Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-733-3
13x19.5 cm, 168 s.
Liste fiyatı: 17,50 TL
İndirimli fiyatı: 14,00 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Andrey Platonov diğer kitapları
Çevengur, 2010
Can, 2010
Mutlu Moskova, 2012
Muhteşem Vahşi Dünya, 2014
Çukur, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Dönüş
Çeviri: Günay Çetao Kızılırmak
Yayına Hazırlayan: Duygu Özde Gürkan
Kapak Resmi: İlya Repin
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2009
2. Basım: Kasım 2013

Roman ve öykülerinin eksiksiz ve sansürsüz basımı ancak 90'larda yapılabilen Andrey Platonov, artık yirminci yüzyıl Rus edebiyatının en önemli yazarlarından biri kabul ediliyor, hatta eserlerinin Rus dilinde yarattığı etki Kafka'nın bütün Batı edebiyatı üzerinde yarattığı etkiyle kıyaslanıyor. Dönüş, Platonov'un çok sayıda öyküsü arasından seçilmiş dokuz öyküden oluşan bir derleme. Yirminci yüzyılın ilk yarısında geçen öyküler, büyük devrim ve savaşlara tanık olmuş bu dönemin çalkantılı yaşantısını yansıtıyor. Yoksulluk ve açlığın, acı ve zulmün kol gezdiği bir dünyadaki olumsuz koşulların gücünü yadsımıyor Platonov, ama öykülerinde umudu, sevgiyi ve her şeye rağmen mutlu olma azmini öne çıkarıyor.

Yalın gibi görünen incelikli bir dil, sıradan gibi görünen sıradışı karakterler, absürde kayabilen gerçekçi bir anlatım – tüm bunlara bir de Platonov'un hümanist bakış açısı ve ince mizah anlayışı eklendiğinde, öykülerin her biri defalarca okunabilecek edebi hazinelere dönüşüyor. Platonov'un dünyasına güzel bir giriş niteliğindeki bu derlemeyi Günay Çetao Kızılırmak'ın doğrudan Rusçadan yaptığı çeviriyle sunuyoruz.

İÇİNDEKİLER
Kum Öğretmeni
İnek
Potudan Nehri
Çöp Rüzgârı
Dönüş
Fro
Yuşka
Üçüncü Oğul
Nikita
OKUMA PARÇASI

Kum Öğretmeni öyküsünden, s. 9-13.

1

Astrahan ilinin kumlara gömülü, kuytu, küçük bir şehrinde yaşayan yirmi yaşındaki Mariya Narışkina, güçlü adaleleri, sağlam basan ayaklarıyla delikanlıyı andıran, genç ve sağlıklı bir insandı.

Mariya Narışkina tüm bu serveti yalnızca ebeveynlerine değil, savaşın da devrimin de kendisine neredeyse hiç ilişmemiş olmasına da borçluydu. Çölümsü, kuytu vatanı, kızıl ve beyaz orduların yürüyüş rotalarının dışında kalmış, bilinci ise sosyalizmin artık kemikleştiği devirde gelişmişti.

Öğretmen baba, küçük kızının çocukluğuna kıyamamış, yetişmekte olan zayıf kalbinde iyileşmeyen, derin yaralar açmak istememiş ve izah etmemişti ona olayları.

Mariya çılgın bir coşkuyla babasının coğrafya kitaplarını okuyordu evinde; Hazar boyu eyaletinin hafif bir rüzgârda bile dalgalanan kumluk bozkırlarını, İran'a giden deve kervanlarını, kum tozundan sesi kısılan yanık tenli tüccarları görüyordu. Çöl onun vatanı, coğrafya ise şiiriydi.

On altı yaşındayken babası onu Astrahan'a pedagoji kursuna yazdırdı; tanınan, değer verilen biriydi orada. Ve Mariya Nikiforovna kursiyer oldu.

Aradan dört yıl geçti – ömrün bu en tarife gelmez yıllarında tomurcuklar patlar genç insanın göğsünde, kadınlık ve bilinç çiçek açar, yaşam fikri oluşur. Tuhaftır, bu yaştaki bir gence, ıstırap veren kaygılarının üstesinden gelmesi için yardımcı olunmaz hiçbir zaman; hiç kimse şüphe rüzgârlarıyla çalkalanan, büyüme depremiyle sarsılan incecik gövdesine destek çıkmaz ağacın. Fakat günün birinde gençlik, korunmasız olmaktan çıkacaktır.

Elbette Mariya da âşık olmuş, intiharı düşünmüştü – bu acı su, büyümekte olan her yaşamı beslemiştir.

Fakat hepsi de geride kalmıştı. Mariya öğrenimini tamamladı. Genç kızları bir salonda topladılar, il halk eğitim dairesi başkanı sabırsız varlıklara, gelecekteki sabırlı çalışmalarının yüce anlamını açıkladı. Kızlar, konuşmayı belli belirsiz anlayarak dinliyor, gülümsüyorlardı. Onların yaşlarında içindeki gürültüye kapılır insan, dış dünya alabildiğine çirkinleşir, çünkü ışık saçan gözlerle bakılır ona.

Mariya Nikiforovna uzak bir bölgeye, ölü Orta Asya çölü sınırındaki Hoşutovo köyüne öğretmen olarak atandı.

2

Kendisini Hoşutovo yolundaki insansız kumların ortasında bulduğunda kederli, uyuşuk bir duygu sarmaladı gezgin Mariya Nikiforovna'yı.

Sessiz bir temmuz öğlesiydi, önünde ıssız bir manzara uzanıyordu.

Güneş meşum gökyüzünün yükseklerinde yanıp kavruluyor, kızgın kum tepeleri uzaktan alev alev yanan ateşler gibi görünüyordu, ortalarında kabuğu kefen beyazı bir tuz gölü vardı. Derken çölde ani bir fırtına çıktı: Güneş yoğun, sarımsı lös tozundan sönükleşti ve rüzgâr, inleyen kum yığınlarını hışırtılarla kovalamaya başladı. Rüzgâr kuvvetlendikçe kum tepelerinin başları daha da koyu tütüyor, hava kumla doluyor ve bulanıklaşıyordu. Vakit gün ortası, gök de bulutsuz olduğu halde güneşin konumunu tespit etmek imkânsızlaşmıştı; parlak gün, karanlık, aylı bir gece gibi görünüyordu.

Mariya Nikiforovna ilk kez gerçek bir fırtınayla yüzleşmekteydi çölün derinliklerinde.

Akşama fırtına dindi. Çöl eski görünümünü kazandı: başları tüten kum tepelerinin kıyısız denizi, bezdirici kuru boşluk ve ardında, yaşamın çınlamalarıyla dopdolu, ıslak, genç, yorulmak bilmez toprağın hissedilen varlığı.

Hoşutovo'ya üçüncü günün akşamında vardı Narışkina.

On, bilemedin yirmi haneden oluşan bir köy, taştan bir ilçe okulu ve seyrek çalılıklarla karşılaştı – derin kuyuların çevresinde söğütler. Kuyular onun vatanında en kıymetli yapılardı, yaşam sızdırırlardı çöle, açılmaları için büyük emek ve akıl gerekirdi.

Hoşutovo neredeyse bütünüyle kumun içine gömülüydü. Sokaklarda Pamir'in yaylalarından gelen unufak, beyazımsı kumdan kürtünler yığılıydı. Kum, evlerin pencere önlerine kadar geliyor, avlularda tepeler oluşturuyor, insanların nefeslerini kemiriyordu. Her yerde kürekler duruyordu ve köylüler bostanları kum yığınlarından temizlemek için her gün çalışıyorlardı.

Mariya Nikiforovna zorlu ve aslında gereksiz bir emek (çünkü kum temizlenen yerlere tekrar doluveriyordu), suskun bir yoksulluk ve boyun eğmiş bir çaresizlik gördü. Yorgun, aç köylü çok kereler hınçlanmış, çılgınlar gibi çalışmış, ama çölün güçlerine yenilmiş, cesaretini yitirmişti, ya birinin mucizevi yardımını ya da ıslak kuzey topraklarına yerleştirilmeyi bekliyordu.

Mariya Nikiforovna okula bağlı odaya yerleşti. Suskunluktan ve yalnızlıktan sersemlemiş ihtiyar bekçi, eve geri dönen kızına sevineceği gibi sevindi ona ve sağlığına acımadan evini yerleştirmek için koşturmaya koyuldu.

3

Okulu iyi kötü donatıp, ilden en gerekli şeyleri getirtip, iki ay sonra eğitime başladı Mariya Nikiforovna.

Çocuklar dersleri aksatıyordu. Bir derse beş kişi, sonrakine yirmi kişi birden geliyordu.

Çölde yaz kadar azgın geçen kışın başlarıydı. Diken gibi batan kumla karışık korkunç kar fırtınaları uğulduyor, köy evlerinin tahta panjurları çarpılıyordu; insanlar adamakıllı suskunlaşmıştı. Köylüler sefaletten kederlenmişti.

Çocukların ne üstlerine, ne ayaklarına giyecek bir şeyleri yoktu. Okul sıkça hepten tenhalaşıyordu. Köyde ekmeğin sonu gelmek üzereydi ve çocuklar Mariya Nikiforovna'nın gözünün önünde zayıflıyor, masallara ilgilerini kaybediyorlardı.

Yılbaşına doğru yirmi öğrenciden ikisi öldü; kıpırtılı, kumdan mezarlara gömdüler onları.

Narışkina'nın sağlam, neşeli, yürekli doğası kaybolmaya ve sönmeye başlamıştı.

Uzun akşamlar, asırlar gibi gelen boş günler boyunca oturuyor ve ölüme mahkûm bu köyde ne yapması gerektiğini düşünüyordu. Aç ve hasta çocuklara bir şey öğretemeyeceği açıktı.

Köylüler okula karşı kayıtsızdı, bulundukları durumda ona ihtiyaçları yoktu. Her kim kumların hakkından gelmelerine yardım ederse peşinden gitmeye razıydılar, okul ise bu yerel köy meselesinin dışında duruyordu.

Derken Mariya Nikiforovna birden anlayıverdi: Okulda başlıca ders kumla mücadele, çölü canlı toprağa çevirme sanatı olmalıydı.

O zaman köylüleri okulda topladı ve onlara niyetini anlattı. Köylüler inanmadılar ama hayırlı bir işe soyunduğunu söylediler.

Mariya Nikiforovna il halk eğitim dairesine uzun bir dilekçe yazdı, köylülerden imza topladı ve ilin yolunu tuttu.

İlde ona anlayışlı davrandılar, ama bazı ricalarını geri çevirdiler. Kum bilimi için özel bir öğretmen atamak yerine eline kitaplar tutuşturdular ve kum işini kendisinin öğretmesini öğütlediler. Yardım için de bölge tarım uzmanına başvurmalıydı.

Mariya Nikiforovna güldü:

Tarım uzmanı yüz elli verst (1 verst = 1,06 km. –ç.n.) kadar uzakta oturuyordu ve hiçbir zaman Hoşutovo'ya gelmezdi.

Ona gülümsediler, konuşmanın bittiği ve veda vaktinin geldiği anlamında elini sıktılar.

...

