebiyat bu soruları cevaplayabilmiştir.

Devamını görmek için bkz.

Aynur Kulak, "Sıradanlığın çok ötesinde bir akıl: Flannery O’Connor", Kitapeki.com, 9 Mart 2016

“Sevmeyi öğrenmek için önce nefret etmeyi öğrenmek zorundayız.” Kardinal Newman

Koyu Katolik bir ortamda yetişmiş ve o ortamdan bize yazan bir yazar kötülüğü, nefreti, ikircikli korkuyu, düpedüz kini, tekinsizliği ya da karşısındakini de kendisi gibi bilen kötü niyetli, kötü düşünen, her daim şüpheci, şikâyetçi, sevmeyen insanları yazmış olamaz.

Olamaz çünkü; sadece Katolik inancı değil hiçbir din buna izin vermez. Bütün dinlerde sevmek esastır; kötü olmamak, kötüye bulaşmamak, nefret etmemek, kin gütmemek…; inanmak sanıldığı kadar kolay bir şey değildir.

Flannery O’Connor da bunları biliyordu elbet. 1925 yılında Amerika’nın Georgia eyaletinde doğan Flannery koyu Katolikti. Kendisinin de içinde yetiştiği dini öğreti ‘Katolik olmak’ ile ilgili (özelikle de hastalığından dolayı ailesinin yanına döndükten sonra) birçok kitap okudu. Çeşitli üniversitelerde inanç ve edebiyat üzerine konferanslar verdi.

Hem Flannery’i yazmak istiyorum hem de her ikisi de Metis Yayınları’ndan çıkan İyi İnsan Bulmak Zor ve Her Çıkışın Bir İnişi Vardır öykü kitaplarını. Kendisi, yaşantısı ve öyküleri birbirine hemhal olmuş böyle bir yazarın sadece öykücülüğünü, sadece güney gotiği tarzında yazışını, sadece edebiyat ve inanç sarmalını nasıl da ustalıkla kullandığını yazamazsınız. Bazı yazarlar sizi bir bütünü yazmaya zorlar. Hayatın kendisi gibi.

O yüzden bütünden yola çıkarak parçalara gideceğim. Zira Flannery öykü kitaplarının tamamını okumayıp sadece birkaç tanesini okuyorsanız Flannery öykü kitabı okumamış sayılırsınız ya da -tek tek öykülerini ele alırsak- öykünün tamamını; özellikle de sonunu okumadıysanız, öyküyü okumuş sayılmazsınız. Buradan şöyle bir sonuca da varabiliriz: Öykü edebiyatın içinde Roman’ın gerisine düşmüştür hep. Oysa ki Flannery’nin de dediği gibi:

“İyi bir kısa öykü, bir romandan daha az anlam içermemeli, eylemleri romanınkinden daha az bütünlüklü olmamalıdır. Ana tecrübe için zaruri olan hiçbir şey, kısa öykünün dışında bırakılmaz. Bütün eylemlerin saikleri tatmin edici bir biçimde açıklanmalı ve bu sırayla olmak zorunda değilse bile bir başlangıç, orta ve son olmalıdır. Bence birçok insan, kısa olduğu içi, hem de her anlamda kısa olduğunu düşündükleri için kısa öykü yazmaya karar veriyor. Kısa öykünün az şeyin gösterilip çok şeyin ima edildiği tamamlanmanmış bir olay olduğunu, her şeyi ima etmenin onu dışarıda bırakmak olduğunu sanıyor”

İyi İnsan Bulmak Zor da on; Her Çıkışın Bir İnişi Vardır da dokuz öykü var. Her iki kitaptaki on dokuz öyküyü okuyup bitirdiğinizde dimağınızda oluşan buruk, kekremsi, kışkırtıcı lezzeti çoğu romanda bulamazsınız. Flannery karakterlerinin kendine çeken değil, aksine iten davranışları okuyucunun dimağını diri tutan başlıca özellikleri. Her iki öykü kitabını da okuduğunuzda sanki Güney Amerika’da bir şehir (Georgia olabilir burası Tennessee olabilir, Florida ya da Atlanta) bir ev ve bu evde yaşayan insanlar, konular çeşitlense de ana bir konu, diyaloglar ve insanların başına gelenler söz konusuymuş gibi; yani on dokuz bölümden oluşmuş bir roman gibi.

