Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-744-9
13x19.5 cm, 416 s.
Liste fiyatı: 38,00 TL
İndirimli fiyatı: 30,40 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Andrey Platonov diğer kitapları
Dönüş, 2009
Can, 2010
Mutlu Moskova, 2012
Muhteşem Vahşi Dünya, 2014
Çukur, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Çevengur
Özgün adı: Çevengur
Çeviri: Günay Çetao Kızılırmak
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Aleksey Savrasov
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Şubat 2010
2. Basım: Kasım 2015

Sovyetler Birliği'nin ilk yıllarındayız, bir grup devrimcinin komünizmi tek hamlede kurmaya niyetlendiği ücra bir kasabada: Çevengur'da. Burjuvalar, "yarı-burjuvalar" ve karşıdevrimciler (mezarlarına gönderilmek suretiyle) saf dışı bırakılmış, mülkiyet feshedilmiş, yaşamak için çalışıp didinmeye son verilmiş, toprağı işleme görevi "evrensel proleter" ilan edilen güneşe bırakılmış, sömürünün olmadığı bir hayat başlamıştır bundan böyle Çevengur'da. Ve bu emeksiz, amaçsız, belirsiz hayat pek çok komik ve trajikomik olaya gebedir.

Sovyetlerin "sakıncalı" yazarı Andrey Platonov'un 1926-29 yılları arasında kaleme aldığı Çevengur, hayatı değiştirme fikrine samimiyetle sarılan "insancıklar"ın hikâyesini absürde kayan mizahi bir dille anlatıyor. Ünlü devrimcilerin bedensiz hayalleriyle kuşatılmış, değişim için yapılacak tek şeyi -yani devrimi- hallettikten sonra öylece kalakalmış garip bir topluluğun öyküsü Çevengur. Her şeyin bittiği ve hiçbir şeyin başlamadığı bir dünyada insanın tabiatla bile mücadele etmek istemediği bir can sıkıntısının öyküsü. Platonov'un kendine has dilinin ve sıradışı bakış açısının ürünü olan bu roman, kahramanlarıyla birlikte hayatın ve ölümün sırrını çözmeye çalışan, hakikatin arayışta olduğunu sezen ve sezdiren bir aydının Rus devrimi üzerine engin düşüncelerini yansıtan bir başyapıt.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümünden, s. 7-12.

Eski taşra şehirleri viran ormanlıklarla bitişiktir. İnsanlar tabiatın içinden çıktıkları gibi yaşamaya gelirler buralara. İşte keskin gözleri ve insanın içini burkacak denli bitap yüzüyle bir adam çıkagelmişti böyle bir yere; her şeyi onarıp donatma becerisine sahipti, oysa kendi hayatını donatısız yaşıyordu. Tavadan çalar saate kadar her tür alet bu adamın elinden muhakkak geçmişti. Kunduraya yeni taban çakmaya da, kurt saçması(1) dökmeye de, eskinin köy panayırlarında satılmak üzere sahte madalya basmaya da hayır demezdi. Kendisine ise hiçbir zaman hiçbir şey yapmamıştı – ne bir aile, ne bir ev. Yazları tabiatın içinde yaşayıp giderdi, aletlerini bir çuvala kor, çuvalı da yastık yapardı – yumuşak olsun diye değil, alet emniyette olsun diye. Erken sabah güneşinden korunsun diye gözlerinin üzerine dulavratotu koyardı akşamdan. Kışları ise, yazın kazandığından artanlarla geçinir, geceleri kilise çanını çalar ve böylece dairesini kiraladığı kilise bekçisiyle hesaplaşmış olurdu. Çeşitli aletler dışında hiçbir şey fazlaca ilgisini çekmezdi – ne insanlar, ne tabiat. Bu yüzden insanlara ve tarlalara kayıtsız bir şefkatle, çıkarlarına kastetmeden yaklaşırdı. Kış akşamları bazen gereksiz eşyalar da yapardı: telden kuleler, sacdan gemiler, kâğıttan zeplinler ve benzerleri, sırf kendi zevki için. Tesadüfen gelen bir siparişi geciktirdiği de olurdu sıkça; örneğin yeni çember geçirmesi için bir fıçı getirirlerdi, o ise, kurulmaksızın, sırf dünyanın dönmesi sayesinde çalışacağını düşündüğü ahşap bir saat yapmakla uğraşırdı.

Kilise bekçisi böyle bedava işlerden hoşlanmıyordu.

"Yaşlılığında dilenmen gerekecek, Zahar Palıç!(2) Fıçı kaç gün oldu bekliyor, sense kim bilir ne demeye tahta parçasıyla toprağı kurcalıyorsun."

Zahar Pavloviç susuyordu: Orman sakinleri için ormanın gürültüsü neyse, kendisi için de insan sözü oydu – duymazdı onu. Bekçi dalgasını geçiyor ve izlemeyi sürdürüyordu; ayinlerin sıklığından ötürü tanrı inancını yitirmişti, ama Zahar Pavloviç'in başaramayacağını kesin olarak biliyordu: İnsanlar ta ne zamandır yaşıyorlardı dünyada, icat etmedikleri bir şey kalmamıştı. Zahar Pavloviç ise aksine inanıyordu: El değmemiş bir hammadde kaldığı sürece insanlar hiç de her şeyi icat etmiş sayılmazlardı.

Her beş yılda bir kıtlık nedeniyle köyün yarısı madenlere ve şehirlere göçer, yarısı ise ormanlara dadanırdı. Orman açıklıklarında yağışsız senelerde bile iyi ot, sebze ve tahıl yetiştiği eskiden beri bilinirdi. Nüfusun köyde kalan yarısı, açgözlü seyyahların yeşilliği bir çırpıda yağmalamasını önlemek için bu açıklıklara saldırırdı. Gel gör ki bu kez kuraklık bir sonraki yıl da tekrar etmişti. Köylüler damlarını kapayıp iki kol halinde anayola düzülmüştü; kollardan biri dilencilik etmek için Kiev'e, diğeri geçici işler bulmak için Lugansk'a yollanmıştı. Kimileri ise ormana ve yabani ot bürümüş hendeklere dönüp çiğ ot, kil ve kabuk yemeye başlamış, vahşileşmişti. Gidenlerin neredeyse hepsi yetişkinlerdi, çocuklar kendiliklerinden ölmüş ya da dilenmek üzere dağılmışlardı. Emzikli anneler memedeki çocukları doyurasıya emzirmeyip yavaş yavaş dermandan kesiyordu.

İhtiyar bir kadın vardı, İgnatyevna, küçüklerin açlığına bir çare biliyordu: Onun verdiği mantar suyuna banılmış tatlı otu yiyen çocuklar, dudaklarında kuru köpük, huzur içinde susuyorlardı. Anne, çocuğunu yaşlanmış, kırışık alnından öpüyor ve fısıldıyordu:

"İşte çilen doldu yavrucuğum. Şükürler olsun sana Tanrım!"

İgnatyevna da oracıkta dikiliyordu:

"Öbür dünyada şimdi yavrucak: Şuna baksana canlıdan da rahat yatıyor, cennette gümüşi rüzgârları dinliyordur..."

Anne, çocuğunu hayran hayran izliyor, kederli yazgısının çözüldüğüne inanıyordu.

"Al eski eteğim senin olsun, İgnatyevna, verecek başka şeyim yok. Sağ olasın."

İgnatyevna eteği ışığa tutuyor ve şöyle diyordu:

"Ağla sen biraz, Mitrevna: Ağlaman icap eder. Ama eteğin pek eski püskü; bir mendilceğiz ekleyivereydin ya da ütüceğizini armağan edeydin yanında..."

