Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-749-4
13x19.5 cm, 256 s.
Liste fiyatı: 25,00 TL
İndirimli fiyatı: 20,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Flannery O'Connor diğer kitapları
Her Çıkışın Bir İnişi Vardır, 2011
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
İyi İnsan Bulmak Zor
Özgün adı: A Good Man is Hard to Find
Çeviri: Aylin Ülçer
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Aralık 2009
2. Basım: Eylül 2014

İyi İnsan Bulmak Zor, yirminci yüzyıl Amerikan edebiyatının en ilginç isimlerinden biri olan ve "Güney Gotiği" diye adlandırılan akım içinde başarılı eserler veren Flannery O'Connor’ın on öyküsünü içeriyor. Tekinsiz bir atmosferin hâkim olduğu bu öykülerde, insan doğasının pek hoş olmayan ama bir o kadar da gerçek yönleri gözler önüne seriliyor. O'Connor'ın karakterlerinin çoğu sempati duyulamayacak kadar rahatsız edici, ama onları ilginç kılan tam da bu. İyi veya kötü diye sınıflandırılmaya şiddetle direnen karakterler söz konusu burada; ahlak terazisinde hangi kefenin ağır basacağını kestirmek kolay değil. Zira okuru bencilliğin, riyakârlığın, cehaletin ve hatta sırf zevk için yapılan kötülüğün dünyasına buyur eden O'Connor ahlak, dindarlık, iyi ve kötü gibi ikircikli konularda bildik klişeleri yerle bir ediyor ve neredeyse tedirgin edici, afallatıcı bir nesnellik sergiliyor. Grotesk karakterlerle dolu bu grotesk dünya, "karanlık"la yüzleşmekten korkmayan edebiyatseverlere doyurucu bir okuma vadediyor.

İÇİNDEKİLER
İyi İnsan Bulmak Zor
Irmak
Düşmanla Gecikmiş Bir Karşılaşma
Talih Kuşu
Kutsal Ruh’un Tapınağı
Yapma Zenci
Ateşte Bir Çember
Kurtardığın Hayat Seninki Olabilir
Temiz Köylüler
Mülteci
OKUMA PARÇASI

İyi İnsan Bulmak Zor’dan, s. 9-12.

Babaanne Florida'ya gitmek istemiyordu. Doğu Tennessee' deki bazı akrabalarını ziyaret etmek istiyordu ve Bailey'nin fikrini değiştirebilmek için karşısına çıkan her fırsatı ganimet biliyordu. Bailey aynı çatı altında yaşadığı oğluydu, tek erkek evladı. Şimdi Journal gazetesinin turuncu spor sayfası üzerine eğilmiş, masada, sandalyesinin ucunda oturuyordu. "O kafanı bir zahmet kaldır da şuna bak Bailey," dedi babaanne, "şuna bak şuna, iyice oku şunu." Bir elini ince kalçasına dayamış, öbür eliyle gazeteyi oğlunun kabak kafasına doğru sallıyordu. "Bak ne yazıyor, kendine Ayarsız diye isim takmış o adam yok mu, Federal Hapishane' den firar etmiş de Florida'ya doğru gidiyormuş. O insanlara neler ettiği bir bir yazıyor, al kendi gözlerinle gör. Yalnızca oku, başka bir şey demiyorum sana. Böyle bir caninin başıboş gezdiği bir yere çocuklarımı ölsem götürmezdim. Çünkü sonra vicdanım sızım sızım sızlardı."

Bailey okuduğundan başını kaldırmayınca, olduğu yerde çark edip bu kez de çocukların annesine döndü yüzünü, ayağında pantolon olan genç bir kadındı bu; bir lahana kadar yayvan ve masum olan yüzü, yeşil bir başörtüyle çepeçevre bağlanmış, başörtünün iki ucu başının tepesinde tavşan kulakları misali dikilmişti. Kanepede oturmuş, bir kavanozdan bebeğe kayısı yediriyordu. "Hem çocukların Florida'ya gitmişliği var," dedi ihtiyar hanım. "Değişiklik olsun diye bir kere de başka bir yere götürseniz fena mı olurdu, hiç değilse böylece dünyanın değişik yerlerini görmüş olurlardı da ufukları genişlerdi. Doğu Tennessee'ye hiç gitmediler mesela."

Çocukların annesi onu duymamış gibiydi, ama sekiz yaşındaki oğlan John Wesley –gözlüklü, boydan yana fukara ve tıknaz bir çocuk– cevap yetiştirdi: "Florida'ya gitmek istemiyorsan, neden evde kalmıyorsun madem?" O ve küçük kız June Star, yerde gazetenin çizgi roman ilavelerini okuyorlardı.

"Bir günlüğüne kraliçe olacağını bilse, yine evde kalmaz o," dedi June Star, sarı kafasını kaldırmadan.

"Demek öyle, peki bu adam, bu Ayarsız sizi eline geçirse o zaman ne yapacaksınız acaba?" diye sordu babaanne.

"Suratının ortasına tokadı bir yapıştırırım, görür gününü," dedi John Wesley.

"Milyon dolar verseler yine evde kalmaz o," dedi June Star. "Bir şeyden eksik kalacak diye ödü kopuyor. Nereye gitsek illa gölge gibi peşimizden gelecek."

"Öyle olsun küçükhanım," dedi babaanne. "Yarın bir gün saçlarını kıvırayım diye bana geldiğinde de bu dediğini unutma ama."

June Star saçlarının kendiliğinden kıvırcık olduğunu söyledi.

Ertesi sabah babaanne, yolculuğa hazır ve nazır vaziyette herkesten önce arabada yerini almıştı. Bir köşede hipopotam kafasına benzeyen kocaman siyah valizi vardı ve onun altında da, içinde kedi Pitty Sing'in olduğu bir sepet gizliyordu. Kedinin üç gün boyunca evde yapayalnız kalmasına göz yumacak hali yoktu çünkü, hem Pitty Sing yokluğunda onu çok özlerdi, hem de hayvancağızın gaz ocağının gözlerinden birine sürtünüp kazara kendisini zehirlemesinden korkuyordu. Oğlu Bailey, motelde kalacakları zaman yanlarında kedi olmasından hoşlanmazdı.

