Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-827-9
13x19.5 cm, 144 s.
Liste fiyatı: 16,00 TL
İndirimli fiyatı: 12,80 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Aslı Biçen diğer kitapları
Elime Tutun, 2005
İnceldiği Yerden, 2008
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tehdit Mektupları
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Ekim 2011
2. Basım: Temmuz 2015

"Bana işkence etseler ne olurdum, neye dönüşürdüm bilmiyorum. En çok da bunları öğrenmemek için uzak durdum her şeyden. Vicdanımla hep bunun için boğuştum. Kendi özgürlüğüm için. Ama herkes özgür olmadan kimse özgür olamıyor. Bir yerde yaşayan bütün herkesin vicdanı rahat değilse, haksızlık ve mağduriyetin sıcak nefesi durmadan burunlara çarpıp mideleri bulandırıyorsa, mutluluk mümkün olmaz kimse için. Muafiyet de."

Askeri darbenin ertesinde bir mahkeme salonunda başlayan Tehdit Mektupları'nda, adli bir dava eşliğinde mahkeme tutanaklarını, tehdit mektuplarını, sanığın günlüğünü, bir sevgiliye yazılmış mektupları ve gönderilmemiş başka bazı mektupları okuyoruz. Solun ideallerine sempati duyduğu halde "harekete" mesafeli duran ama silahlı örgüte yardım iddiasıyla yargılanan bir gencin, davaya bakan ülkücü bir savcının ve oğlunu kurtarmak için ümitsizce çırpındığı sırada bile darbe olduğunda huzur gelecek diye sevinen bir babanın farklı bakış açılarından o yılların Türkiyesi'ne bakıyoruz.

Tehdit Mektupları hem kişinin vicdanını hem de toplumsal hareketlerin ve toplumun vicdanını konu alan bir roman... Yetkin dili ve kurgusuyla mektup-roman türünün başarılı bir örneği.

OKUMA PARÇASI

Açılış Bölümü, s. 7-13.

Yaz kızım

Karar

Başkan: Hasan Balcı

Üye: Sabahattin Gani

Üye: Cavit Güçlü

C. Savcısı: Yaşar İlkgün

Kâtip: Fatma Şen

Davacı: K. H.

Müdahil: İSMET TÜZÜN/ Haydar Tüzün'den olma, Beykoz 23.9.1930 doğumlu. Bahattin Perver'in dayısının oğlu ve ortağı. Beykoz Mezarlık Sokak No.27'de oturur. Nalbur dükkânı işletir.

Vekili: Av. Şevket Çoma

Maktül: BAHATTİN PERVER/ Remzi ve Gülnihal'den olma, Beykoz 1.7.1932 doğumlu, Beykoz-merkez nüfusuna kayıtlı.

Sanık: ÜLKÜ ÖNCÜ/ Şeyda ve Ertuğrul'dan olma, 5.3.1951 Ankara doğumlu. Ankara Bahçelievler nüfusuna kayıtlı. Bekâr, okur-yazar, savcılık yapar.

Vekili: Av. Murat Solmaz

Suç: Taammüden adam öldürmek

Suç Tarihi: 9.5.1981

Nezaret Ta.: 10.5.1981

Tevkif Ta.: 12.5.1981

Karar Ta.: 15.2.1982

Tutuklu sanık Ülkü Öncü ve vekili Murat Solmaz geldi. Açık duruşmaya başlandı. Sanığa CMUK.un 135. maddesindeki yasal hakları hatırlatıldı.

SANIK: Haklarımı biliyorum. Esasen vekilim de vardır dedi.

İddianame ve ekleri okundu. Sanığa müsnet suç anlatıldı.

MÜDAHİL: İSMET TÜZÜN

ŞİKÂYET VE DELİLLERİ SORULDU: 10.5.1981 sabahı saat 9:15'te dükkâna geldim. Dükkân kapalı olduğu için şaşırdım çünkü genellikle Bahattin benden beş-on dakika erken gelip dükkânı açar. Dükkâna girdiğimde masanın üzerinde büyük bir zarf vardı. Zarfı açtığımda Bahattin'in elyazısıyla yazılmış bir mektup ve bir zarf daha buldum.

