Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-965-8
13x19.5 cm, 176 s.
Liste fiyatı: 18,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Andrey Platonov diğer kitapları
Dönüş, 2009
Çevengur, 2010
Can, 2010
Mutlu Moskova, 2012
Çukur, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Muhteşem Vahşi Dünya
Çeviri: Günay Çetao Kızılırmak
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Engels Kozlov
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2014
2. Basım: Mayıs 2015

"Bir zamanlar iki Kırıntı yaşardı. İkisi de küçük, ikisi de karaydı ama farklı babalardan dünyaya gelmişlerdi: biri Ekmekten, diğeri Baruttan. Bir sakalın içinde yaşarlardı, sakal avcının suratında bitmişti, avcı ormanda çayır çimen üzerinde uyur, önünde de köpeği pineklerdi."

Bir avcının sakalındaki iki kırıntının hikâyesiyle, insanın besleyip yaşatma ve öldürüp yok etme dürtüleri arasındaki ebedi mücadeleyi anlatabilen bir yazarın yaratıcılığından sual olunur mu?

John Berger'ın "günümüzde dünyanın muhtaç olduğu hikâyecilerin öncüsü" diye nitelediği Platonov'dan yaptığımız bu derleme, yazarın dokuz öyküsünden oluşuyor. İnsanın insanla, toplumla, teknoloji ve doğayla ilişkisini, insanın sevgi ve anlam arayışını konu alan, ama okura net cevaplar vermekten kaçınan öyküler bunlar — hayatın kendisi gibi kimi zaman hüzünlü ve iç burkucu, kimi zaman absürd ve komik.

Tıpkı bir kahramanının ufak tefek ihtiyar bir kadını "sonsuz değerini kavrayarak" kucağında taşıması gibi, Platonov da insanın, doğanın, tüm canlıların sonsuz değerini kavrayan ve bunu her satırında okura hissettiren bir yazar. Dahası, tanık olduğu onca kötülüğe, yaşadığı onca zorluğa rağmen insanın içindeki iyiliğe, paylaşmanın ve dayanışmanın gücüne inancını asla yitirmemiş bir yazar. İşte bu yüzden okur üzerinde dönüştürücü, sağaltıcı bir etki bırakıyor öyküleri; Hayat gailesi içinde unutmaya meylettiğimiz asıl önemli şeyleri bize o benzersiz üslubuyla, bin haykırışa bedel bir fısıltıyla hatırlatıyor.

İÇİNDEKİLER
Hayvanlar ve Bitkiler Arasında
Yepifan Savakları  
Muhteşem Vahşi Dünyada
Afrodit  
Yedinci Kişi 
Elektriğin Yurdu
Lobskaya Dağı 
Antisexus 
İki Kırıntı
OKUMA PARÇASI

Hayvanlar ve Bitkiler Arasında öyküsünden, s. 9-13

Tabiatın loşluğunda bir adam, elinde avcı tüfeği bodur bitkilerin ormanında yürümekteydi. Yüzü bir nebze çopur da olsa yakışıklı ve henüz gençti bu avcı. Bu mevsimde ormana, havanın sıcaklığı ve neminden, olgunlaşan bitkilerin soluk alıp verişinden ve ölmüş kadim yaprakların çürümesinden bir sis çökerdi. Önünü görmek güç, ama tek başına yürümek, ucundan kıyısından bir şeyler düşünmek ya da aksine dalgınlaşıp kabuğuna çekilmek hoştu. Orman alçak bir dağın eğiminde büyüyordu; zayıf, küçük akağaçların arasında sık sık büyük taşlar göze çarpmadaydı, toprak pek verimli sayılmazdı, yoksuldu —kâh balçık, kâh gri çamur— ama ağaçlarla otlar alışmış, ellerinden geldiğince bu toprakta yaşıyorlardı.

Avcı kimileyin duraklıyordu; böceklerin, küçük kuşların, solucanların ince, çoksesli uğultusunu ve bu nüfusun beslenip eyleme geçmek için eziyet edip eşelediği küçük toprak öbeklerinin fışırtısını duyuyordu. Orman, avcının henüz hiç gitmediği, oysa çoktandır hayal ettiği kalabalık bir şehri andırıyordu. Sadece bir keresinde Petrozavodsk’tan geçmişliği vardı, o da önünden. Feryat, vızıltı ve hafif bir mırıltı dolduruyordu ormanı, ya saadet ve tatminkârlığı, ya ölümü söyleyerek; siste akağacın nemli yaprakları yaşamın yeşil iç ışığıyla parlıyordu, fark edilmesi güç haşereler onları tüten toprak buharının sessizliğinde sallamadaydı. Uzak, küçük bir hayvan saklandığı yerde ürkekçe çenilemeye koyuldu; kimsenin dokunduğu yoktu ona, kendi varlığının korkusundan titriyor, dünyanın güzelliği karşısında yüreğinin sevincine teslim olmaya cesaret edemiyor, kazara başına gelen yaşamın nadide ve kısa vesilesinden faydalanmaya korkuyordu, çünkü yerini bulup yiyebilirlerdi onu. Oysaki bu hayvan çenilemese daha iyi olurdu: Sessiz yırtıcılar onu fark edip mideye indirebilirdi.

Bir lokomotifin ıslığı, ince ve uzak, süratin kasırgasıyla yırtılıp ormanda ve siste çınladı, kaçan perişan bir insanın acıklı sesi gibi. “Polyarnaya Strela!*’” dedi avcı. “Nasıl da koşuyor uzaklara, vagonlarında müzik çalıyordur, yolcuları akıllı insanlardır, şişeden pembe su içer ve laf konuşurlar.”

Avcı ormandan sıkıldı; bir kütüğün yanına oturdu, bir hayvan ya da kuşu öldürme arzusuyla —karşısına hangisi çıkarsa— tüfeğini hazır vaziyette bacaklarının arasına sıkıştırdı. Bilimlerden bihaber olduğu, elektrikli trenlere binmediği, Lenin’in mozolesini görmediği ve sadece bir kez onuncu çift-hat geçidi müdürünün hanımına ait şişesinden parfüm kokladığı için öfkeliydi. Lüks trenler uzaklara koşarken kendisi sisli ormanda haşereler, bitkiler ve kültürsüzlük ortasında dolanmaya mecburdu. “Hayvan mı olur kuş mu, ne denk gelirse öldürürüm!” diye verdi kararını avcı. Oysaki çevresinde yine sadece küçük, çelimsiz, vurmaya elverişsiz mahluklar gürültü ediyor, vızıldıyordu. Avcının ayağının dibinde, ağır iş altında ezilen gayretli karıncalar küçük edepli insancıklar gibi geziniyordu: Melun, kulak** karakterli mahluklardı bunlar doğrusu — bir ömür çarlıklarına pılı pırtı sürüklüyor, başa çıkabildikleri tüm küçük ve büyük yalnız hayvanları sömürüyor, evrensel çıkardan anlamıyor ve kendi açgözlü, pürdikkat refahları uğruna yaşayıp gidiyorlardı. Şimdi de can vermiş yaşlı bir solucanın bedenini parça parça yürütmekteydiler: Yaprakbitlerini sağıp sütünü içtikleri yetmezmiş gibi bir de el âlemin etini seviyorlardı. Bir keresinde avcı, iki karıncanın demiryolundan demir yongası sürüklediklerini bile görmüştü. Demire de ihtiyaçları vardı demek. Tek bir yığın oluşturmak için tüm dünyayı kırıntı kırıntı topluyorlardı. Avcı en yakınındaki karıncaları ezdi ve elinden başka kaza çıkmasın diye oradan uzaklaştı. Babasına benziyordu — o da av sırasında daima sinirlenir, hayvanlar ve kuşlarla azılı düşmanlarıymış gibi savaşır, kalbinin öfkesini son zerresine değin ormanda tüketir, eve iyi, duygulu, aile canlısı bir insan olarak dönerdi. Oysa başka insanlar av esnasında aksine otlara incitmeden basar, hayvanı sevgiyle vurur, çiçek ve ağaçları zevkten titreyerek okşarlardı; evlerinde, insanların arasındaysa sinir içinde yaşar, kendilerini tüfek sayesinde patron hissettikleri doğayı özlerlerdi.

“Av ya ahmaklıktır ya yoksulluk, İvan Alekseyeviç!” derdi ona babası (on sekizini doldurunca ona baba adını ekleyerek hitap etmeye başlamıştı***). “Adama bak, göl kenarında elde olta oturur, iğneye solucan geçirir, sudaki akılsız hayvanı kandırır: Alçak! Bir başkası kapar tüfeği, dalar sık ormanın içine: Kimseciklere ihtiyacım yok gibisinden, bensiz yaşayın, kendi karnımı doyururum, kendi kendimden memnunum... arkadaşı da köpektir böylesinin, senle ikimiz değil...”