Babaanne bir yanında John Wesley, öbür yanında June Star'la arka koltuğun ortasına yerleşti. Bailey, çocukların annesi ve bebek de öne oturdular ve böylece tam sekiz kırk sekizde arabanın mil saati 55890'da iken Atlanta'dan yola çıktılar. Babaanne bunu bir kenara yazdı çünkü geri döndüklerinde kaç mil yol katetmiş olduklarını bilmenin ilginç olacağını düşünüyordu. Şehrin dışına çıkmaları yirmi dakikayı buldu.

İhtiyar hanım, beyaz pamuklu eldivenlerini çıkarıp onları çantasıyla birlikte arka camın önündeki rafa kaldırarak yerine rahatça yerleşti. Çocukların annesinin ayağında yine pantolon vardı ve başı da yine o yeşil başörtüyle bağlıydı, oysa babaannenin başında kenarında bir demet beyaz menekşe bulunan lacivert hasırdan bir denizci şapkası, üstünde ise küçük beyaz puantiyeli lacivert bir elbise vardı. Elbisesinin yakası ve manşetleri dantelle süslenmiş beyaz organzedendi ve yakasına bez menekşelerle süslü, üstünde minik bir de esans kesesi bulunan mor bir dal iliştirmişti. Bir kaza geçirmeleri halinde, onu otobanda ölmüş olarak gören herkes derhal bir hanımefendi olduğunu anlayacaktı.

Havanın araba yolculuğu için birebir olduğunu söyledi, ne çok sıcaktı ne de çok soğuk; sonra Bailey'ye hız sınırının saatte elli beş mil olduğu ikazında bulundu. Devriyelerin, yol kenarlarındaki büyük ilan panolarının ve küçük ağaç öbeklerinin ardında pusuya yattıkları ve daha yavaşlamaya fırsat bulamadan bir anda tam gaz peşine takılıverdikleri konusunda uyardı oğlunu. Manzaranın ilginç ayrıntılarına dikkat çekti: Taş Dağ'a; bazı yerlerde otobanın iki yanına dek sokulan mavi granite; mor çizgilerle inceden inceye yol yol olmuş ışıltılı kırmızı kil sırtlarına ve toprağa sıra sıra yeşil telkâriler bezeyen çeşit çeşit ekine. Ağaçlar gümüş-beyaz güneş ışığıyla doluydu ve en sıradan olanları bile göz kamaştırıyordu. Çocuklar çizgi roman dergileri okuyorlardı ve anaları yeniden uykuya dalmıştı.

"Georgia'nın içinden jet gibi geçelim ki ona fazla bakmak zorunda kalmayalım," dedi John Wesley.

"Ben küçük bir oğlan olsaydım," dedi babaanne, "doğduğum eyalet hakkında böyle konuşmazdım. Tennessee'nin dağları varsa, Georgia'nın da tepeleri var."

"Tennessee, dağ köylüleriyle dolu bir çöplükten başka bir şey değil," dedi John Wesley, "ve Georgia da iğrenç bir eyalet."

"Doğru söze ne denir," dedi June Star.

"Benim zamanımda," dedi babaanne ince damarlı parmaklarını kıvırarak, "çocuklar doğdukları eyaletlere, ana-babalarına ve her şeye karşı daha hürmetliydi. O zamanlar insanlar doğru düzgün davranıyordu. A, şu sevimli kara boncukçuğa da bakın!" Parmağıyla bir barakanın kapısında duran bir zenci çocuğu işaret edip, "Tam resimlik bir manzara değil mi?" diye sordu. Hepsi dönüp arka camdan küçük zenciye baktılar. Oğlan el salladı.

"Pantolon giymemişti," dedi June Star.

"Muhtemelen pantolonu yoktur da ondan," diye açıkladı babaanne. "Memleketteki küçük zenciler, bizim sahip olduğumuz türden şeylere sahip değiller. Resim yapabilseydim, işte bunun resmini yapardım."

Çocuklar çizgi romanlarını değiştokuş ettiler.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yıldırım Türker, "Güneyli büyücü", Radikal Cumartesi, 9 Ocak 2010

‘İyi İnsan Bulmak Zor’ adlı öyküsünde bir büyükanne, oğlu, gelini ve onların üç çocuğu arabalarında yolculuk ederken önlerine çıkan üç kaçak tarafından katledilir. Büyükanne bu süreç boyunca katillere içlerindeki asaleti ve iyiliği hatırlatmaya çalışır, onları imana çağırır. Onlara, ‘Siz de benim çocuklarımsınız’ der durur. Onu da vurduktan sonra katiller aralarında sohbet ederken içlerinden biri, ‘Çok iyi bir kadın olabilirmiş, hayatının her anında onu vuracak biri olsaydı’ der.

Flannery O’Connor’la ilk tanışmamdan bu yana onun öykülerini en iyi anlattığına inandığım ayrıntı budur.

Zehir karası, acımasız bir mizah; insanı bulunduğu ana mıhlayan bir isabet; yakıcı bir soğukkanlılık.

O’Connor, benzersiz bir öykücüdür. Bana kalırsa delibozuk güneyli yazarlar arasında bambaşka bir yeri vardır. Öykü sanatı konusunda onun kadar ilham verici yazar az bulunur.

Eudora Welty ve Carson Mc’Cullers ile birlikte Güney Gotiğinin muhteşem cadılarındandır.

Güney Gotiği, Faulkner’dan Tennessee Williams’a; Truman Capote’den Erskine Caldwell’e bir dizi yazarın eserini adlandıran bir akım.

Williams’ın özetlediği gibi bu akım, çağdaş yaşamın altında yatan korkunçluk üzerine meşum bir önseziyi yakalayabilmiştir.

Sürüklenen insanların uçurumun ağzındaki hikâyelerini anlatırken groteski kullanır.

Gerçi O’Connor akımlara, kategorilere direnir.

‘Güney’den çıkan her şey kuzeyli okurlar tarafından grotesk bulunacaktır; gerçekten grotesk olanlarsa realist olarak adlandırılır” deyivermişliği vardır.

O’Connor’ın kahramanları, güneyin yoksul, sakatlanmış, tuhaf, cahil insanları.

İlkgençliğinde karikatürleri yayınlanmış olan O’Connor’ın mükemmel canlılıkta çizdiği karakterleri, sevilesi insanlar değildir. Takıntılıdırlar; sarsak, sakar ve beceriksizdirler.

