Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-965-8
13x19.5 cm, 176 s.
Yazarın Metis Yayınları'ndaki
diğer kitapları
Dönüş, 2009
Çevengur, 2010
Can, 2010
Mutlu Moskova, 2012
Çukur, 2017
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
 

Esra Yalazan, "Platonov'un muhteşem dünyası", Radikal Artı, 7 Eylül 2014

Evet biliyorum, insanın kendinden alıntı yapması epey tuhaf ama daha evvel Andrey Platonov için yazdığım bir yazının sonuyla başlamanın anlamlı gelen sebepleri var. Bugün tekrar okuduğumda beni şaşırtan yazıyı, ciddi bir kaza geçirdiğim sırada zor koşullarda yazmıştım. Platanov'un umut ışıltılarıyla beslenen 'umutsuzluğu', yumuşak ironisi, kendi kendisiyle sohbet eder gibi hayatın inceliklerini resmetmesi, hakikatin ancak kısa ve sonda olduğunu hatırlatan dürüst sesi ruhumu, zihnimi aydınlatmıştı. Yazmanın beni iyileştireceğine inandığım için o günlerde okuduğum, ilk kitabı 'Dönüş'ü ve onu anlatmak istemiştim. O yazı böyle bitiyordu: "Şöyle uzun tüylü mavi bir hırkam, gıcırdayan ahşabın üzerinde sürüklediğim ayaklarıma bol gelen kalın, kırçıllı çoraplarım olsa...Üzerinde bakır çaydanlığın tıngırdadığı çini sobanın yanındaki pencereden donmuş nehrin üzerinde havalanan boz renkli kuzey kuşlarına baksak birlikte. O bana savaş sonrasında evine dönerken genç bir kıza âşık olan kahramanı İvan’ın terk ettiği sevgilisinin kokusunu fısıldasın. Maşa’nın saçlarının ormanda dökülen güz yaprağı gibi koktuğunu anlatırken, “İnsan hiçbir şeyin yokluğunu çekmese ve kederlenmese başka bir insanı sevemez ki, sevgiyi oluşturan belki de o yokluktur” desin. Avutulamayan bazı acıların ancak uzun bir unutkanlıkta ya da gündelik kaygıların dalgınlığında tükenebileceğinden bahsetsin sakince. Öyle susup kaygısız ormanın yalnızlığında dalgınlaşalım. Sonra yeniden kırılan zamanın toz gibi incecik akan aydınlık saatlerine döneriz belki yine".

Döndüm. Döndük. Hayat bütün iyi-kötü sürprizleriyle devam etti. Sevdiklerimi kaybettim, yeni insanlar sevdim. Ve saçları ormanda dökülen güz yaprağı gibi kokan Maşa'yı, yazarın benzersiz sesini hiç unutmadım. Bazı yazarlar öyledir. İncecik bir sızı gibi kırılgan anlarda kendilerini hatırlatırlar. Başka bir sonbahara hazırlanırken yine kucağımda Platonov'un hikayeleriyle tabiatın döngüsüne uyum sağlamaya çalışıyorum. Eylül'le birlikte değişen ışığa, ağaçları sarartan toz zerrelerine, tatlı esintilerle oynaşan gölgelere, iç çeker gibi usulca mırıldanan dalgalara baka kaldığımda onu düşünüyorum. Son yıllarında müstahdem olarak çalıştığı edebiyat enstitüsünde, avludaki yaprakları süpürürken zihninden neler geçtiğini merak ediyorum yine. Çalışma kamplarından dönen oğlundan kaptığı tüberküloz nedeniyle boğulur gibi sürekli öksürdüğünü duyuyorum sanki. Stalin yüzünden elli yıl sonra keşfedilmesi yine canımı acıtıyor. Ama sonra lokomotifleri, trenleri, tiz sesli düdükleri, makineleri çocukları gibi seven meraklı yüzünü görüyorum. Gülümsüyorum ona.Yabani otlarla dilenciler, tarlalarda şarkı söyleyenlerle depremler arasında bir ilişki olduğuna inanan bir yazarla tanıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Onu keşfederek dünyaya hediye eden Maksim Gorki'ye şükrediyorum. KGB'nin edebiyat arşivinde tozlu raflarda kalma ihtimalini düşünmek bile istemiyorum.

İnsanın Sıkışıklığı

Daha ilk hikayede (Hayvanlar Ve Bitkiler Arasında) yarım kalmış bir aşk macerasına kaldığı yerden devam ediyormuşum gibi heyecanlanıyorum. Ormanda yaşarken şehir özlemi çeken insanın çaresizliğini, çelişkilerini hayatı iyice esneterek anlatıyor. Üstelik zekasıyla parlattığı ironisini de göstererek. Hikayenin kahramanı tren makasçısı İvan Alekseyeviç Fyodorov, kitapları ortasından ve sonundan okuyor mesela ve yazar bu durumu şöyle yorumluyor: "Gerçi tüm kitaplar ilginçti ama bu şekilde okumak daha iyi ve ilginçti çünkü insan kaçırdığı her şeyi tamamlamak ve anlaşılmaz ya da kötü bir yere varınca baştan yazmak zorunda kalırdı, o da bir yazar, SSCB yazarlar birliğinin bir üyesiymiş gibi".