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Karin Karakaşlı, “Donmuş ruhların ürpertici sesi”, Milliyet Kitap Eki, Aralık 2009

“...O zamanlar Semyon Yevseyeviç gelip gitmeye başladı evimize. Gelip çocuklarla otururdu. Yapayalnız yaşıyor. ‘Size misafirliğe gelebilir miyim? Evinizde ısınırım biraz?’ diye sordu bana. Bizim ev de soğuk, odunlarımız nemli, dedim ona, bana dedi ki: ‘Önemli değil benim bütün ruhum doğmuş, hiç değilse sizin çocuklarınızın yanına oturuveririm, benim için ocağı yakmanıza da gerek yok.’ Tamam, dedim, gelin gidin şimdilik: Siz varken çocuklar da o kadar korkmazlar. Sonraları ben de alıştım ona, o geldiğinde hepimiz daha iyi oluyorduk. Ona bakıp seni anımsıyordum, sana sahip olduğumuzu... Sensizlik o kadar üzücü,o kadar kötüydü ki; bir kişi bari gelsin diyordum, o zaman o kadar da sıkılmayız, vakit de daha hızlı geçer. Sen yokken zamanı ne yapacaktık ki!”

Çağdaş Rus edebiyatının temel direklerinden Andrey Platonov’un kitabıyla aynı adı taşıyan Dönüş öyküsünde Lyuba, dört yıl sonra bir yabancı olarak cepheden eve dönen kocası Aleksey Ivanov’a böyle anlatıyor ara zamandaki ‘sivil’ ıstırapları.

Duyarlı çocuklar

Günay Çetao Kızılırmak’ın doğrudan Rusçadan yaptığı özenli çeviriyle su gibi akan Dönüş, sıradan diye adlandırılan insanların olağanüstü hikâyelerini Platonov’un yakaldığı derinlikli ayrıntılarla okura sunuyor. İç savaş ve II. Dünya Savaşı sırasında gerek cephede gerek cephe gerisinde kırılan Rus halkının açlık, sefalet ve yalnızlıkla mücadelesine odaklanan öyküler; hayatın acımasız yüzünü olanca gerçekliği içinde sunarken, sevginin, dayanışmanın, umudun ve aşkın mucizelerine de kapıyı hep açık tutuyor.

Öykülerin benim açımdan en etkileyici yönlerinden biri de çocuk kahramanların çarpıcılığı. Büyüklerin konuşmadıklarını bile hassas duyargaları ile yakalayan bu çocuklara en müthiş örneklerden biri yine "Dönüş" öyküsünde evin büyük oğlu Petruşka. Babasının yokluğunda annesi ve küçük kız kardeşine destek olmak kaygısıyla erken olgunlaşan bu oğlan, anne-babanın gerilimini de en çok hisseden ve ailesi için mücadele veren bir karakter.

Petruşka’yı büyük bir sevecenlikle yaratan Platonov, savaşın insanın ruhuna işleyen korkusunu o küçük yüreğin atışında hissetmemizi sağlıyor: “Petruşka’nın uykusu hafif ve tedirgindi: Geceleyin bir şey olacağından ve kendisinin duymayacağından korkardı hep. Yangın çıkabilirdi, hırsızlar eve girebilir ya da annesi kapının çengelini takmayı unutabilir, kapı gece vakti açılıp bütün sıcaklık dışarı kaçabilirdi. Bu kez Petruşka, mutfağın yanındaki odada konuşan ebeveynlerinin tedirgin sesinden uyandı. Saat kaçtı gece yarısı mı, yoksa sabaha karşı mı– bilmiyordu ama annesiyle babası uyumuyorlardı.”

Canlı kütük

Yine bir babanın yokluğunda, uzaklardaki tarlalara çalışmaya giden annesini gün boyu bir başına bekleyen Nikita da cansız varlıklarda bile insanlar görecek denli yalnız bir çocuk. Hayal mi gerçek mi olduğu anlaşılmayan bir babaya kavuşma sahnesinde şöyle kurguluyor yazar minik kahramanını: “Baba, balta almaya ambara gitti ve bostandaki köhne kütüğü kesip odun kırmaya koyuldu. Kütük hemen yıkılıverdi, iyice çürümüştü; üstündeki kuru toz duman gibi kalktı babasının baltasının altında. Kütük-kafa sizlere ömür olunca, Nikita babasına şöyle dedi: ‘Sen yokken kelimeler söylerdi o, canlıydı. Toprağın altında göbeği ve ayakları var.’ Babası oğlunu eve, kulübeye götürdü. ‘Hayır, o çoktan ölmüş,’ dedi baba. ‘Sensin herkesi canlı yapmak isteyen, çünkü iyi bir kalbin var. Sana göre taş da canlı, rahmetli ninen de ayın üzerinde yeniden doğmuş yaşıyor.”

Üşüyen ruhları ısıtmak için

Kurgu ve dil ustası Platonov, en gerçek sahneleri absürde bağlayabilen, hayat denilen kurguda gerçek-hayal çizgisiyle oynayan bir yazar. Sistemi eleştirdiği için yoğun baskılara maruz kalan Platonov, öykülerindeki sahiciliği hiç şüphesiz doğrudan tanık olduğu yaşama da borçlu.

Bir demiryolu işçisinin oğlu olarak 1899’da başladığı hayatında Kızıl Ordu'da savaşan, elektrik mühendisi ve arazi ıslahı uzmanı olan yazar, zorunlu çalışma kampından dönen oğlundan kaptığı tüberkülozun ilerlemesi sonucu 1951’de öldü.

Kadın ve erkeğin çalkantılı ilişkilerini, yaşlanmanın zorluğunu, kurulan ve yıkılan hayalleri kısacası evrensel insan hakikatini yazan Andrey Platonov, üşüyen ruhları ısıtmak için ölüme inat okurlarıyla buluşmaya devam ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Aslı Güneş, “Ve bütün erkekler, o çelikten trenlere binip gittiler”, Agos Kitap/Kirk, Aralık 2009

“ ‘Elyazmaları yanmaz!” Mihail Bulgakov’un Usta ve Margarita adlı romanınındaki bu sözlerin doğru bir kehanet olduğunu zaman gösterecekti. Sovyet Rusya entelijensiyası için kuşaklar boyu sanki bir umut formülü haline geldi bu sözler: Yazılanlar yine dönecektir bize, düşünce öldürülemez”. Bu cümlelerle başlıyor Düşünen Sazlık’ın Önsöz’üne Boris Kagarlitski. Bulgakov’un, Stalin Rusyası’na getirdiği Şeytan’ın, romanının elyazmalarını ateşe atıp yakmaya çalışan Usta’ya fısıldadığı kehanet, yalnız Bulgakov ya da Kagarlitski’nin bugün elimizde tuttuğumuz yapıtları için değil, Stalin’in Sosyalist Gerçekçilik “terörü”nün akıbetini bilinmez kıldığı tüm elyazmaları için geçerli.

Bu elyazmalarından biri de Andrey Platonov’un Türkiyeli okurun karşısına ancak şimdilerde çıkabilen kitabı: Dönüş. Sovyetler Birliği’nde 1980’lerin sonuna kadar yasaklılar listesinde yer alan Platonov’un bitmemiş bir romanı da “Rus Hazine Sandığı”ndan değil, KGB’nin “edebiyat arşivi”nden çıkar.

Bu yüzdendir ki edebiyat klasikleri denilince akla Dostoyevski, Tolstoy gibi Rus yazarlarının geldiği bir kuşak için, Sovyet dönemi edebiyatı, o ele geçirilmesi, akılla kavranması, açıklanması mümkün olmayan “Rus ruhu”nun, Stalinizm’in karanlık ütopyasına kurban edildiği; tevekkülü ve itaati değil, isyanı öğütleyen Rus Tanrılarının kravatlı politbüro üyelerine dönüştürüldüğü ölü zamanların sembolüdür. Stalin, edebiyata da üniforma giydirmiş, artık Dostoyevski’nin Yeraltı Adamı’nın muzipçe dil çıkardığı sihirli hakikatten, iki kere ikinin dört ettiği gerçeğinden başka bir şey dile getirilemez olmuştur. Kimilerinin safça inandığı, kimilerinin de korkudan inanır göründüğü gerçek, Lunaçarski’nin ifade ettiği gibi “olması gereken bir dünya”nın edebiyatıdır:

İnşa halinde bir ev düşünün, yapılınca muhteşem bir saray olacaktır. Ama yapımı henüz bitmemiştir ve siz onu bu bitmemiş haliyle betimleyip “işte sizin sosyalizminiz-çatısı yok!” diyorsunuz. Elbette bunu söylediğinizde bir gerçekçi olacak, doğruyu söylüyor olacaksınız; ama hemen açığa çıkar ki, bu doğru, gerçekte yalandır. Sosyalist doğruyu ancak ne tür bir evin, nasıl yapılmakta olduğunu anlayan ve bunun bir çatısı olacağını bilen birisi söyleyebilir. Gelişmenin yönünü anlamayanlar doğruyu asla kavrayamaz. Çünkü doğru, gerçek, kendisi gibi değildir. [...] Kim ki onu o şekilde görmezse bir burjuva gerçekçisidir, dolayısıyla kötümser, ağlayıp sızlayan ve sık sık düzenbazlık yaparak olayları büyüten biridir-her durumda, isteyerek ya da istemeyerek, karşı devrimci ve yıkıcıdır. (aktaran Kagarlitski 130)

Lunaçarski’nin ölçütlerine göre, Andrey Platonov da “burjuva gerçekçisi” olmalı ki, Stalin’in şimşeklerini üzerine çekmiş. Dönüş’ün “Kum Öğretmeni” adlı ilk öyküsünde, Sovyet taşrasının yoksul ve yoksun hali, “çatısız evler”, kalkınma planlarının çaresiz kaldığı köyler ve bu köylerden birinde halka kumla mücadele etmeyi öğreten Mariya Narışkina öylesine yalın, öylesine şiirsel bir dille anlatılıyor ki, “gerçek”in propagandaya, sloganlara ihtiyacı olmadığını anlıyorsunuz. Platonov’un anlattığı köylerde savaşın ve yoksulluğun karattığı yaşamlar, devrimin öylesine dışındadırlar ki, arada bir geçen “kolhoz”, “parti” gibi sözcükler dışında yeni düzeni çağrıştıracak bir şeyler bulmak imkânsız gibidir. Ama bütün hüznüne rağmen, garip bir neşe de vardır Platonov’un taşrasında. Doğanın dili vardır çünkü, bir çocuk masalı naifliğinde gerçeküstü bir doğa resmi çıkarır okurun karşısına Platonov. Elle tutulamayan, açıklanamayan, kavranamayanın peşindedir sanki Platonov. “İnek” adlı öyküde, yavrusunu sattıkları için sahiplerine küsen İnek, her bir parçasının ayrı bir dile, duyguya büründüğü doğa, Platonov’un aslında ne olan, ne de olması gereken gerçekliğe inandığını, belki de tıpkı Dostoyevski gibi gerçekliğin çok katmanlılığını fark edip gözünü görünür olanın ötesine diktiğini gösteriyor.