Ahlaki frenleri yoktur. O’Connor bir yazısında, çok inatçı olduklarından, onların ancak sarsıcı bir şiddetle karşılaştıklarında oturup durumlarını değerlendirebileceklerini söyler.

Onun için öykülerinde müthiş bir şiddetle kendini gösteren bir çözüm anı vardır.

Şiddet neredeyse evcimen bir dille yaratılır. Ancak şiddete maruz kaldığımız an Flannery O’Connor’ın tuzağına düştüğümüzü anlarız. O da öykülerini soğukkanlı bir katilin ustalığıyla kurar.

Bu bir yandan kendini Hıristiyanlığa adamış, öte yandan Hannah Arendt okuyan kadın, benzersiz bir sofulukla iyi ve kötü arasındaki dengeyi sorgular.

Kötülüğün sıradanlığı, basitliği üstüne unutulmaz meseller olarak da okunabilir öyküleri.

Flannery O’Connor, Amerika’nın en koyu dindar eyaletlerinden Georgia’da doğmuş bir güneyli. Kısa ömründen geriye 31 öykü, iki roman, mektup ve denemeleri kaldı.

Daha 20 yaşındayken çaresi bulunmayan lupus hastalığına yakalandı, 30 yaşından sonra koltuk değneklerine mahkûm oldu. 39 yaşında da öldü. Başyapıtı, öyküleridir.

O’Connor öykülerindeki zifiri grotesk, daha sonra çeşitli yaratıcıların farklı alanlarda izini sürdüğü bir ilham kaynağı oldu.

Bahçemin en kuytusundaki uğultudur hep. Kısa öykünün mucizesini hep hissettirendir.

‘Macabre’; ölümden beslenen o tekinsiz alan, bir an olsun ‘ahlakçılığını’ hissettirmeyen bu olağanüstü yazarın kalemini sivrilttiği uçurum kenarıdır. Kuytudur.

Çağdaş insan orada, çıkmaz bir sokakta, elleri cebinde ıslık çalarak yürüyendir.

Flannery O’Connor, elbette ona dersini verecektir.

Bir daha unutamayacağı tatta..

Devamını görmek için bkz.

Ayşe Başak, “İyi insanlar nerede?”, Kitap Zamanı, 1 Şubat 2010

İyi ahlâkın, ölümsüzlüğün sembolü tavus kuşu... Flannery O'Connor'ın kitabının kapağında büyük siyah şapkalı, sert, karanlık bakışlı bir kadın kılığında karşımızda Hıristiyanlığın bu kadim sembolü. Nitekim daha okumaya başlamadan, kitabı elinize almanızla başlıyor O'Connor'ın öyküleri boyunca karşınıza çıkacak “grotesk” figürler: O zarif, göz alıcı, güzel kuşun kulakları yırtan çirkin çığlığı ya da öyle bir gövdeye oturmayan ayaklarının çirkinliği gibi kapaktaki kadının kaba saba bedeni de o ışıltılı kuyruğa hiç yakışmıyor. Tıpkı insanın güzelliğini gölgeleyen kötü huyları, karanlık tarafları gibi...

Aslında Flannery O'Connor'ın dehası tam da bununla ilgili: İnsan doğasının karanlık, ürkütücü, çok katmanlı yapısını, başkalarına göz kırpmadan zarar verebilişini büyük bir sadelikle ve soğukkanlılıkla anlatıyor. Yazdıkları bazen çok acımasızca olsa da hiç şüphesiz keskin bir zekânın ve mizah gücünün ürünü. Metis Yayınları'ndan çıkan İyi İnsan Bulmak Zor, O'Connor'ın dehasını çok iyi yansıtan on öyküden oluşuyor. Her biri son derece etkileyici, sıradan yaşantıların ardındaki korkunç tarafları gözler önüne seren on öykü.

Güneyli insanların hikâyeleri

Öykülerin kahramanları, kötülüğü yüzünden akan, çekip vurması, çalıp çırpması beklenen klişe kötülerden değil. Yazar okuyucusuna basit bir insanın basit bir düşüncesinin, cehaletinin, olayları değerlendirecek basireti gösterememesinin sonuçlarını anlatıyor. Anlık bencilliklerin, riyakârlığın, açgözlülüğün, kibrin nelere yol açtığını irkilerek, kızarak bazen de nefret ederek okuyorsunuz.

O'Connor'ın kahramanlarıyla yolda karşılaşsak, örneğin kapı komşumuz olsalar onlara “kötü” yaftasını kolay kolay yapıştıramayız belki ama bizi için için rahatsız edecekleri, huzurumuzu kaçıracakları kesin. Yazarın karakterleri de kendisi gibi Güneyli. Tam da bu yüzden Amerika'nın güneyine özgü yöreselliği çok iyi gözlemlemiş, sosyal statüsü düşük insanları tanıyor, siyahlar ve beyazlar arasındaki ilişkileri iyi biliyor. Zaten O'Connor, “Güney Gotiği” denen ve William Faulkner, Tennessee Williams gibi yazarların da dahil olduğu akımın içinde değerlendiriliyor. Nedir bu “Güney Gotiği” derseniz, özetle tüm bu yazarların anlattıklarında karşımıza çıkan karanlık öğelerin benzerliğinden kaynaklanan bir edebi akım olduğunu söyleyebiliriz. O'Connor'ın hayat öyküsü de en az yazdığı öyküler kadar karanlık ve sıra dışı. O her ne kadar bir çiftlik eviyle kümes arasında gidip gelen hasta bir kadının biyografisinin yazılamayacağını iddia etse de renkli karakteri ve yaşadıkları bunun tam aksini söylüyor.

Tavus kuşlarına hayrandı

Mary Flannery O'Connor 1925 yılında Georgia'da dünyaya geldi. Yazarlığından çok önce, ilk kez altı yaşında bir tavuğa geri geri yürümeyi öğreterek hatırı sayılır bir üne kavuştu. 15 yaşındayken babasını deri vereminden kaybeden O'Connor için bu büyük bir yıkımdı. Ama daha da kötüsü vardı: Henüz 20'li yaşlarındayken kendisi de aynı hastalığa yakalandı. Ailesinin Georgia'daki çiftliğine, dul annesinin yanına yerleşti. Fazla yaşamayacağını düşünen doktorlar ona beş yıllık bir ömür biçse de o, on dört yıl daha yaşamayı başardı. Koltuk değnekleriyle, dinmeyen ağrılarla, acılı ve bol kortizonlu geçen garip, gizemli 39 yıllık kısa ömründen geriye 31 öykü, iki roman, denemeler ve mektupları kaldı.