Bu mektupları okuduktan sonra hemen Bahattin'in evine gittim. Kapı kapalıydı ama bende yedek anahtarı vardır. Açıp içeri girdim. Onu salondaki divanda buldum. İki büklüm olmuştu. Yanına gittim, öldüğünü anladım. Hemen polise haber verdim.

MEKTUP

Sevgili kardeşim İsmet,

Sen bu mektubu okuyorsan başıma bir haller gelmiş olabilir. Sana daha önce hiç bahsetmedim ama bir süredir tehdit mektupları alıyorum. Ayrıca birisi telefonu açıp hiç konuşmadan duruyor, bana arkadan çalan müzikleri dinletiyor. Bu devirde böyle şeyleri çok duyduğumuz için fazla önemsemedim. İlişikteki zarfta tehdit mektuplarını bulacaksın. Bu mektupları Cihan'ın davasına bakan savcı Ülkü Öncü'nün gönderdiğinden şüphe ediyorum. Onun kim olduğunu sen de gayet iyi biliyorsun.

Bir hafta kadar önce telefon edip benimle görüşmek istediğini söyledi. Pazar günü İstanbul'a anneannesini görmeye gelecekmiş. Akşamına da beni görmek istedi. Daha önceki muamelesi yüzünden biraz tuhaf karşılamakla birlikte bu isteği kabul ettim. Yine de içim rahat değil. Bu kadının bana garezi var biliyorsun. Cihan'ın davasında da gidip onunla konuştuğuma ne kadar pişmanım anlatamam. Belki de çocuk bu yüzden hiç suçsuz olduğu halde hüküm giydi. Sırf bu garez yüzünden.

İsmetçiğim, pazartesi sabahı beni dükkânda göremezsen eve gelip bir yoklayıver. Zaten yaramaz bir durum olmazsa ben senden önce gelip bu zarfı ortadan kaldıracağım. İnsan böyle bir mektup yazarken veda etsin mi etmesin mi bilemiyor. Belki de sadece boş bir şüphedir. Yine de en kötü ihtimali düşünmek lazım. Akrabalık bir yana her zaman en iyi dostum oldun, hayatımın en büyük bölümünü karımla, evladımla değil seninle geçirdim, bana çok hakkın geçti, vedalaşan sen olsaydın bana gerçekten fena koyardı.

Gözlerinden öpüyorum

Hakkını helal et

Bahattin

TEHDİT MEKTUPLARI

1

Beykoz, Kuyu Sokak, 15 numara. Eski ahşap ev, babadan kalma. Üst katta iki oda, bir sofa. Alt katta salon, mutfak, tuvalet. Salon caddeye bakar, mutfak arkadaki arsaya.

Tek başına yaşıyorsun. Her sabah saat 8'de uyanıp kahvaltını ediyorsun. 8:30'da evden çıkıyor, 9'a 20 kala dükkânı açıyorsun. Saat gibi hiç şaşmadan. Ortağın sonra geliyor. İsmet. Biriniz yemeğe, kahveye, dolaşmaya gittiğinde öteki kalıp dükkânı bekliyor.

Akşam 7'de dükkânı kapatıyorsunuz. Çarşıya uğrayıp yiyecek bir-iki parça şey alıyorsun, üşeniyorsan esnaf lokantasında yiyorsun. Evine dönüp bir küçük rakının yarısını içiyorsun, leblebiyle, sek, mutfakta. Bazen leblebi boğazına kaçıyor, öksürüyorsun. Çoğunlukla salondaki divanda uyuyorsun.

Salı günü babadan kalma eski saati tamirciye götürdün.

Enseni ürperten benim nefesim. Bazen aniden arkana dönüp bakıyorsun. Her an peşindeyim, bütün yaptıklarını biliyorum.

Siyah kediyi biliyorum. Dün gece pencereyi açıp "Gel, gel, Karakız gel!" diye bağırdığını biliyorum. Ondan önceki gece ve ondan önceki gece de. Ama Karakız yok. Bir daha gelmeyecek. Gelmeyeceğini biliyorum.

Aşağılık herifin tekisin. Aşağılık. Dünya üstünde yürümeyi hak etmiyorsun. Nefes almayı. Yemek yemeyi. Huzuru. Ben varolduğum müddetçe huzur bulamayacaksın.