Kitabın içindeki öykülerin büyük bir çoğunluğunda hep aynı motifin yinelenmesi dikkat çekici: Savaştan dönen erkekler. Dönüş motifi, yalnızca kitaba adını veren öyküde değil, hemen bütün öykülerde yer alıyor. “Potudan Nehri” adlı öyküde, yıllar sonra İç Savaş’tan dönen Kızıl Ordulu Nikita Firsov, “tekdüze ülkesinin, sıkıcı doğası”na baka baka köyünün yolunu tutar. Hiçbir şey “eskisi” gibi değildir artık:
[E]skiyen küçük evlerin, çürüyen bahçe duvarlarının, çitlerin ve avlulardaki ender elma ağaçlarının görünümü yüreğini sızlattı-çokları ölmüş, ebediyen kurumuştu. Çocukluğunda bu elma ağaçları yeşildi, tek katlı evler ise büyük ve zengin dururdu, içlerinde esrarengiz, akıllı insanlar yaşardı güya; sokaklar uzundu o zaman, dulavratotları da yüksekti, boş arazilerdeki, terk edilmiş bostanlardaki muzır otlar o eski mi eski zamanda meşum, sık bir orman gibi görünürdü. (35)

Gençtir Nikita, savaşa katılıp dönmüştür ama “Büyük esrarengiz nesneler küçülüp sıkıcılaştığına göre, kendisinin de uzun bir ömür geçirmiş olduğunu düşün[ür]”. Savaştan önce zengin evlerinde kitap okurken gördüğü komşu kızı Lyuba’nın imgesi olduğu gibi kalmıştır aklında ama Lyuba’nın evinde de zenginlikten eser kalmamış, Nikita, karşısında açlıktan iğne ipliğe dönmüş bir Tıbbiye öğrencisi bulmuştur. Nikita ve Lyuba ilişkisi ile birlikte, kitabın temel motiflerinden biri daha çıkar ortaya: İnsana duyulan ihtiyaç. Özellikle savaştan dönen erkeklerin, dönüşün korkunçluğunu, acımasızlığını giderebilecekleri yegâne sığınak bir insandır. Bu yüzden, Lyuba’yı incitmemek için onunla yatmayı bile göze alamayan Nikita’da anlattığı duygu belki de aşktan çok, insana duyulan ihtiyaçtır. Ki, aslında bu duygular dünyanın en güzel aşk anlatılarından birine dönüşür.

Sarılacak, sığınacak bir insanın varlığına duyulan ihtiyaç, “Dönüş” adlı öyküde de tekrarlanır. Yine savaştan dönen bir erkek, karısını ve büyüme süreçlerine şahit olamadığı iki çocuğunu yeniden görmenin sevinciyle değil, tedirginliğiyle döner evine. Dönüş yolunda eskiden tanıdığı Maşa ile karşılaşır. Eve dönmekten korktuğu için Maşa ile kalır. Çünkü tren istasyonunda günlerce kıpırdamadan bekleyen Maşa, Aleksey Alekseyeviç’e “istikrar ve sabır”ın resmi gibi gelmiştir. Savaşın yok ettiği istikrar; geride kalanlarda yıllar geçtikçe tükenen, dönüş yolundakilerinin de sonsuza dek sürmesini diledikleri sabır, Maşa’da vardır. Erkekliğin ispatlandığı, kutsandığı savaş, dönüş yolunda erkeklik tahtlarını da yerle bir etmiştir. Dönüşün tedirginliği, yıkılmış babalık ve kocalık tahtlarının, yitirilmiş iktidarların yaydığı dehşetten kaynaklanmaktadır. Nitekim, Aleksey evine dönüp vaktinden önce büyümüş Petya’nın babalık koltuğuna çoktan oturduğunu gördüğünde kendisini işlevsiz, işe yaramaz hissedecek; eve ekmek getirme görevini üstlenip eski günlere geri dönmeye çalıştığında ise eve ekmek getiren, çocukları seven ve koruyan “Semyon Amca”nın varlığını öğrenecektir. Üstelik, geride kalanlar da insan sıcaklığına muhtaçtır. Lyubov da kocasının yokluğunda bir insana sarılmak istemiştir. Ne de olsa “İnsanın yüreğini avutup şenlendirebilecek tek şey başka bir insanın yüreği[dir]”. Karısının pek de sabırlı ve sadık olmadığını öğrenen Aleksey, geldiği gibi dönmek üzere trene biner ama trenin peşinden koşan iki çocuğun varlığı durdurur onu. İhtiyaç duyulmak yeniden eski günlere dönmek için bir gerekçedir artık.

Özellikle “Dönüş” öyküsü, genç Sovyet yönetmenlerinden Andrei Zvyagintsev’in başyapıtı, Dönüş adlı filmini çağrıştırır. Bu çağrışım, bir uyarlama çağrıştırması değil, belki de “dönüş” yolundaki erkekler motifiyle, erkeklik, babalık vs. gibi konuların Sovyet toplumu için bugün bile ne denli geçerli olduğunu düşündürten bir çağrışımdır.

Kitabın, doğrudan doğruya politik olan tek metni “Çöp Rüzgârı”nda Hitler Almanya’sı anlatılır. Aklını yitiren Albert Lichtenberg’in delilik hezeyanlarından muhteşem bir 1933 Almanya fotoğrafı çıkarır ortaya Platonov. “Muhteşem on dokuzuncu yüzyıl yanıldın!” diye haykırarak kenti turlayan Lichtenberg, “metale dönüşen ve artık ne sosyalizm, ne hakikat isteyen, ucuz benzinle beslenip giden” insanlar görür. Aklın irrasyonalleştiği bir zamanda ve mekânda deliliğin tek özgürlük seçeneği olduğunu görmüş gibidir. Platonov da, öyküsünü Almanya’ya taşıdığında ironinin dozu gittikçe yükselir, giderek keskinleşir. Lichtenberg’in ağzından yalnız Hitler’i değil, tüm diktatörleri yerle bir eden pasajlar döktürür. Lichtenberg’in gördüğü bronz heykel aynı zamanda Stalin heykelleriyle cisimleşen lider kültünün temsilidir:

Anıtın yüzünde yemeyi ve öpülmeyi seven açgözlü dudaklar vardı, yanakları dünyaya yayılan şanından şişmanlamıştı; paralı heykeltıraş alelade alnına sert bir kırışık kondurmuştu ki, bu yarım bedenin insanlığın kaderini organize etme işine ne sancılarla yoğunlaştığı görülsün ve gergin, kaygılı ruhu açığa çıksın. Heykelin göğsü öne fırlıyor, sanki bir kadının göğsüne uzanıyordu, şişkin dudakları tatlı bir tebessümde donmuştu, tutkuya ve nutka hazır- eğer anıta bedeninin alt yarısı eklenseydi, bu adam genç bir kıza sevgili olabilirdi, lakin salt üst bedeniyle ancak bir ulusa önderlik edebilirdi. (69)

Lichtenberg delirmiştir, çünkü büyük önderin sözleriyle söyleyecek olursak, “Düşünce, bir kocaya gösterilen sadakati öndere gösterirse faydalı olur”. “Ama eğer yarı karanlık gecede çaresizliğin yuvalandığı evlerde, ahlaksızca şüphelere düşerek ve salt kendi üzüntüsüyle zina yaparak tatmin olmayı umuyorsa, o zaman düşünce anlamsızdır, tertipli bir kafa onu yok etmelidir [...]”.

Düşüncenin öndere bir eş gibi sadakat göstermediği yerde delilik başlar, tıpkı Albert Lichtenberg’inki gibi... Ya da sanat, tıpkı Andrey Platonov’unki gibi...

Devamını görmek için bkz.

A. Esra Yalazan, “Andrey Platonov, İnek ve dalgınlık...”, Taraf, 24 Ocak 2010

Durduk yerde münasebetsiz bir kafa travması yüzünden son günlerde defalarca girdiğim beyaz tabutumsu, gürültülü tüpün içinde ineği düşünüyordum. Rus yazar Andrey Platonov’un ‘İnek’ isimli hikâyesindeki o kederli varlığı. Biliyorum, cümleyi böyle kurunca pek inandırıcı gelmiyor belki kulağa ama ne yazık ki gerçek bu. Geçtiğimiz hafta niyetim hayatı dalgın bakışlarla kuşatan Rus yazarlarını düşünerek çıktığım eve dönüp yazımı yazmaktı ama maalesef kendimi fevkalade sürprizli bir şekilde hastanede buldum. Sonra hadiseler büsbütün tuhaf bir hal aldı.
(Bu arada; bu köşede kendime dair bir hikâye anlatırken uydurmaya hiç heves etmedim ama şımarık bir çocuk gibi okurdan ilgi bekleme merakım da yok. Lakin geçen hafta “rahatsızlığım yüzünden ara verdiğim” ibaresinden sonra bile biraz sitemkâr ama övgü dolu mektupların yanı sıra hayal kırıklığını alaycı cümlelerle ifade eden notlar da aldım. Kafama göre, istediğim vakit yazıyormuşum. Ne güzel bir hayatmış bu, vs. Doğrusu isterdim ama gazete yöneticileri bundan pek hoşlanmaz. Okul hatta neredeyse kışla disiplini sever onlar. Dolayısıyla kafama göre değil de kafamın içinde beni yöneten organın yaşamsal direncine göre yazmaya çalışıyorum bu aralar.)

Stalin yasakları...

Bir arkadaşımın tavsiyesiyle keşfettiğim Platonov’un, insanın özündeki çekirdeğin içini görebilen, derin bir sezgiyle anlattığı hikâyelerinin her biri bana yazının hayatı sağaltma ve çoğaltma gücünü hatırlattı hakikaten. Maksim Gorki tarafından keşfedilen yazar, 1926 yılında kısa hikâyeleriyle tanınmaya başlamış. İkinci dünya savaşında, savaş muhabiri olarak çalışan Platonov’un öyküleri, romanları Stalin tarafından eleştirilince 1990’lı yılların başına kadar yasaklı kalmış. Daha sonra KGB’nin edebiyat arşivinin halka açılmasıyla bitmemiş bir romanı daha gün ışığına çıkmış. Yazar yeniden keşfedildiğini göremedi haliyle. O 1951’de çalışma kapmalarından dönen oğlundan kaptığı tüberkülozdan ölmüş çünkü.

Benim basit görünen o çarpıcı hikâyeyi tuhaf bir anda hatırlamam boşuna değil. Platonov’un zamanı ve uzamı paramparça eden lirik bakışıyla, o efsunlu edebiyat dünyasının epeyce zıttı olan siyasi tavrının keskin sınırları arasında hayranlıkla dolaşırken okuduklarımın kalıcı izler bırakacağını hissetmiştim ama Vasya’nın saf bilinciyle çarpışma anım beni bile şaşırttı.

Anlamadığında azap duyuyordu

Hikâyede, yazarın kendisi gibi bir demir yolu işçisinin küçük oğlu olan Vasya, yaşadığı köyde sadece okulu ve istasyonu görerek yaşıyor. Bu yüzden yolcu trenlerinin camlarından bakan insanların yüzlerini sevinçle ve endişeyle inceliyor. İneğini ve buzağısını da çok seviyor ama o en çok vagonların, lokomotiflerin, trenlerin, buhar makinelerinin nasıl çalıştığını merak ediyor. Yazar o titrek çocuğu şöyle tarif ediyordu: “Gördüğü bir nesne ya da maddenin kendi içinde nasıl yaşadığını ve faaliyet gösterdiğini anlamadığında azap duyuyordu.”