Kuşlara hayranlık duyan, tavuklar, ördekler, kazlar besleyen O'Connor'ın gözdesi ise tavus kuşlarıydı. Yüz kadar tavus kuşu yetiştiren, yazdığı mektuplara tavus kuşu tüyleri iliştiren yazar bu kuşlara hayranlığını “içgüdü” olarak açıklıyordu. Yazarı yüzlerce tavus kuşu beslemeye iten içgüdüsünün sebebini bilmemiz elbette mümkün değil. Ama çok genç yaşta hayatla büyük bir içsel hesaplaşmaya girişen O'Connor'ın insan doğasını, hayatın keskinliklerini belki de bu kuşlardaki güzellik ve çirkinliğin bu kadar bir arada olması üzerinden kavramış olabileceğini söyleyebiliriz. Her durumda iyilik ve kötülük arasında var olan o hassas terazinin kefelerine O'Connor'ın kalemiyle bakmak, “iyi edebiyat” okuma zevki vermesinin yanında bize etrafımızdakileri biraz daha geniş bir perspektifle değerlendirme ufku da açıyor.

Devamını görmek için bkz.

Ali Bulunmaz, “Güneyli isyan rüzgârı”, Cumhuriyet Kitap Eki, 18 Şubat 2010

Flannery O'Connor ismini duymayan fazla bir şey kaybetmeyeceğini düşünebilir. Ama öyle değil. 1925'te başlayan yaşamı 1964'te sonlanan O'Connor, bu zaman dilimine iki roman, otuz bir kısa öykü ve pek çok eleştiri sığdırdı. Eserlerini rahatsız edici ve alaycı şekilde sonlandırırken, mekân olarak genelde ABD'nin güneyini seçti. Irk konusunu alttan alta işlerken, ahlaki açıdan sorunlu karakterleri öne çıkardı. McCullers ve William Faulkner'la beraber modern Amerikan edebiyatında Güney Gotiği diye adlandırılan akımın en önemli temsilcilerinden sayıldı.

Yeri gelmişken, O'Connor'ı ve yazdıklarını anlayabilmek açısından Güney Gotiği için bir parantez açmalı. Bu akımın ana damarı, 20. yüzyılın ilkyarısında ABD'de yaşanan hızlı dönüşümün muhafazakâr Güneylilerdeki sarsıcı etkileridir. Aynı zamanda ayrıcalıklı beyaz ırkı esas alan rejim hızla başka bir zemine kayarken tüm yaşantıları altüst olan belli yaşı aşmış kişilerin yobazlığı ve siyahlarla aynı haklara sahip olmanın onlara verdiği acı irdelenir.

O'Connor'ın tüm ağırlığıyla yer aldığı Güney Gotiği, siyahlarla beyazların aynı seviyeye gelişi sonunda beyazların, 'dünyanın sonuna ulaşıldığına' inanmaya başlamasını da konuları arasına alır ve bu en trajikomik anlatımlardan biridir.

Güney Gotiği

Kısaca özetlemek gerekirse Güney Gotiği, değişimden yana zar atanların o dönemki isyan bayrağı olmasının yanında ayrıcalıkların; daha doğru deyişle, ayırımcılığın kaldırılmasına dönük bir harekettir. Güney Gotiği'nde çoğunun üstü örtülmüş gerçeklerin açığa çıkarılması amaçlanır. Bu akım, özellikle ırk ayırımcılığı ve ayrıcalıklı kişi ile sınıfların kıyasıya eleştirisini içeren ürünleri barındırmasıyla da bilinir.

O'Connor'ın İyi İnsan Bulmak Zor adlı kitabı da tüm bu niteliklere sahip öykülerle örülü. Tekinsizlik, bu öykülerin öne çıkan özelliği. Ancak sadece bu değil; öykülerde yapıbozumculuk, şaşırtma ve sarsıcılık da var. Önyargıların kırılışına doğru giden yolda, zorlu bir çaba O'Connor'ınki. Ne de olsa o bir mücadele insanı. Öykülerin hemen hepsinde 'Ayarsız' bir durum var. Ayarsızlık, dengesizlik de yaratıyor haliyle. Beklenmedik sonlara hazırlanmanın da imkânı kalmıyor böylelikle. Hikâyelerde, O'Connor'ın koyu Katolik geçmişinden izlere de rastlanıyor. O izler, Hıristiyanlık mitlerinin öyküye, 'Irmak' ismiyle yedirilişiyle karşımıza çıkıyor.

Öykülerdeki karakterlerin iticiliği dikkat çekici. Her ne kadar bu yönü ağır basıyor olsa da, diğer taraftan okuru karakterlere yakınlaştıran da aynı nitelik. O'Connor'ın kurduğu ahlak kefesinde kimin nerede yer alacağı belirsiz. Bir anlamda bu karar okura bırakılıyor; kitabı eline alanların zihni zorlanıyor.

Yazar, kişiler aracığıyla; onları konuşturarak doğru bildiğini edebi bir dille söylüyor. Yani anlatmak istediğini, gerçekleri kurguyla besleyerek keskin ve kararlı biçimde, lafı dolandırmadan aktarıyor. Böylece ters karakterler kullanan ters bir yazar kimliğine bürünüyor. Rahatsız ediciliğinin başlıca nedeni bu. O'Connor, antipatik karakterler kullansa da, düzayak 'iyi' ve 'kötü' ayrımına gitmiyor. Hal böyle olunca yönlendirici öykülerle ve onların yaratıcısı bir yazarla karşılaşmıyorsunuz. O sadece, birkaç kapının bulunduğu yerde önünüze anahtarları koyuyor; kimin, hangi anahtar ve kapıyı seçeceğine hiç karışmıyor.

Kitabın ismi de bir serzeniş içeriyor gibi. O'Connor'ın aradığı naif insanı çağrıştıran ama beri yandan da isyankâr bir başlık bu. 'Kurtardığın Hayat Seninki Olabilir' adlı öyküde, Bay Shiftlet'ın sözleri, sanki bu sade insanı anlatıyor: 'İnsan iki kısımdan oluşur: Ruh ve beden. Beden ev gibidir, bir yere kımıldamaz, ama ruh otomobil gibidir; sürekli hareket halindedir (...) Diyeceğim, insanın ruhu onun için her şeyden daha değerlidir, parayı marayı düşünmeden karımı hafta sonu bir yerlere götürebilmeliyim ben. Ruhumun beni sürüklediği yere gidebilmeliyim.'