Zahar Pavloviç köyde yalnız kalmış, insansızlık hoşuna gitmişti. Fakat daha çok ormanda, topraktan bir damda yersiz yurtsuz bir köylüyle birlikte yaşıyordu; bu adamın, faydalarını önceden öğrendiği otları kaynatıp içiyorlardı.

Zahar Pavloviç açlığını unutmak için her an çalışıyordu, eskiden metalden yaptığı şeylerin aynılarını ahşaptan yapmaya alışmıştı. Yersiz yurtsuz ise ömrü boyunca bir şey yapmış değildi, şimdi artık hiç yapmazdı. Elli yaşına kadar çevresinde neyin nasıl olduğunu izlemekle yetinmiş, bu genel kargaşadan nihayetinde doğacak şeyi beklemişti. Dünyanın sakinleşip aydınlanmasının ardından hemen harekete geçebilirdi; hayatın müptelası sayılmazdı, ne bir kadınla evliliğe, ne topluma faydalı herhangi bir amele gitmişti eli. Doğduğunda bir şaşırmış ve ihtiyarlayana dek de öylece yaşayıp gitmişti, genç görünümlü yüzünde mavi gözleriyle. Zahar Pavloviç'in meşeden tava yaptığını gördüğünde hayret etmişti, zira bu tavada nasılsa hiçbir şey kızartılamazdı. Oysaki Zahar Pavloviç ahşap tavaya su dökmüş, kısık ateşte kaynamasını sağlamış, tava da yanmamıştı. Yersiz yurtsuz şaşkınlıktan donakalmıştı:

"Muazzam bir iş. Gel de her şeyi öğren öğrenebilirsen, a kardeş!.."

Herkesçe malum olan sarsıcı gizler elini kolunu çözüveriyordu böyle yersiz yurtsuzun. Bir kere olsun kimse bu adama olayların basitliğini açıklamamıştı; belki de kendisi büsbütün kalın kafalıydı. Tevekkeli değil Zahar Pavloviç kendisine rüzgârın neden yerinde durmayıp estiğini açıklamaya çalıştığında yersiz yurtsuz daha da şaşırmış, rüzgârın kendisini gayet net hissedebilmesine rağmen hiçbir şey anlamamıştı.

"Hadi canım? Ne diyorsun sen! Demek güneş kızıyor da ondan ha? Hoş şey vallahi!.."

Zahar Pavloviç güneşin kızmasının hoş ya da nahoş bir şey olmadığını, anca ısının arttığını açıklamıştı ona.

"Isı ha?!" demişti yersiz yurtsuz, şaşkın. "Cadıya bak sen cadıya!"

Yersiz yurtsuzun şaşkınlığı bir nesneden diğerine atlayıp duruyordu, oysa bilincinde dönüşen bir şey yoktu. Akıl yerine güven dolu bir saygıyla yaşıyordu.

Zahar Pavloviç yaz boyunca bildiği tüm eşyaların ahşaplarını yaptı. Taş dam ve bitişiğindeki arazi, Zahar Pavloviç'in teknik sanatının ürünleriyle donandı: tarım aletleri, makineler, araç gereç, gündelik ıvır zıvır – hepsi de olduğu gibi tahtadan. İçlerinde tabiatı tekrarlayan tek bir nesne dahi olmaması tuhaftı: ne bir at, ne bir kabak, ne de başka bir şey.

Ağustosta yersiz yurtsuz gölgeye çekildi, karınüstü yattı ve şöyle dedi:

"Zahar Pavloviç, ben ölüyorum, dün bir kertenkele yediydim... Sana iki mantar getirmiştim, kendime de kertenkeleyi kızartmıştım. Yukarılarıma biraz dulavratotu salla hele – rüzgârı seviyorum."

Zahar Pavloviç dulavratotunu salladı, su getirdi ve ölmekte olan adama içirdi.

"Ölmeyeceksin ki. Sana öyle geliyor."

"Öleceğim, vallahi de öleceğim Zahar Pavlıç." Yalan söylemeye korkuyordu yersiz yurtsuz. "İçim hiçbir şeyi tutmuyor, bir solucan yaşıyor orada, tekmil kanımı içti..."

Yersiz yurtsuz sırtüstü döndü:

"Ne dersin, korkayım mı, korkmayayım mı?"

"Korkma," diye yanıtladı Zahar Pavloviç. "Ben kendim de şuracıkta ölürdüm ama bilirsin ya, insan habire başka başka aletler yapmakla uğraşınca..."

Yersiz yurtsuz bu merhamete sevinmişti; akşama doğru korkusuzca öldü. Zahar Pavloviç o sırada dereye yıkanmaya inmişti, döndüğünde yersiz yurtsuzu cansız buldu, kendi yeşil kusmuğuyla boğulmuştu. Kusmuk katı ve kuruydu, ağzının çevresine hamur gibi yayılmıştı, içinde ise beyaz, küçük kalibreli kurtlar faaliyet gösteriyordu.

Geceleyin Zahar Pavloviç uyandı ve yağmuru dinledi: Nisan ayından beri yağan ikinci yağmurdu bu. "Yersiz yurtsuz görse nasıl da şaşırırdı," diye düşündü. Oysaki yersiz yurtsuz gökten dümdüz inen akıntının karanlığında tek başına yatıyor ve sessizce şişiyordu.

Uykulu, rüzgârsız yağmurun arasından boğuk ve üzgün bir sesin şarkısı işitildi; o kadar uzaktan geliyordu ki ses, herhalde şarkının söylendiği yerde yağmur yağmıyordu ve gündüzdü. Zahar Pavloviç yersiz yurtsuzu da, yağmuru da, açlığı da hemen unutup ayağa kalktı. Uzaklarda uğuldayan bir makineydi bu, canlı, çalışan bir lokomotif. Zahar Pavloviç dışarı çıktı, huzurlu bir yaşam ve dünyanın enginliği üzerine şarkısını söyleyen sıcak yağmurun ıslaklığında dikildi. Yağmurun şefkatiyle sarmalanmış karanlık ağaçlar yayılmış uyukluyorlardı; o kadar mutluydular ki, mayışıyor, rüzgâr hiç esmediği halde dallarını oynatıyorlardı.

Zahar Pavloviç tabiatın hazzını fark etmedi, onu heyecanlandıran tanımadığı suskun lokomotifti. Tekrar yatarken ise şöyle düşündü: Yağmur – o bile faaliyet gösteriyor, bense uyuyorum ve boş yere saklanıyorum ormanda. Yersiz yurtsuz öldü işte, ben de öleceğim; o ömrü hayatında tek bir ürün vermiş değildi – habire bakınıyor, ayak uydurmaya çalışıyor, her şeye şaşırıyor ve her basitlikte hayrete şayan bir iş görüyordu. Bir şeye faydasının dokunduğu görülmemişti; ancak mantar koparmasını bilirdi, onu da zor bulurdu. Tabiatın hiçbir şeyini zedelemeden de ölüp gitti işte.

Sabahleyin güneş gökte kocamandı ve orman gür sesiyle şarkı söylüyor, sabah rüzgârını iç yapraklarına sızdırıyordu. Zahar Pavloviç, sabahın kendisinden ziyade işçi değişimini fark etti: Yağmur toprakta uyumuş, yerini güneşe bırakmıştı; sonra güneşten telaşlı bir rüzgâr havalanmış, ağaçlar karman çorman olmuş, ot ve çalılar mırıldanmaya başlamıştı; gıdıklayıcı sıcağın uyandırdığı yağmur, yorgunluğunu çıkaramadan tekrar ayaklanmıştı, bedenini bulutlarda bir araya getiriyordu.