İvan Alekseyeviç küçük bir oğlanken, babası ona öldürülen tavşan ve kuşların yüzlerini gösterirdi — ürkek, hatta bazen de akıllıydılar, yemek istemezdi insan onları ama en nihayetinde yemek icap ederdi.

Babası, avladığı hayvan ve kuşları idareli, akıllıca yer, ölen doğa nimetlerinin insanda bir faydaya dönüşmesi, helada boşa gitmemesi için çocuklarına da aynını tembihlerdi. Öldürülenlerin etinden kemiğinden sadece tokluk değil iyi de bir ruh, yürek gücü ve fikriyat edinilmesini öğütlerdi. Kuş yahut hayvandan en iyi şeyleri alamıyor da sırf karın doyurmak istiyorsan otlu lahana çorbası ya da ekmekli türya**** yemeliydin. Baba, hayvan ve kuşu âlemin kıymetli ruhları, onları sevmeyi de tutumluluk olarak görürdü.

İvan Alekseyeviç tüfeğini kaldırdı. Yakındaki ufak bir çalının içinde bir şey kıpırdanmıştı. Oraya biraz yaklaştı. Küçük bir tavşan, bir yavru belirdi; insan misali oturmuş, ön ayaklarıyla kendine yardımcı olarak bir ot parçasını hızlı hızlı çiğniyordu, sonra silindi ve sağlıklı temiz havayı sık sık solumaya koyuldu; küçüklüğünden beri besinini sağlamaya çabalamaktan yorulmuş olmalıydı: Ana babası muhtemelen ölmüştü, yalnız, öksüz yaşıyordu. Tavşan avcıyı fark etmiyor ya da mahiyetini anlamıyordu. Toparlanıp zıpladı ve yok oldu. İvan Alekseyeviç onu öldürmedi: Fazla küçük ve yemesi neredeyse abesti, hem yazıktı da, çocuk yaşta emektar olmuştu. Varsın yaşasın.

Az sonra İvan Alekseyeviç orman açıklığına vardı. Aynı küçük yumuk bebek-tavşan orada ayaklarıyla toprağı eşeliyor, birtakım kökleri ya da geçen yıl birinin düşürüp bıraktığı lahana yaprağını çıkarmaya çabalıyordu. Yorulmak bilmeden yaşam gailesiyle uğraşıyordu çünkü büyümesi gerekliydi ve canı durmaksızın yemek istiyordu. Toprakta bulduğu şeyi yiyince biraz işedi ve oynamaya koyuldu — kuyruğuyla, üç ayağıyla tuttuğu dördüncüyle, sonra ölü ağaç kabuğundan artakalanla, dışkılarının parçalarıyla ve hatta ön ayaklarıyla yakalamaya çalıştığı boş havayla. Bir su birikintisi bulup susuzluğunu giderdi tavşan, çevresine nemli bilinçli gözlerle baktı, sonra ötedeki bir çukura girdi, vücudunun sıcaklığına büzüşüp kestirmeye koyuldu. Yaşamın tüm zevklerini tatmıştı: Yemiş, içmiş, nefes almış, çevreyi dolaşmış, keyif duymuş, oynamış ve uyumuştu. Uykusunda da keyfi yerindeydi: Hayvanlar sıkça, neredeyse her zaman mutlu rüyalar görür; akılları yaşamın izlenimlerinden kurtulamaz, güçsüzdür, rüyaya giren sevince kolay aldanır, çünkü uykusunda çaresiz ve zavallıdır. İvan Alekseyeviç daha çocukken, uyuyan köpekleri, kedileri, tavukları nasıl şaşkınlıkla, dikkatlice incelediğini anımsıyordu. Ağızları bir şey çiğner, mesut sesler çıkarır, bazen şuursuzluktan körelen gözlerini hafifçe aralayıp tekrar yumar, kıpırdanır, vücutlarının sıcaklığına sarınır ve varlıklarının tadından inlerlerdi.

Avcı küçük tavşana yanaştı, onu kaldırıp koynuna soktu; tavşan hafifçe cıyakladı ama uyanmadı, daha da büzüştü, insanın sıcak bedenine sokuldu, oysa kendi de sıcacıktı.

* “Kutup Oku” adlı bir lokomotif –ç.n.

** Irgat çalıştıran zengin köylü –ç.n.

*** Ruslarda ad ve baba adıyla hitap saygı ifadesidir –ç.n.

**** Bozaya benzer mayalı ekşi bir Rus içeceği olan kvas’a ekmek ve soğan doğranarak yapılan bir köy yemeği –ç.n.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Esra Yalazan, "Platonov'un muhteşem dünyası", Radikal Artı, 7 Eylül 2014

Evet biliyorum, insanın kendinden alıntı yapması epey tuhaf ama daha evvel Andrey Platonov için yazdığım bir yazının sonuyla başlamanın anlamlı gelen sebepleri var. Bugün tekrar okuduğumda beni şaşırtan yazıyı, ciddi bir kaza geçirdiğim sırada zor koşullarda yazmıştım. Platanov'un umut ışıltılarıyla beslenen 'umutsuzluğu', yumuşak ironisi, kendi kendisiyle sohbet eder gibi hayatın inceliklerini resmetmesi, hakikatin ancak kısa ve sonda olduğunu hatırlatan dürüst sesi ruhumu, zihnimi aydınlatmıştı. Yazmanın beni iyileştireceğine inandığım için o günlerde okuduğum, ilk kitabı 'Dönüş'ü ve onu anlatmak istemiştim. O yazı böyle bitiyordu: "Şöyle uzun tüylü mavi bir hırkam, gıcırdayan ahşabın üzerinde sürüklediğim ayaklarıma bol gelen kalın, kırçıllı çoraplarım olsa...Üzerinde bakır çaydanlığın tıngırdadığı çini sobanın yanındaki pencereden donmuş nehrin üzerinde havalanan boz renkli kuzey kuşlarına baksak birlikte. O bana savaş sonrasında evine dönerken genç bir kıza âşık olan kahramanı İvan’ın terk ettiği sevgilisinin kokusunu fısıldasın. Maşa’nın saçlarının ormanda dökülen güz yaprağı gibi koktuğunu anlatırken, “İnsan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevemez ki, sevgiyi oluşturan belki de o yokluktur” desin. Avutulamayan bazı acıların ancak uzun bir unutkanlıkta ya da gündelik kaygıların dalgınlığında tükenebileceğinden bahsetsin sakince. Öyle susup kaygısız ormanın yalnızlığında dalgınlaşalım. Sonra yeniden kırılan zamanın toz gibi incecik akan aydınlık saatlerine döneriz belki yine".

Döndüm. Döndük. Hayat bütün iyi-kötü sürprizleriyle devam etti. Sevdiklerimi kaybettim, yeni insanlar sevdim. Ve saçları ormanda dökülen güz yaprağı gibi kokan Maşa'yı, yazarın benzersiz sesini hiç unutmadım. Bazı yazarlar öyledir. İncecik bir sızı gibi kırılgan anlarda kendilerini hatırlatırlar. Başka bir sonbahara hazırlanırken yine kucağımda Platonov'un hikayeleriyle tabiatın döngüsüne uyum sağlamaya çalışıyorum. Eylül'le birlikte değişen ışığa, ağaçları sarartan toz zerrelerine, tatlı esintilerle oynaşan gölgelere, iç çeker gibi usulca mırıldanan dalgalara baka kaldığımda onu düşünüyorum. Son yıllarında müstahdem olarak çalıştığı edebiyat enstitüsünde, avludaki yaprakları süpürürken zihninden neler geçtiğini merak ediyorum yine. Çalışma kamplarından dönen oğlundan kaptığı tüberküloz nedeniyle boğulur gibi sürekli öksürdüğünü duyuyorum sanki. Stalin yüzünden elli yıl sonra keşfedilmesi yine canımı acıtıyor. Ama sonra lokomotifleri, trenleri, tiz sesli düdükleri, makineleri çocukları gibi seven meraklı yüzünü görüyorum. Gülümsüyorum ona.Yabani otlarla dilenciler, tarlalarda şarkı söyleyenlerle depremler arasında bir ilişki olduğuna inanan bir yazarla tanıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Onu keşfederek dünyaya hediye eden Maksim Gorki'ye şükrediyorum. KGB'nin edebiyat arşivinde tozlu raflarda kalma ihtimalini düşünmek bile istemiyorum.

İnsanın Sıkışıklığı

Daha ilk hikayede (Hayvanlar Ve Bitkiler Arasında) yarım kalmış bir aşk macerasına kaldığı yerden devam ediyormuşum gibi heyecanlanıyorum. Ormanda yaşarken şehir özlemi çeken insanın çaresizliğini, çelişkilerini hayatı iyice esneterek anlatıyor. Üstelik zekasıyla parlattığı ironisini de göstererek. Hikayenin kahramanı tren makasçısı İvan Alekseyeviç Fyodorov, kitapları ortasından ve sonundan okuyor mesela ve yazar bu durumu şöyle yorumluyor: "Gerçi tüm kitaplar ilginçti ama bu şekilde okumak daha iyi ve ilginçti çünkü insan kaçırdığı her şeyi tamamlamak ve anlaşılmaz ya da kötü bir yere varınca baştan yazmak zorunda kalırdı, o da bir yazar, SSCB yazarlar birliğinin bir üyesiymiş gibi".