Ortak sonuç

O'Connor'ın on öyküsünden çıkan ortak sonuç, hemen hepsinde şaşırtıcı olay ve sonların bulunması. O, bir anlamda meydan okuyor; alışılagelene, durağanlığa ve gözü kapalı kabullere karşı koşuyor. Hani deyim yerindeyse kendi ininden çıkmaya yanaşmayanlara gününü göstermek üzere harekete geçiyor. Ama bu eylem, şiddet içermiyor.

Daniel Royot'nun Türkçeye çevrilen eseri Amerikan Edebiyatı'nda (İletişim Yayınları, 2007), O'Connor ve yapıtları için şunları söylüyor: 'Marjinal kahramanlarının hayatı, boylu boyunca dehşetin sıralanmış olduğu ancak affetmeyle bezenmiş, abartılı bir çile yoluna benzer (...) O'Connor, natüralizmden ayrılarak, kurtuluşu getiren ruhsal esintinin parlamalarıyla katedilen ağır bir günah ortamında var oluşun gizlerine geri döner.'

Daniel Royot'nun belirlemeleri, O'Connor'ın ortaya koyduklarını tam olarak açıklıyor. Dolayısıyla İyi İnsan Bulmak Zor, hem Güney Gotiği'nin özgün örneklerinden birini okumak isteyenler hem de O'Connor'ın edebi kimliğini kavramaya çalışanlar için önemli bir kaynak sayılabilir.

Devamını görmek için bkz.

Yalçın Tosun, “İyi ve kötünün bahçesinde”, Notos Öykü, Nisan-Mayıs 2010

Kısa öykünün insan doğasına acımasız denebilecek bir keskinlikle yaklaşması Amerikan edebiyatının yabancı olduğu bir durum değildir. Edgar Allen Poe’dan Raymond Carver’a; Kate Chopin’den Truman Capote’ye, tarz olarak ne kadar farklılaşsa da özde benzer öykülerde insanın başta kendine sonra dünyaya yönelttiği o mesafeli gaddarlığın izi sürülebilir. Öyle veya böyle insanın kendiyle, öteki insanlarla ve çevresiyle kurduğu o zorunlu ve zorlu ilişkilerde tutacağı tarafın muğlaklığı, “Tutacak bir taraf gerçekten var mı ki?’ sorusunun nahifliğine karışır gider.

Bu çizgide anılması zorunlu adlardan biri Flannery O’Connor. Kısa yaşamına sığdırdığı iki öykü kitabı ve iki romanla Amerikan edebiyatında kendine güçlü ve farklı bir yer edinmeyi başaran bir yazar O’Connor. Kendisi de bir çiflikte yaşamış ve hayatı boyunca hastalıklarla boğuşmuş koyu bir katolik olan O’Connor’un metinlerinde din, hastalıklar ve kırsaldaki insanların ön planda olması şaşırtıcı değil. Ancak O’Connor gibi yazarlar için bu tip ifadeler kullanmak hep bir eksiklik de barındırıyor. Çünkü ne din, ne hastalıklar, ne kırsalın küçük insanları metnin olmazsa olmazları. O’Connor öykülerini öyle bir şekilde kuruyor ki, sanki bu güçlü yapı öyküyü oluşturan ana öğelerden çok daha üsste ve sarsılmaz bir şekilde duruyor. Belki bu tüm iyi yazarlar için de zaman zaman hissedilen bir duygudur, olabilir.

Daha önce Can Yayınları Wise Blood adlı O’Connor romanını Bilge Kan adıyla yayımlamıştı. Metis Yayınları’ndan 2009 sonunda çıkan İyi İnsan Bulmak Zor yazarın Türkçede yayımlanan ilk öykü kitabı. Yazarın şartı mıydı bilinmez ama orijinal kitaptaki resimle aynı resim kullanılmış İyi İnsan Bulmak Zor’da. Bu resim bile bir yığın çelişkiyi barındırmasıyla metinlerin özünü selamlıyor bir bakıma. Pek de güzel denmeyecek bir çiftlik kadını, üstü başı aynı şekilde –sıradan– ancak arkasındaki tavus kuşu tüyleriyle sergileniyor. Oysa dişi tavuskuşlarının böyle süslü tüyleri de olmaz.

O’Connor çelişkilerin insan doğasındaki dokunulmaz yerini çoktan kavramış bir edayla ve merakla ancak yargılamadan yaklaşıyor öykü kişilerine. “Herkes her şeyi yapabilir,” duygusunu aşılıyor. “Fazla emin olmayın kendinizden ve sevdiklerinizden,” der gibidir yazar, çünkü emin olmak insanın düşeceği en büyük tuzaklardan biridir ona göre. Belki emin olabileceğimiz tek şey, en çok ve sadece kendimizi sevdiğimizdir. Bu bencilliğin sınırlarıyla oynamanın vereceği edebi tatsa bu öykülerde fazlasıyla var.

Öykülerde çocuklar ve yaşlıların, bebeklerle katillerin, dindarlarla dinsizlerin, zencilerle beyazların arasında akıp giden bir ırmak var. Bu ırmak O’Connor’un anlama çabasını doğallaştıran bir hızla akıyor. O çiftliklerde böyle zalim ve umursamaz çocuklar vardır, o kadınlar gerçekten de elleriyle boyunlarındaki haçlara dokunurken gözlerini böyle devirirler, ahlak denen kavramın muğlaklığı düşündürücüdür ve bırakın yabancıları en yakınımızdakiler için bile vereceklerimiz bir yere kadardır... Bunların hepsine inandırması bir yana O’Connor’un bu öykülerde belki de başardığı en büyük şey tüm tezatlar arasında iki tanesine –iyinin ve kötünün varlığına– olan inancı derinden yaralaması.

Gerçekten iyi ve kötünün bahçesi aynı ırmakla mı sulanıyor?

Devamını görmek için bkz.