2

Bahattin Perver. Bahattin Perver. Senin bile bir adın var. Sıfatına tüküreyim. Senin gibi aşağılık mahluklar bile ben insanım diye ortalıkta dolaşıyor. Küçük hayatını sürdürüyorsun lağım fareleri gibi. Değdiğin yer kirlenir.

Dün güldüğünü gördüm. Yandaki manifaturacıyla konuşuyordun dükkânın önünde. Hâlâ gülebiliyorsun demek. O gülüş sana haram. O gülüş senin değil. Mutfak masasına kapanıp ağlamaların kalacak sana.

Oğlunun işi bitti, şimdi sıra sende. Ölmeyi daha da fazla isteyeceksin. Ölmek için yalvaracaksın.

3

Kaçsan da kurtulamazsın. Kardeşinin yanına gittiğini biliyorum. Eninde sonunda evine döneceksin. Döndüğünde de bu mektubu bulacaksın. Kaçmakla kurtulamazsın çünkü senin gözlerinden bakıyorum. Sefil hayatının her saniyesini biliyorum. Örtünemezsin, saklanamazsın, tek bir mahrem ânı kendine ayıramazsın. Her an benim gözlerimin önünde yaşamak zorundasın.

Ben senin günahınım. Kimse günahlarından kaçamaz. Ben senin günahınım ve içini yavaş yavaş çürüteceğim. Köhne evin gibi çürüyeceksin. Çürüyorsun.

Radyon bozuldu. Sesin tesellisi de kalmadı hayatında. Kilidi değiştirdin. Camları sıkı sıkı kapatıyorsun. Pencereden dışarıyı kolaçan ediyorsun sürekli. En küçük bir ses duyduğunda hemen kulak kabartıyorsun. Dün pencereni çocuklar mı kırdı gerçekten? Çöpünü köpekler mi deviriyor? Geceleri duyduğun tıkırtıları fareler mi çıkarıyor? Odanda bir şeylerin mevcudiyetini hissedip korkuyla uyandığında o karanlık köşede gerçekten kimsenin olmadığına emin misin?

Daha beter olacaksın. Çok daha beter olacaksın. Günahlarının vebalini ödeyeceksin.

4

Sevdiğin her şeyi kaybettin. Hayatında sadece sevmediğin şeyler kaldı. Vücudunu gezdiriyorsun. Bu dünyada olmaması gereken vücudunu.

Acın her geçen gün azalmak yerine artıyor. Karanlıkta huzursuz huzursuz evin odalarını dolaşıyorsun. Dükkânda gözlerini tavandan sarkan iplere dikip dalıyorsun.

Ben kimim? Herkes olabilirim. Her gün dükkânın önünden geçen yüzlerce kişiden biri. Yakın ya da uzak geçmişinden sana hesap sormak için gelmiş biri. Belki dün yaktın canımı, belki otuz yıl önce. Belki erkeğim belki kadın. Belki tanıyorsun beni, belki tanımıyorsun.

Sen bana baktığında sadece tuttuğum aynada kendi sefil görüntünü görüyorsun. Ben o aynanın arkasından seni seyrediyorum.

Gittikçe daha fazla acı çekeceksin.

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

İrem Akıncı, “Babaların günahları”, Sabah Kitap Eki, 28 Ekim 2011

Aslı Biçen’i öncelikle nitelikli edebiyat eserlerinden yaptığı ustalıklı çevirileriyle tanıyoruz. Çok sayıda kitabı çeviren Biçen’in daha önce yayınlanmış iki romanı da var. Üçüncü romanı olan Tehdit Mektupları ise her şeyden önce ilginç kurgusuyla dikkat çekiyor.

Kitabı ilk açtığınızda bir mahkeme tutanağıyla karşılaşıyorsunuz. Ardından tanıkların ifadeleri, mektuplar, günlük notları, başka mektuplar ve dava sonucu tutanağı şeklinde ilerliyor. Yani karşımızda alışılmış anlamda bir giriş-gelişme-sonuç, karakterlerin diyaloglarıyla ilerleyen bir öykü yok. Diyaloglar yerine farklı ‘sesler’ var. Bu öyküye konu olan her karakterin farklı ses tonunu yansıtan, farklı metin biçimleri var. Her ses sıra kendine geldiğinde konuşuyor ve bu gizemli hikâyenin sırlarını yavaş yavaş ortaya çıkarıyor. Her adım başında öğrendiğimiz yeni bir sırla da eksikler tamamlanıp, hikâyenin sonunda büyük bulmaca çözülmüş oluyor.