Bu cümleleri düşündüğüm sırada içine hapsedildiğim tüpün tavanındaki aynadan camın öte tarafında kafatasımı inceleyen doktorlarla birlikte beynimin kıvrımlarını izliyordum. “Çok saçma dedim” kendi kendime. “Beni puslu bilincim ve soğumuş ruhumla birlikte makinenin içinde unuttular, hırıltılı bir motor vasıtasıyla görebildikleri incecik damarlarımı inceliyorlar...” Bense o esnada beyin denilen acayip sistemin nasıl çalıştığını, nasıl bu kadar çabuk bozulabildiğini ve sonunda bizi nasıl işe yaramaz hale getirebildiğini merak ediyordum halbuki.

İneğin bulanık aklı

Platonov, yazma gücünü hümanizmden, sadeliğin zarafetinden, tabiat sevgisinden alan, geçen yüzyılın pek çok Rus yazarı gibi kendiliğinden ‘dalgın’ bir adam. Öyle doğmuş ve hep öyle yaşamış gibi. Bir ineğin kaybolup giden oğlunun ardından hissettiklerini şöyle anlatıyordu hikâyede: “Vasya ineğini uzun uzun okşadı, şefkat gösterdi ona ama o aldırmıyor, kıpırdamadan duruyordu. Şimdi sadece oğluna ihtiyacı vardı –hiçbir şey onun yerini tutamazdı. Ne ot, ne insan ne de güneş. İnek, bir mutluluğu unutup bir başkasını bulabileceğini ve eziyet çekmeyi bırakıp yeniden yaşayabileceğini anlamıyordu. Bulanık aklı kendisini kandırmasına yardımcı olacak güce sahip değildi. Yüreğine ya da duygularına bir kez sızan şey ne bastırılır, ne de unutulurdu.” O divane inek hikâyenin sonunda trenin altında kaldı. Bilerek, bulanık, düşünemeyen aklıyla...

Eve döndükten sonra ‘bulanık aklımın’ kötü koşullara rağmen yola devam edebilmek için savaştığı bu zor günlerde, onun hikâyelerini tekrar okumak istedim aslında. Tahmin edilebileceği gibi böyle zamanlarda okumak, yazmak, dünyaya aydınlık bakabilmek pek kolay değil. Kafatasımın içinde sürekli birbirine vuran çelik toplara alıştım sayılır ama dünyayı kirli bir tülün ardından izlemek hissi beni de Platonov gibi biraz dalgın yapıyor galiba. Vizörü bozuk, ses kayıt sistemi pek iyi çalışmayan, görüntüyü netleştiremeyen, eskimiş bir kamera gibiyim sanki...

Kumrularla dalıp gitmek...

Arada balkon penceresine yaklaşıp bahçedeki kuru incir dallarına tüneyen kumruları seyrediyorum. Çürümüş nar kabuğu gibi matlaşmış minik gövdelerinin altında sakladıkları buz mavi kanatlarıyla zarif ağaç süsleri gibi fırtınaya rağmen hiç kıpırdamadan duruyorlar. Mırıltılı mahmurluğuma eşlik ederler belki diye onlara sabahları buğday veriyorum... Kuşlara isim takmayı seven yazar arkadaşımdan bana şefkatli haberler getireceklerini ümit ediyorum bazen. Sıcak denizleri okşayarak gelen Kumru Kamil, yalnızlığını unutmak için pervazın kuytusuna sokulmuş, “dünya neden böyle başımızı döndürüyor” der gibi yüzüme bakıyor. Sisli boğazdan geçen yorgun şilepleri seyrederken hayatın biricikliğine, basitliğine, sıradanlığına dalıp gidiyoruz beraberce. Ama ben Kamil’e uzun süre eşlik edemiyorum. Dalgınlığın sarhoşluğuna teslim olmam tehlikeliymiş. Ev halkı biraz tedirgin. Kalabalığa karışmam, heyecanlanmam, uyuyup kalmam, fazla düşünmem, şuurumu kaybetmem ve daha bir dolu şey yasakmış. Bense bu aralar çok ‘şuurlu’ yaşamının iyi bir fikir olmadığını düşünüyorum zaten.

Dünyanın kendisi yokmuş...

Mümkünse bu aralar Platanov’un insanlık trajedisini çok derinden anlattığı hikâyelerindeki ‘şuursuz’ kahramanlar gibi bilinen dünyadan uzaklaşıp hayal âlemlerinde biraz soluklanmak istiyorum. “Gecenin arifesinde dünyadaki her şey fazlasıyla açık seçik, göz kamaştırıcı ve düşseldi, bu nedenle dünyanın kendisi hiç yokmuş gibi geliyordu insana” diyebilen bir yazarla sabaha karşı Potudan Nehri kenarında ekinleri ve çalıları oynatan serin bir rüzgâr eşliğinde bebek adımlarıyla kısa yürüyüşler yapmak ister gibiyim. Bana dönecek bir hayatı olmayan mahzun erkekleri, o adamları çaresizce bekleyen hüzünlü kadınları, hiç gerçekleşmeyecek olan idealleri uğruna çalışan yorgun işçileri, bir geleceği olmadığını bildiği halde zamanın nöbetini sabırla tutanları, dünyanın boşluğunda umutla mana arayan tutkulu insanları, kendi acısına hapsolup başkalarınkine duyarsızlaşanları, aklını unutmak isteyenleri hayatın sıkıntılı soluğuna inat o iyimser sesiyle mırıl mırıl anlatsa...

Şöyle uzun tüylü mavi bir hırkam, gıcırdayan ahşabın üzerinde sürüklediğim ayaklarıma bol gelen kalın kırçıllı çoraplarım da olsa hatta... Üzerinde bakır çaydanlığın tıngırdadığı çini sobanın dibindeki buğulu pencerenin önünde oturup donmuş nehrin üzerinden havalanan boz renkli kuzey kuşlarına baksak birlikte. O bana savaş sonrasında evine dönerken genç bir kıza âşık olan kahramanı İvan’ın terk ettiği sevgilisinin kokusunu nasıl anımsadığını fısıldasın. Maşa’nın saçlarının ormanda dökülen güz yaprağı gibi koktuğunu anlatırken, “insan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevemez ki, sevgiyi oluşturan belki de o yokluktur” desin. Avutulamayan bazı acıların ancak uzun bir unutkanlıkta ya da gündelik kaygıların dalgınlığında tükenebileceğinden bahsetsin sakince. Öyle susup kaygısız ormanın yalnızlığında dalgınlaşalım. Sonra belki yeniden kırılan zamanın toz gibi incecik akan aydınlık saatlerine döneriz yine...

Devamını görmek için bkz.

Behçet Çelik, “‘Yoksul ruhların’ hikâyeleri “, Star Kitap Eki, 4 Aralık

John Berger, Kıymetini Bil Herşeyin’de 1899-1951 arasında Rusya’da yaşayan Platonov’un hikâyelerinde anlatılan yoksulluğun farklı bir yoksulluk olduğuna dikkat çekerken onun sıklıkla kullandığı “yoksul ruhlar” sözüne değinir. Berger’a göre, “yoksul ruhlar, (...) varları yokları ellerinden alınıp içlerinde uçsuz bucaksız bir boşluk oluşan ve bu boşlukta ruhlarından, yani sadece hissetme ve acı çekme yeteneklerinden başka bir şeyleri kalmayanlar[dır.]” Platonov’un yakınlardan yayımlanan Dönüş adlı kitabında da, çok zor koşullarda yaşamak zorunda kalmış “yoksul ruhların” hikâyeleri yer alıyor. Hikâyelerin büyük bölümü, önce emperyalist savaşın, ardından da iç savaşın büyük yıkımlara yol açtığı Sovyet Rusya’da geçiyor. Bu hikâyelerde yıllarca sürmüş yoksulluk ve sefalet sonucunda, tam da Berger’ın vurguladığı gibi acı çekmek dışında hiçbir şeyleri kalmamış insanların kurulmakta olan yeni düzen içerisinde kendilerini ve hayatlarını anlamlandırma çabalarına tanık oluyoruz. Dönüş adlı hikâyenin kahramanı İvanov, iç savaşın ardından terhis olduğunda kendini bir yetim gibi hisseder. Bu histen kurtulmak için “çabucak hayat davasına yöneliyor, yani kendisine bir meşguliyet ya da teselli yahut kendi deyişiyle basit bir geçici sevinç buluyor ve böylece yılgınlığından sıyrılıyordu[r.]” Bir başka hikâyedeki Yuşka’nın neden yaşadığı sorusunun yanıtı daha yalındır. “Anam babam doğurdu beni, onların keyfi böyle istemiş.” Yuşka sürekli itilip kakılan, çoklarınca yaşamasın kendisi dahil kimseye faydası olmayan biridir. Ama onun da yaşamayı sürdürmek için kendisine bir amaç bulduğunu hikâyenin sonunda öğreniriz. Bu soru, Platonov’un geçtiğimiz sene yayımlanan Çukur adlı romanının kahramanı Voşçov’un da aklını çelmiştir. O da “hayatın planını” anlamaya çalışmaktadır - “nesnelerin özü”nü hissetmeyenler insanların otomatiğe bağlandıklarını savunur. Öte yandan çalışmadığı için “hayatın özünü” yaşamamakla suçlanacak olan da o olur. Fro’nun kahramanlarından Frosya için kocasına duyduğu sevgiden söz etmek dışındaki hayat “sıkıcı ve ölü[dür.]” Frosya’nın babası hayatın anlamını çalışmakta bulmuş emekli bir makinisttir – “tatmin edemediği iş şehvetinden kudurmuş vaziyette[dir]” çoğu zaman. Frosya’nın kocası Fyodor ise “elektrik akımının gerilim seviyesini şahsi tutkusu gibi hissedebilen,” kendisini çalışmaya adamış biridir – çalışmadığı zamanı “gerçek hayat” saymaz. Kitabın en çarpıcı hikâyesi olan Potudan Nehri’nin kahramanı Nikita’nın yaşamak için tek ihtiyacı [sevdiği kadının] varlığının bilincinde olmaktı[r].” Sevgilisi Lyuba’nın halk akademisine gitmesinin nedeni şöyle özetlenir: “O yıllar tüm ilçelerde üniversiteler ve akademiler vardı, çünkü halk üstün bilgiyi bir an önce edinmek istiyordu; yaşamın anlamsızlığı, ayrıca açlık ve yoksulluk fazlasıyla paralamıştı yürekleri ve anlamak gerekiyordu, insanın varoluşu neyin nesiydi – ciddi bir şey miydi, yoksa bir şaka mı?”

Yaşam yaşamaya değer mi?