Murat Özbek, "Köşegenden Gelen Edebiyat: Gotik", Birgün Kitap, 3 Temmuz 2015

Gotik edebiyatın önemli isimlerinden Flannery O’Connor, kendisine yöneltilen “Hikâyelerinizde şiddeti nasıl açıklarsınız?” sorusuna, “Aslında o kadar şiddet yok. …bir bakıma komik, estetik bir yan var.” cevabını verir. Gotik edebiyatın olaylara, karakterlere, olay ve karakterlerin yerleştirildiği mekâna ve daha genel bir ifadeyle edebiyata yaklaşımı bir ters yüz edişle başlar. O’Connor, şiddet için yaptığı açıklamayı İyi İnsan Bulmak Zor öyküsü için dile getirir. Öykü, arabalarıyla yolculuğa çıkan bir ailenin yolculuk bitmeden yaptıkları kazadan sonra hapisten kaçan Ayarsız, Hiram ve Bobby Lee ile karşılaşmalarını ve yardım istedikleri bu “suç”luların aile fertlerini öldürmesini anlatır. Öykünün asıl teması bu karşılaşmanın nasıl gerçekleştiğiyle ilgilidir. Ayarsız, mevcut durumu şöyle anlatır: “İsa her şeyin dengesini bozdu. Esasında O’nun başına gelen işin, benim başıma gelenden pek farkı yoktu, lakin o bir suç işlememişti, benimse suç işlediğimi kanıtlayabiliyorlardı çünkü hakkımda kâğıtlar vardı ellerinde.”

Yeniçağa gotikini vermek

Flannery O’Connor’ın öykülerinde kültürel alana yayılan Gotik unsurlarla karşılaşmak çok zor değil. Karakterlerini başıboş bırakan yazar, okuyucuya öyküyü şekillendirebilmesi için geniş bir alan bırakır. Elbette bu alan, öyle hoyratça kullanılmak için elverişli değildir. Her şeyden önce sözünü ettiğim alan gotike aittir ve bu alanı ele geçirebilmek için bir kırılmaya ihtiyaç vardır. Nitekim düz bir okumanın şiddet dediği olayları Gotik yazar, tüm oluş sürecini hesaba katarak, “komik ve estetik” olarak değerlendirir. Karakterlerin başıboşluğu, bir sabitliğe ve/veya sürekliliğe saplanıp kalma tehlikesine karşı –aşağıdaki örneklerle de netleştirileceği gibi– Flannery O’Connor öykülerinin bir özelliği olarak karşımıza çıkıyor.

Kutsal Ruhun Tapınağı isimli öykü, etrafını kuşatan hücreleri parçalayan bir karaktere sahiptir. Öykünün girişinde bu karakterden çocuk diye söz edilir ve çocuğa dair veriler oldukça sınırlıdır. Öyküde çocuğun annesi ile de karşılaşırız ama onun da nereden geldiğini, öyküye nasıl dâhil olduğunu sunacak bir veri yoktur elimizde. Yukarıda ifade ettiğim gibi yazarın sunduğu geniş alan, hücre parçalayıcı karakterde olduğu gibi belirli boşluklardan oluşur. Bu boşluklar sadece karaktere dair bilgilerle sınırlı değildir. Aynı zamanda karakterin hayal gücüyle birlikte mevcuttur.

Risk alarak savrulan yumruk

Her Çıkışın Bir İnişi Vardır isimli öyküde ise zenci kadın beyaz düzlemdeki sabitliği kırılmaya uğratır. Öykünün karekterlerinden Julian ve annesi toplu taşımada zencilerle karşılaşırlar. Karşılaşmadan önce anne otobüsü süzdükten sonra beyaz sürekliliğin sağladığı memnuniyeti “Biz bizeyiz demek.” şeklinde dile getirir. Ardından otobüse sırasıyla önce iyi giyinimli, elinde evrak çantası olan erkek bir zenci sonra bir çocukla birlikte kadın bir zenci biner. Julian’ın annesi söz konusu çocuk olunca zenci çocukları da sevebileceğini gösterir ve zenci çocukla iletişim kurmaya çalışır. Bunu fark eden zenci anne, çocuğunu yanına çekiştirir ve sağlanmaya çalışılan iletişimi yarılmaya uğratır. Julian ve annesi ile zenci anne ve çocuğu aynı durakta inerler. Julian’ın annesi çantasından pırıl pırıl bir peni çıkarır ve zenci çocuğa seslenip parayı verir. Zenci anne ikinci bir hamleyle siyah yumruğunu Julian’ın annesine indirip “Kimsenin parasını almaz o!” diyerek olay mahallinden uzaklaşır.

Zenci kadının eylemi, Ayarsız’ın kendi “suç”uyla İsa’nın “suç”unu kıyaslaması ve çocuğun hayal gücü, sürekliliği gotik bir yarılmaya uğratır. Gotik olan, sürekliliği yardığı yerin ötesini ve berisini ulaşılmaz kılar. O’Connor öyküleri, özellikle de değerler arasında mekik dokuyan, sefil hayatların iyi olma çabasını ironik bir dille ele alır. Bu öyküler, iyi-kötü, karanlık-aydınlık gibi ikilikler arasında sıkışan, eriyen, gittikçe kaybolan hayatların portresini çizer. Kişi iyiyken kötü olana toslayabiliyor, aydınlık içinde kaybolup karanlıkta kendini bulabiliyor. Pozitif çağrışımı olan değerlerin sabit düzlemine inat, gotik, köşegenden gelmeye devam eder. Köşegenden gelen, evrenselliği ortadan kaldırıp kendi geçiş güzergâhının zeminini oluşturur. Gotikin geçtiği yerde iyi artık iyi değildir ve aynı zamanda kötü de artık kötü değildir.

