Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-880-4
13x19.5 cm, 128 s.
Liste fiyatı: 14,50 TL
İndirimli fiyatı: 11,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Andrey Platonov diğer kitapları
Dönüş, 2009
Çevengur, 2010
Can, 2010
Muhteşem Vahşi Dünya, 2014
Çukur, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Mutlu Moskova
Çeviri: Günay Çetao Kızılırmak
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Resmi: Kazimir Maleviç
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Eylül 2012
2. Basım: Ekim 2014

Rus edebiyatının geç keşfedilmiş ustalarından Andrey Platonov'un 1930'larda yazdığı Mutlu Moskova, Rusya'da ancak 1991'de, eski rejim yıkıldıktan sonra yayımlanabildi. Roman küçük yaşta öksüz kalan Moskova Çestnova'nın etrafında dönüyor. Hayatı keşfetmeye çalışan, içi içine sığmayan Moskova meslekten mesleğe ve bir romantik ilişkiden diğerine geçerken hem değişik tecrübeler yaşıyor hem de ilginç karakterlerle karşılaşıyor.

Moskova'nın yaşadıkları ve tanıştığı kişiler üzerinden, insan ruhunu amansız bir savaş meydanına çeviren karşıt güçleri de ustalıkla betimliyor Platonov: Birilerine, bir şeylere bağlanma ihtiyacı ve bu bağlılıktan duyulan korku, mantık ve duygular, toplumsal benlik ve bireysel benlik, bir şeyler yapma arzusu ve bu arzuyu öldüren nafilelik hissi...

Tıpkı Platonov'un diğer eserleri gibi, Mutlu Moskova da Stalin dönemindeki idealist propagandalara karşılık toplumsal gerçekliği gözler önüne seren, insana dair ebedi ve ezeli meseleleri kurcalayarak varoluşu sorgulayan, her cümlesi yazarın özgün zihninin ve kaleminin damgasını taşıyan bir roman.

OKUMA PARÇASI

Açılış bölümü, s. 7-9

Güzün son demlerinde sıkıcı bir gece vakti, karanlık bir adam elinde meşale geçti sokaktan koşarak. Sıkıcı rüyasından uyanan küçük kız evinin penceresinden gördü onu. Sonra sağlam bir tüfek sesi ve kederli âciz bir çığlık duydu – galiba meşaleli adamı öldürmüşlerdi. Az sonra birçok uzak silah sesi ve yakınlardaki hapishaneden yükselen uğultu işitildi... Küçük kız uykuya daldı ve ilerleyen günler boyunca gördüklerini unuttu gitti: Henüz çok ufaktı ve müteakip yaşamı, vücudunun içinde ilk çocukluğun hafızasını ve aklını ebediyen örtmüştü. Yine de ileri yaşlarına değin yüreğinde –hafızasının solgun ışığında– isimsiz bir adam, beklenmedik bir anda, ansızın kederle ayaklanıp koşmaya başlardı ve geçmişin karanlığında, büyümüş çocuğun yüreğinde ölüp giderdi tekrar. Açlık ve uykunun orta yerinde, aşk yahut başka bir gençlik hazzına kapılmışken ölünün kederli çığlığı uzaklardan, vücudunun derininden ansızın yükseliverir ve genç kadın yaşamasını derhal değiştirirdi: Dans ediyorsa dansına ara verir, iş başındaysa daha bir yoğun ve emin çalışır, yalnızsa yüzünü elleriyle örterdi. O yağmurlu güz sonu gecesinde, o zamanlar Moskova İvanovna Çestnova'nın yaşadığı şehirde Ekim Devrimi başlamıştı.

Babası tifodan ölmüş ve yetim kalan aç kız evinden çıkıp bir daha da geri dönmemişti. Uykuya dalan ruhu ne insanları, ne mekânları anmadan birkaç yıl boşlukta sürüklenir gibi dolanmış, bir şekilde karnını doyurmuştu yurdunda, ta ki kendini bir yetimhane ve okulda bulana kadar. Moskova şehrinde pencere kenarındaki bir sırada oturuyordu. Bulvardaki ağaçların büyümesi durmuştu, rüzgârsız havada yaprakları dökülüyor, uzun bir uykuya hazırlanan susmuş toprağı örtüyordu; eylül ayının sonuydu, tüm savaşların bittiği ve taşıtların tekrar faaliyete geçmeye başladığı sene.

Küçük Moskova Çestnova iki yıldır yetimhanedeydi, ona burada bir ad, soyadı ve hatta baba adı verilmişti çünkü ismini ve küçüklüğünü ancak belli belirsiz anımsayabiliyordu. Babasının kendisine Olya dediğini sanıyordu ama bundan emin değildi ve isimsiz biri gibi, o ölüp giden gece insanı gibi suskundu. O zaman ona Moskova'nın adını, çatışmalarda şehit düşmüş İvan isminde Kızıl Ordulu herhangi bir Rus askerinin anısına baba adını ve uzun süre mutsuzluk çekmesine rağmen henüz onurunu yitirmemiş yüreğinin dürüstlüğü hatırına da soyadını* verdiler. (* Dürüst, onurlu anlamlarına gelen çestnıy sıfatından türetilmiş bir soyadı. –ç.n.)

Moskova Çestnova'nın parlak ve yükselen yaşamı, artık ikinci sınıfa gittiği okulda, pencere kenarında oturup bulvardaki yaprakların ölümünü izlediği ve karşı binanın tabelasını ilgiyle okuduğu o güz günü başlamıştı: "A. V. Koltsov İşçi-Köylü Kütüphanesi-Okuma Salonu." Son dersten önce tüm çocuklara ömürlerinde ilk kez birer beyaz somun ve köfteyle patates verilmiş, köftenin neden yapıldığı anlatılmıştı: ineklerden. Aynı zamanda da hepsine ertesi güne kadar birer kompozisyon yazmaları söylenmişti: inek görmüşler inek üzerine, diğerleri gelecek yaşamları üzerine. Akşamleyin Moskova Çestnova somun ve kıvamlı köfteyle karnını doyurup diğer arkadaşları uyur, küçük elektrik ışığı hafifçe yanarken ortak masanın başına geçip kompozisyonunu yazmıştı. "Anasız babasız kızın gelecek yaşamıyla ilgili öyküsü: Şimdi bize akıl veriyorlar, akıl ise kafadadır, dışında bir şey yoktur. İnsan doğru ve çalışkan olmalı, ben gelecek yaşamı yaşamak istiyorum, bisküvi olsun, reçel, şeker olsun ve her zaman kırlarda, ağaçların altında gezilebilsin. Yoksa ben yaşamam, öyle olmazsa canım çekmez. Canım basbayağı mutlu yaşamak istiyor. Eklenecek bir şey yok."

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Ahmet Büke, ''Can ve Mutlu Moskova neden bizdendir?'', Birgün Kitap Eki, 5-18 Ocak 2013

Platonov. Ben ona abi diyorum. John Berger ne diyor bilmiyorum. Ama o da seviyor Platonov’u.

Biz onunla Beyoğlu’nda kitapçıda tanıştık. Çok yorgunduk. Dolmabahçe’den kalkan rüzgâr yaz sıcağını dindirmiyordu bir türlü. Kitabını uzattı: Can.

Uzaylı olduğuna dair laflar vardı ortada. Uzak gezegenlerden gelmiş. Sibirya’da indirmiş can kurtaran mekiğini. Köknar ormanına dalmış alet. Bir iki fidanı yıkmış. Yaban domuzu sürüsünü ürkütmüş. Kurt yuvasının yanına, gübre yığınının üzerine düşmüş.