Eğitimle, kültürle şekillenmiş bir hayatla, doğal bir yaşantı arasında sarkaç gibi salınan insanın 'sıkışıklığını' böyle anlatabilen birine hayran olmamak mümkün değil. Ancak onu bir yazar olarak çekici kılan sadece bu değil. Zekasını tabiat ve insan sevgisiyle bilediği, varlığın kıymetini çok içeriye incecik jilet kesikleri atarak hatırlattığı için de benzersiz: "Nadiren Fyodorov, tren geçip gittikten sonra raylara düşmüş bir eşyayı alıp uzun uzun seyreder, anlamını çözmeye çabalardı. Sonra bu eşyanın sahibini tahayyül etmeye çalışır ve ancak süratle akıp gitmiş bilinmez yolcuyu açık seçik gözünün önüne getirebildiğinde rahatlardı. Boş bir sigara paketi, bir konserve açacağı ya da pamuk yumağı İvan Alekseyeviç'e, önünden az önce geçen insanın karakterini, yüzünü ve hatta yaşama amacını düşündürürdü".

Yaşama amacı; ne anlatırsa anlatsın Platonov'un etrafında döndüğü temel mesele bu sanırım. Kötülük, vahşet, şiddet kadar içimizde gizlenen 'saf iyilik'le de bir derdi var çünkü. Onu okurken insanın kendi karanlık kuyusuna bakmaktan koruyan içgüdünün, başkalarını anlamaya çalışmak olduğunu seziyorum. Evet, bu sadece bir sezgi, Andrey Platanov'un yaptığı tam da bu. Belirsizlikler, sorular ve kaos karşısında solucan misali kıpırdayan ama ne yöne gideceğini bilemeyen sezgileri edebi bilinçle yönlendirmek. Ve yaşatmakla öldürmek dürtüleri arasındaki o korkunç medcezirde hayatın ilahi amacını ebedi kılmak. "Bir zamanlar iki Kırıntı yaşardı" diye başlayan bir hikaye var bu kitabın sonunda. Farklı babadan dünyaya gelmişler. Biri ekmekten diğeri baruttan. bir avcının sakalında yaşıyorlar. O iki kırıntının güç savaşını anlatan kısacık öykü 'varoluşun' çıplak resmi aslında.

Müphem İşaretler

Platonov'un melankolik kahramanları serin güz rüzgarları gibi ürpertse de her defasında derin izler bırakıyor. Yaşayan her varlığın bu alemde bir biçimde iz bırakmadan yok olduğuna inanmıyor çünkü yazar. "İnsan yaşadığı sürece kahır çeker", derken, çarsezligi umuda, ümidi başarıya ve zafere dönüştürerek mesut olan insanın önünde hürmetle eğilmeyi de biliyor. Ruhun çelişkilerini şehvetle anlatmayı seven sağlam Rus çatısının altında bütün dünyaya yetecek bir sevme ve anlama yeteneği var sanki.

Kör olduğu için dünyayı hayal gücüyle görmeyi sürdüren bir makinisti, karısını savaşta kaybetmiş ama ulvi bir hayata olan inancını hiç yitirmemiş bir adamın burukluğunu, yeteneğinden yalnızlığından sıkılır gibi sıkılanı anlatırken, okuyanı her daim hayatın ılık, merhametli koynuna çağırıyor. Her şeyin her şeyle olan bağlantısı etrafında savrulmadan dolaşabilmek o kadar kolay olmasa gerek bir yazar için. Afrodit ismini verdiği karısını arayan Nazar Fomin'in onun hala nefes aldığını ya da göğsünün çoktan soğuduğunu kendisine gösterecek bir alamet görebilmek için lacivert saf bir çiçekle konuşması, kadına hiç okuyamayacağı mektuplar yazması, evet çok hazin. Ama gerisinde yazının gücü ve şefkatiyle insanlığı ayakta tutabileceğine inanan geniş bir maneviyata sahip.

Aynı hikayede, aşık olduğu kadını kaybettikten sonra dünyayı daha anlamlı kılacak olan 'devrime' dair düşünceleriyle, duygularıyla yüzleştiği anı tarif ettiği satırlar kahramanı Nazar'la beraber beni de sağalttı: "Önceden nasıl saf olduğunu kavradı; mizacı felaketlerde olgunlaşarak sertleşmeye, yaşam yolunu kesen taştan acıyı yenmeyi ve işlemeyi öğrenmeye başladı; o zaman, evvelce önünde sahih ve erişilir uzandığını zanettiği dünya gizemli uzak bir alacakaranlığa doğru yayıldı- gerçekten karanlık, kederli yahut korkunç olduğundan değil, her yönüyle daha yüce olduğundan ve bir bakışta her köşesini ne insan ruhunda ne de alalade vüsatta görmenin imkansızlığından".

Tabiatın, mucizevi bir döngüsü var ve insan yaşadığı müddetçe o çemberi tamamlamak, onu kendisiyle birlikte yeniden canlandırmak için dönüşüyor. Okuyor, yazıyor, acı çekiyor, düşünüyor. Zihni acıyor bazen. Varoluşun anlamını kavramaya çalışıyor. Hatıralardan kalan dingin hayaller ruha, bedene siniyor. Sonra bir gün, bir yazar 'muhteşem vahşi dünyamızı' anlatıyor. Keder, mutluluk, iyilik, kötülük, bildiğinizi sandığınız ne varsa sonbaharın yumuşak ışığıyla birlikte usulca değişiyor. O vakit başınızı hafifçe kaldırıp saçlarını artık serin kuzey rüzgarlarıyla savurmaya başlayan okaliptus ağaçlarına bakıyorsunuz. Hayatın devamlılığına dair inancınızı pekiştiren müphem işaretlerle gülümsüyor size. Mahcup tabiat, "benim de insanlık ağacına ihtiyacım var", diyor. Her şey mütemadiyen başlangıç noktasına dönen varoluş kıpırtılarıyla ve taze çekingenliğiyle yeniden başlıyor.

Devamını görmek için bkz.

Onno Kuruşyan, "Platonov’un izini sürdüğü o tek gerçek" Agos Kirk, Eylül 2014

Maksim Gorki'ye yazdığı bir mektupta "Bir Sovyet yazarı olabilir miyim sahiden? Yoksa nesnel olarak imkânsız mı?" diye sorar Andrey Platonov... Gorki ise 1929 yılında şöyle yazar cevap olarak: "Gücenmeyin, üzülmeyin, her şey gelip geçer ve tek bir gerçek kalır..."

Ve kalan tek gerçek Platonov'un hikâyelerinde bütün çarpıcılığıyla karşımıza çıkar. Okudukça Platonov'un kurduğu kendine özgü şiirsel dilin, anlattığı gerçekçi dünyanın cazibesine kapılır ve farkına varırız ki izini sürdüğümüz o tek gerçek var oluşumuzdur, o gerçek insan oluşumuzdur. İnsanın özündeki çekirdeğin içini görebilecek kadar derin bir sezgiyle yazan Platonov'un temelde derinden kavramamızı sağladığı insanlık dramı dediğimiz şey ve onurlu bir yaşam mücadelesidir... Platonov’a göre bu dünyada insan olmak büyük bir şans ve ömür büyük bir fırsattır.

Yaşam karşısında direnmeye karar verenler

Muhteşem Vahşi Dünya’da karşımıza çıkan hikâyelerden birinde, yeteneğinden yanlızlığından sıkıldığı gibi sıkılan ve yaşadığı geçici körlük sonrasında dünyayı hayal gücünde görmeyi sürdürerek ve o gerçekliğe inanarak trenini kullanmaya devam eden makinist Aleksandr Vasilyeviç ve kendi içinde tabiatın dış güçlerinde ve kaderimizde olamayacak bir şeyin varlığını, kendi insani niteliğini hissederek yaşam karşısında direnmeye karar veren yardımcısıyla tanışırız.

Bir başka hikâyede, evrenin büyük dilsiz acısını duyumsayıp bunu ancak insanın anlayıp dillendirerek üstesinden gelebileceği bir şey olduğunu fark eden ve üzerine düşen bu insanlık görevine sevinen ve bir gün ortadan kaybolan karısı Afrodit'e olan aşkından ve sadakatinden kendisine bir ruh huzuru kuran ve ulaşamayacağını bile bile karısına sayısız mektuplar yazan Nazar Formin çıkar karşımıza... Savaş devam etmektedir bir diğer hikâyede ve insanın iyilikten kötülüğe doğru yaptığı bir yolculuğun önce çaresizlikten sonra inanç ve tatminkârlıkla nasıl gerçeğe dönüştüğünü görürüz Gerşanoviç'in anlattıklarında ve bu yolculuğun sadece dehşetten ölmemek için yapıldığını. Çağımıza özgü bu hal eskiden ne bilinirdi ne de olanaklıydı ama insan bir şekilde üstesinden gelir ve hayatın tanıdık sıcaklığına sokulurdu. Şimdi ise insanlık kendini ve başkalarını yakarak ısınıp yaşayabilmek kabiliyetine kavuşturuldu.