Mesela; “Dünyanın hali berbat, her yer karıştı,” dedi annesi. “Bu duruma gelmesine nasıl izin verdik, aklım ermiyor.” Her Çıkışın Bir İnişi Vardır isimli öyküden.

Julian’ın annesi olarak tanıdığımız bu karakter bu sözleri sanki, Düşmanla Gecikmiş Bir Karşılaşma öyküsündeki General Sash’a söylüyormuş gibi. Fakat General Sash annenin söylediklerine cevap vermeksizin torunun mezuniyetinde yapacağı konuşmayı düşünüyor. Dünyanın çivisi çıktı evet, herkese anlatmalı bunu (hatta tüm dünyaya) yapacağı konuşmada. Julian’ın annesi görmüş geçirmiş, inançlı bir kadın v e zencileri sevmiyor.

İyi İnsan Bulmak Zor isimli öyküdeki Babaanne oturduğu köşeden hiç sesini çıkarmıyor. Dilini yutmuş gibi. Kim bilir dua ediyordur belki, inançlı bir kadın. Öykü boyunca hiç susmadan konuşan ve kehanetlerde bulunan Babaanneyi bu şekilde susmasını sağlayan Ayarsız, öyküye on dakika önce dahil oldu oysa ki ve Babaanneyle ilgili O’nu en iyi anlatan cümleyi sarf etti yere tükürür gibi: “Aslında iyi bir kadın olabilirdi” dedi Ayarsız, “tabii ömrünün her anı yanı başında onu zımbalayacak biri olsaydı.” Öykü bittiğinde allak bullak olmuş vaziyette ‘yok canım!’ diyorsunuz fakat dimağınızda buz etkisi yaratan o tat bu öyküyü ve Babaanneyi asla unutmamanızı sağlıyor.

Irmak öyküsündeki Bayan Connin ve Bayan Connin’e kendini “Bevel” olarak tanıtan dört-beş yaşlarındaki Harry Ashfield. Bu yaşlarda bir çocuk ismini Bayan Connin’in ilgisini çekecek biçimde değiştirmeyi nasıl akıl edebilir ve öyküyü nerelere sürükler? Mümkün mü böyle bir şey? Kendini tanıttığı şekliyle “Bevel” çocuk aklının bir hikayeyi nerelere sürükleyeceği ve hikayeyi bir anda nasıl ter düz edeceğini gösteren en şaşırtıcı örneklerden biri. Oysa ki Bayan Connin inançlı bir kadın, aklı ermedi “Bevel” in yaptıklarına!

Ateşte Bir Çember öyküsündeki Bayan Cope, çocuğu ve Bayan Pritchard yaşayıp gidiyorlar. Bayan Cope da her şeye şükreden inançlı bir kadın. Yaşadıkları yere ansızın çıkıp gelen üç oğlan ikircikli bir durum yaratıyorlar. Her gün bir mesele her gün bir olay. Aldırmayışları, rahatsız ediciliklerinin dozajı her geçen gün artıyor. Bayan Cope’un şükreden kalbi, Bayan Pritchard’ın çocuklarla ilgili bitmek bilmeyen rahatsız edici kehanetlerinin eklenmesi sonucunda korkuyla sarmalanıyor. Öykünün sonu öyle bir cümleyle bitiyor ki; oğlanların neleri yapmış olabileceklerini zihnimize bir çivi gibi çakıyor: “Olduğu yerde gergin bir halde kulak kesildi ve uzaklarda birkaç vahşi sevinç çığlığı duyar gibi oldu; ateşi harlanmış fırında peygamberler, meleğin etraflarına çizdiği koruyucu çemberin içinde dans ediyorlardı sanki.”