Zahar Pavloviç ahşap aletlerini –sığdırabildiği kadarını– çuvalına koydu ve kadınların mantar patikasını takip ederek uzağa gitti. Yersiz yurtsuza bakmadı, ölüler alımsızdır zira. Ama Zahar Pavloviç' in tanıdığı Mutevolu bir balıkçı vardı ki, önüne gelene ölümü sorar, merakından dertlenirdi; bu balıkçı her şeyden çok balığı severdi, yiyecek olarak değil de, ölümün sırrını şüphesiz bilen özel bir varlık olarak. Zahar Pavloviç'e ölü balıkların gözlerini gösterir ve şöyle derdi: "Bak – akıl deryası. Balık yaşamla ölüm arasında durur, o yüzden hem dilsizdir, hem de bakışı ifadesiz; bir danayı al misal, o bile düşünür, ama balık düşünmez – o her şeyi zaten bilir." Seneler boyu gölü seyreyleyen balıkçı hep aynı şeyi düşünmüştü: ölümün ilginçliğini. Zahar Pavloviç onu caydırmaya çalışırdı: "Yok orada özel bir şey, daracık bir yer işte." Bir sene sonra balıkçı dayanamadı ve kayıktan göle atladı, yanlışlıkla yüzmeye kalkışmayayım diye ayaklarını da iple bağlamıştı. Gizliden gizliye ölüme hiç inanmıyordu aslında, asıl istediği orada ne olduğunu görmek için şöyle bir bakıvermekti: Kim bilir belki köyde ya da göl kıyısında yaşamaktan çok daha eğlenceliydi; ölümü, gökyüzünün altındaki bir komşu vilayet gibi düşünüyordu, serin suyun dibindeki bir yer – ve meylediyordu ona. Ölümde yaşayıp da sonra geri dönme niyetini dinleyen kimi köylüler balıkçıyı caydırmaya çabalamışlardı, ama destekleyicileri de vardı: "Eh, denemekten zarar gelmez, Mitriy İvanoviç. Dene bakalım, sonra bize de anlatırsın." Dmitriy İvanoviç denedi: Üç gün sonra çıkardılar onu gölden ve köy mezarlığındaki çitin yanına gömdüler.

Şimdi Zahar Pavloviç mezarlığın önünden geçiyor, haç kalabalığı arasında balıkçının mezarını arıyordu. Balıkçının mezarında haç yoktu: Hiçbir yüreği üzmemişti ölümü, hiçbir dudak onu anmıyordu, çünkü o bir illetten değil, meraklı aklı yüzünden ölmüştü. Balıkçı geride bir eş de bırakmamıştı – duldu, küçük bir oğlu vardı, yabancıların yanında kalıyordu. Zahar Pavloviç cenazeye gelmiş, çocuğu da elinden tutup götürmüştü; nasıl da şefkatli, aklı başında bir çocuktu, annesine mi çekmiş babasına mı bilinmez. Şimdi neredeydi acaba bu çocuk? Herhalde bu açlık yıllarında ilk ölen o olmuştu, tamamen öksüzdü ne de olsa. Babasının tabutunun ardından acısız ve terbiyeli yürümüştü.

"Zahar Amca, babam mahsus mu böyle yattı?"

"Mahsus değil, Saş,(3) aptallığından. Seni zarara sokmuş oldu şimdi. Bir daha uzun süre balık tutması gerekmeyecek."

"Teyzeler ne diye ağlıyorlar peki?"

"Çünkü numaracılar!"

...

Notlar


(1) İnsan için öldürücü bir tür saçma. –ç.n. Yukarı
(2) Kahramanın baba adı Pavloviç'tir, roman boyunca değişik kahramanlarca farklı şekillerde telaffuz edilecektir. –ç.n. Yukarı
(3) Saşa ismi Aleksandr isminin kısaltılmışıdır. Saş, Saşa'nın daha kısa söylenmiş halidir. Bazı yerlerde Saşka kullanımını göreceğiz (Proşka'nın dilinden), biraz küçümseyici bir kullanımdır. –ç.n. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Esra Yalazan, “Merhamet, devrim ve Platonov”, Taraf, 3 Nisan 2011

Öyle bir yer var mıdır acaba? Olsun isterdim. “Her şeyin bittiği, hiçbir şeyin başlamadığı bir dünyada insanın tabiatla bile mücadele etmek istemediği bir can sıkıntısının hikâyesi...” diye tarif edilen bir aleme aitmişim gibi bezgin ve kendime yabancıyım çünkü. Bu günlerde çok düşündüğü için atmaktan vazgeçen kalbimle birlikte, ruhu da hırpalayan bahar yorgunluğunu sırtlanıp aralarında çelimsiz otların bittiği parke yokuşlardan tırmanırken Saşa gibi hayallerimi kovalıyorum. Hayat yekpâre bir rüya misali parçalanmadan geçip gidiyor. Dip uğultusu gibi derinden, sessizce akıyor zaman. Aklını yitirmişçesine telaşla koşturup duran insanlar hakkında onun gibi tahminlerde bulunuyorum. Acı çeken sesini duyurmak için hırıltıyla konuşan ihtiyar bir adama acıyorum durup dururken. Buğulu pencere önlerinde titreyen kumrularla yekvücut olmanın bilinci beni sakinleştiriyor.

Bazen o çelimsiz, yetim çocuk gibi eskimiş bir masaya bakıp, “O da benim gibi biraz lüzumsuz, hiçbir farkımız yok işte” diyecek kadar durgunlaşıyorum. Sonra rüzgârsız bir havada hiç kıpırdamayan dalların gıcırtısını işitip “Demek onlar da sıkılıyor” diyorum ama Saşa gibi bunu söylediğimde büsbütün rahatlayamıyorum. Sadece ağaç olmak istiyorum. Bütün felaketler, mevsim geçişleri, kainatın sonsuzluğunda kaybolan sesler, yeryüzünün kabuğuna kazınan harfler, yerini bulamayan sözcük kalabalığı, her şey sıradanlaşıyor. Yine de ılık bir merhamet hissiyle tabiatta görebildiğimiz, hissedebildiğimiz bütün varlıklarla aynı özden oluştuğumuzu düşününce gevşiyorum. Ve en zor zamanlarda aklı kalple yumuşatmayı bilen Andrei Platonov’a her zamanki gibi şükrediyorum.

Medrese avlusunda bir ‘komünist’

Bugünlerde onun mistik diliyle, doğal bilgi hazinesiyle asırlık medreselerin iç avlularında dolaşıyorum. Kitap hastanesinin sorumlusu Hatice Hanım, bana insanın hırpaladığı kitapları nasıl iyileştirdiğini anlatıyor. Sırtları kamburlaştığı için ciltleri bozulmuş, şirazesi dağılmış, rutubetle pamuklaşmış, böcekler tarafından kemirilmiş ya da ölçülemeyen zamanın hırçınlığıyla asitleşmiş tarihî el yazmalarından bahsediyor. Solgun, eprimiş sayfalara çok uzun bir nekahet dönemi geçiren çocuklarına bakan şefkatli anneleri gibi davranıyor. Onu dinlerken kendisini nesnelerin yerine koyabilen Saşa gibi heyecanlıyım yine. O vakit sağlığına kavuşunca ışıldayan kitaplardan biri olmak istiyorum. Ama nedense kendini hissetmemeyi tercih eden Zahar Pavloviç gibi davranıyorum. Hakikatimin sağlam köklerinden uzaklaşıp hemen yanında durduğumuz devasa fıstık çamının kaç yaşında olduğunu soruyorum mesela. “Bilmem, epey yaşlı olmalı en az iki yüz elli” diyor. O ‘hastalarının’ yanına dönünce Platonov’un hiçbir Rus yazarına benzemeyen cümlelerinin tınısıyla baş başa kalıyorum. Bana makineleri insanlardan çok seven bir mühendisin soğukkanlı sesiyle 1922’de bir yayıncıya yazdığı mektubu okuyor: “Tarlalar, kırlar, annem ve zil sesleri dışında, bir de şunları sevdim ve yaşadıkça daha çok sevmeye devam edeceğim: Lokomotifler, makineler, tiz sesli düdükler ve kan ter içinde kalana dek çalışmak. Her şeyin insan yapımı olduğuna ve hiçbir şeyin kendiliğinden oluşmadığına inanırım; örneğin uzun süre çocukların fabrikada üretildiğine inandım... Yabani otlar ve dilenciler, tarlalarda şarkı söylemek, elektrik, lokomotif ve depremler arasında bir tür akrabalık bağı vardır. Tüm bu şeylerin üzerinde aynı doğum lekesi vardır. Büyümekte olan otların ve buharlı lokomotiflerin mekaniği aynıdır.”