Evet savaş devam etmektedir, yıkım her yerdedir fakat Platonov'un melankolik, hüzünlü, savaşın ve doğanın hışmına uğramış, giderek yalnızlaşmış ama bir kabulleniş hali içinde olmayıp geleceğe ve insanlığa dair umutlarını asla kaybetmemiş insanları, şiirsel bir anlatım eşliğinde bize de insan olma insan kalabilme dersi verirler adeta. Ne olursa olsun hepimiz kendimize insanlığımıza bir yolculuk halindeyiz ve hepimizin özünde çekirdek bir sevme dürtüsü var her şeye rağmen ve yaşayan her canlı bir iz bırakmadan ardında yok olmayacaktır ne de olsa.

Şöyle seslenir hikâyelerinden birinden bize. Her insan içten içe avlusundan yalnızlığından çıkıp tüm evreni görmeyi ve tecrübe etmeyi arzular fakat bunun için herkesin erişip hakkından gelebileceği yollar bulmak gerekir ve ekler kendi ağzından Platonov: "Bir şeyleri sevebilmek için önce yüreğimin gideceği karanlık bir yol bulmalıyım her daim, beni çağıran şeye doğru uzanan bir yol, düşünce ise yüreğin peşinden gelir".

Yıllar süren yasaklar yüzünden basılamayan kitapları Sovyet Gizli Servisi KGB’nin edebiyat arşivlerinin bir kısmını açması sayesinde gün yüzüne çıkan Platonov,.. 1920’lerin başlarında ülkede baş gösteren kuraklık felaketi yüzünden edebiyata ara verip kendisini toprağın tamirine adayacak kadar da tabiat aşığı cesur bu adam yıllar sonra yüreğimizin gidebileceği o yolu bulabilmemize ışık tutabilmek için yanımızda. İnsan kalmanın ve var oluşun zevkli, mucizevi ve onurlu bir yaşam mücadelesine dönüşebileceği bir dünyada...

Tıpkı bir şiirinde yazdığı gibi;

Yorgun güneşi söndüreceğiz

Başka bir ışık yakacağız evrende

Devamını görmek için bkz.

Ahmet Büke, "Sevgili annemiz Platonov", Sabit Fikir, 2 Ekim 2014

Son sözü baştan söylemeli: Dünyayı bize getirenler var. Kendi tarifleriyle, bir binayı son tuğlasına kadar yıkıp yeniden kuruyorlar. Her dilin neredeyse sonsuz bir evren olduğunu düşünürsek, onlar müthiş bir paralel kozmik yolu önce tek başlarına geçiyorlar, ardından bize el veriyorlar... İyi çevirmenlerin emeği ölçülmez herhalde. Annemin dediği gibi, onların ekmeğini kıyıp yiyemezsin! Platonov'u bize yeniden armağan eden -belki de gerçekten ilk kez soframıza getiren- Günay Çetao Kızılırmak da işte onlardan birisi.

Hiç çeviri yapmadım, bunu bilmiyorum; ama kırık dökük öykücü olarak müsaade edin uydurayım şurada: Günay, Platonov'u okuduğunda -belki önce tek bir öyküsünü eline aldı- sıkıntıyla camdan dışarıya bakmış olmalı. Belki ara verip çay koymuştur kendine. Şekersiz. Çünkü bir avuç suya bakarak bir okyanusun serin derinliğini, karanlığının içindeki büyük zelzelesini hissedebilirsiniz. Rusça Platonov insanı ürkütür. Bundan o dili bilen kimse kaçamaz herhalde. Sonrasını da yine annemin lafıyla tamamlayayım: Kara gün kararıp durmaz. Belki de Platonov, bütün zor yolculuklar gibi kendinde kolaylaşıp yürüyene yoldaş olmuştur.

Bunları bilmiyoruz... Ama şundan eminiz ki, elimizde Muhteşem Vahşi Dünya'mız var!

Elbette buradaki hislerimin sadece bu kitaptan mürekkep olduğunu söylemiyorum. Platonov'un büyük romanı Can'dan itibaren kurduğu -ve bizim yeni vâkıf olduğumuz- dünyasından bahsediyorum.

Platonov'un yazı evrenini de aslında kendi muhteşem ve de vahşi dünyası ile tanımlamak mümkün. Çünkü o insan ruhunu son zarına kadar soymayı ve en derinine bakmayı başarıyor. Belki de dünyadaki -doğal olarak yazıdaki- en zor yöntemle bunu başarıyor: Sadelik!

Bütün bu kavgaya, kıyama, korkuya ve sevgiye sebep olmamızın, matematiği ve insanı anlamaya çalışmamızın altında ya da en gerisinde aslında çarpıntılı bir kan pıhtısı yatıyorsa, her şeyi sakince kavramak ve anlatabilmek büyük yazarların becerisi olmalı.

Platonov kavrama ve hissettirme gücünü yalınlıktan alıyor ama anlatmak için ihtiyaç duyduğu enerji bize çok tanıdık: Yavaşlık. Onu Doğulu yapan ve ona meftun olmamıza neden olan en büyük gizli gücü bu olabilir. Onun satırlarını okurken dedemin tahta sandalyesinin üzerinde ağır ağır ayak değiştirip, odun sobasını karıştırırken anlattıklarını hatırlıyorum. Küçük bir çocukken evlerini basan çetelerin nasıl büyük dayısını kestiklerini, evin küçük penceresinden çıkıp buğday tarlalarında nasıl saklandıklarını ve çocukların oyuna dalıp neşeyle elma ağaçlarına dadandıklarını böyle anlatırdı. Tane tane, durarak, gülmek üzereyken ağlayarak ya da tam tersini yaparak... Bütün büyük hikayeleri, insanın korktuğunda veya âşık olduğunda hızla atan kalbini ağırlaştırarak anlatabilirsiniz. Yoksa insan hızla akan zamanın karşısında çaresizdir. İyi yazarlar da iyi anneler gibidir. Bebekler sakinleşmeden öğrenemezler.

"Nazar bir çayırdan yürüyor, muhteşem yaban otlarının sardığı bir hendeğe iniyordu; güneş yükseklerden herkesi yanına çağırmaktaydı, bitkiler ve mahlukat toprağın karanlığından çıkıp ona misafir olmuştu -renk renklerdi, her biri başka, kimselere benzemez: Hepsi meşrebince oluşmuş ve toprakta can bulmuştu, yeter ki soluk alarak, bayram ederek dışarı çıkabilsin, ömrü yettiğince tüm varlıkların toplu buluşmasında yerini alsın- yaşayanları sevmek ve sonra onlardan tekrar ebediyen ayrılmak için. Genç Nazar Fomin o zaman evrenin büyük dilsiz acısını duyumsamıştı: ancak insanın anlayıp, dillendirip üstesinden gelebileceği bir acı, ki vazifesi de buydu." (“Afrodit”)

Ancak insanın anlayıp dillendirebileceği hikayeyi anlatırken Platonov, yavaşlığı büyük bir bütünün parçası haline getiriyor aynı zamanda. Dönüp dolaşıp hep o bütünü anlatıyor aslında. Evrendeki her tozun, atomun ve tavşanların birbirine nasıl bağlı olduğunu...

Varlığıyla titreyen Platonov

Muhteşem Vahşi Dünya'yı okurken yaşamın tüm zevklerini tatmış ama varlığıyla titreyen tavşanı atlamak olmaz. Platonov, doğaya hükmetme ve kalkınma fikriyatıyla yükselen bir Sovyet çağında yaşamış. Üstelik bütün incinmelerinin üstünde kendi özüne yönelik yok edici siyasal tehdidin baskısını hep hissetmiş. Belki de bu yüzden varlığıyla titreyen Platonov kendini sarıp sarmalayacak doğayı kurmuş öykülerinde.

Türkçedeki öteki öykülerinden ve romanlarından farklı olarak bu kitapta, doğa içerisinde bir saat titizliğinde işleyen mühendislik izleri var. Yoksul ve boyasız evlerinden yola çıkan makasçıların mekanizmaları yağlayıp rayları dikkatlice dinlemeleri, traversler, dingil kutuları ve balastlar durmadan akıyor metinde. Yine uzun uzun hidroloji okuyoruz. Nehirleri gemleyen savakların yapımı, incelikle düşünülmüş ve üzerinde çalışılmış inşaat detayları, emek verileri, nehir kulaçları... Bütün bunlar Platonov'un sadece çıplak insanı ve doğayı anlatmadığını, ayrıca hepsinin üzerine giydirilmiş ve örtük olduğu için dikkatimizden kaçan insan emeğini de anlatısına dahil ettiğini gösteriyor.