***

Tam o anda, Joaquin Phoenix, The Master’ın senaryosunu okuyordu ve tiner damlattığı içkisini yudumlarken radyoyu açtı: http://www.youtube.com/watch?v=FPZsYAphUSg

***

Şiirci’de oturduk ve karşıda peruk satan dükkânların ışıkları yandı. Bana bunları anlattı. Uzaylı yalanını herkese inandırmış. Tam da “Abi, gerçekten ezan sesi duydun mu?” diye soracaktım. Yine de sordum. Omuz silkti. Sonra onun metinleri üzerine konuştuk. Ben daha önce hazırladığım ama kotumun arka cebindeyken annemin makineye attığı kâğıt tomarını çıkardım. İnandı bana garip. İrticalen konuştum artık.

“Platonov özellikle Can isimli romanında sonunda kadar Doğuludur. Ben onun garip bir şekilde Anadolu’dan su içtiğine inanıyorum. Karapınar’daki bir akasya ağacına son kez uğramış gibi. Adını unuttuğum –unutmak da Doğuya özgüdür– kahramanının iki büklüm annesinin bakışlarını buraya not düşerim. Çiçekli Neneler vardır bizde. Sazdan damında yaşar. Ayak bileklerine kadar acı ve huzura gömülüdür. İki büklüm kalkar. Elinde ibriği, bir çarşı camiine doğru yürür. Oğlu Kıbrıs’ta kalmış. Çiçekli Nenelerin bir kısmı zencidir. Söke’ye pamuk hasadı için getirilen artıklardan. Kalanı Kürt. Kürdün acısı ve öğünü tümden Doğudur.”

Adaçayı söyledi burada ve “Çok saçma ama devam et,” dedi.

“Bizden ve bize ait olduğunuza katılmıyor musunuz?” dedim.

Omuz silkti.

“Devam et, dedik ya koçum!”

“Bunu söyleyeceğini tahmin ediyordum abi. O halde Türkçede son basılan Mutlu Moskova kitabından şu parçaya okuyayım sana.”

Okuduğum bölümdür:

“Anne, çok hastalanmıştım çok, şimdi kesecekler beni ama hiç de canım acımıyor!” dedi ve âciz, kendi kendine yabancı kaldı. Hayat içinden tekrar kopup gitmiş ve çocuk rüyalarından ırak, mahzun seyrine odaklanmıştı; nesneleri, izlenimlerinin toplamını görüyor, bu nesneler önünden son hızla akıp geçerken tanıyordu onları: İşte çok eskiden elinde tuttuğu çivi –şimdi paslanmış, eskimişti; işte küçük kara köpek–

***

Âciz ve kendine yabancı kalma hali bizim ilçe hastanelerinin bahçe kapısından itibaren büyüyen ve elle tutulan bir buluttur misal. Girişin hemen sağında sökülmüş teker başları üzerinde takoza alınmış Ford marka –markası yağmurda ve siste bakırlanmış– ambulans eskisi ağlar. Ford’a dayanmış iki anne ve halk bankası banklarında oturan onlarcası. Acilde kapıyı kapatıp bir hemşire ağlıyor. Çocuk hastalardan birisi –kuşpalazı– az önce öldü. Üzerine mermerşahi hastane bezini örttüler. Daha ufak olanı nesnelerle oynuyor. Çünkü yüksek ateş nesne ve insan –çocuk– arasındaki bağı inanılmaz güçlü örümcek ağlarıyla sağlamlaştırır:

“Şimdi anne” diyor –41 derecede olan– “Bizim iğde ağacı geldi az önce. Elinde yaşlı sakalı ve portakallarla. Portakal seviyorum ben. Kar altında güneş topu onlar. Çok uzakta büyüyorlarmış. İğde dede söyledi. Dağ dağ ardında. Ovaları ve çayları geçince zenginlerin tarlaları varmış. Allah gökten ve yerden ısıtıyormuş oraları. Ekmeği de gökten atıyormuş onlara. Zenginler Allah’a şükretmek için portakal ağaçlarını sulamışlar. Meyveleri de buraya kadar gelmiş. İğde dede böyle anlattı bana anne…”

Sözümü kesti.

“Bir dakika! Sen Stalin’i tanımadığın için bu kadar naif görüyorsun her şeyi.”

“Abi,” dedim.

“Senin nasıl öldüğünü biliyorum. Oraya da geleceğim.”

“Hayır,” dedi. “Mevzu bu değil.”

Anladım ki daha fazla dinlemek istemiyor beni. Karaköy’e indik. Kadıköy vapuruna bindik.

Aslında gittiğimiz yön bile Platonov’un bizden ve dahi bizden daha Doğulu olduğunu gösteriyordu.

Ben Mutlu Moskova’yı okumaya devam ettim. Platonov Abi, simit yedi. Susamlarını balıklara attı.

Devamını görmek için bkz.

Serpil Gülgün, ''Platonov’un gücü'', Milliyet Kitap Eki, Eylül 2012

Güzün son demlerinde sıkıcı bir gece vakti, sıkıcı rüyasından uyanan küçük bir kız, evinin penceresinden bakar ve elinde meşale, sokakta koşan bir adam görür. Platonov’un 1930’larda yazdığı tıpkı Zamyatin ya da Bulgakov gibi sansüre uğrayan ama ancak KGB’nin 'edebiyat arşivini' açmasıyla 1980’lerde okurun karşısına çıkan romanı Mutlu Moskova işte böyle başlar.

Küçük kız uykuya dalar ve gördüklerini unutur gider: Tüfeğin patlayışı. Sonrasında kopan kederli, aciz çığlığı. Çığlığın ardı ardına patlayan silah sesleriyle yakınlardaki hapishaneden yükselen uğultuya karışması...

Ekim devrimi

Ama gelgelelim ilerleyen yıllarla birlikte küçük kızın yüreğinde, "Hafızasının solgun ışığında", isimsiz bir adam, ansızın beklenmedik anlarda; kimi zaman dans sırasında, kimi zaman bir şeyler atıştırırken ve kimi zaman da uykusunun orta yerinde; kederle ayaklanıp koşmaya başlar. Bu isimsiz adamın çığlığı uzaklardan, dünün küçük kızının vücudunun derinlerinden bir yerden yükselir ve kızın tadını hemen o an kaçırır.

Kızın adı Moskova İvanova Çetsnova’dır ve o sıkıcı güz gecesi Ekim devriminin miladıdır. Bir süre sonra Moskova’nın babası tifodan ölür. Yetim ve öksüz kalan küçük kız dünyayı sarsan o zamanlarda devrim günlerinde uykuya dalan ruhuyla birkaç yıl boşlukta sürüklenir. Moskova önce bir yetimhaneye yerleştirilir sonra da bir okula. Ardından da erkeklerle ilişkileri başlar. Geometrici ve şehir planlamacısı Bojko ile, cerrah Sambikin ile (insan beyninde insanı insan yapan gizi arayan Sambikin’le) sonra yedek er Semyon Sartorius’la...

Bilinmezlik ve belirsizlik üzerine kuruludur Moskova İvanova Çetsnova’nın dünyası. Bu yüzden de hiç bir şeye ve hiç kimseye bağlanamaz. Derken bir gün bir tren kazasında bacağını kaybeder. Ölüleri ölülerle canlandırmaya kalkışan doktor Sambikin onu ameliyat eder. Artık topal ve yalnızdır Moskova. Polisle dayanışma gönüllüsü olan yoldaş Komyagin’le evlenir en sonunda. Meşaleli adamın kendisi olduğunu söyleyen Komyagin’le...

İnsanın varoluşu

Platonov, Moskova İvanova Çetsnova’nın meslekten mesleğe ilişkiden ilişkiye geçen hikâyesinde, tıpkı öteki başyapıtlarında; Dönüş, Çevengur ve Can’da olduğu gibi yalnızca Bolşevik Rusya’nın devrimini ya da Stalinli Rusya’yı anlatmaz bize, yalnızca onların panaromasını çıkarmaz. Aynı zamanda insan tekinin kadim ve sonsuz varoluşunu sorgular büyük yazarlar gibi...