Bir hayaleti sevebilmek...

Ona neredeyse acıyarak bakıp, “Kitaplarının bizimle yaşamaya zorlanmış bir uzaylı tarafından yazılmış olduğunu düşünenleri artık daha iyi anlıyorum,” diyorum. Neden sözcükleri bilerek yanlış boşluklara itinayla yerleştirdiğini, insanın şifresini çok derinlerden söküp çıkaran hayvani sezgilerinin tohumunu, son yıllarını geçirdiği edebiyat enstitüsünde avludaki yaprakları süpürürken zihninden neler geçtiğini merak ediyorum. Tüberkülozu nedeniyle sürekli öksüren bu adama bakan öğrencilerin bir kısmı onun vaktiyle yazdığını biliyormuş. “Stalin yüzünden ancak yarım asır sonra keşfedilebildin. KGB’nin arşivinden çıkmışsın, yaşarken gelecekte çok okunacağını bilmek ister miydin?” diyorum küstah bir tonla. “İnsan yaşamalı, varolmalı ve sabretmeli. Daha evvel de söylemiştim sana, sizin için insan olmak sadece bir alışkanlıktır, benim içinse bir tatil ve bir zevk...” diyor.

Bir hayaleti sevebilmenin mahrem sevincini bilir misiniz? İnsanlar sizi asırlık taşlarla örülmüş bir iç avluda, nergislerin arasında bağdaş kurmuş otururken gördüğünde, kayıp bir meczup misali sadece kuşlarla, kedilerle, ağaçlarla, bulutlarla konuştuğunuzu düşünüp küçümserler nedense. Kelimelerin, isimlerin ve onları taşıyan ruhların ebediyetine inanmak istemezler pek. Mahrem yolculuklar ürkütür onları. Çantanızda gizli âşık gibi taşıdığınız bir yazarla konuştuğunuzu söylediğinizde muhtemelen hadise yerini derhal terk etmek isterler. Bu ezberlenmiş tepki de mesela, Platonov’un “alışkanlık” diye tanımladığı karmaşık yumaktan sarkan incecik bir ip sanki...

İnsan ve iktidar

“Hiç senin kadar cesur bir ‘uzaylı’ görmedim. Yaşadığın dönemde devrime dil uzatanları hapislerde çürütüyorlardı, Bolşeviklerle inceden dalganı geçmişsin, nasıl kurtuldun?” diye sorunca kızıyor bana. Devrimden sonra ne yapacağını bilemeyen “hayalperestleri” anlattığı Çevengur’un çarpıcı cümlelerinden birisini hatırlatıyor: “İnsan insan için bu kadar mı tehlikelidir de aralarında iktidarın durması gerekir? İktidardan çıkıyor ya savaş da... Dönüp dönüp düşünüyorum, savaşı iktidar özellikle uydurmuş olmasın. Sıradan bir insan yapamaz bunu çünkü...”

Peki, insanın bedellerini çok acı bir şekilde ödeyerek kavuştuğu o ‘değişimden’ sonra sanki hiçbir şeyi başaramamış gibi sıkılması, boşluğa düşmesi ironik değil mi?” diyorum. Devrimin kendisinden ziyade sürecine inanan kahramanlarının cümleleriyle cevap veriyor: “Komünizmi kurmuş olmamıza rağmen pek o kadar hoş hissetmiyoruz kendimizi! Neden her şeyimiz doğruyken, burjuvalar yokken, ortalık dayanışma ve adalete kesmişken proletarya sıkılıyor, canı evlenmek istiyor? ... Çünkü hakikatin ömrü kısadır ve sondadır; o halde başka bir mutlulukla meşgul olmaları daha iyidir, uzun ömürlü, ta esas hakikate kadar yaşayacak bir mutlulukla!”

“Ta esas hakikat, öyle mi. Ne kadar uzaktadır kim bilir...” Buruk bir tebessümle mırıldanıyorum. Hakikatin sınırlarını böylesine cesur bir derinlikle esnetebilmesi hoşuma gidiyor. Onun üstüne yanık kokusu sinmiş insansız bozkırlarından benim parlak gökyüzümün üstüne doğru kara bir bulut gibi havalanan sığırcık sürüsüne bakıp bu defa bir meczup edasıyla kendi uçurumuma doğru konuşuyorum...

‘İnsanın kendisiyle sohbeti sanat’

Orada görünen varlığımdan azade başka biri oturuyor. Kimliksiz, cinsiyetsiz. Aidiyet duygusu yok. Sakin ve yalnız. Kendi için geçici mutluluklar icat ediyor. Bazen cümlelerle bazen de onları yazan hayaletlerle basit oyunlar oynuyor. Kibar ve mesafeli bir seyirci gibi izliyor olup biteni. Ama ruhumun efendisi o, bunu pekâlâ biliyor. Sabahları yatakta, akşamüstleri tenha sokaklarda gündüz düşleriyle oyalanıyor. Alacakaranlık çökünce kendi sessizliğinde dalgınlaşıp ışıkları yakmayı unutuyor. Şehrin gürültülerini duymuyor. Gizlendiği yerden çaydanlığın ıslığını, bozuk musluk tıpırtılarını, uzaktan belli belirsiz işitilen ezan sesini, gazete hışırtılarını, kalorifer borularının içinde yürüyen cücelerin tıkırtısını dinliyor. İnsana ağır gelen varlık bilinci yüzünden önemsiz şeylerle ilgilendiğini söyleyen Platonov onun hazin suskunluğunu da fark ediyor ve yine Çevengur’dan seçtiği cümlelerle sesleniyor. “Bu boyun eğmiş, sönmekte olan dünyada Dvanov kendi kendisiyle bir sohbete tutuştu. Açık havada yalnız başına sohbet etmeyi severdi ve birisi kendisini duyacak olsa, sevdalısıyla aşkın karanlığında basılmış âşık gibi utanırdı. Mevcut duyguyu ancak sözcükler duyguya dönüştürüyor, bu nedenle sohbet ediyordu düşünen insan. İnsanın kendi kendiyle sohbeti sanat, başkalarıyla sohbeti ise eğlenceydi. O yüzden insan kalabalığa, eğlenceye gidiyor. Suyun yokuştan aşağıya akması gibi”.

Karıncalar gibi sessizce yaşamak...

Acaba onun dediği gibi manayı zihinden akıp giden düşüncelerle tahlil etmek mümkün müdür? Dünyaya fazlaca ilişmeden, öylece kıyısında durup seyrederek. Ölünce eksik kalacağından şüphe edilmeyen hayallere tutunarak. Doğuştan hediye edilen mizacının esaretinde, yıldızlara batmış karanlık, uçsuz bucaksız gecelere sığınarak, böyle kendi kendine sayıklayarak hayatını sürdürebilir mi insan?