Platonov bir mühendisin ve mühendisliğin trajedisini anlatırken sevgiliden gelen mektubun sarsıcı içtenliği de başka bir çarpıcılık taşıyordu bana göre. Uzaktaki vazgeçmiş ama unutmamış sevgilinin mektupları bütün o teknik hesapların arasında nasıl da içimize doluyor.

Kitaba ismini veren öyküdeki, dünyayı hayal gücüyle görebilen makinistin Platonov'un kendisi olmadığını nereden biliyoruz? Bence kuvvetle muhtemel. Çünkü bu fena dünyaya gelip bizi yaşanabilir bir zamana ısrarla taşımaya çalışmış. Üstelik işsiz ve yoksul halde kulübesine geri gönderilmesine rağmen. Onun -ve öyküdeki makinistin- şimdiki iadeyi itibarı Platonov için çok önemli olmasa gerek.

Sanki muhteşem vahşi dünyamızın ani ve düşman güçlerine karşı bizi korumasız bırakmaya hep korkmuş ve titremiş.

Platonov iyi bir anne gibi.

Ona bir zamanlar “Abi,” diye seslenmiştim. Ama şimdi fikrimi değiştirdim...

Devamını görmek için bkz.

Eray Ak, "Yakılamayan 'elyazmaları'", Cumhuriyet Kitap Eki, 22 Eylül 2014

Rus edebiyatı dendiğinde hemen akla düşen isimler her ne kadar Dostoyevski, Tolstoy ve Çehov gibi yazarlarsa da daha pek çok has edebiyat kaynağının bu topraklarda yattığı bilinir. Rus edebiyatının sınırları da geniştir bu anlamda ve toprağı eşeledikçe yeni yeni hazineler vermeye teşne olmuştur her zaman; hâlâ da öyle. Bir diğer yandan ise bu hazinelerini -gariptir ama- gizlemeye de teşnedir. Tezat ve ötesi...

Bu zıtlığın, olayın diğer yüzünün nedenlerini öğrenmek için Rusya tarihinde çok küçük bir gezinti yapmak yeterli olacaktır. Rus edebiyatı üzerine konuşurken bahsedilen bu diğer yüzde, karşımıza Sovyet Rusya ve onun "kibarca" haber alma teşkilatı diyebileceğimiz KGB çıkar.

Sovyet Rusya yönetimi ve KGB, ideolojilerine ters gelen, ilkelerine "artık zararlı" ve devrim ruhunu kendilerine göre "içselleştirememiş" yazarları bir şekilde ortadan kaldırdı. Bunu bazen "ortadan kaldırmak" deyiminin en kötü karşılığı bir ölümle, bazen onu yazmaktan vazgeçirecek kadar baskılayarak bazen de edebi mirasını ortadan kaldırarak yaptı. Yani yazarlar bir şekilde "ortadan kalktı" ve zamanının muktedirine göre "zararsız" hâle getirildi.

Ancak Mihail Bulgakov'un Usta ve Margarita'da, Stalin Rusyası'na getirdği şeytan bile şunun farkındaydı: "Elyazmaları yanmaz!" Bunu genişleterek şu da söylenebilir: Sadece elyazmaları değil edebiyat da asla yok olmaz, yanmaz.

Ki yanmadı da...

Aradan belki yıllar geçti, devran değişti ve Stalin Rusyası'nın "yaşarken gömdüğü" o yazarlar gün yüzüne çıkmaya başladı. Bu çıkışla birlikte de altüst edilen değerlerin ne denli önemsenmesi gereken sesler olduğu anlaşıldı. Belki hakları geç tesilim edildi, yaşamlarında bulmaları gereken tanınırlığı, mezarlarında, onları kimse duymazken yakaladılar ama en azından Bulgakov'u haklı çıkardılar.

Muktedire de çok önemli bir not bıraktılar yaşadıklarıyla ama muktedir de bu notu, ölüp gittikten sonra adlarının bugün nasıl hatırlandığıyla almadığını kanıtladı zaten; klasik bir muktedir profilinde rahatlıkla okuyacağımız gibi. Tıpkı dün olduğu gibi, bugün olduğu gibi...

Dün gömülmeye çalışılan yazarlar bugün henüz "bir kısmı" açıklanmış KGB arşivlerinden çıktı haliyle gün yüzüne. Az önceki cümlenin "bir kısmı" bölümü vurgulu çünkü KGB arşivlerinde daha kimlerin yattığı, hangi cevherlerin bulunmayı beklediği, bulunduklarında dünya edebiyatını nasıl etkileyeceği, çağında bir şekilde yazmayı sürdürse bugüne nasıl bir miras ya da etki bırakacağı bilinmiyor. Ama bu arşivlerden ortaya çıkan birkaç yazar, bize oranın nasıl bir hazine olduğunu anlatır nitelikte.

KGB'nin Edebiyat Arşivi

Has edebiyatın peşinde koşanlar İzak Babel ve Vasili Grossman isimlerini hatırlayacaklardır. İkisi de dönemin paradigmasını anlamlandırma noktasında, bugünden bakıldığında çok önemli bir yerde duruyor.

Stalin’in karanlık ve baskıcı zamanlarında ürünlerini verir İzak Babel ve yazdıklarında döneme eleştirel bir tutum takındığı, ama "resmî" nedenle ajanlık yaptığı için 15 Mayıs 1939’da tutuklanır. Bu bir tutuklanmadan ötedir tabi, ortadan kaybolur adeta. Ardında hiçbir iz bırakılmaz. Geride kalan her şeyine de el konur. Yazışmaları, taslakları ve elyazmaları dahil Babel'e ait her çizik "Stalin’in yoldaşları" tarafından zimmete geçirilir ve bunların hiçbiri bugüne kadar ortaya çıkmaz. Adı sadece devletin resmi kayıtlarından değil edebiyat ansiklopedilerinden de çıkarılır. Yapıtları toplatılıp yok edilir ve Babel’in sanki hiç var olmadığı bir dünya yaratılmaya çalışılır.

Bir diğer isim Vasili Grossman da tıpkı Babel gibi Stalin dönemini yaşar ve yapıtlarında yaşatmaya çalışır. Bu bağlamda büyük eseri Yaşam ve Yazgı'yı 1950'lerde kaleme alır. Tıpkı bir diğer büyük roman Savaş ve Barış gibi büyük bir muharebenin, İkinci Dünya Savaşı'ndaki Stalingrad Savunması'nın etrafında şekillenen bir dönem romanı olan Yaşam ve Yazgı, her şeye rağmen direnen insanların kaderini anlatmakla kalmıyor, Stalin Rusyası'nda yaşananları gerçekçi bir dille gözler önüne seriyordu. Stalin'in ölümünden sonra yaşanan "yumuşama" döneminde yazdıklarının yayımlanabileceğini düşünen Grossman, pembe düşler kurduğunu ise henüz bilmiyordu. Ancak Grossman'ı, Babel'e göre şanslılardan sayabiliriz çünkü kendisi değil de romanı suçlu bulunur. KGB, yazarın müsveddelerine, hatta daktilo şeritlerine dahi el koyar. Politbüro'dan Mihail Suslov'un deyişiyle ise "Kitabın yayımlanabilmesi için en az 300 yıl geçmesi gerekir." Grossman ise romanının basıldığını göremeden umutsuzluk ve hayal kırıklığı içinde 1964'te ölür. Ancak Bulgakov yine haklı çıkar. Elyazmaları bu kez de yakılamaz ve kitabın iki kopyası gizlice ülke dışına çıkarılarak, Batı'da, 80'lerden sonra yayımlanır. 20. yüzyılın Savaş ve Barış'ı olarak...

Bu iki isim de her ne kadar silinip sindirilmeye uğraşılsa da bugün, Rus edebiyatının önde gelenleri arasında sayılıyor.

Platonov'un Kendine Özel "Cehennemi"

Yukarıda anlatılanların hepsinin nedeni tek bir isme gelebilmek ve o ismin yaşadığı, eserlerini verdiği ortamın nasıl bir cehennem olduğunu gösterebilmek adınaydı. Şimdi ise sıra o ismin, yani Andrey Platonov'un ona özel yaratılan kişisel cehennemi ve bu cehenneme rağmen insan sıcaklığını hiç unutmayan eserlerine göz ucuyla da olsa bakmaya geldi.