Rus edebiyatı neden biriciktir? Neden bu kadar güçlüdür? Neden dünya edebiyatının önde gelen birkaç edebiyatından biridir? İşte bunun için Tolstoy’un Dostoyevski’nin ya da Gogol’ün tuğla gibi romanlarını okumasanız bile Platonov’un Mutlu Moskova’sını okuyarak bunun nedenini anlayabilirsiniz.

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu-Büke, ''Bu Moskova başka Moskova'', Radikal Kitap, 21 Eylül 2012

Joseph Brodsky, Andrey Platonov için yirminci yüzyılın en büyük edebiyatçılarından biri der; buna rağmen bu büyük edebiyatçıyı kendi dilinde ölümünden kırk yıl sonra, tüm dünyada ise okurlar yeni yeni tanımaya ve değerini anlamaya başladılar. Brodsky de yıllar sonra ancak okuyabilmişti hayran olduğu Platonov’u ve “Edebi başyapıtlar yasaklandığında, zaman tahrif edilmiş olur” sözlerini Platonov için söylemişti. Onlarca yıl Sovyetler Birliği’nde yasaklanan yazarın tamamlanmamış romanı Mutlu Moskova Brodsky’nin ne denli haklı olduğunu gösteriyor.

Mutlu Moskova başkenti değil, bir genç kızı anlatıyor. Moskova, anne ve babasını küçük yaşta yitirmiş bir kız, verildiği yetimhanede kendisine Moskova adı veriliyor. Geçmişinden bir tek anı var zihninde, o da bir adamın elinde meşaleyle koşarken vurulduğu bir sahne. Bu aynı zamanda Ekim devriminin başlangıcı. Moskova, devrim çocuğu, devrim idealleriyle büyüyen bir genç kız. Yetimhaneler, okullar derken büyüyor Moskova ve evleniyor fakat bir anda kocasını terk etmeye karar verip evi terk ediyor. Rüzgârı sevdiği için Havacılık okuluna yazılıp paraşütçü oluyor. Ancak, kısa zaman sonra yaptığı bir hata yüzünden işinden uzaklaştırılır.

Andrey Platonov 1930’ların Sovyetler Birliği’nde yaşamı, Moskova ve diğer kahramanları aracılığıyla anlatıyor. Fizikçi, asker, paraşütçü, cerrah gibi farklı iş kollarındaki gençlerin hayat hikâyelerini birbirlerine bağlayarak, ilişkilerini, günlük yaşamlarını, umutlarını kurguluyor. Tamamlanmamış bir roman olduğu için kurgusal bir beklenti olmaksızın okunması gereken bir roman, yine de karakterlerin çoğu gelişmiş, bütünlüğe ermese de anlatı sürükleyici.

Roman bir tür saflıkla başlıyor. Kahramanların hepsi yoldaşlarına, komünizme ve insanlık için yeni bir dönem başladığına inanıyorlar. İdealizm hayatlarının önemli parçası. Örneğin kahramanlardan Bojko, evrensel dil Esperanto ile dünyanın farklı köşelerinde sosyalist insanlarla mektuplaşıyor. Kongo’dan, Suriye’den, Polonya’dan insanlara sosyalizmi anlatıyor; Sovyetler Birliği’nin bir militanı olarak görüyor kendini. “Tüm insanları sosyalizme katılmaya, acılarla dolu yeryüzündeki emektarları desteklemeye davet eder.” Bu gençlere göre sistem kusursuzdur. Sorun varsa, bu geçmiş küçük burjuva alışkanlıklarından kurtulamadıkları için kendi yarattıkları sorunlardır. Yine Bojko “(s)akatlamış bizi tarih ana” diye açıklar. Bunun nedeni komünizm öncesi reflekslere sahip olmasıdır: “çünkü pek eskiden doğmuşum ve kendimden henüz tam olarak vazgeçemedim.” İdealist bir şekilde, çalışarak, çok çalışarak, daha güçlü bir insan türü yaratacaklarına inanırlar.

Mutluluğu paylaşmak

Bu arada, aşık olurlar. Aşklarını sosyalizm içinde anlamlandırmaya çalışırlar. Bu, kolay olmaz. Romandaki çoğu erkek karakter, bir dönem Moskova’ya âşık olur fakat Moskova hepsini terk eder. Âşık olduklarını bile terk eder çünkü aşkı bir acı olarak hisseder sadece. Seviştikten sonra teninin üşüdüğünü, hazların geçici olduğunu düşünür: “Benim tenim üşür bunun peşinden hep,” der Moskova. “Aşk komünizm olamaz; düşündüm düşündüm ve olamayacağını gördüm... Sevmek gerekiyor sanırım, seveceğim de, yemek yemek gibi bir şey bu ama sadece zaruret, asıl hayat değil.” Moskova’ya âşık olmasına rağmen bu sözleri duyan sevgilisi anlar onu. Ona göre de, en iyi duygu bir başka insanı kavramak, yabancı bir yaşamın külfetini ve mutluluğunu paylaşmaktır. Sevişmek, çocuksu bir mutluluk anından başka bir şey olamaz diye düşünür.

Roman bu noktada sosyalizmin felsefesini, dünya görüşünü açıklar okura. Platonov büyük olasılıkla bu idealist gençleri yazarken kendini düşünüyordu. Ne de olsa aynı Bojko gibi o da devrim öncesi dünyaya gelmiş fakat komünizme inanmıştı. Romanın başlarındaki bu idealizm romanın ortalarında acı bir hal almaya başlar. Aslında Platonov, Mutlu Moskova başlığıyla Sovyetlerin acı bir gerçeğini dile getiriyordur. Stalin o yıllarda, Moskova’nın (burada kentten bahsediliyor) bir cennet olduğunu, hayatın daha iyi, insanların artık mutlu olduğunu söylemişti ve bunu devletin propaganda araçlarını kullanarak sık sık tekrarlatmıştı. Platonov’un Moskova’sı ise kent kadar şanslı değil bu konuda. Aslında yarattığı karakter, güzel, cesur ve özgür bir kadın; kendini mutlu etmeyi biliyor fakat hayat şartları gün geçtikçe kötüye gidiyor. İdeallerini yavaş yavaş nasıl yitirdiği ortaya çıkıyor. Moskova’nın bacağının kesilmesi, yazarın incelikli bir şekilde devlet bütünlüğünün kalmadığı, parçalanmaların başladığı şeklinde okunabilir.

Bu noktada birkaç adım geri atıp Platonov’un aslında ne anlattığına başka bir açıdan bakalım. Çünkü yazar için bu konular sıradan bir kurgu aleti değil; birkaç tartışmayı roman boyunca konuya egemen kılıyor. Bunlar materyalist felsefe üzerine önemli tartışmalar. Romanın doruk noktası sayılacak iki bölüm yer alıyor, birincisinde cerrah, küçük bir çocuğu ameliyat ediyor. Bu sahneyi açıklamaya şöyle başlıyor yazar: “... eline aldığı sert parlak aletin yardımıyla her meselenin özüne, insan bedenine girdi.” Meselenin özü, insan bedeni. Materyalist felsefeye göre dünya maddeden oluşur, organik ve inorganik madde. Madde ve enerji dışında varlık yoktur. Bilinç, düşünce, hayal gibi tüm fenomenler ise maddenin etkileşiminden ortaya çıkar. Gerçeklik maddenin doğasındadır ve bu yüzden çoğulcu değildir. Romanında Platonov bu felsefeyi karakterlerine tartıştırıyor. Gerçekten de beden, ya da bu durumda madde, doğanın tüm gizemlerini içinde saklayan bir yapıya mı sahip? Bu konuda cerrah kararlıdır, mühendis arkadaşını ameliyathaneye götürüp “hayatın temel sırrı bu, bilhassa insan denilen varlığın tüm sırrı” diye açıklar. Romanın hiç kuşkusuz en güzel ve en ilginç bölümü bu açıklamayı yaptığı satırlar çünkü burada ruh ve Tanrı olmadan hayatın anlamını bulmaya çalıştığını, insan düşüncesinin kökenine indiğini görüyoruz. Bu noktada yazar maddeci felsefeyle alay etmeye, monist (tekçi felsefe) metafiziğin zayıflıklarını göstermeye başlıyor. Şimdi bir önceki konuya dönersek, Moskova’nın bacağının kesilmesi de bu tekçi felsefeye başka bir gönderme niteliği taşıyor. Moskova cerraha bağırıyor bacağı kesildikten sonra: “Bacak değilim ben, göğüs değilim, karın ya da göz değilim, ne olduğumu kendim de bilmiyorum.”