Eğitimle, kültürle şekillenmiş bir hayatla, doğal bir yaşantı arasında sarkaç gibi salınan insanın 'sıkışıklığını' böyle anlatabilen birine hayran olmamak mümkün değil. Ancak onu bir yazar olarak çekici kılan sadece bu değil. Zekasını tabiat ve insan sevgisiyle bilediği, varlığın kıymetini çok içeriye incecik jilet kesikleri atarak hatırlattığı için de benzersiz: "Nadiren Fyodorov, tren geçip gittikten sonra raylara düşmüş bir eşyayı alıp uzun uzun seyreder, anlamını çözmeye çabalardı. Sonra bu eşyanın sahibini tahayyül etmeye çalışır ve ancak süratle akıp gitmiş bilinmez yolcuyu açık seçik gözünün önüne getirebildiğinde rahatlardı. Boş bir sigara paketi, bir konserve açacağı ya da pamuk yumağı İvan Alekseyeviç'e, önünden az önce geçen insanın karakterini, yüzünü ve hatta yaşama amacını düşündürürdü".

Yaşama amacı; ne anlatırsa anlatsın Platonov'un etrafında döndüğü temel mesele bu sanırım. Kötülük, vahşet, şiddet kadar içimizde gizlenen 'saf iyilik'le de bir derdi var çünkü. Onu okurken insanın kendi karanlık kuyusuna bakmaktan koruyan içgüdünün, başkalarını anlamaya çalışmak olduğunu seziyorum. Evet, bu sadece bir sezgi, Andrey Platanov'un yaptığı tam da bu. Belirsizlikler, sorular ve kaos karşısında solucan misali kıpırdayan ama ne yöne gideceğini bilemeyen sezgileri edebi bilinçle yönlendirmek. Ve yaşatmakla öldürmek dürtüleri arasındaki o korkunç medcezirde hayatın ilahi amacını ebedi kılmak. "Bir zamanlar iki Kırıntı yaşardı" diye başlayan bir hikaye var bu kitabın sonunda. Farklı babadan dünyaya gelmişler. Biri ekmekten diğeri baruttan. bir avcının sakalında yaşıyorlar. O iki kırıntının güç savaşını anlatan kısacık öykü 'varoluşun' çıplak resmi aslında.

Müphem İşaretler

Platonov'un melankolik kahramanları serin güz rüzgarları gibi ürpertse de her defasında derin izler bırakıyor. Yaşayan her varlığın bu alemde bir biçimde iz bırakmadan yok olduğuna inanmıyor çünkü yazar. "İnsan yaşadığı sürece kahır çeker", derken, çarsezligi umuda, ümidi başarıya ve zafere dönüştürerek mesut olan insanın önünde hürmetle eğilmeyi de biliyor. Ruhun çelişkilerini şehvetle anlatmayı seven sağlam Rus çatısının altında bütün dünyaya yetecek bir sevme ve anlama yeteneği var sanki.

Kör olduğu için dünyayı hayal gücüyle görmeyi sürdüren bir makinisti, karısını savaşta kaybetmiş ama ulvi bir hayata olan inancını hiç yitirmemiş bir adamın burukluğunu, yeteneğinden yalnızlığından sıkılır gibi sıkılanı anlatırken, okuyanı her daim hayatın ılık, merhametli koynuna çağırıyor. Her şeyin her şeyle olan bağlantısı etrafında savrulmadan dolaşabilmek o kadar kolay olmasa gerek bir yazar için. Afrodit ismini verdiği karısını arayan Nazar Fomin'in onun hala nefes aldığını ya da göğsünün çoktan soğuduğunu kendisine gösterecek bir alamet görebilmek için lacivert saf bir çiçekle konuşması, kadına hiç okuyamayacağı mektuplar yazması, evet çok hazin. Ama gerisinde yazının gücü ve şefkatiyle insanlığı ayakta tutabileceğine inanan geniş bir maneviyata sahip.

Aynı hikayede, aşık olduğu kadını kaybettikten sonra dünyayı daha anlamlı kılacak olan 'devrime' dair düşünceleriyle, duygularıyla yüzleştiği anı tarif ettiği satırlar kahramanı Nazar'la beraber beni de sağalttı: "Önceden nasıl saf olduğunu kavradı; mizacı felaketlerde olgunlaşarak sertleşmeye, yaşam yolunu kesen taştan acıyı yenmeyi ve işlemeyi öğrenmeye başladı; o zaman, evvelce önünde sahih ve erişilir uzandığını zanettiği dünya gizemli uzak bir alacakaranlığa doğru yayıldı- gerçekten karanlık, kederli yahut korkunç olduğundan değil, her yönüyle daha yüce olduğundan ve bir bakışta her köşesini ne insan ruhunda ne de alalade vüsatta görmenin imkansızlığından".

Tabiatın, mucizevi bir döngüsü var ve insan yaşadığı müddetçe o çemberi tamamlamak, onu kendisiyle birlikte yeniden canlandırmak için dönüşüyor. Okuyor, yazıyor, acı çekiyor, düşünüyor. Zihni acıyor bazen. Varoluşun anlamını kavramaya çalışıyor. Hatıralardan kalan dingin hayaller ruha, bedene siniyor. Sonra bir gün, bir yazar 'muhteşem vahşi dünyamızı' anlatıyor. Keder, mutluluk, iyilik, kötülük, bildiğinizi sandığınız ne varsa sonbaharın yumuşak ışığıyla birlikte usulca değişiyor. O vakit başınızı hafifçe kaldırıp saçlarını artık serin kuzey rüzgarlarıyla savurmaya başlayan okaliptus ağaçlarına bakıyorsunuz. Hayatın devamlılığına dair inancınızı pekiştiren müphem işaretlerle gülümsüyor size. Mahcup tabiat, "benim de insanlık ağacına ihtiyacım var", diyor. Her şey mütemadiyen başlangıç noktasına dönen varoluş kıpırtılarıyla ve taze çekingenliğiyle yeniden başlıyor.

 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.