Bütün bu hikâye kahramanlarına topluca baktığımızda Platonov’un kafasındaki temel sorunsalın hem toplumsal hem de varoluşsal olduğunu, yeni bir düzenin kuruluşu sırasında, onca yoksulluğun ve zorluğun içerisinde, kadim bir sorunun, insanların yaşamayı sürdürmeleri için onları güdüleyen şeylerin neler olduğu sorusunun yanıtının da peşinde olduğunu düşünebiliriz. (Burada Camus’nün Sisyphos Söyleni’nin başındaki “Yaşamın yaşanmaya değip değmediği konusunda bir yargıya varmak, felsefenin temel sorusuna yanıt vermektir” cümlesini anımsayabiliriz.) Böylesine temel bir sorudan/sorunsaldan da yola çıkarak edebiyatını kuran Platonov döneminin öbür yazarlarından ayrı bir yerde durmuş, baştan verilmiş yanıtların değil, soruların peşinde olmuştur – üstelik bu sorular toplumsal-tarihsel olduğu kadar varoluşsal sorulardır. Ekim 1920’de Moskova’da düzenlenen Proleter Yazarlar Kongresi’nde katılımcılara sorulan, “Hangi edebi akımdansınız, ya da hangi akıma sempati duyarsınız?” sorusuna, Platonov’un, “Hiçbiri, kendiminki,” yanıtını vermesi de manidardır. Ne var ki onun bu eleştirel yaklaşımı sonraları Stalin’in hışmına uğramasına neden olur.

Dönüş’teki hikâyeler farklı düzlemlerde okunabilir. En başta yukarıda sözünü ettiğim toplumsallıkla varoluş sorunlarının nasıl iç içe geçerek anlatıldığı noktasından ele alındığında, çoğu zaman birbiriyle karşıt olarak ele alınan bu iki bakış açısının kesiştiği bir açı olduğunu görmemize imkân sağladığı söylenebilir. (“Yoksul ruhlar” tabiri tam da bu açıya işaret eder.) Öte yandan kitaptaki bazı hikâyeler kadın-erkek ilişkisinin kendine özgü sorunları üzerinden de ele alınabilir. Potudan Nehri aşkın insanı sevdiği karşısında nasıl zayıf ve yaralanabilir hale getirdiğinin; zor yaşam koşulları altında aşkın nasıl mümkün olabildiğinin, insana büyük bir yaşama gücü verirken, aynı anda nasıl yaşamasız kıldığının eşsiz bir anlatısıdır bu hikâye. Dönüş adlı hikâyede de kadınla erkek karşı karşıya gelirler. Yıllarca savaştıktan sonra yurduna dönen adamın bütün haleti ruhiyesine sinmiştir savaşmış olmak, karısının çektiği zorluklar, sıkıntılar gözüne görünmez, onu anlamayı düşünecek halde değildir. “Bütün savaş boyunca çarpıştım ben, ölümü seni gördüğümden daha yakın gördüm...” der. Karısının yanıtı ilk anda adama bir şey dememekle birlikte, savaşın bir başka boyutunu gösterir: “Sen savaştın, benim de burada kanım donuyordu seni düşündükçe, acıdan ellerim titriyordu, ama çocukları doyurmak, faşist düşmanlar karşısında devlete faydalı olmak için dinç bir şekilde çalışmak gerekiyordu.” Toplumsal cinsiyet rolleri üzerinden de okunabilecek bir hikâyedir bu. Fro isimli hikâye de erkekle kadının yeni düzendeki toplumsal rolleriyle bireysel arzularının kesiştiği ya da karşıt hale geldiği anların hikâyesidir.

Dönüş’teki hikâyelerde yer alan çocukların durumları da dikkat çekicidir. İnek’teki oğlanla Dönüş’teki oğlan benzer biçimde zor koşullar içerisinde erkenden olgunlaşmışlardır. Dışarı sundukları o olgun duruşun ardında bir yanlarının halen çocuk olduğunu hikâyeler ilerledikçe görürüz. Büyümek her daim zor olmuştur, ama savaş ve yokluk zamanlarında çok daha zordur – büyürken karşılaşıp anlamaya çabaladıkları dünyanın zorluklarıyla da baş etmeye çalışmaktadırlar, görevlerini idrak etmiş ve kabullenmişlerdir, ama bir yandan da arzuları vardır. Kitabın son hikâyesinin kahramanı ise henüz beş yaşındadır. Annesi çalıştığı için evde bir başına kalmaktadır – tahmin edileceği üzere babası savaştadır. Çok erken yaşta yalnızlıkla tanışan Nikita’nın çocuklara özgü hayal dünyasının nasıl zedelendiği anlatılır bu hikâyede.

Herkes sakat olmalı

Çöp Rüzgârı adlı hikâye ise öbür hikâyelerin aksine SSCB’de değil Almanya’da geçiyor. Sene, Weimar Cumhuriyeti’nin bitip Nazi Almanya’sının başladığı 1933 senesidir. “Bütün insan kitleleri ya açlık ve delilikten ölüyor ya da devlet muhafaza güçlerine katılıp yürüyorlardır.” Lichtenberg isminde, birinci gruptaki “yoksul ruhlar”dan bir adamın hikâyesidir bu. Açlığın yanı sıra, görüp şahit olduklarının etkisiyle Lichtenberg neredeyse başka bir boyuttan bakmaya başlamıştır dünyaya – bedensel acılardan çok dış dünyanın aldığı ‘çöp’ hali canını yakmaktadır. Öyle ki Nazilerden dayak yerken yitirdiği organları için üzülmez, onları da “dünyayı saran havasızlıkta, hareketin garazkâr katılımcıları” olarak değerlendirir, ne de olsa o organlar acılarını artırıyordur. Üstelik, “sevgili, yekpare insan bedeninin vaktinin geçtiğini çoktandır kabullenmişti[r]: Herksin sakat olması gerekiyordu[r].”

Bu hikâyede faşizmin dayandığı ekonomi-politik ile kitlelerle nasıl ilişki kurduğu çok çarpıcı biçimde gösterilirken, aynı zamanda insanın bedensel varlığını koruma güdüsünün düşünsel-duygusal karşılığını da sorunsallaştırılır. Lichtenberg’in dünyaya baktığı yerden yaşananların tarihsel-toplumsal boyutunun ötesi de görülmektedir. İnsana, insanlığa, adalet ve eşitlikten her an daha da uzaklaşan uygarlığımızın dününe olduğu kadar bugününe de ilişkin acı bir ağıttır bu hikâye. Berger’ın, neden “Modern yoksulluğu yaşamanın nasıl bir şey olduğunu Platonov kadar derinden kavrayan başka bir hikâyeciye rastlamadım,” dediğini bu hikâyeyle daha iyi anlarız.

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, “Yirminci yüzyılın ‘dönüş’ü yoktu…”, Sabitfikir, 2010

Andrey Platonov, kaderi, kelimelerinin kaderiyle aynı yoldan giden büyüleyici bir Rus yazar. 1950’de ayrılmış bu dünyadan ve ölmeden önce pek çok hikâye kaleme almış ya, biz onun adını ancak 1990’lardan sonra, KGB’nin edebiyat arşivini kısmen halka açmasının ardından duyduk. Çukur adlı romanının Türkçeleştirilmesinin ardından şimdi de seçme hikayelerinden mürekkep Dönüş’le Türk okurunun karşısında. Dönüş’te yer alan hikayeler öylesine dokunaklı, öylesine hüzünlü ve öylesine duru bir duyarlığa sahip ki onları okurken, yazarın bu kadar sade bir anlatımla insanın içini nasıl olup da sonuna kadar doldurduğuna şaşırıyorsunuz öncelikle. Şaşkınlığı üzerinizden attıktan sonra da “öykü” dediğimiz edebi türün en etkileyici örneklerinden birkaçını okumanın tadına varmaya başlıyorsunuz. Her biri dikta rejimlerinin insanlığı kuşattığı, ezip geçtiği çağa doğru yazılmış bir ağıt gibi Dönüş’te yer alan öyküler, yazılmak bir yana en insani, en vicdani yerinizde durup dillenen geçmişe ait, geleceğe dair sesli sözcükler, sözcükler...

Platonov’un öykülerini sosyalizm eleştirisi gibi okumak, yazarı bir ömür boyu yutan önyargı karanlığına geri göndermek olur ancak. İnsan ruhunu parçalara ayıran ve bir daha eski yerlerine koyamayan bir değişimi, ölümcül bir dönüşümü yazmıştır çünkü sadece... Sosyalizm, komünizm, faşizm... Mış gibi yapan ezici ideolojilerin, diktatörlerin ortalığı silip süpürdüğü bir dünyanın insanlarıdır Platonov’un anlattığı. Köhnemiş tren garlarında, emeğin karşılığında ancak açlığın bir adım ötesini verebilen fabrikalarda, yarı yıkık evlerde, bakımsız bahçelerde, artık yerinde olmayan parklarda; makinelerin dişlileri arasında kadınlıkları ezilen, sevgilerini gölgelerle doyurmaya çalışan yapayalnız kadınlar, yoksulluktan ve umutsuz bekleyişlerden başka herhangi bir geleceğin vaat edilmediği çocuklar ve dönecekleri bir evleri, hayatları olduğunu nicedir unutmuş, hem ruhen hem bedenen sonsuza dek sakatlanmış asker-erkekler... Bilinmeyen bir sonu umutsuzca ararken, hayatı unutan, unutmak zorunda kalan kahramanlardır bunlar ki ruhları ister istemez 20. yüzyılın başından 21. yüzyıla geçer. İçlerinde kendilerinden sonra yaşayacak dünyayı da kana bulayacak temellerin atıldığını fena halde bilir gibidirler. Sadece Platonov’un kahramanları değil, çok az betimlenseler de öykülerinin atmosferini oluşturan yalnız ağaçlar, ayağa takılan kararmış taşlar, öykü kahramanlarının ansızın içlerinde kendilerini görüp irkildikleri berber dükkanlarının vitrinleri, gecenin, kasabaların ve hayatın içinden geçip giden trenler de bilir sanki...

Platonov’un kahramanları için, 20.yüzyılın başlarında yaşanan insanlar için iyilik, güzellik, refah adına ne varsa ortada ancak dünya dışı olarak algılanabilir. Bu algılayış yazarın öykülerinin, her şey bir yana, en yürek burkucu özelliklerinden biridir. “Garın arkasında yeni bir demiryolu kasabası vardı; evlerin beyaz duvarlarında ağaç yapraklarının gölgeleri kıpırdanıyor, yaz akşamının güneşi, adeta saydam, solunacak hava barındırmayan bir boşluğun içinden sızarak, berrak ve mahzun aydınlatıyordu tabiatı ve konutları... Gecenin arifesinde dünyadaki her şey fazlasıyla açık seçik, göz kamaştırıcı ve düşseldi –bu nedenle dünyanın kendisi hiç yokmuş gibi geliyordu insana.” Hiç geri dönmeyecek kocasını, hayatının aşkını büyük bir hırsla, tutkuyla bekleyen 20 yaşındaki Fro’nun dünyayı algılayışı gibi, ya da Hitler karşıtı olduğu için kendini bir uzay bilimciden sakat bir hayvana dönüştüren Albert Lichtenberg gibi, aklı Maşa’nın orman kokulu saçlarında kalan ve evine ruhen hiçbir vakit dönemeyecek olan yüzbaşı Aleksey gibi... Umut dolu bir dünya yoktur. Onlar için aslında dönüş de yoktur, bir dava ya da ideal de yoktur... Geçmişlerinde de zaten hiç olmamıştır. Platonov’un çok derinden kavradığı şey, insanlık dramı dediğimiz şeyin ta kendisidir, yani her şeye rağmen onurlu bir yaşam mücadelesidir... İşte bu kavrayışla, kaleme aldığı öykülerin sarsıcılığı artar, artar. Dönüş kelimesi bir umudu ifade eder, geçmişe dair bir beklentiyi, Dönüş’ün öykülerinde ise ironik bir biçimde sadece ve sadece dönüşüm vardır; acıya, umutsuzluğa, bekleyişlere ve gelecekte hayat bulamayacak bir dünyaya doğru...