Flannery O’Connor’ın Goth karakterleri tekinsizdir. Ne yapacakları belli olmaz. Dahası “nankördürler”. Annesinin aksine Julian, zencilerle sohbet etmeye çalışır. Onların da konuşabildiğini çevresindeki beyazlara ispatlamak için çaba sarf eder. Yazar, Julian’ın hissiyatını şöyle aktarır: “Şu zenciyle bir konuşabilseydi, sanat, siyasa ya da çevrelerindekilerin akıl erdiremeyeceği herhangi bir konu üzerine…” Çevresindeki beyazları pişman etmek ister Julian. Zenci kadın da beyazları pişman etmek ister. Fakat burada iki farklı “pişmanlık” söz konusudur. Julian’ın başvurduğu pişmanlık hali bir yanılsamanın ötesine geçmez. Bu hamle hiçbir risk içermez. Dolayısıyla değersizdir. Zaten Julian ile annesi sürekli tartışırlar ve bu tartışmalar kendi konumlarını sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramaz. Julian’ın bu tavrı ne ondan bir şey götürür ne ona bir şey katar. Fakat zenci anne risk alabildiği için “nankördür”. O, en başından kendisinden kopup gidecekleri hesaplamıştır ve buna rağmen zenci hamlelerde bulunur. Flannery O’Connor öykülerinin eşsiz oluşunun nedenlerindin biri de budur: Bir eylemin risk içerip içermediği gotikin yeniçağa taşınışı için belirleyici olandır. Beyaz olan, beyaz olmanın sağladığı imtiyazlardan feragat etmeden zencilerin haklılık meselesini gündemine alabilir mi? Beyaz ama iyi değil, beyaz ama zenci olabilir mi? Yarılma, tekinsizlik, ters yüz etmeyle beraber, Gotik edebiyat bu soruları cevaplayabilmiştir.

Devamını görmek için bkz.

Aynur Kulak, "Sıradanlığın çok ötesinde bir akıl: Flannery O’Connor", Kitapeki.com, 9 Mart 2016

“Sevmeyi öğrenmek için önce nefret etmeyi öğrenmek zorundayız.” Kardinal Newman

Koyu Katolik bir ortamda yetişmiş ve o ortamdan bize yazan bir yazar kötülüğü, nefreti, ikircikli korkuyu, düpedüz kini, tekinsizliği ya da karşısındakini de kendisi gibi bilen kötü niyetli, kötü düşünen, her daim şüpheci, şikâyetçi, sevmeyen insanları yazmış olamaz.

Olamaz çünkü; sadece Katolik inancı değil hiçbir din buna izin vermez. Bütün dinlerde sevmek esastır; kötü olmamak, kötüye bulaşmamak, nefret etmemek, kin gütmemek…; inanmak sanıldığı kadar kolay bir şey değildir.

Flannery O’Connor da bunları biliyordu elbet. 1925 yılında Amerika’nın Georgia eyaletinde doğan Flannery koyu Katolikti. Kendisinin de içinde yetiştiği dini öğreti ‘Katolik olmak’ ile ilgili (özelikle de hastalığından dolayı ailesinin yanına döndükten sonra) birçok kitap okudu. Çeşitli üniversitelerde inanç ve edebiyat üzerine konferanslar verdi.

Hem Flannery’i yazmak istiyorum hem de her ikisi de Metis Yayınları’ndan çıkan İyi İnsan Bulmak Zor ve Her Çıkışın Bir İnişi Vardır öykü kitaplarını. Kendisi, yaşantısı ve öyküleri birbirine hemhal olmuş böyle bir yazarın sadece öykücülüğünü, sadece güney gotiği tarzında yazışını, sadece edebiyat ve inanç sarmalını nasıl da ustalıkla kullandığını yazamazsınız. Bazı yazarlar sizi bir bütünü yazmaya zorlar. Hayatın kendisi gibi.

O yüzden bütünden yola çıkarak parçalara gideceğim. Zira Flannery öykü kitaplarının tamamını okumayıp sadece birkaç tanesini okuyorsanız Flannery öykü kitabı okumamış sayılırsınız ya da -tek tek öykülerini ele alırsak- öykünün tamamını; özellikle de sonunu okumadıysanız, öyküyü okumuş sayılmazsınız. Buradan şöyle bir sonuca da varabiliriz: Öykü edebiyatın içinde Roman’ın gerisine düşmüştür hep. Oysa ki Flannery’nin de dediği gibi:

“İyi bir kısa öykü, bir romandan daha az anlam içermemeli, eylemleri romanınkinden daha az bütünlüklü olmamalıdır. Ana tecrübe için zaruri olan hiçbir şey, kısa öykünün dışında bırakılmaz. Bütün eylemlerin saikleri tatmin edici bir biçimde açıklanmalı ve bu sırayla olmak zorunda değilse bile bir başlangıç, orta ve son olmalıdır. Bence birçok insan, kısa olduğu içi, hem de her anlamda kısa olduğunu düşündükleri için kısa öykü yazmaya karar veriyor. Kısa öykünün az şeyin gösterilip çok şeyin ima edildiği tamamlanmanmış bir olay olduğunu, her şeyi ima etmenin onu dışarıda bırakmak olduğunu sanıyor”

İyi İnsan Bulmak Zor da on; Her Çıkışın Bir İnişi Vardır da dokuz öykü var. Her iki kitaptaki on dokuz öyküyü okuyup bitirdiğinizde dimağınızda oluşan buruk, kekremsi, kışkırtıcı lezzeti çoğu romanda bulamazsınız. Flannery karakterlerinin kendine çeken değil, aksine iten davranışları okuyucunun dimağını diri tutan başlıca özellikleri. Her iki öykü kitabını da okuduğunuzda sanki Güney Amerika’da bir şehir (Georgia olabilir burası Tennessee olabilir, Florida ya da Atlanta) bir ev ve bu evde yaşayan insanlar, konular çeşitlense de ana bir konu, diyaloglar ve insanların başına gelenler söz konusuymuş gibi; yani on dokuz bölümden oluşmuş bir roman gibi.

Mesela; “Dünyanın hali berbat, her yer karıştı,” dedi annesi. “Bu duruma gelmesine nasıl izin verdik, aklım ermiyor.” Her Çıkışın Bir İnişi Vardır isimli öyküden.

Julian’ın annesi olarak tanıdığımız bu karakter bu sözleri sanki, Düşmanla Gecikmiş Bir Karşılaşma öyküsündeki General Sash’a söylüyormuş gibi. Fakat General Sash annenin söylediklerine cevap vermeksizin torunun mezuniyetinde yapacağı konuşmayı düşünüyor. Dünyanın çivisi çıktı evet, herkese anlatmalı bunu (hatta tüm dünyaya) yapacağı konuşmada. Julian’ın annesi görmüş geçirmiş, inançlı bir kadın v e zencileri sevmiyor.