Kendi duygularında sürgün insanları, bir müstahdem olarak hayatını tamamlayan Platonov’la konuşmak “her şeye rağmen” fırıl fırıl dönen bu dünyada beni sağlam tutuyor. Çektiği eziyeti belli etmeden varlığını sürdüren karıncalar gibi toprağın altında sessizce yaşamaya devam edebilmek ne zor değil mi? O öyle yaşadı belki ama insanlığa muhteşem hikâyeler bıraktı. Kim ne derse desin onunla gizlice konuşmayı seviyorum. Hareketin kıpırtısızlık kadar kıymetli olduğunu söyleyen dürüst, alaycı tavrına bayılıyorum. Beni kimi zaman karanlığa çeken o “kimliksiz seyirciye”, amaçsız, emeksiz bir hayat sürdürmek isteyenlere diyor ki, “eyleme geçmediklerinde, fazla akıl peydahlanır insanlarda, ki aptallıktan bile kötüdür o”.

Devamını görmek için bkz.

Günay Çetao Kızılırmak, "Edebiyatçı vicdanı, mühendis titizliği", Kitap Zamanı, 5 Ağustos 2015

Andrey Platonov’u yanında rahat olabileceğim az sayıda insandan biri olarak görürüm. Elbet, bir eser üzerinde çalışması için çevirmenin böyle hissetmesi şart değil, hatta biraz mesafe daha objektif olmayı sağlayabilir. Örneğin Tolstoy’u çevirirken büyük bir filozofu çevirdiğimi bilirim. Platonov ise arkadaştır, talihi hiç yaver gitmeyen, oradan oraya sürüklenip sonunda yeni bir keşif ve hikâyeyle çıkıp gelen bir derviş. Onu okurken, çevirirken büyük bir yazar karşısında olmanın mahcubiyetini duymazsınız. En hayati meselelerden söz açtığında bile sıradanlığın inceliğini daima koruduğunu düşünürüm. İnsana ilişkin keşifleri onu ulaşılmaz yükseklere çıkarmamış, daha da içimizden biri kılmıştır.

Andrey Platonov, Sovyet edebiyatına bir işçi-yazar olarak ve ilkin şiirle girmişti. Şiiri sonraları bıraktıysa da bana kalırsa imgeler dolayımında düşünmeyi ve yazmayı hep sürdürmüştür. Devrim ve iç savaştan sonra Voronej Demiryolları Teknik Okulu’nu bitiren yazarın hayatını daima trenler ve tren yolları keser. Bunun yanı sıra toprak ıslah işleri ve tarımsal elektrifikasyon alanlarında çalışır. Devrim ile teknolojik gelişimin kesiştiği noktada insanın hak ettiği yazgıya kavuşabileceğine duyduğu inançla Platonov ilk yıllarında mutlu bir geleceğin hemen kıyısında durur. Moskova Çestnova’nın basit bir görevi yerine getirerek bile olsa bu ortak mutluluğa hizmet etmeyi neredeyse fiziksel bir arzu şeklinde duyması gibi o da fayda sağlayabileceği tüm alanlarda canla başla çalışır.

Platonov ve Stalin

Platonov, Gorki’ye yazdığı bir mektupta belirttiği üzere her şeyden ziyade “Sovyet edebiyatı denilen kolektif işin bir parçası olmayı” istiyordu. Şimdilerde Platonov’u anti-Stalinist, komünizm karşıtı bir yazar olarak göstermek, 30’lu-40’lı yıllarda onu karşıdevrimci ilan edenlerinkine benzer bir muamele gibi geliyor bana. Platonov’un özel bir anti-Stalinistliği yoktu ama Stalin kesinlikle anti-Platonovcuydu. Yazarın sistemin işleyişine yönelik şüphe ve eleştirilerini büyük bir tehdit olarak algılayarak edebiyat camiasından kovulmasına vesile oluşu bunu gösteriyor.

Başlarda Platonov yazdıklarını yayımlatma şansı bulmuştur. İşçi kökenli yetenekli genç yazar için edebiyat dünyasının kapıları ardına kadar açık gibidir. Gelgelelim yayıncılık faaliyetlerinin devletin tekeli ve sıkı kontrolü altında olduğu bir ortamda ihlal edilmemesi gereken kalın çizgiler vardır. Kabaca söylemek gerekirse, SSCB’nin varlığını, gelişim tarzını, endüstrileşme ve kolektivizasyon süreçlerini sorgulamayan, devrimin kazanımlarını, proletarya iktidarını yücelten, kitlelere kafa karışıklığı değil, ortak ideallere inanç aşılayacak türde eserler verilmelidir. Küçük bir örnek verecek olursak: Platonov’un Dönüş hikâyesi, ne denli masum görünse de, onu sahici kılan bir yönüyle bu çizgilerin dışına çıkmıştı. Eleştirmenler, bir cepheden dönüş hikâyesi olan bu öyküde, evli barklı kahramanın trende tanıştığı genç bir kızla yaşadığı aşk serüvenini ve sonrasında gelişen olayları Sovyet aile ahlâkına bir tokat olarak değerlendirmişlerdi.

Andrey Platonov’un mühendislik yaptığı yıllarda da bunu andıran bir duruma düştüğünü okumuştum. İşlerin nasıl yürütülmesi gerektiğine dair net fikirleri olan, hataları ve kayıpları öngörebilen mühendis Platonov’un durumu biraz “Yepifan Savakları”nda Petro’nun baraj projesini hayata geçirmeye çalışan İngiliz mühendis Perry’nin durumunu hatırlatıyor. Hesaplar baştan yanlış, bireysel çabalarla işleri yoluna koymak yahut zarardan erken dönmeyi denemekse imkânsızdır. Hiç de yumuşak başlı biri olmayan Platonov doğrucu tavrı yüzünden çevresince pek sevilmez. Yazar işte bu mühendis dürüstlüğünü edebiyata da taşımıştır. Yaşamın, düşüncenin ve edebiyatın durmaksızın devindiğini bilir, devinen ve devamlı geliştirilmeye ihtiyaç duyan kusurlu dünyayı yazar.

Kahramanlarından biri Aleksandr Dvanov ülkeyi karış karış gezerek komünizmi ararken Çevengur adında kapalı bir komünizm odağına rastlar ve orada yaşamaya karar verir. Burada mülksüzler iktidara gelmiş, ortalıktaki burjuva izlerini temizlemekle işe başlamış ve esasen tüm davayı buna indirgemiştir. Burjuvaların bir sala konulup nehir aşağı ölüme gönderilmesi ve benzeri uygulamaların gerçekte de vuku bulduğunu okumuştum. Köle gibi çalışıp aç kalmanın tarihinden gelen Çevengurluların komünizm ütopyası çalışmamak üzerine kuruludur. Oysa ne açlık, ne açgözlülük ve diğer insani hırslar, ne zulüm, ne de ölüm komünizmle birlikte bitmiştir.

Platonov’un Çevengur’da SSCB’yi ve komünizmi mahkûm ettiği düşüncesi elbette ağır basar. Bu roman gibi birçok başka eser de benzeri gerekçelerle yayımlanmaz. İşin kötüsü, Platonov’un telif bedelleri dışında bir geliri yoktur. Çoğunlukla elinden alınmak üzere olan evlerde, kıt kanaat aile geçindirir. Mektuplarına bakılırsa bir dönemden itibaren sırf aç kalmamak adına çalınmadık kapı bırakmamıştır.

Dar siyasi çerçeveden değerlendirilmemeli

Platonov’un sürekli dar bir siyasi çerçeveden ele alınmasına da gönlüm razı değil. O başka bir ülkede başka bir zamanda yaşamış olabilirdi. Ancak şunun gibi bir şey yazardı yine: “Tamam, ölseydi her şey,’ diye düşünüyordu Yakov Titıç, ‘ama bari ölü beden sağlam kalsaydı, tutacak, anacak bir şey olurdu elde; oysa öyle mi ya, rüzgârlar esiyor, su akıyor ve her şey boşa gidiyor, toza dönüp el oluyor. Eziyet ama bu hayat değil ki. Ölen de boş yere ölüp gitti, bir zaman yaşayanlardan kimseyi bulamazsın artık, hepsi de kayıp.”