Dönüş, Platanov’u, 20.yüzyılın bu mütevazı ve bir o kadar büyüleyici yazarını tanımak için şahane bir fırsat.

Devamını görmek için bkz.

Lemi Özgen, “Balık düşünmez çünkü her şeyi bilir”, K dergisi, 3 Eylül 2010

Geniş omuzları, artık enikonu bir bıyık şeklini almış dudak üstü tüyleri, güçlü kasları ve yere sımsıkı basan kocaman ayaklarıyla bir delikanlıyı andıran kadın öğretmen, önündeki son kum tepesini de aştı ve biraz aşağılardaki köyü seyre durdu.

Sessiz bir Temmuz öğlesiydi. İnsansız, ağaçsız, hareketsiz ve tümüyle ıssız bir manzara gözlerinin önünde uzanıp gidiyordu. Güneş, tutuşmuş bir gökyüzünün yükseklerinde yanıp kavruluyor, kızgın kum tepeleri bu kadar uzaktan sanki alevler halinde yanan çalılar gibi görünüyordu.

Sonra ansızın fırtına başladı. Öğretmenin doğup büyüdüğü yer de çöle yakın sayılırdı ve orada da ara sıra fırtınalar olurdu ama böylesini o zamana kadar hiç görmemişti. Güneş bir anda yoğun ve sarımsı bir lös tozundan sönükleşti ve rüzgar inleyen kum yığınlarını hışırtılarla kovalamaya başladı. Rüzgar kuvvetlendikçe kum tepelerinin başları daha da koyu tütüyor, hava kumla doluyor ve bulanıklaşıyordu. Vakit gün ortası, gök de bulutsuz olduğu halde güneşin konumunu belirlemek imkansızlaşmıştı. Daha biraz önce yakıcı ışıltılarla dolu ve parlak olan gün, şimdi karanlık ve ölgün aylı bir gece gibi görünüyordu.

Genç kadın öğretmen ilk kez çölün derinliklerinde gerçek bir fırtınayla yüzleşiyordu. Sonra akşam oldu ve fırtına dindi. Çöl eski haline döndü. Öğretmen kumlarda kayarak aşağıya indi. On kadar evden oluşan köyün sakinleri onu karşıladı. Eskiden muhtarken, devrimden sonra bir anda henüz kurulmamış bir ‘kolhoz’un yöneticisi, parti sekreteri ve Kızıl Ordu Komiseri oluveren kır saçlı bir adam onu karşıladı. Biraz konuştular. Öğretmen kağıtlarını çıkardı. Çocuklara matematik, coğrafya, resim, müzik ve elbette ‘sosyalizmin temel kurallarını’ öğreteceğini söyledi.

Kır saçlı adam güldü. “Bunları boş ver” dedi. Sonra da “şu bizi, bizden öncekileri, her gün, her saat yavaşça boğup öldüren kuma karşı ne yapılabilir sen onu öğret asıl” diye konuştu. Ayağa kalktı. Uzaklarda bir yere bakarak, “artık sen bir kum öğretmenisin” dedi.

Öğretmen, uçsuz bucaksız Rusya’da ilk kez bir ‘kum öğretmeni’ olmanın ağır sorumluluğu altında sustu. Kendisine verilen odaya gitti. Yatağa uzandı. Yeniden başlayan fırtınanın savurduğu kum tanelerinin, camlara çarparken çıkardığı sesleri dinledi. Sonra, köy çocuklarının bozuk bir akorla söylemeye başladıkları akşam marşını duydu. “Yoldaş Lenin Öğretmenimizdir Bizim”. Uyudu.

Köyün birkaç kilometre ötesindeki bir başka köyde mühendis, iki gündür kazıklarla çevrelemeye uğraştığı kocaman alandaki çalışmanın sonunda bittiğini gördü ve çukurdan çıktı. Alan bir dağdan ta karşılardaki öteki dağa kadar uzanıyordu ve buraya “devrimin şanlı öncüleri olan işçilerin” hep birlikte yaşayacakları büyük bir site yapılacaktı.

Yanına gelen sendika temsilcisiyle konuştu. “Devrimci Yapı İşçileri Sendikası” temsilcisi, inşaata başlamak için gereken yüz kadar işçinin henüz gönderilmediğinden yakındı. Kalın kağıtlara sarılmış ‘kesmik’ tütünden sigaralarını tüttürdüler.

İlerilerde bir yerde genç bir kadın, kucağındaki ölü bir bebeği sımsıkı tutarak, saçları tarazlanmış yaşlı falcıyla konuşuyordu. “Mantar suyu iyi geldi” diyordu genç kadın. “Bebeğim senin verdiğin o suyu içer içmez uyudu, bak gözleri kapandı” diyordu.

Bembeyaz saçları birbirine karışmış yaşlı kadın da “mantar suyuna bandırdığım ve üstüne de o eğrelti otlarını döşediğim ekmeği yiyen herkes cennete gider” diye konuşuyordu. Bebeğinin “gözlerinin kapanmasına” memnun olan genç kadın, falcıya “borcunun” ne olduğunu soruyordu. Yaşlı kadın da “şu etekceğizinle evindeki ütüceğizini veriversen yeter” diye cevap veriyordu.

Mühendis ile sendika temsilcisi sigara içerek araziye bakmayı sürdürdüler. Gözün alabildiğine uzanan bu boşluğa, belki de on bin işçinin çoluk çocuğuyla birlikte yaşayacakları yepyeni bir kent kurulacaktı.

Mühendis, ‘ihtilalden önce’ işçilerin yaşadıkları o tek katlı ve bahçeli evlerin daha güzel olduğunu söyledi. Daha önce sıradan bir inşaat işçisi olan sendika temsilcisi mühendise baktı. Yapılacak inşaatın, işçi sınıfının burjuvalara karşı kazandığı zaferin bir simgesi olduğunu, bu nedenle bu kadar büyük tutulup, ‘her şeye tepeden bakacağını’ anlattı.

Yeni kurulan “İhtilalci İş ve İşçi Bulma Kurumu”nun göndermeyi taahhüt ettiği yüz kadar işçinin gelmesini beklediler. Mühendis o işçilerin inşaat alanının yanındaki çimenlikte öylece yatıp durduklarını gördü. Niye çalışmadıklarını sordu. Adamlardan biri “en büyük proleter güneştir yoldaş, o her şeyi halleder” diye cevap verdi. Yanındaki de “nasıl olsa devrim oldu, bundan sonra her şey kendiliğinden tıkırdar, çalışmaya gerek yok artık” diye seslendi.

Köydeki en tuhaf insanlardan biri olan Semyo, her zamanki gibi alet yapmayı sürdürüyordu. Nedir, savaş nedeniyle ortalıkta hiç maden, sac, metal kalmadığından, aletleri artık ağaç parçalarından yapıyordu. Şu anda da kalın bir kütükten kestiği parçayı kocaman bir tava haline getirmekle meşguldü.

Çocukluğundan beri onunla birlikte olan arkadaşı Zahar, tavayı yapmasının anlamsız olduğunu çünkü tahta bir tavanın ateşte yanacağını söyledi. Bir yandan da acıyla yüzünü buruşturup, midesini ovuşturuyordu.

Sonra ansızın “tava meselesinin” çok önemli olmadığını çünkü pek yakında öleceğini belirtti. Anlattığına göre, birlikte kaldıkları kulübenin yakınlarında bir kertenkele bulmuş ve onu kızartıp yemişti. Son lokmayı aldıktan sonra da kertenkelenin zehirli olduğunu anlamıştı. “Birazdan ölürüm herhalde” dedi. Biraz sonra da öldü. Semyo tahtadan bir tava yapmaya devam etti.

Hemen hemen aynı anda kadınlar ve çocuklardan oluşan bir kalabalık, köyün kenarından geçen ırmaktaki sazlara takılıp kalmış balıkçının ölüsünü sudan çıkarmaya çalışıyorlardı. Balıkçı Şaşa’nın ölümüne hiç kimse şaşırmamıştı çünkü son günlerde hep “ölümün nasıl bir şey olduğunu merak ettiğini” söylüyordu. Sonunda o sabah kayığına atlamış ve ırmağın en derin olduğu yerde kendisini suya bırakıvermişti. İşi sağlama almak için ayaklarını bağlamayı da unutmamıştı. Yavaşça şişmeye başlamış olan cesedi kıyıya çıkaran kadınlardan biri, çocuklara “olur olmaz her konuyu merak etmenin pek de iyi bir şey olmadığını” söyledi.

Sigaralarını bitiren mühendis ile sendika temsilcisi, henüz hiçbir işçinin çalışmadığı dev inşaat alanına doğru yürüdüler. Mühendis tekrar bu kadar büyük bir site kurmanın saçma olduğunu söyledi. Sendika temsilcisi de onu “proletarya düşmanı olarak” partiye şikâyet edeceğini söyledi. Yumruklaştılar.

Çukur, Çevengur, Dönüş ve Can gibi eserleriyle tanınan Rus romancı Andrey Platonov, kitaplarında gerçek ile gerçeküstünü birlikte kullandı. Eserlerini bazen mizah bazen de en uç noktada ‘saçma’ bir dille kaleme aldı. Sovyet yönetimi ve Stalin ile ters düştüğü için eserleri 1987’den sonra gün ışığına çıkabildi ve ancak o zaman ne kadar büyük bir romancı olduğu anlaşılabildi.

Andrey Platonoviç Platonov, 1889 yılında bir işçi ailesinin çocuğu olarak Voronej’de dünyaya geldi. Babası demiryollarında tornacıydı. Baba mesleğini seçen Platonov, 1913 yılına kadar dökümcülük ve tornacılık yaptı. İç savaşta Kızıl Ordu saflarında çarpıştı. Savaştan sonra Voronej Politeknik Üniversitesi’ni bitirdi. Rusya’nın kırsal bölgelerinde elektrik mühendisi ve arazi ıslah uzmanı olarak çalıştı. Devrimden pek haberi olmayan köylülere komünizmi anlattı. Kooperatiflerin kurulmasına öncülük yaptı. Bir parti komiseri gibi çalışarak, örgütlenme faaliyetlerinde bulundu.

1918 yılından itibaren çeşitli gazete ve dergilerde makale, şiir ve denemeleri, 1926 yılından itibaren de kısa öyküleri yayımlanmaya başladı. Yeteneği Maksim Gorki tarafından keşfedildi ve Gorki’nin de çabalarıyla edebiyat dünyasına parlak bir giriş yaptı.