Ama, Platonov’u büyük yazarlar arasına katan şey felsefe ya da sosyalizm şüpheleri değil tabii ki. Mutlu Moskova 20. yüzyılda yazılmış en şiirsel romanların başında geliyor, Günay Çetao Kızılırmak’ın çevirisi de hakkını vermiş. Platonov’a özgü şiirsellik ise gerçekten benzersiz, her cümlesi ayrı bir zarafet taşıyor. Örnek olarak minnacık bir satır bile yetebilir: Moskova sevdiği erkekten ayrılırken, ayrılma nedenini şöyle açıklıyor: “Ben nicelerini sevdim, sense ilk beni. Sen kızsın, ben kadın!”

İdeallere bağlı bir mühendis

Andrey Platonov, 1917 devrimi olduğunda daha on sekiz yaşında bir delikanlıydı. Babası demiryollarında çalışan, amatör bir kaşifti; Platonov mekanik merakını büyük olasılıkla babasından ve saat yapımcısı dedesinden almıştı.

Sosyalizme, Sovyetler Birliği’nin ideallerine inanan bir genç olarak büyüdü.

Hemen her konuda yazmayı seviyordu. Sanat, bilim, siyaset, ekonomi, teknoloji ve en çok da felsefe ilgisini çekiyordu. Mutlu Moskova romanında geniş ilgi alanı görülüyor yazarın.

Sosyalist ideallere bağlı bir mühendis ve parti üyesiydi fakat 1930’ların ortalarında yazdıkları yasaklandı ve hiç biri basılmadı. Büyük bir olasılıkla bu yüzden Mutlu Moskova romanını tamamlamadı çünkü yayımlanmayacağını biliyordu.

Devamını görmek için bkz.

Elif Tanrıyar, ''Parlak renklerin ardına saklanmış bir öykü...'' Sabah Kitap Eki, 14 Eylül 2012

Andrey Platonov, son derece parlak bir çıkış yaptığı yazarlık kariyerinden maalesef aynı hızla inmek zorunda kalmıştı. Bunun nedeni yeteneğinin zayıflamasıyla falan ilgili değildi.1926 yılından itibaren kısa öyküleri yayınlanmaya başlanan ve yeteneğinin Maksim Gorki tarafından keşfedilmesiyle de parlak bir başlangıç yapan Platonov, maalesef daha neredeyse kulağındaki alkış sesleri dinmeden, girdiği parlak salonlardan aynı hızla geri yollanıvermişti. Çünkü başta Stalin olmak üzere dönemin pek çok ileri geleni yazdıklarını sert bir şekilde eleştirmeye ve hoşnut kalmamaya başlamıştı. Sonuçta şöhret yıldızı, II. Dünya Savaşı sırasında yaptığı savaş muhabirliği döneminde kazandığı başarılar hariç bir daha parlayamadı. 1951 yılında da, henüz genç bir yaşta, 52 yaşındayken, çalışma kampından dönen oğlundan kaptığı tüberküloz sonucu öldü. Böylesine parlak bir kalem için ne kısa ve şansız bir yaşam!

Ancak insan Mutlu Moskova’yı okuyunca, aslında iyilik melekleri tarafından bayağı bir korunduğunu da düşünüyorsunuz çünkü Platonov, yeni Rusya’yı ve Stalin dönemini öyle ince ince hicvetmiş ki sonrasında nasıl olup da gulaglara gönderilmemiş hayret verici görünüyor.

Platonov, Mutlu Moskova’da görünürde Moskova adlı bir kızın öyküsünü anlatıyor ama tabii hemen anlayacağınız gibi asıl geri planda anlatılan Moskova şehrinin öyküsü oluyor.

Öykü bir tür peri masalı gibi bir tonda, yarı grotesk, yarı absürt bir mizahi üslupla ilerliyor. Öykünün melodik, neredeyse bir şarkı gibi akan dili de tabloya eşlik edince ortaya son derece parlak renklerle işlenmiş bir tür karikatür çıkıyor aslında. Karakterlerin ve tiplemelerin isimlerinin, kurumların adlarının Platonov tarafından belli yerlere atıf yapmak üzere ince ince seçildiğini pek çok oyun içerdiğini de seziyorsunuz bir yandan. İşte Platonov, öyküsünü görünürdeki bu çok parlak dekorasyonun önünde kurarken, aslında arka tarafta çok daha siyah-beyaz ve ciddi bir hikâye anlatıyor.

1930’lu yıllarda Stalin konuşmalarında sık sık “hayat çok daha iyi oldu, hayat çok daha keyifli bir hale geldi” diye tekrarlarmış. İşte Platonov, Mutlu Moskova’da anlattığı öyküsüyle Stalin’in bu retoriğine görünürde aynı şeyden bahsedermiş gibi yaparak, ancak arka planda tam tersini göstererek ustalıkla cevap veriyor. Tıpkı Platonov'un diğer eserleri gibi, Mutlu Moskova da Stalin dönemindeki idealist propagandalara karşılık toplumsal gerçekliği gözler önüne seriyor. Moskova'nın yaşadıkları ve tanıştığı kişiler üzerinden, insan ruhunu amansız bir savaş meydanına çeviren karşıt güçleri de ustalıkla betimliyor Platonov: Birilerine, bir şeylere bağlanma ihtiyacı ve bu bağlılıktan duyulan korku, mantık ve duygular; toplumsal benlik ve bireysel benlik, bir şeyler yapma arzusu ve bu arzuyu öldüren nafilelik hissi...

Mutlu Moskova’da küçük yaşta yetim kalan genç bir kadının öyküsü anlatılıyor. Hayatı keşfetmeye çalışan, içi içine sığmayan Moskova, meslekten mesleğe ve bir romantik ilişkiden diğerine geçerken hem değişik tecrübeler yaşıyor hem de ilginç karakterlerle karşılaşıyor. Önce son derece başarılı bir havacı ve paraşütçü oluyor Moskova. Kendini bir anda rejimin elitleri arasında buluyor. Ancak paraşütle atlarken sigara içmeyi deneyince, alev alan paraşütü nedeniyle hem gökyüzünden hem de hızla çıktığı prestij merdivenlerinden düşüşü de hızlı oluyor. Platonov’un kendi hızlı kariyer iniş ve çıkışını ne kadar da anımsatan bir metafor değil mi?