İnsanın günbegün ağırlaşan kaybına yanardı. Bir başkasının acısını iyileştirmeden iyi olamayacağımızı yazardı. Büyük bir acının peşinden belini doğrultup sıfırdan yaşamanın kurallarını mühendis titizliği ve edebiyatçı vicdanıyla bizler için sıralardı. En düşkün olduğumuz bir sırada biz bunları okur ve gülümserdik. Büyük ve ilahi bir gerçeği bizimle paylaştı diye değil, hayata tekrar ısınmamızı sağlayan bir dost olduğu için. Bu yüzden de gerçekte bir dâhi bile olsa bizi korkutmadığı için.

Platonovların “çilekeşimiz” diye andıkları sevgili oğulları Platon sistem tarafından yok edildikten sonra bir de kızları olmuş. Platonov bu sırada verem kliniğine taşındığı ve bir süre sonra öldüğü için kızını pek az görmüş ama belli ki bu çocuk onlara yeniden yaşama sarılma gücü vermiş. Hiçbir zaman pes etmemenin çocuğuymuş sanki. Hiçbir zaman pes etmediği için bugün bir kısmı hâlâ Türkçeye çevrilmemiş sayısız muhteşem eserine sahibiz sevgili Platonov’umuzun.

Devamını görmek için bkz.

Murat Belge, “Zorla komünizm olur mu?”, Milliyet Kitap Eki, Ağustos 2010

Platonov benim tanıdığım bir yazar değildi. Şimdi üstüne yazı yazmakta olduğum Çevengur'unu okumam da biraz rastlantısal oldu. Ama kitabı bitirince okumaya değer bir yazar olduğu sonucuna vardım. Şimdi öteki kitaplarını da sıraya koyacağım.

Yazarı tanımamakta şaşılacak bir şey yok. 1951'de ölmüş, ama Sovyetler Birliği'nde yazdıklarının çoğunun yayımlandığını görmek zaten kendisine nasip olmamış. Stalin onu ancak dolaylı yoldan öldürmüş, diyelim. Çünkü oğlunu on beş yaşında bir çocukken Sovyet düşmanı diye yakalayıp Gulag'a sürüyorlar. Üç yıl sonra, orada kaptığı veremle dönüyor; çok geçmeden de ölüyor. Babası da ona bakmaya çalışırken verem ona da geçiyor. Bunun için 'dolaylı kurban' diyorum.

Öncü olabilirdi

Platonov'un romanını okurken rejime yönelttiği eleştiriye rağmen bir komünist olduğu izlenimini edinmiştim. Sonra biraz internette bakındım ve okuduğum metinlerde bunun böyle olduğu doğrulandı. Babası bir demiryolu işçisiymiş. Bu romandaki başmakinist ve bir ölçüde Zahar Pavloviç o modelden esinlenerek yaratılmış olabilir.

Platonov kendisi de çeşitli işlerde, kol emeği gerektiren işlerde çalışmış. Belli ki komünizmin Rusya'da yerleşmesine katkıda bulunabilmek için özel çaba harcamış. Makinayla, teknolojiyle ve maddeyle ilginç bir entelektüel ilişkisi olduğu anlaşılıyor. Makinayı önemsiyor, çünkü insanı insana yakışmayan çalışma biçimlerinden kurtaracağına inanıyor. Marx'ın kitap okuyan, balık tutan insan hakkında yazdıklarını okuyup okumadığını bilemiyorum ama o sözlere fazla bir itirazı olmayacağını düşünüyorum. Özgürleştirici bir düzen yoksa, insanın makinaların kölesi olabilir; ama makinayı işe koşup insanı özgürleştirecek düzeni kurmak gerekiyor.

Çevengur, 'ampirik gerçeklik' kuralları çerçevesinde yazılmış bir roman değil. Olmayınca, 'sosyalist gerçeklik' kalıplarına uyması büsbütün mümkün değil. Daha yakın bir zamanın olgunlaşmış büyülü gerçeklik akımına giren romanlarını düşününce, tam öyle de değil gibi. Ama belki bunun erken bir aşamasına denk düştüğünü söyleyebiliriz. Bu başlı başına çok ilginç, çünkü yaşadığı yıllar içinde bilinmeyen, sözü edilmeyen bir tarzda yazdığını ileri sürmüş oluyoruz. Bu da önemli bir öncülük durumu olabilirdi, dünya yazarlarının o yıllarda Platonov'u okuma imkânları olsaydı.

Devrimin başarısızlığı

Simgesel veya alegorik gibi nitelemelerin Platonov'un eserlerine aykırı düşmeyeceği kanısındayım. Böyle bir tarz tutturmasında bütün o baskı sisteminin payı var mıdır, varsa ne kadar vardır? Bence mutlaka 'payı' vardır, ama tek neden o değildir, sanırım. Anlatmak istediği şeyin niteliği daha belirleyici olmalı.

Çevengur'u 1929'da yazmış. Yani Devrim'in üstünden on iki yıl geçmiş; Lenin ölmüş, Troçki gitmiş, Stalin başta. İşler çok da yolunda yürümemiş, yürümüyor. Platonov duyarlılığında bir adam özellikle siyasi düzeydeki başarısızlığı keskin bir biçimde hissediyor olmalıydı. Bunu anlatmak istiyordu. Ama bunu bir ampirik olay örgüsü üstünden anlatamazdı. Daha genel bir edebi araca ihtiyacı vardı: 'simge' gibi. Bunun için de, ampirik gerçekliğin bir miktar dışına çıkması gerekiyordu.

1929'da, Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ındaki gibi ampirik gerçekliği büsbütün geçersiz ilan edemezdi. Ama bir miktar uzaklaşmadan da edemezdi. Buraya kadar, Brecht'in yaptığından, daha doğrusu, onun da duyduğu ihtiyaçtan farklı bir şey yok ortada. Bu ihtiyaç, ikisini de, babadan kalma 'alegori'yi denemeye itmişti.

Alegoriden söz edip de Frederic Jameson'ı hatırlamamak mümkün değil. Ayrıca, tam da onun bulduğu tamlamayla 'politik ulusal alegori'.

Teori okuyarak değil, diğerleriyle uyuştuğu için, özlemlerine uyduğu için komünist olmuş adamlar var romanda. Bunlar, toplumun komünistleşmesini hızlandırmaya çalışıyor ve bu amaç için çeşitli zorlama yollara başvuruyorlar. Kitabın özetinin özeti böyle bir şey.

Yıllar önce, şimdi adını unuttuğum bir Rus yazarın gene böyle alegorik bir hikayesini okumuştum. Çevengur bana onu da hatırlattı. Orada bir kente, Sovyet halkının yeterince komünistleşmemiş olup olmadığına karar vermek üzere bir komite gelir. İnsanları sorguladıkça, içlerindeki burjuva izlerinin tamamen silinmediğini görür ve adamları idam ederler. Sonunda komite başkanı kendisinin ne olduğunu düşünür ve intihar eder.

Genç yaşta ölmüş, kısa bir ömre belli ki çok yoğun acı sığdırmış bir yazar ve bir insan Andrey Platonov. İlginç bir yazar. Siyasi bakışıyla olduğu kadar edebî deneyciliğiyle de dikkati çeken bir yazar.

Devamını görmek için bkz.

Lemi Özgen, “Balık düşünmez çünkü her şeyi bilir”, K dergisi, 3 Eylül 2010

Geniş omuzları, artık enikonu bir bıyık şeklini almış dudak üstü tüyleri, güçlü kasları ve yere sımsıkı basan kocaman ayaklarıyla bir delikanlıyı andıran kadın öğretmen, önündeki son kum tepesini de aştı ve biraz aşağılardaki köyü seyre durdu.