İyi İnsan Bulmak Zor isimli öyküdeki Babaanne oturduğu köşeden hiç sesini çıkarmıyor. Dilini yutmuş gibi. Kim bilir dua ediyordur belki, inançlı bir kadın. Öykü boyunca hiç susmadan konuşan ve kehanetlerde bulunan Babaanneyi bu şekilde susmasını sağlayan Ayarsız, öyküye on dakika önce dahil oldu oysa ki ve Babaanneyle ilgili O’nu en iyi anlatan cümleyi sarf etti yere tükürür gibi: “Aslında iyi bir kadın olabilirdi” dedi Ayarsız, “tabii ömrünün her anı yanı başında onu zımbalayacak biri olsaydı.” Öykü bittiğinde allak bullak olmuş vaziyette ‘yok canım!’ diyorsunuz fakat dimağınızda buz etkisi yaratan o tat bu öyküyü ve Babaanneyi asla unutmamanızı sağlıyor.

Irmak öyküsündeki Bayan Connin ve Bayan Connin’e kendini “Bevel” olarak tanıtan dört-beş yaşlarındaki Harry Ashfield. Bu yaşlarda bir çocuk ismini Bayan Connin’in ilgisini çekecek biçimde değiştirmeyi nasıl akıl edebilir ve öyküyü nerelere sürükler? Mümkün mü böyle bir şey? Kendini tanıttığı şekliyle “Bevel” çocuk aklının bir hikayeyi nerelere sürükleyeceği ve hikayeyi bir anda nasıl ter düz edeceğini gösteren en şaşırtıcı örneklerden biri. Oysa ki Bayan Connin inançlı bir kadın, aklı ermedi “Bevel” in yaptıklarına!

Ateşte Bir Çember öyküsündeki Bayan Cope, çocuğu ve Bayan Pritchard yaşayıp gidiyorlar. Bayan Cope da her şeye şükreden inançlı bir kadın. Yaşadıkları yere ansızın çıkıp gelen üç oğlan ikircikli bir durum yaratıyorlar. Her gün bir mesele her gün bir olay. Aldırmayışları, rahatsız ediciliklerinin dozajı her geçen gün artıyor. Bayan Cope’un şükreden kalbi, Bayan Pritchard’ın çocuklarla ilgili bitmek bilmeyen rahatsız edici kehanetlerinin eklenmesi sonucunda korkuyla sarmalanıyor. Öykünün sonu öyle bir cümleyle bitiyor ki; oğlanların neleri yapmış olabileceklerini zihnimize bir çivi gibi çakıyor: “Olduğu yerde gergin bir halde kulak kesildi ve uzaklarda birkaç vahşi sevinç çığlığı duyar gibi oldu; ateşi harlanmış fırında peygamberler, meleğin etraflarına çizdiği koruyucu çemberin içinde dans ediyorlardı sanki.”

Temiz Köylüler; dışardan gelen birinin inandığınız ne varsa her şeyi alt üst edişini inanılmaz derecede sert anlatan bir öykü. Kızın yüzü neredeyse mordu. “Sen bir Hıristiyansın!” diye tısladı dişlerinin arasından. “İyi bir Hıristiyansın! Diğerlerinden hiç farkın yok senin –dediklerinle yaptıkların birbirini tutmuyor. Gerçekten de kusursuz bir Hıristiyanmışsın sen…” Oğlanın ağzı öfkeyle gerilmişti. “Umarım o saçmalıklara falan inandığımı sanmıyorsundur.” dedi kibirli bir sesle ve alınmışçasına. “İncil satıyor olabilirim ama neyin ne olduğunu biliyorum ben. O kadar saf değilim herhalde, ben de herkes kadar bilirim işimi!”

Din- İnanç Flannery öyküleri ele alındığında başlı başına bir inceleme konusudur aslında. Bir dine, bir mezhebe veya bir insana inanmanın, -başlı başına inanma ediminin- ne kadar yıkıcı olabileceğinin en iyi göstergesi bu öyküler. İki kitaptan sadece birkaçını alıntıladığım bu öykülerde değil, iki kitap boyunca tüm öykülerde karakterlerin inanca hemhal olmuş günlük hayatları ve inanç vesilesiyle başlarına gelen olaylar gerçeklikten hiç de uzak değil. Son derece çarpıcı yer yer irite edici, nefreti, kötülüğü harekete geçirici bu inanç sarmalı karakterlerin geri plana atıp göstermedikleri o gerçek ruhlarını görünür hale getiriyor. Flannery O’Connor bunu yapmayı çok seviyor ve bu da bir yana bunu yapmasındaki ustalığı bu sistemin (Koyu Katolik inancı) tam göbeğinde olmasından kaynaklanıyor. Bu yüzden karakterler sürekli olarak inançlarıyla yoğruluyorlar ve yine sürekli olarak inanç üzerinden tehdit edilip, deneniyorlar.

O benim Flannery’im. Öykülerine hayran olduğum yazarın konferanslarına katılmayı onu dinlemeyi çok isterdim. 1964 yılında öldüğünde onu okuyan her okuyucunun benim diyebileceği bir öykücü olmuştu bile. Nasıl olduğunu ben de bilmiyorum. Fırındaki çöreğinin pişmesini beklerken masasına oturup küçük Harry Ashfield’in Bevel’e dönüş anını yazdığını hayal ediyorum yalnızca. Ya da bir Pazar günü kiliseden eve dönerken tekerlekli sandalyesinde oturan çok yaşlı bir adamı General Sash olarak düşünmesini hayal ediyorum. Ya da teyzesiyle çay içerken teyzesinin anlattığı bir hikayeyi nasıl öyküleştirebileceğini düşünürken. Günlük hayatın sıradanlığı içinde sıradan bir kadın olarak dolaşması fakat sıradan olmayan bir aklın, hayal gücünün, hafızanın ona eşlik ediyor oluşu muhteşem.

“Kısa öykü hakkında söyleyecek çok az şeyim var. kısa öykü yazmak ayrı, onlar hakkında yazmak ayrı; umarım öykü yazmak konusunda bana soru sormanızın, yüzme dersinde balık tutmakla ilgili soru sormaya benzediğini fark ediyorsunuzdur. Yazdığım her yeni öyküyle, öykü yazmak hakkında daha fazla gizem keşfediyor, kendimi bu konuda daha az çözümleme yapacak yetide hissediyorum. Öykü yazmaya başlamadan önce, sanırım size bu konu hakkında iyi bir ders verebilirdim, ama hiçbir şey tecrübe kadar sessizlik yaratmaz. Bu noktada size nasıl öykü yazılacağı konusunda söyleyecek pek az şeyim var.”

Sessizlik…

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.