Ancak Moskova başına ne gelirse gelsin delişmen heyecanını, çocuklara özgü iyimser neşesini, rejime olan sarsılmaz inanç ve bağlılığı ile onu gören her erkeği büyüleyen güzelliğini yitirmiyor. Mimar, doktor, mühendis, asker… Onu gören her erkek dayanılmaz bir çekim kuvvetiyle ona ve ‘bereketli’ vücuduna doğru çekildiğini hissediyor. Yani aynı Moskova şehri ve ona kapılan halk gibi... Ancak aynı şehrin de yıkılıp yeniden yapılması, bir şeyleri kaybedip yeni bir şeyler kazanıyor olması gibi Moskova’nın hayatında da hep son derece dramatik değişiklikler oluyor. Hatta işçi olarak çalıştığı bir metro inşaatı sırasında geçirdiği bir kaza sonucu tek bacağını kaybedip yerine bir takma bacak sahibi dahi oluyor. Evet, bir kez daha karşımızda büyük bir değişim geçiren dönemin Moskova şehriyle ilgili bir metafor var.

Bu arada Moskova’nın yanı sıra başta çevresindeki erkekler olmak üzere pek çok renkli karakter daha tanıyoruz. Örneğin insanın ruhunun varlığına takık olan Doktor Sambikin ve mühendis Sartorius gibi… Mühendis herkesin ruhunun var olduğuna inanıyor ama doktor buna yalnızca inanmakla kalmayıp insan vücudunda, ölülerin kadavralarında bir arayışa çıkıyor. Çünkü araştırmalarına göre bir tür çok güçlü yaşam enerjisi olarak nitelendirdiği bu maddenin kalıntılarına yaşayan insanlarda değil ama ölülerin cesetlerinde rastlıyor! Ve ironik bir şekilde asıl kaynağın da insanların bağırsaklarının olduğu yerde saklandığını keşfediyor. Buluşunu paylaştığı Sartorius’un şu yorumu ise dikkat çekici... “Sartorius cesedin üzerine, insanın boş ruhunun bulunduğu bağırsağa eğildi. Parmaklarıyla dışkı ve yiyecek kalıntılarına dokundu, tüm bedenin dar, sefil yapısını itinayla inceledi ve sonra ‘En iyi, en olağan ruh budur ki zaten. Başka da yok hiçbir yerde,’ dedi.”

Öykü yukarıdaki gibi çok sayıda ince hicivle dolup taşıyor, sürekli olarak robotlara özgü bir tür sunilik hissi veren bir aşırı mutluluk, inanç ve güvenle dolaşıp duran karakterlerin parlak renklerinin yerini sonlara doğru giderek doğrudan siyah-beyaz tablolar almaya başlıyor. İşte üstü kara bir perdeyle örtülmüş,adı yasaklı bir dönemden, kısa süre öncesinin Çarlık rejiminin hayatındaki kimi değerlerden, bir tür olumlayıcı özlem duygusuyla yadetmeye cüret eden, bir pazar sahnesini anlatan şu cümlelerde olduğu gibi... “Bu pazarda, varoluş nedenini yitirmiş ama insanlığın katı bir kalite hesabının sembolleri sayarak rağbet ettiği eşyaları satanlar da vardı kalabalığın içinde: Onlarca yıl ihtiyatlı bir bedenin muhafaza ettiği, epeyce toz yutmuş eski on dokuzuncu yüzyıl giysileri satılıyordu; sergilenen kürkler devrim süresince o kadar çok el değiştirmişti ki insanlar arasında aldıkları yolu ölçmeye yeryuvarlığının bir meridyeni kısa gelirdi; birtakım olağanüstü kadınların sabahlıkları, papaz cüppeleri, çocuk vaftiz etmede kullanılan boyalı çanaklar, vefat etmiş beyefendilerin redingotları, uzun zincirlerin ucundaki takılar vesaire de bulunuyordu. Bunların yanı sıra yakınlarda ölmüş insanların –ölüm vardı zira– günlük giysileri, gebe kalınan bebekler için hazırlanmış ama sonradan galiba doğurmaktan vazgeçip kürtaj olan annenin, evvelden aldığı çıngırakla birlikte yasını tutup elden çıkardığı minik çamaşırları da bol miktarda satılıyordu. ...Bazen figürlerin arkasında, peyzaj/ tabiat ortasında bir kilise görülüyor, mutlu, hep geride kalmış bir yazın meşeleri yükseliyordu.”

Bu satırlarda farkındaysanız özellikle iki durum dikkat çekiyor. Bir, Platonov açık açık “ölüm vardı zira” diyerek görünürdeki mutlu tabloyu bozup, yaşanan ölümlerden bahsetme cüretini gösteriyor. İki, kürtaj yapan kadınlara dikkat çekiyor. Çünkü o dönemde kadınlar arasında çocuk doğurmak yerine yeni rejimi yükseltmek için daha çok, çalışan bir işçi olmak makbuldü. İşte sırf bu altı çizilen iki durum nedeniyle bile insan Platonov’un meleklerinin varlığına inanıyor.

Platonov, bu öyküyü 1932-36 yılları arasında yazmış ancak belirsiz bir nedenle tam olarak tamamlamamıştı. Üstünden son olarak geçilmeyen, tam bitmemiş bir roman yani Mutlu Moskova... Yasaklı olduğu için o dönem basılamayan roman, yıllar sonra ancak 1991 yılında ülkesinde yayınlanabildi.

Devamını görmek için bkz.

Ömer Özgüner, ''Platonov'un mutlu, yalnız Moskova'sı...'', Vatan Kitap Eki, Ekim 2012

Kıymeti hem ülkesinde hem de dünyada daha yeni yeni bilinen bir yazar Andrey Platonov... Rusya’nın Sovyetler Birliği olduğu dönemin yazarlarından olan, hayranı olduğu Stalin tarafından yasaklanan… Onun son eseri olan Mutlu Moskova aşkı arayan, bulamayan insanların hikâyesini derin ve şiirsel bir dille anlatıyor. İnsanı şaşırtacak kadar…

Moskova seyahatlerimden birinde, görkemli metronun önünde durmuş,rehberi dinliyorduk. Burada komsomollar gönüllü olarak çalıştı dedi. Duvarlarda da komsomallara teşekkür vardı. Aklımın bir yerinde "Kimdi onlar?" sorusu asılı duruyordu. Onlardan birine Andrey Platonov'un tamamlanmamış son eseri Mutlu Moskova’da rastladım.

Platonov, bir zamanlar dahi diye tanımlandığı Stalin tarafından sansürlenen bir yazar. İade-i itibarı 1950'li yılların sonunda, ölümünün ardından oldu. Rusya'da öyküleri yeniden basıldı. Çok küçük yaşta yazmaya başladığı şiirlerini okumak ise bizlere henüz nasip olmadı. Umarım yakın zamanda çevrilir. Başta Çevengur, Can gibi eserleri ise ödüllü çevirmen Günay Çetao Kızılırmak tarafından Türkiyeli okurun "beğenisine" sunuldu.

Bu yüzden Mutlu Moskova’ya geçmeden önce Platonov'un eserlerindeki novela tarzını biraz açmakta fayda var. Platonov uzun sayfalar yerine kısa ama yoğunlukla yazmayı tercih eden bir isim. Ben kitaplarını okudukça kelime ve cümle tasarruflarına ilişkin hep aynı sonuca ulaştım: Sıradanı karmaşık anlatma ve şiirsel dil becerisi.

Mutlu Moskova’ya gelince... Kitap, devrim yıllarının Sovyetleri'ndeki bir grup insanın hayatını anlatıyor. Romanın odak noktasındaki güzel Moskova Çestnova adını şehrinden alan bir yetim kızı... Çocukluğunda tanıklık ettiği bir çatışmayı hiç unutamayan... Sambikin ise yeni bir dünyanın inşası döneminde, hayatını insanların daha çok yaşamasına adamış, insan can verirken ortaya çıkan enerjiyi anlamaya çalışan bir tıp doktoru. Sartorius, devrim uğruna çok daha parlak bir gelecek yerine, tahılı doğru tartacak aletler üreten bir fabrikada çalışan elektrik mühendisi. Komyagin ise diğer iki kahramanın aksine yavaşlatılmış, insandan ve sosyal çevreden bir şey beklemeden ölüme

gitmeye çalışan kaçak bir yedek asker. Bu üç farklı adamın ortak özelliği ise Moskova ile yaşadıkları aşk.