Sessiz bir Temmuz öğlesiydi. İnsansız, ağaçsız, hareketsiz ve tümüyle ıssız bir manzara gözlerinin önünde uzanıp gidiyordu. Güneş, tutuşmuş bir gökyüzünün yükseklerinde yanıp kavruluyor, kızgın kum tepeleri bu kadar uzaktan sanki alevler halinde yanan çalılar gibi görünüyordu.

Sonra ansızın fırtına başladı. Öğretmenin doğup büyüdüğü yer de çöle yakın sayılırdı ve orada da ara sıra fırtınalar olurdu ama böylesini o zamana kadar hiç görmemişti. Güneş bir anda yoğun ve sarımsı bir lös tozundan sönükleşti ve rüzgar inleyen kum yığınlarını hışırtılarla kovalamaya başladı. Rüzgar kuvvetlendikçe kum tepelerinin başları daha da koyu tütüyor, hava kumla doluyor ve bulanıklaşıyordu. Vakit gün ortası, gök de bulutsuz olduğu halde güneşin konumunu belirlemek imkansızlaşmıştı. Daha biraz önce yakıcı ışıltılarla dolu ve parlak olan gün, şimdi karanlık ve ölgün aylı bir gece gibi görünüyordu.

Genç kadın öğretmen ilk kez çölün derinliklerinde gerçek bir fırtınayla yüzleşiyordu. Sonra akşam oldu ve fırtına dindi. Çöl eski haline döndü. Öğretmen kumlarda kayarak aşağıya indi. On kadar evden oluşan köyün sakinleri onu karşıladı. Eskiden muhtarken, devrimden sonra bir anda henüz kurulmamış bir ‘kolhoz’un yöneticisi, parti sekreteri ve Kızıl Ordu Komiseri oluveren kır saçlı bir adam onu karşıladı. Biraz konuştular. Öğretmen kağıtlarını çıkardı. Çocuklara matematik, coğrafya, resim, müzik ve elbette ‘sosyalizmin temel kurallarını’ öğreteceğini söyledi.

Kır saçlı adam güldü. “Bunları boş ver” dedi. Sonra da “şu bizi, bizden öncekileri, her gün, her saat yavaşça boğup öldüren kuma karşı ne yapılabilir sen onu öğret asıl” diye konuştu. Ayağa kalktı. Uzaklarda bir yere bakarak, “artık sen bir kum öğretmenisin” dedi.

Öğretmen, uçsuz bucaksız Rusya’da ilk kez bir ‘kum öğretmeni’ olmanın ağır sorumluluğu altında sustu. Kendisine verilen odaya gitti. Yatağa uzandı. Yeniden başlayan fırtınanın savurduğu kum tanelerinin, camlara çarparken çıkardığı sesleri dinledi. Sonra, köy çocuklarının bozuk bir akorla söylemeye başladıkları akşam marşını duydu. “Yoldaş Lenin Öğretmenimizdir Bizim”. Uyudu.

Köyün birkaç kilometre ötesindeki bir başka köyde mühendis, iki gündür kazıklarla çevrelemeye uğraştığı kocaman alandaki çalışmanın sonunda bittiğini gördü ve çukurdan çıktı. Alan bir dağdan ta karşılardaki öteki dağa kadar uzanıyordu ve buraya “devrimin şanlı öncüleri olan işçilerin” hep birlikte yaşayacakları büyük bir site yapılacaktı.

Yanına gelen sendika temsilcisiyle konuştu. “Devrimci Yapı İşçileri Sendikası” temsilcisi, inşaata başlamak için gereken yüz kadar işçinin henüz gönderilmediğinden yakındı. Kalın kağıtlara sarılmış ‘kesmik’ tütünden sigaralarını tüttürdüler.

İlerilerde bir yerde genç bir kadın, kucağındaki ölü bir bebeği sımsıkı tutarak, saçları tarazlanmış yaşlı falcıyla konuşuyordu. “Mantar suyu iyi geldi” diyordu genç kadın. “Bebeğim senin verdiğin o suyu içer içmez uyudu, bak gözleri kapandı” diyordu.

Bembeyaz saçları birbirine karışmış yaşlı kadın da “mantar suyuna bandırdığım ve üstüne de o eğrelti otlarını döşediğim ekmeği yiyen herkes cennete gider” diye konuşuyordu. Bebeğinin “gözlerinin kapanmasına” memnun olan genç kadın, falcıya “borcunun” ne olduğunu soruyordu. Yaşlı kadın da “şu etekceğizinle evindeki ütüceğizini veriversen yeter” diye cevap veriyordu.

Mühendis ile sendika temsilcisi sigara içerek araziye bakmayı sürdürdüler. Gözün alabildiğine uzanan bu boşluğa, belki de on bin işçinin çoluk çocuğuyla birlikte yaşayacakları yepyeni bir kent kurulacaktı.

Mühendis, ‘ihtilalden önce’ işçilerin yaşadıkları o tek katlı ve bahçeli evlerin daha güzel olduğunu söyledi. Daha önce sıradan bir inşaat işçisi olan sendika temsilcisi mühendise baktı. Yapılacak inşaatın, işçi sınıfının burjuvalara karşı kazandığı zaferin bir simgesi olduğunu, bu nedenle bu kadar büyük tutulup, ‘her şeye tepeden bakacağını’ anlattı.

Yeni kurulan “İhtilalci İş ve İşçi Bulma Kurumu”nun göndermeyi taahhüt ettiği yüz kadar işçinin gelmesini beklediler. Mühendis o işçilerin inşaat alanının yanındaki çimenlikte öylece yatıp durduklarını gördü. Niye çalışmadıklarını sordu. Adamlardan biri “en büyük proleter güneştir yoldaş, o her şeyi halleder” diye cevap verdi. Yanındaki de “nasıl olsa devrim oldu, bundan sonra her şey kendiliğinden tıkırdar, çalışmaya gerek yok artık” diye seslendi.

Köydeki en tuhaf insanlardan biri olan Semyo, her zamanki gibi alet yapmayı sürdürüyordu. Nedir, savaş nedeniyle ortalıkta hiç maden, sac, metal kalmadığından, aletleri artık ağaç parçalarından yapıyordu. Şu anda da kalın bir kütükten kestiği parçayı kocaman bir tava haline getirmekle meşguldü.

Çocukluğundan beri onunla birlikte olan arkadaşı Zahar, tavayı yapmasının anlamsız olduğunu çünkü tahta bir tavanın ateşte yanacağını söyledi. Bir yandan da acıyla yüzünü buruşturup, midesini ovuşturuyordu.

Sonra ansızın “tava meselesinin” çok önemli olmadığını çünkü pek yakında öleceğini belirtti. Anlattığına göre, birlikte kaldıkları kulübenin yakınlarında bir kertenkele bulmuş ve onu kızartıp yemişti. Son lokmayı aldıktan sonra da kertenkelenin zehirli olduğunu anlamıştı. “Birazdan ölürüm herhalde” dedi. Biraz sonra da öldü. Semyo tahtadan bir tava yapmaya devam etti.

Hemen hemen aynı anda kadınlar ve çocuklardan oluşan bir kalabalık, köyün kenarından geçen ırmaktaki sazlara takılıp kalmış balıkçının ölüsünü sudan çıkarmaya çalışıyorlardı. Balıkçı Şaşa’nın ölümüne hiç kimse şaşırmamıştı çünkü son günlerde hep “ölümün nasıl bir şey olduğunu merak ettiğini” söylüyordu. Sonunda o sabah kayığına atlamış ve ırmağın en derin olduğu yerde kendisini suya bırakıvermişti. İşi sağlama almak için ayaklarını bağlamayı da unutmamıştı. Yavaşça şişmeye başlamış olan cesedi kıyıya çıkaran kadınlardan biri, çocuklara “olur olmaz her konuyu merak etmenin pek de iyi bir şey olmadığını” söyledi.