Temiz Köylüler; dışardan gelen birinin inandığınız ne varsa her şeyi alt üst edişini inanılmaz derecede sert anlatan bir öykü. Kızın yüzü neredeyse mordu. “Sen bir Hıristiyansın!” diye tısladı dişlerinin arasından. “İyi bir Hıristiyansın! Diğerlerinden hiç farkın yok senin –dediklerinle yaptıkların birbirini tutmuyor. Gerçekten de kusursuz bir Hıristiyanmışsın sen…” Oğlanın ağzı öfkeyle gerilmişti. “Umarım o saçmalıklara falan inandığımı sanmıyorsundur.” dedi kibirli bir sesle ve alınmışçasına. “İncil satıyor olabilirim ama neyin ne olduğunu biliyorum ben. O kadar saf değilim herhalde, ben de herkes kadar bilirim işimi!”

Din- İnanç Flannery öyküleri ele alındığında başlı başına bir inceleme konusudur aslında. Bir dine, bir mezhebe veya bir insana inanmanın, -başlı başına inanma ediminin- ne kadar yıkıcı olabileceğinin en iyi göstergesi bu öyküler. İki kitaptan sadece birkaçını alıntıladığım bu öykülerde değil, iki kitap boyunca tüm öykülerde karakterlerin inanca hemhal olmuş günlük hayatları ve inanç vesilesiyle başlarına gelen olaylar gerçeklikten hiç de uzak değil. Son derece çarpıcı yer yer irite edici, nefreti, kötülüğü harekete geçirici bu inanç sarmalı karakterlerin geri plana atıp göstermedikleri o gerçek ruhlarını görünür hale getiriyor. Flannery O’Connor bunu yapmayı çok seviyor ve bu da bir yana bunu yapmasındaki ustalığı bu sistemin (Koyu Katolik inancı) tam göbeğinde olmasından kaynaklanıyor. Bu yüzden karakterler sürekli olarak inançlarıyla yoğruluyorlar ve yine sürekli olarak inanç üzerinden tehdit edilip, deneniyorlar.

O benim Flannery’im. Öykülerine hayran olduğum yazarın konferanslarına katılmayı onu dinlemeyi çok isterdim. 1964 yılında öldüğünde onu okuyan her okuyucunun benim diyebileceği bir öykücü olmuştu bile. Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum. Fırındaki çöreğinin pişmesini beklerken masasına oturup küçük Harry Ashfield’in Bevel’e dönüş anını yazdığını hayal ediyorum yalnızca. Ya da bir Pazar günü kiliseden eve dönerken tekerlekli sandalyesinde oturan çok yaşlı bir adamı General Sash olarak düşünmesini hayal ediyorum. Ya da teyzesiyle çay içerken teyzesinin anlattığı bir hikayeyi nasıl öyküleştirebileceğini düşünürken. Günlük hayatın sıradanlığı içinde sıradan bir kadın olarak dolaşması fakat sıradan olmayan bir aklın, hayal gücünün, hafızanın ona eşlik ediyor oluşu muhteşem.

“Kısa öykü hakkında söyleyecek çok az şeyim var. kısa öykü yazmak ayrı, onlar hakkında yazmak ayrı; umarım öykü yazmak konusunda bana soru sormanızın, yüzme dersinde balık tutmakla ilgili soru sormaya benzediğini fark ediyorsunuzdur. Yazdığım her yeni öyküyle, öykü yazmak hakkında daha fazla gizem keşfediyor, kendimi bu konuda daha az çözümleme yapacak yetide hissediyorum. Öykü yazmaya başlamadan önce, sanırım size bu konu hakkında iyi bir ders verebilirdim, ama hiçbir şey tecrübe kadar sessizlik yaratmaz. Bu noktada size nasıl öykü yazılacağı konusunda söyleyecek pek az şeyim var.”

Sessizlik…

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.