Aşkın peşinde bir kadın

Moskova ise bir yandan hayatı aşırı ciddiye alan diğer yandan ise en küçük şeylerden mutlu olmaya çalışan, hep ileri bir zamana ertelediği mutluluğun peşinden koşan bir kadın. Aşk konusunda ise ya hemen alevlenip işi evliliğe götürüyor ya da bir gecede her şeyi silip atıyor. Metroda komsomol olarak çalışırken de bir kaza sonucu hayatını kaybediyor.

Sartorius, ömür boyu peşini bırakmayan bu kadın tarafından nasıl terkedildiğini ise bir türlü anlayamıyor. Hatta sırf bu nedenle hiç sevmediği bir kadınla evleniyor. "Sartorius da aynen böyle seviyordu onu, muhtemelen Sambikin de... Moskova ilgisiz gözlerle süzdü ahbabını; karşılaştığı yeni yüzlerde önceden terk ettiği kişilere rastlamak istemiyordu. Eğer karşısında Sartorius gibi bir insan oturuyorsa ilk Sartorius'a dönmek ve onu bir daha bırakmamak en iyisiydi."

Ancak Moskova ne kadar ararsa arasın aşkı bir türlü bulamıyordu. Küçüklüğünde kafasına kazınan çatışmayı yaratan kişinin Komyagin olduğunu öğrendiğinde ise artık evliydiler. Moskova, devrime ve insanlığa, hiçbir şey yapmadan, öylece duran bu insana tek bir şeyi öneriyordu: Ölmek. Komyagin bu öneriyi gayet rahat kabul ediyordu üstelik. "Yok oluyorum ben, eskimiş bir şarkıyım, istikamatemin sonuna geldim. Yakında kişisel ölümün çukuruna devrileceğim."

Hiçbir zaman Bolşevik olmayan Komyagin'in aksine devrime coşkuyla bağlı olan Sambikin iş, aşka gelince ise farklılaşır. Bacağını bizzat ameliyat ettiği Moskova'ya bağlanmayı aklından geçirir ama "Hayır sevmeyeceğim onu, elimden bir şey gelmez.. Üstelik bir şekilde bedenini bozmak gerekecek ki acırım, hele gece gündüz nasıl harikulade bir insan olduğumun yalanını söylemek. İstemem, zor iş."

Bu yüz yirmi üç sayfalık roman devrim Rusyasının portresini insanlığın ulvi duygularını, toplumsal bağlarını, inanç uğruna yaşanan coşkuyu anlatıyor. Ama alttan alta da kişisel açmazları, sıkıntıları ve çıkmazların muhasbesini yapıyor. Ve bunu gerçekten şiirsel bir dille anlatıyor. Şu kısa cümle bile ne demek istediğimi tam olarak anlatıyor sanırım, "Bu kadından çektiğini çileden saymıyordu, çünkü insan henüz kesintisiz mutlu olma cesaretine tam olarak erişmiş değildi, öğreniyordu". Ya da şu cümle; "Bütün insanlık uyur vaziyette yatıyor olsaydı, yüzüne bakarak onun gerçek karakterini öğrenmek mümkün olmaz, yanılgıya düşülebilirdi".

"Mutlu Moskova"yı nasıl bir son bekliyordu. Kimliğini değiştiren Sartorius yeni ailesiyle mutlu muydu? Tıp doktoru Sambikin ve ölmeye yatmak isteyen Komyagin amacına ulaştı mı? Olaylar zinciri belirli bir kesinlikle bitirmeyerek Platonov, bu soruların yanıtlarını belirsiz bırakıyor.

Kitaba ilişkin iki şeyi söylemek istiyorum: Benim baktığım kaynaklar ve kitabın içindeki alt yazılardan eserin tamamlanmamış olduğu. Daha doğrusu yazar bazı kelimelerinden emin değil. Bu Metis Yayınları tarafından bir yerde belirtilse iyi olurdu. İkincisi çevirilerini çok beğendiğim Günay Çetao Kızılırmak'ın bazı kelimeleri seçişinde zorlandım. Şehir gecesi (sayfa 46), letafet (26), ırayan (70) bire bir çeviriyse diyecek bir lafım yok ama anıştırmaysa kulağımı tırmalayan dönülmez akşamın ufkundayım (111).

Ama bütün bunlar Metis'e ve Kızılırmak'a şükranlarımızı sunmak konusunda engel teşkil etmiyor. Hatta şiirlerin de çevrilmesi için bir istek uyandırıyor.

Devamını görmek için bkz.

Esra Ertan, "Platanov'un Mutlu Moskovası", Birgün Kitap, Şubat 2014

Kelimeleri bizim yerimize düşleyenlerin aldırmazlığa terk edilmesi ne büyük talihsizlik. Tarihinin susturulup sürgün edilmesi…

Andrey Platonov, metinlerinin değerliliği hak ettiği ilgiyi sonradan kazanan, Rus edebiyatının önemli kalemlerinden biri. Eski rejimin yıkılmasıyla dolaşımı hız kazanan metinleri, artık pek çok dile çevriliyor, kendisine tecrübe etmek nasip olmayan kıymetli bir ilgiyi görmeye devam ediyor…

"Güzün son demlerinde sıkıcı bir gece vakti, karanlık bir adam elinde meşale ile geçti sokaktan koşarak…"

Mutlu Moskova adlı romanı böyle başlar Platonov’un. Anne babasını kaybeden, kaldığı yetimhanede Moskova adı verilen devrim çocuğunun, geçmişiyle ilgili anımsadığı tek şey, elinde meşale ile gecenin içinde koşan bu adam olur. Moskova genç kız olduğunda düşleri, devrimin idealleri ile süslenirken, yaşadığı sokaklardan birinde şehir planlamacısı Bojko ile tanışır. Onun desteğiyle havacılık okulunda eğitim alarak paraşütçü olur. Sonrasında metin, Moskova Çestnova’nın nasıl bir hayat yaşamak istediğine dair tecrübeleri, soruları ve bulabildiği cevapları harita edinerek yoluna devam eder.

Karakterlerin çoğunlukla erkek olduğu metin, Moskova Çestnova’nın erginliği ile paralel olarak, yetişmekte olan bir kadının ilerlemeci anlayışını, devrimin öngördüğü yeni toplum düzeninin izleği yapar. Romanın her safhasında karşımıza çıkacak olan tanışıklıkları birbirine yakınlaştıran unsur, Çestnova’nın kendisi olacaktır. Ona vasilik eden şehir planlamacısı Bojko, devrimle birlikte Stalin’in gerçekleştirmeye çalıştığı toplum mühendisliğinin kendisine en çok dokunduğu karakter olarak karşımıza çıkar. O, dünyevi zevklerin içinde yükselen uğultusunu devrimin yüksek değerleri ile bastırarak, dünya’nın dört bucağındaki memleketlerle “bir SSCB militanı olmanın üstünlüğünü duyumsayarak” dünya dili Esperanto’yu öğrenip, sabırla mektuplaşır, kapitalizmin dermansız kıldığı insanları sosyalizmin yeşeren olanakları ile selamlar. Böylelikle biz, misyoner ruhunun coşkusuna, yüzlerce Bojko’nun yoksul çalışma masasını düşleyerek tanıklık ederiz.