Nedir, Platonov’un eserlerinde kullandığı ‘absürd’ dil, Sovyet yöneticileri ile partinin pek hoşuna gitmedi. Özellikle Stalin, Platonov’un eserlerindeki gülünç ve saçma olayların, devrimi küçük düşürmeye çalışan girişimler olduğunu öne sürdü. Platonov’un kitaplarındaki kişileri kasten bozduğu bir dille konuşturması da Stalin’i kızdırdı. Kendisi bir Gürcü olan Stalin, Rusçayı belirli bir aksanla konuşuyordu ve muhaliflerinin alay ettiği bu aksanlı konuşmasının, Platonov tarafından bilinçli olarak kitaplara konulduğunu düşünüyordu.

Birkaç kez “özeleştiri” yapması istenen Platonov, eserlerinde gerçekçi davrandığını, devrimin ilk yıllarında gezdiği köylerin, komünizmden pek haberli olmadıklarını, haberi olanların da “artık her şey kendiliğinden düzelecek” düşüncesiyle çalışmadıklarını bizzat gördüğünü söyledi.

Stalin’in buna cevabı ise çok sert oldu. Platonov’un savunduğu gerçekçiliğin “burjuva gerçekçiliği” olduğunu söyledi. Bununla da yetinmedi ve Platonov için “aptal”, “hain” ve “salak” dedikten sonra, “Platonov bir süprüntüdür, süpürülmeli,” diye kestirip attı.

Sovyetler Birliği’nin tek adamı olan Stalin’in bu yargısından sonra Platonov gerçekten de “süpürüldü”. Kitapları toplatıldı. Yeni baskıları yasaklandı. Kendisi de “Komitet Gosudarstvennoy Bezopasnosti” yani kısa adı KGB olan Devlet Güvenlik Komitesi tarafından izlemeye alındı. Sudan bahanelerle sık sık tutuklandı. İsmi tüm resmi kayıtlardan çıkarıldı ve Platonov’a ‘hiç yaşamamış’ gibi davranıldı.

Platonov’un ailesi de bu yok etme hareketinden payını aldı. Büyük oğlu bilinmeyen bir nedenle gözaltına alındı ve Orta Asya çöllerine yakın yerdeki bir toplama kampına gönderildi. Platonov, Kum Öğretmeni adlı öyküsünde oğlunun kendisine anlattığı betimlemelerden yararlandı.

Platonov, “komünizmin felsefi roman”ı olarak değerlendirilen Çevengur’da sosyalizmin ütopyasına inanan ve bu uğurda kendini körü körüne feda eden idealistlerin yaşadıkları acılar ile karşılaştıkları hayal kırıklıklarını anlattı.

Çukur’da ise komünist hayallerin gerçekleşememesini anlatırken, büyük ölçüde arazi ıslah uzmanı olarak çalıştığı yıllarda tanık olduğu olayları dile getirdi. Çok büyük işçi evleri yapmak için bir araya gelen işçilerin, bir süre sonra “kendi kolektif mezarlarını kazdıklarının farkına varmalarını” anlatması, Sovyet şeflerini kızdıran ilk adım oldu.

Gogol’ün Ölü Canlar’ına gönderme yaparak kaleme aldığı Can romanında ise “açlıktan kırılan yoksul köy halkının hayatta kalma savaşıyla, Sovyet ekonomi politikalarının ne kadar çelişkili olduğunu” anlattı ve bu Platonov’un ipinin çekilmesi için son işaret oldu.

Yasaklandı. Hiç doğmamış ve yaşamamış gibi davranıldı. Hesaptan silindi. Adı unutturuldu. Platonov’un sadece kendisinin ve yakın çevresinin bildiği acılı yaşamı 5 Ocak 1951’de sona erdi. Gönderildiği toplama kampından verem hastalığına tutulmuş olarak dönen oğlundan aynı hastalığı kaptı. Baba ile hasta oğlunun birlikte barındıkları tek odalı bir dairede Platonov’un verem hastalığı hızla ilerledi. Gıdasızlık ve ilaçsızlık da bu hızı artırdı.

Platonov’un eserleri ancak Sovyet sisteminin tasfiye edildiği 1987 yılından sonra gün ışığına çıkabildi. KGB’nin el koyup gizlediği binlerce ‘sakıncalı’ kitabın yer aldığı ünlü “KGB Edebiyat Arşivi’nde bulunan kitapları, onun ne kadar büyük bir edebiyatçı olduğunu ortaya koydu.

Hayattayken dünyası bir karabasana döndürülen Platonov’un, “Rus edebiyatına yaptığı katkının, Kafka’nın batı edebiyatına yaptığı katkıdan daha fazla olduğu” söylendi. Adı bir gök cismine verildi. Birçok edebiyat ödülü ve mezarına konulan devlet madalyaları ile ‘onurlandırıldı’.

Platonov’un ölümünden çok sonra ortaya çıkan eserleri, batıda da büyük yankı uyandırdı. Romanları çok sayıda dile çevrildi. Bu arada Emir Kusturica'nın 1993 yılında çektiği ünlü Arizona Rüyası adlı filmde, Platonov’un Çevengur romanından etkilendiği anlaşıldı. Platonov’un bu romanda kullandığı “balık yaşam ile ölüm arasında durur, onun için yüzü ifadesizdir, düşünmez çünkü her şeyi bilir” şeklindeki konuşma, Kusturica’nın filminde “balık düşünmez çünkü o her şeyi bilir’ diye verildi.

Platonov da hep yaşam ile ölüm arasında durmuştu ve yüzü genellikle ifadesizdi. Belki de her şeyi biliyordu.

Kim bilir?

Devamını görmek için bkz.

Bedriye Korkankorkmaz, “Dağınık satırlar”, Cumhuriyet Kitap Eki, 17 Kasım 2011

Yitik hayatlarımızın mezarlığında ölülerimizle birlikte yaşadığımızı şimdi daha iyi anlıyorum. Soluduğum nemli havaya sinen hayal kırgınlıklarını ciğerime çekiyorum. Söyleyeceği çok olan bu insanları düşüncelerini ifade etmesi için uyandırmak istiyorum. Kabirlerinde uyuyanların üstünlüğünden ürperiyorum, yüzleşmekten korktuğum gerçekleri bana anımsattığı için. Öbür dünyaya dair bilmek istediklerim haddinden fazla. Bu konuda bilgilenmek de istemiyorum. Ansızın düşmek istiyorum bu karalık kuyuya onlar gibi. Beni kimin attığını anlamak için dönüp arkama bakacak zamanım olsun istemiyorum.

Ben bu düşüncelerle cebelleşirken Rus yazar Platonov yanıma yaklaşıyor. Bana yaklaşımından olacak üstünlüğünden korkmuyorum onun. Kendisini öldüren değil, onu benim için yaşatan soylu ruhundan sesleniyor bana. Yaşayan ölülerle gerçek ölüler arasındaki farkı algılamamı sağlıyor. Yüreğinin derinliklerine yolculuk ediyorum. Yüreğinde gördüklerim eserleriyle örtüşmüyor. Yaşıyor olmaktan acı çekiyor. İnsanın yirmi birinci yüzyılda bile değişmeyen makûs yazgısına kahroluyor. Onu anlıyorum galiba. Yaşarken ölümsüzlük ruhuna erenlerden biri olduğu için benim içinde yaşadığım çağla kavgamı algılıyor ve ıstırap içinde kıvranan ruhuma şefkatle dokunuyor. Fark yok aramızda. Yaşadıklarının büyüttüğü insanların arasında ne bilgeliğin ne yaşın ne de üstünlük taşıyan yaklaşımların önemi yok. Bu ne cennet saltanatının ne de cehennem azabının olmadığı gerçek bir eşitlik. İdeolojilerin ulaşamadığı eşitlik mertebesi de bu.

Yasaklı yazar

Biz liderlerin savunduğunu iktidara gelince uygulayacağına inanıyoruz. Bu konuda yanılmaya, kandırılmaya muhtacız çünkü. Yüreğimize dokunan bir sözcük onların arkasından gitmemize yetiyor. Onun gibi yaşam serüvenlerini tamamlamış ruhu ölümsüzlük mertebesine ermiş yaşam bilgelerini anımsayınca yalnız olmadığımı anlıyorum. Onun yazma amacı da unuttuklarımızı bize yeniden anımsatması değil mi? Biz birey olarak kendimizi tanımıyoruz. Kendimizle kişiliğimiz arasındaki mesafe giderek büyüyor ve zamanla aşılması zor bir uçuruma dönüşüyor içimizde. İçimizdeki uçurumdan sesleniyoruz kendimize ve sevdiklerimize.

O da içindeki uçurumdan insanlara seslenen Stalin tarafından İkinci Dünya Savaşı’nda yazdığı eserleri eleştirildiği için 1980’lerin sonuna kadar yasaklılar listesinde kalıyor ülkesinde. Eserleri de bu yüzden ülkesinin edebiyat arşivinden değil de KGB’nin “edebiyat arşivi”nden ortaya çıkıyor. 1951’de çalışma kampından dönen oğlundan kaptığı tüberkülozdan ölen yazarın trajedisi, insan yanının gayri resmi açık belgesi gibi duruyor ortada. Ansızın hayatıma giren ve düşün dünyamı alt üst eden bu insanın sadece yazın dehası üzerinde değil, zorluklar karşısındaki dirim gücü üzerinde de düşünüyorum. İnandıkları adına verdiği mücadeleyle ödediği bedellerin alnına vurduğu damgayı okuyorum: “Adı insan olan bu üstün insan, 'insanı' insan karşısında küçülten ya da yok sayan ideolojilere yabancıdır. Gerçekleri tüm çıplaklığıyla görür. Bu yüzden bakışlarının keskinliği ile giyotinin keskinliği arasında hiçbir fark yoktur.”

Platonov bir büyücü mü? Onun eserlerinde görünür kıldığı acıların, yalnızlıkların, ihanete uğramışlıkların ve tek yönlü baskıcı ideolojilerin değişmeyişidir yitişinin akabinde yirmi birinci yüzyıl Rus edebiyatının en önemli yazarlarından biri yapan güç. Geç de olsa fark edilmiş olmak ve kendi okuruna ulaşmak onu gökyüzündeki cennetinde mutlu ediyor mu? Bilmek isterdim, insanlığın halen baskın güçlerin güdümünden kurtulamayışından dolayı üzüntüsünden benim gibi kahrolup olmadığını. Bu duygularla onun gerçek kişiliğini Dönüş öykü kitabında algılamaya başlıyorum ilkin. Bir anda derinliği kelimelerle ifade edilmeyen ruh ve düşünce zenginliğinin içinde buluyorum kendimi.