Her şeyin başında şunu söyleyelim: Andrey Platonov yazarlığında son derece parlak bir çıkış ve bu çıkışı karanlığıyla gölgede bırakabilecek bir düşüş yaşar. Bu düşüş edebiyatının düşüşe geçmesi ya da yazdıklarının artık okunmaması anlamında değil elbet. Yazdıkları okunuyordu. Hatta öyle ki Stalin bile onun yazdıklarını ciddiye almıştı. 1926'dan itibaren yayımlanmaya başlayan kısa öyküleri sayesinde, dönemin tanınmış yazarı Maksim Gorki tarafından keşfedilmesiyle girdiği edebiyat dünyasının kapıları, II. Dünya Savaşı sırasında yaptığı savaş muhabirliğiyle ona sonuna kadar açılır. Çok da uzun sayılmayacak bir aradan sonra ise tek bir ışık girmeyecek denli kapanır. Çünkü az önce de söylediğim gibi "okunuyordu". İnsanlara okuttuğu şeyler ise Sovyet Rusya'nın topyekün eleştirisi değil belki ama eksikleriydi. Bunu da kafasındaki ideali tamamlama adına yapıyordu belki, kim bilir ama sonuçta bu kadar eleştiriye dahi tahammül edemezler ve yazmasının önüne geçerler. Bir öğretici olarak girmesi gereken edebiyat fakültesinde müstahdemlik yapmak zorunda bırakılır. Oğlunu ise "vatan haini" diye çalışma kampına gönderirler. Tüberküloz olup döndüğünde Platonov'dan başka bakacak kimsesi yoktur. Baba da oğul da tüberkülozdan ölürler. 1951'de; Andrey Platonov henüz 52 yaşındayken...

Ama elyazmaları yine yanmaz! Muktedirin, "zamanında" bir şekilde bastırdığı bu ses, uzun yıllar yasaklı kalsa da yine KGB arşivlerinden çıkan önemli yapıtları 1991'den itibaren okurla buluşmaya başlar.

Hümanizmin Pratriğe Dökülmüş Metinleri

Akabinde değil tabii ama Platonov, Türkçede de yayımlanır.

Türkçede Platonov'dan ilk okuduğumuz kitap Çukur. Şimdilerde baskısı bulunabilir mi bilemiyorum ama Tükiye'de, 2008'de, Kayhan Yükselir çevirisiyle yayımlanan roman, Platonov'un komünizm karşıtı olarak tanınmasına sebep olan yapıtıdır aynı zamanda çünkü yazar, bir köyden özel mülkün tasfiye edilişi sırasında yaşananları çarpıcı bir bakış açısıyla anlatır kurduğu bu hikâyede. Bunun önemli bir diğer yanı da var elbet çünkü Platonov, hiçbir zaman komünizim karşıtı olmaz. Aksine sıkı bir komünisttir ama onun idealist bakış açısı, gördüklerini söylemesi gerekliliği uyandırır onda. Bunu da boğmayan ama kendini bir biçimde hissettiren bir alegoriyle yapar bu romanında. İdealist bakış açısı ise sadece bu romanına değil tüm yazdıklarına yansır. Çukur'un ardından yayımlanan öykü derlemesi Dönüş'te de bunu görmek mümkün. Dönüş'te bir diğer yandan, hümanizmin pratriğe dökülmüş metinlerini okur gibi oluruz.

Dönüş, Platonov öyküleri arasından yapılmış dokuz öykülük bir seçki. Belli bir motif birlikteliğinden doğduğu söylenebilir bu seçkinin çünkü genelde "savaştan dönen erkekler" sadece kitaba adını veren öyküde değil hemen her öyküde karşımıza çıkar. Bir yandan da art alanda sürekli olarak gezinen açlık ve safaletin resmidir bu öykülere yansıyan ama bu da Platonov'a has bir bakışla tabii ki. Bu özgün bakışı ise tüm o kötücül manzaranın ardına döşediği insani motiflerle yakalıyor Platonov. Umudu ve sevgiyi bir şekilde öykülerinin katarına takıveriyor. Evladını kaybeden bir ineğin öyküsünü anlatırken bile insanlığın fotoğrafını çekip umudu baş köşeye oturtuyor. Bu bağlamda doğanın da çok önemli bir motif olarak yer aldığını vurgulamak gerek Platonov'da. Onun için insan, hayvan ya da bitki değil varlığın kendisi önemli. O nedenle bir kütük parçası da dile gelebiliyor Platonov metinlerinde. Öykülerinde genellikle köylüyü, köylüleri de anlatsa fark etmiyor o yüzden. Onlar da Platonov'un "varlık" çatısı altındaki en halis yerlerini alıyor.

Aslında genel bir bakış olarak alabiliriz az önce söylenenleri Platonov için. Türkçede yayımlanan diğer romanları; evrenin en yoksul halkını anlattığı Can'da, komünizme ve yaşamı değiştirme fikrine inanmış küçük insanların hikâyesi Çevengur'da ve alegorinin üst düzeyde içine sızdığı, Moskova adındaki bir kızın yaşamını anlatan, bitiremediği romanı Mutlu Moskova'da da farklı yansımalarıyla görüyoruz bunu.

Aynı şekilde geçen günlerde yayımlanan öykü derlemesi Muhteşem Vahşi Dünya'da da bu insana insanca bakışın farklı bir yansıması var.

Görebilmenin "Dertli" Çekiciliği

Platonov'un, Metis Yayınları'nca basılan tüm kitaplarında olduğu gibi, Çevengur çevirisiyle ödül alan Günay Çetao Kızılırmak'ın titiz çevirisiyle okur karşısına çıkan Muhteşem Vahşi Dünya'da, tıpkı Dönüş'te olduğu gibi Platonov öykülerinden derlenmiş dokuz öykü var karşımızda. Yine aynı Dönüş'te olduğu gibi bir motif birliği söz konusu bu öykülerde de. Nasıl ki Dönüş'te savaş dönüşü küçük dünyalar resmediliyorsa burada, dünyanın ve teknolojinin gelişimine ayak uydurmaya çalışan, belki de yakalamış ama bir şekilde motif olarak bu "vahşi" dünyanın "muhteşemlikleri" ana eksende kendine yer buluyor. Ama insan yine önde...

Platonov'un yazdıklarını yaşamından ayrı düşünmek imkânsız. Her satırında yaşanmışlık ve yaşamın ta kendisi yer alıyor bu öykülerde de. Yazarın, 1899'da bir demiryolu işçisinin oğlu olarak dünyaya geldiğini, İç Savaş sırasında Kızıl Ordu'da görev aldığını, sonrasında elektrik mühendisi ve arazi ıslahı uzmanı olarak çalıştığını bildiğimizde, kitaptaki öykülerin nasıl gerçeklerden, yaşam ve yaşanmışlıklardan doğduğunu daha iyi anlayabiliyoruz. Dahası, farklı bir anlam düzeyi de aralanıyor böylelikle...

Öykülerde; demiryolu motifi, bazen kitaba adını da veren öyküdeki gibi sadece bir makinist, elektrik getirmek ya da toprak ıslahı için çabalayan insanları anlatan önemli parçalar kitabın genel atmosferini meydana getiriyor. Öyküleri bu bağlamda bir kültürün dirilişi olarak da okuyabiliriz. Yeni dünyanın, yeni yeni oluşan imgelerinin diriliş hikâyeleri...

Rusya'da komünizmi yayma uğraşıyla Platonov'un kendince harcadığı özel çabanın yansımaları aynı zamanda Muhteşem Vahşi Dünya. Buna bağlı olarak yazarın, teknolojiyle kurduğu ilişki dikkate değer. Bu olguyu yaşamıyla ilişkilendirerek okumak mümkün ama Platonov'un makineler ve buluşlarla farklı bir bilinç düzeyinde ilişki kurduğu açık. Makineleri, buluşları, teknolojik gelişimi önemsiyor Platonov çünkü makineleri, bilimi insanlığı özgürleştirmede en önemli yardımcılardan bir olarak görüyor ve adeta resimlediği o sefalet manzaralarından kurtuluşun müjdecisi olarak yaklaşıyor onlara. Kitaptaki, "Yepifan Savakları" adlı öykü, Çarlık Rusyası'nın müthiş zorbalığını anlatmasının yanında bunun özlemini betimlemek için yazılmış adeta. Aynı şekilde "Elektiriğin Yurdu" adlı öyküyü de bu kervana katabiliriz.

Platonov'un roman ve öykülerini ise farklı değerlendirmek gerek. Her ne kadar romanlarının imgesel boyutları biraz daha fazla olup düşsel manevralara daha fazla alan açsa da, öykülerinde gerçeğe biraz daha tutunup onları gün yüzüne çıkarma uğraşı var yazarın. Fikir temelinde birliktelik her zaman için geçerli ama öykü ve romanlarının dünyalarını farklı kefelerde ağırlamak lazım.

Tüm bunlar doğrultusunda, son söz olarak, görebilmenin "dertli" çekiciliğine kapılmış bir yazar olduğunu söyleyebiliriz Platonov'un. Dönemi ekseninde düşündüğümüzde belki daha birçok yazar onun gördüklerini görmüştü ama Platonov'un bir hastalığı daha var anlaşılan; "yazmak". İşte tam da bu yüzden başı ölesiye ağırır yaşamı boyunca. Onun gördükleri, aslında içinde bulunduğu, kendini ait hissettiği bir mücadelenin kendince eksik gördüğü, yamanması gerektiğini düşündüğü yanlarıydı. Ama dönemi için "haksız" sayıldı. Şimdi şimdi değeri anlaşılıyor ve Rus edebiyatında etkisi, Kafka'nın Batı edebiyatına yaptığı etkiyle kıyaslanıyor.