Mutlu Moskova Platonov için, yürekten inandığı sosyalist cumhuriyetin andı olmakla birlikte, Stalinist politikalara karşı sorgulayıcı yaklaşımının da okumasını yapabildiğimiz metinlerinden biridir. Bu tavrı Bojko’nun yanı sıra, doktor Sambikin ve makine uzmanı Sartorius’ta da görmek mümkün. Metin, rejimin mümkün kılmak için çabaladığı “cennet tasarımı”nın sarhoşluğuyla ilerlerken, kaza sonucu havacılıktan uzaklaştırılan, sonrasında maden işçiliği yapan Moskova’nın bacağının kesildiği sahnede bir inancın yarıldığını görürüz. Metindeki kırılma anlarından biridir bu. Sambikin, Moskova’nın parçalanan bacağını keser. Kendine geldiğinde, onu seven –romandaki her erkeğin makûs talihidir bu- Sambikin dudaklarından öpünce uyarır, bacağını görmek ister ve “Bacak değilim ben, göğüs değilim, karın ya da göz değilim, ne olduğumu kendim de bilmiyorum. Götürün beni, uyuyacağım” der. Kesilen bacak metaforu, sistemin her aygıtıyla vaat ettiği ortak düş müjdesinden uzaklaştığının bir göstergesi gibidir. Oysa Bojko “kapitalizm döneminde doğmuş biri olan kendine” kayıtsız kalarak yakın geleceği inşa edilebileceğine inanır. Uygulamalarda sıkıntı varsa bu, eski yaşam alışkanlıklarından kurtulamamış olmalarından ileri geliyordu. Ancak sistem içindeki çelişkiler Bojko’nun coşkusundan aşkın bir şey olmaya başlamıştır.

"Bu başlayan, gelecek zaman" Çestnova, her sabah pencerenin ardındaki Moskova’yı izlerken, zihninden başlayan zamanı geçirir. Çocuk hevesiyle gelişen Moskova, Çestnova’nın bakışıyla bize yanını yöresini gezdirir. Bulvarların, tramvayların, sevdiklerinin yanından dönen kadınların yüksek topuklarının tıkırtısıyla, “yaşanmış ve unutulmaya bırakılmış” bir şeyin uğultusu, Moskova şehrinin mutluluğuna eşlik etmektedir. Kentin kendinden duyduğu memnuniyet, Çestnova’nın yaşamın ve aşkların peşinden giden istekli ruh hali ile özdeşleşir. Ancak mutluluk çoğunlukla kendini taşıyamayan yüksek bir beklentidir. Çestnova tek kişinin nefesiyle yetinme isteksizliğini, toplumsal benliğin içinde kaybolarak yenebileceği şemasını çizer. Bacağını yitirdiğinde yaşam arzusu da buzlanmaya başlar.

Kahramanlar âşık da olurlar, sosyalizmi ve aşkı bir arada okumanın yollarını “burjuva icadı” kolaycılığına sığınmadan bulmaya çalışırlar. Ancak “eski alışkanlıklar”dan bir çırpıda kurtulamayacaklarının da farkındadırlar. Aşk onlar için şifa olmanın yanı sıra çözmeye uğraşırken yorgun düşüren bir “sorun”dur. Sambikin, Moskova’ya hissettiklerini düşünür “Sevse miydi onu sevmese miydi?... Hayır sevmeyeceğim onu, elimden de gelmez… Üstelik bir şekilde bedenini bozmak gerekecek ki acırım, hele gece gündüz nasıl harikulade bir insan olduğumun yalanını söylemek... İstemem zor iş!” Diğer yandan Sartorius’a kıyıcılıkla şöyle der Moskova “Biliyor musun, en iyisi sen vazgeç beni sevmekten… Ben nicelerini sevdim, sense ilk beni. Sen kızsın, ben kadın!” Aşkları bu kadar çeşitlilik içindeyken onun sözcükleri olacaktır elbet “Aşk komünizm olamaz; düşündüm düşündüm ve olamayacağını gördüm” Sartorius ise “yabancı bir yaşamın külfetini ve mutluluğunu paylaşarak” başka bir insanı anlayacağını düşünür. Ancak aşkın yarattığı mutluluk, tekinsiz bir şey de olabilir. Platonov’un erkek kahramanları çoğunlukla bu yükün altına giremezler ya da aşk yoksunluğundan vazgeçmek istemezler...

Andrey Platonov’un, bir inancı resmederken yaptığı en önemli şey, nakış gibi işlenmiş dille, gerçeği düşe yaklaştıran şiirli anlatımı yakalamış olmasıdır. O, izlenimci bir ressam gibi her sokağında, her karakterinde kendi hayalini duyumsatır okuyucuya. İyimserliği asla elden bırakmayan tavrı, dünden bugüne dokunuş gibidir. Mutlu Moskova, insana dair bir fikirdir. Günay Çetao Kızılırmak’ın da mükemmel çevirisi ile bu fikir, birbirini bulmuş kelimelerin zenginliğinde hep yeniden okuma isteğini koyuyor okuyucunun yüreğine.

Devamını görmek için bkz.

Engin Taşkaya, "Moskova’yı mutlu tahayyül etmek", Agos, 9 Haziran 2014

Yaşadığımız günlerin istisnasız her birinde mutluluğu arıyor ve bulamıyoruz. Bu yüzden mutluluğu bulacağımız günü hep bir sonraki tarihe öteliyor, en sonunda onu bulacağımıza dair umutlar besliyor ve hayaller kurarken mutsuz oluyoruz. Andrey Platonov’un da 1930’larda Moskova Çestnova’yı mutluluğun peşinden koşturduğu zamandan beri aslında hiçbir şey değişmedi. Günümüzün -sorsanız her şeyi bilen ancak hiçbir şeye sahip olmayan- tamahkâr insanı, elindekilerle yetinmeyi öğrenmedi, öğrenmeyecek de.

Platonov’un dünyası

Bugüne kadar roman ve öykü okumanın, insanı ve hayatı tanımaya yetmeyeceğine dair önüme servis edilen saçma argümanların aksine, ben her zaman yaşamaya ve insana dair olan şeylerin büyük bir kısmını elimdeki kitaplardan öğrendiğimi düşünüyorum. Yaşamın ne olduğunu, yaşamdan ne beklemem ve neler beklememem gerektiğine dair ne kadar inancım ve ne kadar hayal kırıklığım varsa bunları yüzüme vuran çoğu zaman roman kahramanları olmuştur. Bu yüzden Platonov’un dünyayı ve insanı tanıyan yazarlardan biri olduğunu pekâlâ söyleyebilirim. Moskova Çestnova’ya şöyle söyletiyor Platonov: “Bir şeylere acıyorum... Bunca zamandır yaşıyorum, yaşıyorum ama hayatım bir türlü istediğim şekilde gerçekleşmiyor.” Moskova’nın ruh hali ne kadar da tanıdık geliyor değil mi? Her zaman yaşadıklarından memnun olmayan, daha doğrusu olamayan ve hep daha iyi, daha güzel şeylerin olacağına inanan biz, artık neyle mutlu olacağımızı da bilemez olduk.

Moskova’nın sürekli mutluluğun peşinden koştuğunu söyledimse de, onun hiçbir zaman mutlu olmadığını söylemedim. Aksine o, küçük şeylerle bile mutluluğa ulaşabilen ancak bunlarla yetinemeyen birisidir.

Andrey Platonov’un sansür yüzünden ancak 1991’de yayımlanabilen romanı ‘Mutlu Moskova’, yazarın insan ruhuna ne kadar hâkim olduğunun da kanıtı sayılabilecek türde. Yazar, Moskova Çestnova aracılığıyla hem varoluşun cevapsız sorularına eğiliyor, hem de döneminin siyasi gerçeklerini gözler önüne seriyor.

Devamını görmek için bkz.