İlk sayfadaki tutanaktan bir cinayet davasıyla karşı karşıya olduğunuzu öğreniyorsunuz. Orta yaşlı bir erkek, iddiaya göre evinde savcı bir genç kadın tarafından fare zehiriyle zehirlenerek öldürülmüştür. Davanın müdahil tarafı olan maktülün akrabası kişi de kadını suçlamakta, delil olarak da maktülün ölmeden önce kendisine bıraktığı mektuptaki tehdit iddialarını göstermektedir. Önce tehdit mektupları, ardından da tanıkların ifadeleri okunur. Ortaya ilk çıkan gerçek, maktülün oğlunun 12 Eylül döneminde tutuklanıp, hayatını kaybeden gençlerden biri olduğu, şüpheli genç kadının ise bu davanın savcısı olduğudur. Davanın daha iyi anlaşılabilmesi için ölen gencin nişanlısı, sevgilisinin geçmişte ona göndermiş olduğu mektupları sunar. Önce bu mektuplar ardından okunan sanığın günlükleri, geçmişte yaşanan trajik olayları ve aileler arasındaki sırları yavaş yavaş ortaya çıkarırken, biz de gerçekliğin adeta her adım başında değişen ışıkla nasıl farklı boyutlar aldığını izleriz. Aynı romanın içinde yer alan bir kısa hikâyede de olduğu gibi, karanlıkta şekli anlaşılmayan nesneler-olaylar, aniden ışığın gelmesiyle asıl biçimini alır.

Tehdit Mektupları, askeri darbenin hemen ertesinde geçen bir hikâyeyi anlatıyor. Öte yandan kökenlerini geçmişten alıyor. Hikâye biçimlendikçe karakterlere dair ilk fikirlerimiz de değişebiliyor. Yüzeyde görünen özellikleri, derinlerini keşfettikçe başkalaşabiliyor. Hayatını yok yere yitirdiği belli olan masum bir delikanlının aşk dolu mektuplarında, romantik yüreğinin yanı sıra sağduyusuna, akılcı yönüne ve vicdanına hayranlık duyuyorsunuz. Onun sesi size iyi geliyor. Öte yandan savcı genç kadının günlükleri önümüze ilk başta katı, duyguları yerine ilkelerini tercih eden, bağnaz ve faşist düşünceli birini sererken, hikayenin devamı, aslında onun da bir tür kurban olduğunu ve farklı renklere sahip olduğunu gösteriyor. Ölümüyle dava nedeni olan baba karakteri ise hikâyenin başında sevgi dolu, ideal bir baba kimliğiyle gözükürken, gönderilmemiş mektuplarının ortaya çıkmasıyla bencil ve bambaşka bir yönünü sunuyor. Aşk kırgınlıkları, yanlış anlaşılmalar, iletişimsizlik, bastırılmış duyguların yanı sıra dönemin politik atmosferi de bütün bu insanların felaketine dönüşüyor.

Bu çok katmanlı romanın sorguladığı durumlardan biri de aynı anda hem bireysel hem de toplumsal vicdanlar oluyor. Vermiş olduğu ağır karar nedeniyle bir yandan kendi vicdanı diğer yandan mesleki sorumlulukları arasında sıkışıp kalan genç kadının bunalımlarıyla, baba karakterinin geçmişten gelen birikmiş vicdan ‘suçları’ iç içe giriyor. Öte yandan oğlunu kurtarmak için ümitsizce çırpınan aynı baba, bir darbe olduğunda huzur gelecek diye sevinebiliyor.

Aslı Biçen, mektuptan dava tutanağına farklı metin türlerini kullanarak ilerlettiği romanında, kökeni geçmişteki bir sırda yatan bir aile trajedisinin gölgesinde, “80 darbesi ertesinde geçen bir vicdan öyküsünü anlatıyor. Babaların günahlarını çocukları, devlet babanın günahlarını ise gençleri çekiyor.