Yani, elyazmaları bir kez daha yanmıyor...

Devamını görmek için bkz.

Ali Çolak, "Ekmek ve barut", Zaman, 11 Ekim 2014

Şimdi güzdür; serince geçip gider rüzgâr, sararmış dut yapraklarının uçuştuğu bahçelerden. Asmaların kuytusunda ballanmış son üzüm salkımları, ağaçların tepesinde kalakalmış seyrek cevizler, kıyılarda parıldayan ayvalar, kızarıp çatlamış narlar. Bulutlar, koyu gölgesiyle selamlayıp geçiyor üstlerinden.

Şimdi bir yerlerde sonbahar giysileriyle mutlu kadınlar, sonsuzluğa gülümseyen neşeli çocuklar. Bir yerlerde ‘arkadaş ıslıkları’ çınlatıyordur sabahları. Ve yaşamak ne güzel, hür bir ağaç gibi güneşe, bulutlara, sevmelere karşı.

Şimdi Ortadoğu’nun çöllerinde keder tozuyor. Kamera karşısında boğazlanan insanlar... Ötede babası vurulmuş yoksul çocuklar, yalınayak koşturan kadınlar, sınırlarda dikenli teller, bombardıman geçirmiş, dumanı tüten şehirler, acele gömülen cenazeler ve göç, hep göç, Ortadoğu’da.

Şimdi burada, sokaklar savaş yeri. Alev, öfke, yıkım ve yağma! Havada büyük düşmanlıklar dolaşıyor. Şehirlerin ortasında uzanmış cesetler. Kim bilir kaç evde ölümün sükûtu bağdaş kurmuş oturuyor. Acı haber tez gelirmiş; bir akşam ansızın şehitler, çocuklar bir anda babasız. Ah, muhteşem vahşi dünya!

Hayatın ve insanın ‘sonsuz değerini kavrayan’ o iyilikler ve sevinçler ustası Andrey Platonov, Muhteşem Vahşi Dünya’da ‘iki kırıntı’nın öyküsünü anlatır. Ekmek ve barut kırıntısı… “Bir zamanlar iki Kırıntı yaşardı. İkisi de küçük, ikisi de karaydı ama farklı babalardan dünyaya gelmişlerdi: biri Ekmekten, diğeri Baruttan. Bir sakalın içinde yaşarlardı, sakal avcının suratında bitmişti, avcı ormanda çayır çimen üzerinde uyur, önünde de köpeği pineklerdi.”

Platonov böyle anlatır… Avcı ekmeğini yemiş, sonra tüfeğini doldurmuş ve eliyle sakalını sıvazlamıştı. Böylece iki kırıntı, avucundan kayıp sakalına yerleşmişti avcının. Orada mutlu mesut yaşayıp gidiyorlardı. Bir gün böbürlenmeye başladılar. Baruttan olan, “Ben güçlüyüm, korkuncum, bütün dünyayı tutuşturacağım. Ya sen?” demeye durdu. “Ben de insanı doyururum.” diyordu ekmekten olan. İnatlaşma büyüdü, güçlerini yarıştırmaya karar verdiler. Barut kırıntısı durmaz tehdit savuruyordu. “Tutuşturacağım seni!” Ekmek kırıntısı, ondan kaçıp uyuyan avcının göz kapağına kondu. Karşıdaki dalda bir serçe gördü, “Ye beni” diye rica etti ondan. Serçe kalkıp avcının alnına kondu. Avcı uyanıp gözünü açtı, göz kapağındaki ekmek kırıntısını görüp ağzına attı. Serçe ekmek zannettiği barut kırıntısını yiyiverdi, korkudan göğe uçtu. Ekmek kırıntısı, insanın içine girdi, onun kanına dönüştü ve kendisi de insan oldu. Barut kırıntısıysa serçenin içinde tutuştu; serçe ateşten pişerek yere düştü. Avcı, önündeki çimene pişmiş bir serçenin düştüğünü gördü, onu köpeğine verdi...

Bütün yaşadığımız, barutla ekmek kırıntısının hikâyesi. Ademoğlunun yaşatmak ve öldürüp yok etmek arzusu. Şu Ortadoğu’nun, şu bizim ülkemizin ezeli macerası. Güç yarıştırmak ve dünyaya sahip olmak... “Ben güçlüyüm, korkuncum, kötüyüm!” diyordu barut kırıntısı. Kibirle, dünyayı yakabileceğini söylüyordu. Oysa adı üstünde, ikisi de birer kırıntıdan ibarettiler ve yalnız, kendilerinin ne yapabileceklerini düşünüyorlardı. Yanı başlarında ikisine rağmen akıp giden bir hayat vardı ve onlar habersizdiler.

Öykünün sonunda, ekmek kırıntısı, artık insanla bir yaşıyordur. Köpeğin ağzındaki kuşa, onun içindeki barut kırıntısına bakıp gülümser: “Tüm dünyayı tutuşturmak istiyordu, anca bir serçeyi pişirdi!”

Platonov’un ince bakışı, dünyayı yakıp kavurma arzusunun panzehiri olmalı. Stalin ve yandaşlarının hışmına uğraması da bu yüzdendi. İyiliğe ve özgürlüğe inanmasından, kederli tebessümünden. Öyküleri panzehir olmalı, evet! En umutsuz durumlarda, en kederli anlarda bile bir çözüm, bir çıkış yolu, bir umut ışıyıp çıkar içlerinden. Pencereden loş odaya tertemiz bir ikindi ışığının sızması gibi. Sevmekten gelir Platonov’un büyüsü; insanın, tabiatın bütün dünyanın sonsuz değerini kavramaktan. Sanki insanı, ‘muhteşem vahşi dünyamızın ani ve düşman güçlerine karşı korunmasız bırakmaya’ korkuyordur. Bu yüzden, onun öykülerinin bir yerinde mutlaka, ‘içimizde özel, dokunaklı bir sevinç’ uyanıverir. Başımızı kaldırır, aydınlık bir gülümseyişle, “Muhteşem vahşi dünya!” deriz. Ah, muhteşem ve vahşi dünya!

Devamını görmek için bkz.

Fadime Uslu, "Konuşmak Hayattır Oysa" Birgün Kitap, 7 Kasım 2014

Andrey Platonov, yalınlığın ve duruluğun anlamını birkaç çizgide yoğunlaştırarak anlatan, kısa öykülerinde bile sayısız etkiler üreten bir söz büyücüsü. Yaşadığı dönemin ruhunu, doğayı ve içindeki nesneleri, nesnelerin kurduğu düzeni, düzenin kararlı bir çizgide ilerlerken saptığı noktaları, insanın doğayla birlikte kat ettiği devinimi, devinimi gören gözün yanılma payını rastlantılara izin vermeden estetik kalıba döken, kendisiyle birlikte Sovyet yönetimi tarafından yasaklanan Zamyatin gibi, ardılı pek çok yazarı etkilemiş bir öncü. Başta Heinrich Böll, Antonio Tabucchi olmak üzere pek çok yazarın eserinde izlerine rastlıyoruz Platonov’un. Onun keskin görüsü, kuşkusuz, yarattığı kurmaca dünyada teoriyle pratiği aynı hatta değerlendirmesi, ele aldığı durumları diyalektik kavrayışla çözümleyişi, maddi duyuları sezgilerle bütünlemesinden kaynaklanıyor.

Yazarın Metis yayınları tarafından hazırlanan öteki kitapları gibi Muhteşem Vahşi Dünya'da Günay Çetao Kızılırmak çevirisiyle yayımlandı. Bu kitaptaki öykü kişilerinin görme biçiminde ortak bir irade var: onları yaşama bağlayan inancın, vicdanın ve umudun iradesi. Aynı zamanda hayvanla, bitkiyle insanı, hatta makineyi bir tutup her birinin kaygılarını derinlemesine detaylandıran bir irade bu. Öykülerin anlatıcısı gerçeği kesinlikle, tutkuyu sadelikle işleyerek aktarıyor. Görüntüsünü çizip canlandırdığı sahnelerde kişilerin tabiatla arasındaki -fiziksel ve duylarla hissedilen- mesafesini alıyor, uzamsal belirlenimi sağlanan varlığın içinde dönüp duran kaygıyı ya da hayatını yönlendiren esas tutkusunu çevresiyle etkileşimi sırasında betimliyor. Saklı olan katı gerçeği, kişilerin ve sistemin içindeki acıyı gün yüzüne çıkarırken mizahı, ironiyi, alegoriyi çeşitli düzeylerde kullanıyor yazar.