Esra Ertan, "Platonov, Mutlu Moskova'yı yazar, biz mutsuz oluruz ", İzdiham, 3 Temmuz 2015

Kelimeleri bizim yerimize düşleyenlerin aldırmazlığa terk edilmesi ne büyük talihsizlik. Tarihinin susturulup sürgün edilmesi.

Andrey Platonov, metinlerinin değerliliği hak ettiği ilgiyi sonradan kazanan, Rus edebiyatının önemli kalemlerinden biri. Eski rejimin yıkılmasıyla dolaşımı hız kazanan metinleri, artık pek çok dile çevriliyor, kendisine tecrübe etmek nasip olmayan kıymetli bir ilgiyi görmeye devam ediyor…

"Güzün son demlerinde sıkıcı bir gece vakti, karanlık bir adam elinde meşale ile geçti sokaktan koşarak…"

Mutlu Moskova adlı romanı böyle başlar Platonov’un. Anne babasını kaybeden, kaldığı yetimhanede Moskova adı verilen devrim çocuğunun, geçmişiyle ilgili anımsadığı tek şey, elinde meşale ile gecenin içinde koşan bu adam olur. Moskova genç kız olduğunda düşleri, devrimin idealleri ile süslenirken, yaşadığı sokaklardan birinde şehir planlamacısı Bojko ile tanışır. Onun desteğiyle havacılık okulunda eğitim alarak paraşütçü olur. Sonrasında metin, Moskova Çestnova’nın nasıl bir hayat yaşamak istediğine dair tecrübeleri, soruları ve bulabildiği cevapları harita edinerek yoluna devam eder.

Karakterlerin çoğunlukla erkek olduğu metin, Moskova Çestnova’nın erginliği ile paralel olarak, yetişmekte olan bir kadının ilerlemeci anlayışını, devrimin öngördüğü yeni toplum düzeninin izleği yapar. Romanın her safhasında karşımıza çıkacak olan tanışıklıkları birbirine yakınlaştıran unsur, Çestnova’nın kendisi olacaktır. Ona vasilik eden şehir planlamacısı Bojko, devrimle birlikte Stalin’in gerçekleştirmeye çalıştığı toplum mühendisliğinin kendisine en çok dokunduğu karakter olarak karşımıza çıkar. O, dünyevi zevklerin içinde yükselen uğultusunu devrimin yüksek değerleri ile bastırarak, dünya’nın dört bucağındaki memleketlerle “bir SSCB militanı olmanın üstünlüğünü duyumsayarak” dünya dili Esperanto’yu öğrenip, sabırla mektuplaşır, kapitalizmin dermansız kıldığı insanları sosyalizmin yeşeren olanakları ile selamlar. Böylelikle biz, misyoner ruhunun coşkusuna, yüzlerce Bojko’nun yoksul çalışma masasını düşleyerek tanıklık ederiz.

Mutlu Moskova Platonov için, yürekten inandığı sosyalist cumhuriyetin andı olmakla birlikte, Stalinist politikalara karşı sorgulayıcı yaklaşımının da okumasını yapabildiğimiz metinlerinden biridir. Bu tavrı Bojko’nun yanı sıra, doktor Sambikin ve makine uzmanı Sartorius’ta da görmek mümkün. Metin, rejimin mümkün kılmak için çabaladığı “cennet tasarımı”nın sarhoşluğuyla ilerlerken, kaza sonucu havacılıktan uzaklaştırılan, sonrasında maden işçiliği yapan Moskova’nın bacağının kesildiği sahnede bir inancın yarıldığını görürüz. Metindeki kırılma anlarından biridir bu. Sambikin, Moskova’nın parçalanan bacağını keser. Kendine geldiğinde, onu seven –romandaki her erkeğin makûs talihidir bu- Sambikin dudaklarından öpünce uyarır, bacağını görmek ister ve “Bacak değilim ben, göğüs değilim, karın ya da göz değilim, ne olduğumu kendim de bilmiyorum. Götürün beni, uyuyacağım” der. Kesilen bacak metaforu, sistemin her aygıtıyla vaat ettiği ortak düş müjdesinden uzaklaştığının bir göstergesi gibidir. Oysa Bojko “kapitalizm döneminde doğmuş biri olan kendine” kayıtsız kalarak yakın geleceği inşa edilebileceğine inanır. Uygulamalarda sıkıntı varsa bu, eski yaşam alışkanlıklarından kurtulamamış olmalarından ileri geliyordu. Ancak sistem içindeki çelişkiler Bojko’nun coşkusundan aşkın bir şey olmaya başlamıştır.

“Bu başlayan, gelecek zaman” Çestnova, her sabah pencerenin ardındaki Moskova’yı izlerken, zihninden başlayan zamanı geçirir. Çocuk hevesiyle gelişen Moskova, Çestnova’nın bakışıyla bize yanını yöresini gezdirir. Bulvarların, tramvayların, sevdiklerinin yanından dönen kadınların yüksek topuklarının tıkırtısıyla, “yaşanmış ve unutulmaya bırakılmış” bir şeyin uğultusu, Moskova şehrinin mutluluğuna eşlik etmektedir. Kentin kendinden duyduğu memnuniyet, Çestnova’nın yaşamın ve aşkların peşinden giden istekli ruh hali ile özdeşleşir. Ancak mutluluk çoğunlukla kendini taşıyamayan yüksek bir beklentidir. Çestnova tek kişinin nefesiyle yetinme isteksizliğini, toplumsal benliğin içinde kaybolarak yenebileceği şemasını çizer. Bacağını yitirdiğinde yaşam arzusu da buzlanmaya başlar.

Kahramanlar âşık da olurlar, sosyalizmi ve aşkı bir arada okumanın yollarını “burjuva icadı” kolaycılığına sığınmadan bulmaya çalışırlar. Ancak “eski alışkanlıklar”dan bir çırpıda kurtulamayacaklarının da farkındadırlar. Aşk onlar için şifa olmanın yanı sıra çözmeye uğraşırken yorgun düşüren bir “sorun”dur. Sambikin, Moskova’ya hissettiklerini düşünür “Sevse miydi onu sevmese miydi?... Hayır sevmeyeceğim onu, elimden de gelmez.

Üstelik bir şekilde bedenini bozmak gerekecek ki acırım, hele gece gündüz nasıl harikulade bir insan olduğumun yalanını söylemek... İstemem zor iş!” Diğer yandan Sartorius’a kıyıcılıkla şöyle der Moskova “Biliyor musun, en iyisi sen vazgeç beni sevmekten… Ben nicelerini sevdim, sense ilk beni. Sen kızsın, ben kadın!” Aşkları bu kadar çeşitlilik içindeyken onun sözcükleri olacaktır elbet “Aşk komünizm olamaz; düşündüm düşündüm ve olamayacağını gördüm” Sartorius ise “yabancı bir yaşamın külfetini ve mutluluğunu paylaşarak” başka bir insanı anlayacağını düşünür. Ancak aşkın yarattığı mutluluk, tekinsiz bir şey de olabilir. Platonov’un erkek kahramanları çoğunlukla bu yükün altına giremezler ya da aşk yoksunluğundan vazgeçmek istemezler.

Andrey Platonov’un, bir inancı resmederken yaptığı en önemli şey, nakış gibi işlenmiş dille, gerçeği düşe yaklaştıran şiirli anlatımı yakalamış olmasıdır. O, izlenimci bir ressam gibi her sokağında, her karakterinde kendi hayalini duyumsatır okuyucuya. İyimserliği asla elden bırakmayan tavrı, dünden bugüne dokunuş gibidir. Mutlu Moskova, insana dair bir fikirdir. Günay Çetao Kızılırmak’ın da mükemmel çevirisi ile bu fikir, birbirini bulmuş kelimelerin zenginliğinde hep yeniden okuma isteğini koyuyor okuyucunun yüreğine.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.