Yaşanmışlığın zenginliği karşısında yoksul ve yoksun birer zavallıya dönüştüğünü kavrıyorum ideolojik güçlerin. İnsanın kapitalizmin acımasızlığı karşısındaki en güçlü silahı yaşamı tüm nesnelliğiyle kavramak ve yaşanılanlar karşısındaki duruşu. En büyük zaferi de her koşulda insan kalmasını başarması. Bu değerler dizgesi içerisinde her türlü kavramı ters yüz eden yazar, gücü elinde bulunduranların insanları türlü türlü umarsızlıkla sınamasını ironik bir dille sorguluyor. Yaşama hakkı eşittir bir dilim ekmek. Dün de bugün de en acımasız gerçeği bu hayatın. İnsan bedeni, ruhu düşünceleri dün de bugün de bir meta gibi alınıyor, satılıyor. Bu gerçek ne sosyalist ne kapitalist sistemde değişmiyor. Her türlü sistemin ulaşmak istediği hedef, başta inancı olmak üzere köklerine yabancılaşmış, ne yöne gideceği belli olmayan ve esen rüzgârdan medet uman bir yığın haline getirdikleri insanları kuşatma altına almak.

Ne Platonov’un komünist rejimi masum ne de günümüzün kapitalizmi. İdeolojiler özleri itibarıyla vahşi. İdeolojisine sadık bu adam ideolojilerin iktidarda savundukları değerlere yabancılaşmasına karşı. Dönüş, dokuz öyküden oluşuyor. Öykülerin teması, her koşulda insanın acımasızca sömürdüğü insanlar ve insan tarafından anlaşılmaya, sevilmeye, sığınmaya, sevişmeye ihtiyacı olduğu. Platonov da tıpkı Dostoyevski gibi insan üzerine düşündüklerini yazarken kelimelerden sahici insanlar yaratıyor ve kahramanlarını dostunuz ya da düşmanınız yapıyor. Onda da Dostoyevski’nin dehasıyla yarışan ve yakışan bir derinlik var.

Yalnız onun kahramanları Dostoyevski’nin kahramanları kadar dürüst, içten, hatalarını itiraf ederken karşısındakinin önünde diz çöküp af dileyecek kadar merhametli değil. Bu iki dev yazarın kahramanları arasında da bu türden farklılıklar fazla. O da, hayatın kendisiyle güreşecek denli güçlü bulduğu yiğit savaşçılardan. İnsan gerçeğine ermenin bedeli kendini gözden çıkarmak. Platonov da bu yüzden erdemlerin büyüttüğü gerçek insanların tıpkı kendisi gibi dünya var oldukça onurlarıyla yaşayacağının canlı kanıtı gibi duruyor karşımızda. Bana kalırsa en büyük başarısı kendisini büyük bir yazar yapmak için değil, üstün insan yapmak adına tercih ettiği yaşam biçimi ve ideolojisinden ödün vermemesi. Bu yüzden soylu değerlerle insan ruhuna seslenebiliyor ve soylu ruhları insana dair anımsattıklarıyla alt üst edebiliyor kendisi gibi.

Onun üstünlüğü fani dünyanın taltiflerine sırtını dönmüş olması. Onun kahramanları güçlünün insan olarak algılamadığı, yetimler, dullar, körler, açlar, yoksunlar, sevgisizler, tutsaklar, hastalar, yaşlılar. Kahramanları gibi gerçek o da. Günümüz insanı çocuklar da dâhil olmak üzere almaya sınırsız almaya şartlanmış. Platonov gerçeği ise insana dair duygu ve düşüncelerinizi içinizde yerle bir eden türden. Onun sayesinde insana dair bilmediklerimin sayısının azaldığını bilmenin içime işleyen sızısıyla tanışıyorum. Bu iç sızısı sayesinde insana dair bildiğimi sandığım önemli gerçeklerin aslında hayatın acımasız gerçekleri karşısında önemsiz olduğunu kavrıyorum. “İnsanın kalbinde aceleyle çırpınan ve hür kalmasına yardımcı olunmazsa orada ebediyen boğulup gidecek ruhun dünyaya gelmesine yardımcı oluyordu. (s. 111, Can) demesi boşuna değil onun.

Acının mizahı

Platonov eserlerinin ana teması “katıksız insan gerçeğini kavrayarak insanı parçalanmışlıklarıyla sevebilme yürekliliği.” Bunu biraz daha derinleştirmek istiyorum. Tokların açları anlaması tıpkı açlıktan ölenlerin mezarına altın külçeleri serpmek kadar anlamsız ve riyakâr Can eserinde olduğu gibi. Arkalarında gözyaşı dökenleri olmadan ölenlerin gömüldüğü mezarıdır vatanı. Toklar tabii ki gücün efendileri, açlar ise o efendilerin hırslarına köle yaptığı insanlar. Üç eserinde de ısrarla vurguladığı gerçekleri ise şöyle özetleyebilirim: Bir ideolojinin ya da bir toplumun önderliğini yapmakla insanın çıplak gerçeğine erişilmiyor. Her koşulda inançlarını ve ideolojilerini satan insanlar olduğunu, savaşta ve barışta değişmeyen tek gerçeğin ölmek üzere olan bir erkeğin son nefesinde bile “erkek” olduğunu hissetmek için bir kadınla birlikte olmaktan kaçınmayacağını, her koşulda gücün söylem ve eylemlerin hayata geçerken mutasyona uğrayacağını, gücü elinde barındıranların güçsüzü ezeceğini, iyiliğin kötülüğü beraberinde getireceğini, aşkın her ortamda bağımsızlığını sürdüreceğini, her ideolojinin özünde tek tip insan modelleri yaratmayı başarmak istediğini, her düzende doğruyu söyleyenlerin aforoz edildiği, ne savaşta ne de barışta insan gerçeğinin değişmeyeceğini ve savaşların da çıkarların barışı uğruna çıktığını anlatıyor.

Gorki’ye hayranlık duyan ama eserlerinde kendi özgün çizgisini yaratan yazar sade ve duru bir duyarlılığa sahip. İnsan ruhunu harflere indirgeyen Platonov, İnsan kişiliğinde dönüşümü olmayan değişimin sözcüklerle haritasını çiziyor. Bu yüzden insanın bilmezlerini bilinir yapmada bu denli mahir. Bu yüzden insanın kişiliğiyle arasındaki mesafeyi bu kadar net ortaya koyuyor: “Her küçük varlık, nesne yahut bitki, insana kıyasla daha bir gururlu ve geçmiş bağlılıklardan azadeydi demek” (s. 31, Can).

Onun yakındığı ideolojiler değil; ideolojileri savunanların samimiyetsizliğiyle yeteneksizliği Çevengur’da olduğu gibi. “Çevengur Devrim Komitesi'nde sözler insanlara hitaben söylenmezdi, konuşmacının şahsi doğal gereksinimiydi sanki ve konuşmalar sıkça ne bir soru ne de cümle içerir, sadece şaşkın bir kuşku barındırırdı, o da kararlara değil, Devrim Komitesi katılımcılarının heyecanına malzeme olurdu” (Çevengur, s. 296).

Lenin dönemiyle Sovyetler Birliği Pioner Derneği’nin kitlesel komünist çocuk örgütünün çocuklara ideolojik bilinç aşılamak için izledikleri yolu da öğreniyoruz böylelikle. Kendisi gibi idealist komünistlerin Stalin döneminde sürgüne gönderilmesinin olağan karşılanması gerçeğini hayranlık uyandıracak bir yalınlıkla gözler önüne seriyor. Bu bağlamda üç eseri de Platonov’un hayatı ve hayatta kalma mücadelesinin özetidir. Onun eserlerinde sıra dışı bir bakış acısı olduğu kadar sıra dışı bir acının mizahı da hâkim.

Dönüş’ün kahramanları, yaşadığının dayattığı değişime boyun eğiyor. Hayatı ve kişiliği değişen insanların sahip olamayacağı tek şey kendilerine ait bir hayat. Adı “Dönüş” olan kahramanları yaşadıklarından sonra asla kendini bir bütün olarak hissedemiyor. Parçalanmışlıkların bir bütüne dönüştürdüğü bir “dönüş” kahramanlarının hayatı. Gidenin bıraktığı boşluğu dolduracak bir başka canlı her koşulda yaşar yeryüzünde.

Yüzbaşı Aleksey, savaş sonrası evine döndüğünde bu acımasız gerçekle yüzleşiyor. Savaşarak erkekliğini kanıtlamış bu adam çocuklarının babalık, bir başka erkeğin de kocalık tahtında oturduğunu anlamakta zorlanmıyor. Bir kahraman olarak karşılanacaklarını uman erkeklerin hem evlerindeki hem de ülkelerindeki hezimetin görkeminden ürküyor insan. Diğer yandan hayatta sahip olduklarını kaybetmek için savaşa gitmeye gerek olmadığını “İnek”te algılıyoruz. Sahipleri tarafından yavrusu satılan İnek yavrusu olmadan bir bütün olması mümkün olmadığı için kendi yok oluşunu trenin altına atılarak hazırlıyor. İnsanlar, yavruları dâhil kaybettiği sevdiklerinin acısıyla intihar etmiyor. İnsanda “Ölenle ölünmez” yaklaşımı hâkim. İnek ise hayvan aklıyla yavrusuyla aynı sonla kendisini cezalandırıyor. Dolayısıyla insanlarla hayvanların sevdiklerini sevme biçimleri arasındaki çarpıcı gerçeği de böyle bir yalınlıkla ortaya koyuyor.

Dönüş’te, beni etkileyen çarpıcı bir başka gerçek de muhteşem on dokuzuncu yüzyılda Stalin'in Nasyonal Sosyalistlerinin “Heil Hitler Heykeli”ni davranış biçimleriyle dikmesi ve Heil Hitler ideolojisinden farkları olmadıklarını Çöp Rüzgârı’nda Albert Lichtenbeurg karakterinde kanıtlaması. Albert Lichtenberg düşüncenin silâhaltına alındığı bir yaşam biçimi üzerine düşünce üreten gerçek bir insan olduğu için delirmiştir. Albert Lichtenberg’i insanlık dışı baskı ve işkencelerle delirten Stalin’in akıllı nasyonal sosyalistleri onu insan yerine koyup delirdiğini anlamaktan uzak olmaları ve bir yaratığa benzetemedikleri insanı yargılamaları ironinin kutup çizgisi bu dedirten cinsten insana. Ayrıca “İnsan insan için bu kadar mı tehlikeli de aralarında iktidarın durması gerektir?”(s. 52) haklı saptaması yazarın adını hiçbir eser yazmamış olsaydı da onu ölümsüzleştirmeye yeterdi diye düşünüyorum. “Hayır, arkadaş, her iktidar bir çarlıktır, aynı synkletos ve monarşi, çok şeyler düşündüm ben”, “Mülkiyeti aşağılamak” (Çevengur, s.62). Alıntıdan da anlaşıldığı üzre Platonov ideolojilere değil, ideolojilerin iktidarlaşmasına karşı. Yazın gerçeğini de bu gerçek üzerine inşa ediyor.

İnsanlığın evrensel kurtuluşu için ideolojilerin iktidarlaşmaması gerekiyor. Ezen ve ezilenin olmadığı “insan onuruna” yakışır gerçek bir hayat ancak böyle mümkün olabilir. Bu türden gerçekleri Platonov farkıyla bilmek öğrenmek ve sorgulamak isteyen seçici okuyucuların mutlaka okuması gereken birer başyapıt Dönüş, Can, Çevengur eserleri.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.