Platonov’un öykü kişileri, anlatıcı karakteriyle birlikte işlerini severek tutkuyla yapıyor. Sözgelimi, demiryolu işçisi İvan Alekseyeviç Fyodorov’un görevine ilk başladığı sıralarda “metal ve makineye yaklaşımı hayvan ve bitkilere yaklaşımı nasılsa öyle,” ; “dikkatli ve öngörülü”. Öyle ki, onlara kurnazlıkla üstün gelmeye çalışıyor. Sonra bu bakışın yetersiz olduğunu anlayıp makineleri canlılardan üstün tutmaya başlıyor; anlatıcısı da incelikli davranışlarını göz ardı etmeden Fyodorov’un demir rezeleri tedirgin etmemek, vidaları çivileri sarsmamak için kulübesinin kapısını çarpmadan, hiç ses çıkarmadan nasıl özenle örttüğünü aktarıyor. “Muhteşem Vahşi Dünyada” başlıklı öykünün odağındaki Maltsev ise şöyle betimleniyor: “Treni büyük bir ustanın cesur güveni, tüm dış dünyayı kendi iç kaygısına sığdırmış ve böylece üzerinde hâkimiyet kurabilmiş ilham dolu sanatçının konsantrasyonuyla sürerdi. … önünde uzanan yolun ve bize doğru koşturan doğanın tümünü, hatta trenin boşluğu delip geçen rüzgarıyla balastlı yamaçtan kopuveren bir serçeyi bile gördüğünü bilirdim; evet o bile Maltsev’in bakışından nasibini alırdı, başını bir an için çevirip serçenin ardından bakardı makinist: Bizden sonra ne olacak ona, nerelere uçmuştur?” (s. 78). İşini seven, emeğini yücelten işçiler ideal güzelliği muştulayan portreler çizmesine karşın bu kişilerin yaşadıkları trajedide insanlığın ve sistemin karanlık yüzünü ortaya çıkarır yazar, ama yine de umuttan yana atar zarını.

Kitapta anlamla birlikte sahneleri ve tasvirleri de tekrar ettiğini görüyoruz Platanov’un. “Hayvanla Bitkiler Arasında” başlıklı öyküde, “Lobskaya Dağı’nda, yoksul yıldızlardan oluşan bir takımyıldız misali dört kulübecikten ibaret bir köy vardı,” der, yazarın anlatıcı kişisi: “Kulübelerin birinin ocağı yanıyor, dumanı tütüyordu, diğerinin çatısında kulübenin yarısı boyunda bir adam oturmuş Onega Gölü’ne, uzaklara bakıyordu. Çatıdaki adamın epey yaşı vardı ama varlıklı biri yahut bir bilgin gibi sinekkaydı tıraşlıydı. Kolhozdaki işini Bilim Akademisi’ne bağlı su ve fırtına ölçümü şubesiyle beraber yürütmekteydi. Şimdi de göle bakıyor, ya rüzgârı ya başka bilimsel işaret ve olayları gözlemliyordu. İvan Alekseyeviç de böyle bir işi olsun isterdi ama tıraş olmak, yazı yazmak ve konuşmak gerekirdi bu tür işlerde…”(s.13). Bu köy önce aynı cümleyle, sonra aynı sözcüklerle“Lobskaya Dağı” öyküsünde de tasvir ediliyor: “…yoksul yıldızlardan oluşan bir takımyıldız misali dört kulübecikten ibaret bir köy vardı; kulübelerin birinin ocağı kara kara tütmekteydi,” (s. 141) dedikten kısa süre sonra aynı detayları seçerek çatıda oturan adamı gösterir anlatıcı. Bu defa ona bakıp onunla konuşan isimsiz “Karelyalı ırgat”tır. Sahnedeki diyalog da benzer biçimde gelişir: “Oradan ne görülür, ne diye çatıda oturuyorsun?” diye sorar ırgat. Yanıt bir önceki karşılaşmanın kanıtıdır adeta: ‘“Göldeki rüzgâra bakıyorum, sonra gidip suyu ölçeceğim,” dedi çatıdaki, sinekkaydı titiz yüzüyle. “Biz burada İmparatorluk Bilim Akademisi’ne hizmet ederiz, suyu ve fırtınayı ölçeriz, şube derler bize...”’ (s.144). Irgat, İvan Alekseyeviç’in aklından geçenleri düşünür: “Irgat da şimdi şube ya da herhangi bir şey olmayı seve seve kabul ederdi, yeter ki biraz aş versinler – ama kim onu işe alırdı ki? Tıraş olmak, yazı yazmak, konuşmak gerekirdi…”(a.s.). Her iki öyküde de yazar, ses tonu değişmeyen anlatıcı kanalıyla kulübelerin çürüyüp köhne yosunlarla kaplanmış ahşap çatılarını, toprağa gömülerek yurtlarının derinine gömülen alt tomruklarını, kulübe bedeninin içinden biten iki yeni, cılız dalı, onların gelecekte kudretli meşelere dönüşeceğini, meşelerin “günün birinde kökleriyle bu ahı gitmiş vahı kalmış, zaman, yağmur ve insan soyunun tükettiği evi” yiyeceklerini anlatır. İvan Alekseyeviç gibi Karelyalı ırgat da severek yaptıkları işlerinden bir biçimde kopacak, bir yönleri eksilecek sonra yeniden hayata emeğe, sisteme duydukları inançla tutunacaklardır.

Yazar, farklı öykülerde benzer vurguları yapmaya devam eder. “Kuru, kel toprağın üzerinde yürüyen” ve onu ıslah etmeye çalışan insanın yazgısıyla toprağı özdeşleştirir. “Elektriğin Yurdu” öyküsünde, “O yaz çiçekler bile metal yongasından fazla kokmuyordu; tarlalarda, toprağın bedeninde zayıf bir iskeletin kaburgaları arasındaki boşluklara benzer derin çatlaklar oluşmuştu,” (s.124) der. Bu detayı Yepifan Savakları’nın anlatıcı kişisi de görüp gösterir okura. Yine her iki öyküdeki kişiler inancın türlü biçimlerde cisimlenmiş güçlükleriyle sınanır. Platonov öykülerinde önemli olan hikâyenin ne olduğu değil, nasıl anlatıldığıdır. Dili, büyük bir titizlikle biçimler. Temsil ettiği düşüncenin yönü ne zaman değişecek, kesinlikle gerçekliğine kavuşturduğu anlamı ne zaman ters yüz edecek belli değildir. İşte bu noktada sanatının büyüsü devreye girmiş, kavrayışındaki uz görü ve öykücülüğündeki ustalığı zirveye çıkmıştır.

Öykünün süresi sınırlı, alanı dar olduğundan karakter yaratmak, onu bir roman kahramanı kadar incelikle anlatmak güçtür ama Platonov, dramatik etkiyi gerçekleştirme konusundaki hassasiyetini karakter yaratma konusunda da gösterir.

Öykü kişilerinin yaşamsal meselesini, onların içinde bulunduğu zamana gelinceye kadar başından geçen olayları, kendi yazgılarıyla birlikte yaşadıkları alanın, ülkenin tarih sahnesindeki durumu ve konumunu bir paragrafta çarpıcı bir tonla iletirken unutulmaz öykü kişileri oluşturur. “Yedinci Kişi” adlı öyküsündeki Gerşanoviç bunlardan sadece biridir.

Kimi kitap adları içindeki kurmaca metinlerden önce konuşur. Kitap, adıyla okuyucusuna bir anahtar verir ve o anahtarla açacağı kapılarda neyle karşılaşacağı ile ilgili kısacık da olsa bir düş kurdurmayı başarır. Muhteşem Vahşi Dünya, yazarını tanımayanlar için bile adıyla bir hazineyi işaretliyor; bak ve gör, diyor okura, sana var olduğum zamanın öykülerini anlatacağım, hepsi geçmişte yaşandı, artık bir masal çağı gibi duyumsadığın günlerde; sonra, hikâyelerimi okumaya başladığında sözcüklerle çizdiğim atmosferin içine gireceksin, orada, uçsuz bucaksız steplerde uyuklayan toprağı, ormanın kıyısında yaşamın bütün zevklerini tadan yavru tavşanı, elektrik ışığı olmayan dağ köylerindeki gayretli insanları, tez canlı ekmekle barut kırıntısının hayallerini, ölemeyen ölüleri, düşman mitiyle beslenen efendi cellatları, diktatörleri, arzu ve ideal tasarımcılarını bulacaksın, yani, kısacık soluklarında tükettiğin zaman zerreleri maddeleşecek, bugünün, imar edilmekten yorulmuş dünyan çıkacak karşına. Kim bilir belki yeniden bakacaksın etrafına; bugününe; bulunduğu yerden, emeğinden, mekânından soyut öykü kişilerine… gerçeğinden koparılmış kişilerin anlamı belirsiz konuşmalarını duyduğunda pek çok şey yavan gelecek (konuşmak hayattır oysa), onların nerede olduğunu bile bilememelerine şaşıracaksın, sonra belki arayacaksın, tattığın öykü lezzetinin peşine düşüp.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.