Sigaralarını bitiren mühendis ile sendika temsilcisi, henüz hiçbir işçinin çalışmadığı dev inşaat alanına doğru yürüdüler. Mühendis tekrar bu kadar büyük bir site kurmanın saçma olduğunu söyledi. Sendika temsilcisi de onu “proletarya düşmanı olarak” partiye şikâyet edeceğini söyledi. Yumruklaştılar.

Çukur, Çevengur, Dönüş ve Can gibi eserleriyle tanınan Rus romancı Andrey Platonov, kitaplarında gerçek ile gerçeküstünü birlikte kullandı. Eserlerini bazen mizah bazen de en uç noktada ‘saçma’ bir dille kaleme aldı. Sovyet yönetimi ve Stalin ile ters düştüğü için eserleri 1987’den sonra gün ışığına çıkabildi ve ancak o zaman ne kadar büyük bir romancı olduğu anlaşılabildi.

Andrey Platonoviç Platonov, 1889 yılında bir işçi ailesinin çocuğu olarak Voronej’de dünyaya geldi. Babası demiryollarında tornacıydı. Baba mesleğini seçen Platonov, 1913 yılına kadar dökümcülük ve tornacılık yaptı. İç savaşta Kızıl Ordu saflarında çarpıştı. Savaştan sonra Voronej Politeknik Üniversitesi’ni bitirdi. Rusya’nın kırsal bölgelerinde elektrik mühendisi ve arazi ıslah uzmanı olarak çalıştı. Devrimden pek haberi olmayan köylülere komünizmi anlattı. Kooperatiflerin kurulmasına öncülük yaptı. Bir parti komiseri gibi çalışarak, örgütlenme faaliyetlerinde bulundu.

1918 yılından itibaren çeşitli gazete ve dergilerde makale, şiir ve denemeleri, 1926 yılından itibaren de kısa öyküleri yayımlanmaya başladı. Yeteneği Maksim Gorki tarafından keşfedildi ve Gorki’nin de çabalarıyla edebiyat dünyasına parlak bir giriş yaptı.

Nedir, Platonov’un eserlerinde kullandığı ‘absürd’ dil, Sovyet yöneticileri ile partinin pek hoşuna gitmedi. Özellikle Stalin, Platonov’un eserlerindeki gülünç ve saçma olayların, devrimi küçük düşürmeye çalışan girişimler olduğunu öne sürdü. Platonov’un kitaplarındaki kişileri kasten bozduğu bir dille konuşturması da Stalin’i kızdırdı. Kendisi bir Gürcü olan Stalin, Rusçayı belirli bir aksanla konuşuyordu ve muhaliflerinin alay ettiği bu aksanlı konuşmasının, Platonov tarafından bilinçli olarak kitaplara konulduğunu düşünüyordu.

Birkaç kez “özeleştiri” yapması istenen Platonov, eserlerinde gerçekçi davrandığını, devrimin ilk yıllarında gezdiği köylerin, komünizmden pek haberli olmadıklarını, haberi olanların da “artık her şey kendiliğinden düzelecek” düşüncesiyle çalışmadıklarını bizzat gördüğünü söyledi.

Stalin’in buna cevabı ise çok sert oldu. Platonov’un savunduğu gerçekçiliğin “burjuva gerçekçiliği” olduğunu söyledi. Bununla da yetinmedi ve Platonov için “aptal”, “hain” ve “salak” dedikten sonra, “Platonov bir süprüntüdür, süpürülmeli,” diye kestirip attı.

Sovyetler Birliği’nin tek adamı olan Stalin’in bu yargısından sonra Platonov gerçekten de “süpürüldü”. Kitapları toplatıldı. Yeni baskıları yasaklandı. Kendisi de “Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti” yani kısa adı KGB olan Devlet Güvenlik Komitesi tarafından izlemeye alındı. Sudan bahanelerle sık sık tutuklandı. İsmi tüm resmi kayıtlardan çıkarıldı ve Platonov’a ‘hiç yaşamamış’ gibi davranıldı.

Platonov’un ailesi de bu yok etme hareketinden payını aldı. Büyük oğlu bilinmeyen bir nedenle gözaltına alındı ve Orta Asya çöllerine yakın yerdeki bir toplama kampına gönderildi. Platonov, Kum Öğretmeni adlı öyküsünde oğlunun kendisine anlattığı betimlemelerden yararlandı.

Platonov, “komünizmin felsefi roman”ı olarak değerlendirilen Çevengur’da sosyalizmin ütopyasına inanan ve bu uğurda kendini körü körüne feda eden idealistlerin yaşadıkları acılar ile karşılaştıkları hayal kırıklıklarını anlattı.

Çukur’da ise komünist hayallerin gerçekleşememesini anlatırken, büyük ölçüde arazi ıslah uzmanı olarak çalıştığı yıllarda tanık olduğu olayları dile getirdi. Çok büyük işçi evleri yapmak için bir araya gelen işçilerin, bir süre sonra “kendi kolektif mezarlarını kazdıklarının farkına varmalarını” anlatması, Sovyet şeflerini kızdıran ilk adım oldu.

Gogol’ün Ölü Canlar’ına gönderme yaparak kaleme aldığı Can romanında ise “açlıktan kırılan yoksul köy halkının hayatta kalma savaşıyla, Sovyet ekonomi politikalarının ne kadar çelişkili olduğunu” anlattı ve bu Platonov’un ipinin çekilmesi için son işaret oldu.

Yasaklandı. Hiç doğmamış ve yaşamamış gibi davranıldı. Hesaptan silindi. Adı unutturuldu. Platonov’un sadece kendisinin ve yakın çevresinin bildiği acılı yaşamı 5 Ocak 1951’de sona erdi. Gönderildiği toplama kampından verem hastalığına tutulmuş olarak dönen oğlundan aynı hastalığı kaptı. Baba ile hasta oğlunun birlikte barındıkları tek odalı bir dairede Platonov’un verem hastalığı hızla ilerledi. Gıdasızlık ve ilaçsızlık da bu hızı artırdı.

Platonov’un eserleri ancak Sovyet sisteminin tasfiye edildiği 1987 yılından sonra gün ışığına çıkabildi. KGB’nin el koyup gizlediği binlerce ‘sakıncalı’ kitabın yer aldığı ünlü “KGB Edebiyat Arşivi’nde bulunan kitapları, onun ne kadar büyük bir edebiyatçı olduğunu ortaya koydu.

Hayattayken dünyası bir karabasana döndürülen Platonov’un, “Rus edebiyatına yaptığı katkının, Kafka’nın batı edebiyatına yaptığı katkıdan daha fazla olduğu” söylendi. Adı bir gök cismine verildi. Birçok edebiyat ödülü ve mezarına konulan devlet madalyaları ile ‘onurlandırıldı’.

Platonov’un ölümünden çok sonra ortaya çıkan eserleri, batıda da büyük yankı uyandırdı. Romanları çok sayıda dile çevrildi. Bu arada Emir Kusturica'nın 1993 yılında çektiği ünlü Arizona Rüyası adlı filmde, Platonov’un Çevengur romanından etkilendiği anlaşıldı. Platonov’un bu romanda kullandığı “balık yaşam ile ölüm arasında durur, onun için yüzü ifadesizdir, düşünmez çünkü her şeyi bilir” şeklindeki konuşma, Kusturica’nın filminde “balık düşünmez çünkü o her şeyi bilir’ diye verildi.

Platonov da hep yaşam ile ölüm arasında durmuştu ve yüzü genellikle ifadesizdi. Belki de her şeyi biliyordu.

Kim bilir?

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.