Öte yandan sade ve güzel diliyle de dikkat çeken bir roman Tehdit Mektupları.

Devamını görmek için bkz.

Mine Egbatan, “Tehdit Mektupları”, 30 Kasım 2011, okuryatar.com

Çıt diye bitti roman. Bir roman çıt diye biter mi hiç? Sesi iliklerinde bile hissetmek. Çıt. Basit ama çok şey anlatan bir yansıma. Gerçek yaşamda karşılığı bir kalemin kırılmasına denk geliyor. Çıt. Ve roman bitiyor. Söz bitiyor, nefes kesiliyor.

Benim için roman bundan sonra başladı, başa dönüp tekrar okuma arzusu, arka fonda o çıt sesi, bir baba, bir çocuk, bir sevgili, bir savcı. Sağım solum önüm arkam sobe. Vicdanları sobelemek…

Adalet var mı? Varsa nerede? Ben neden göremiyorum, miyop olduğumdan mı yoksa adalet yalnızca bir yansıma mı? Özgürlük isterken yedi büyük günahtan birini mi işliyoruz? Lanetli özgürlük, sonun ölümle mi bitmeli hep?

Hastaydı çocuk, insanca yaşamaktı isteği, özgürce, mücadeleden kaçıyor olsa bile, bedenini işkenceden korumak için, peki ya aklı, dünyanın derdi, vicdanının işkencesi? Babası yardım edebilirdi, oğulsuz bir yaşam onun çürüyüp yok olması demekti. Savcı, hasta çocuğun ablasıymış. Mektupları sakladı, öfkesinden mi yoksa karşı tarafta kaldığı için mi çocuk? Hak ettiği cezayı almalı baş kaldırıyorsa, öyle değil mi?

Öldü çocuk, hastalıktan, dört duvar arasında, uçurtmaları göremeden, sevgilisini tekrar öpemeden, babasının hikâyesini dinleyemeden, özgür bir nefes alamadan öldü. Bardakta bulunan fare zehiri, babanın ölümü, savcı mı öldürdü çocuğun babasını? Alın işte size kanıt: Mektuplar.

Mahkeme salonu, savcı erimiş bitmiş, haksız yere ölen hasta çocuk yüreğini sıkıştırıyor. Yargılanmak istiyor hiç tanımadığı kardeşinin ölümüne yol açtığı için. Vicdanları sobelemek… Özgürlüğü karanlığa gömen o vicdan nasıl sobelenir? Zor. Çok zor. Savcı idam edilecek, hasta olan çocuğun babasını –kendi babasını– öldürmek suçundan. Çıt sesi. Kalem kırıldı. İliklerimde bile hissettim sesi mahkeme salonundaymışım gibi. Koca bir boşluk.

Mektuplar, böyle olmak zorunda mıydı? Özgür olsak ve ölüm yasak olsaydı. Bir roman hiç çıt sesi ile biter mi? Çıt diye bitti roman.

Devamını görmek için bkz.

Metin Celâl, “Okuduğum Kitaplar”, Cumhuriyet Kitap Eki, 24 Kasım 2011

“12 Eylül’ün romanı yazılmadı” diye yargı var. Bu yargı pek de sorgulanmadan kabul gördü. Sanırım bundan sonra ne yapsanız bunu değiştirmek pek mümkün olmayacak. Oysa son yıllarda ard arda 12 Eylül Darbesi sırasında yaşananların işlendiği romanlar yayımlanıyor. Üstelik bu romanları artık sadece o dönemi yaşamış, 57’liler diye tanımlanan kuşak değil daha genç kuşaklardan yazarlar da kaleme almaya başladı. Yani artık bu dönemin tanıklığı ile yetinilmiyor, bir edebiyat eserinde işlenecek önemde ve tabii trajiklikte kabul ediliyor. Aslı Biçen’in Tehdit Mektupları da son örneklerden.

12 Eylül darbesinin hemen ertesinde, 1981’de işlenen bir cinayetle ilgili bir mahkeme kararı ile başlıyor Tehdit Mektupları. İstanbul’da Beykoz’da nalburluk yapan Bahattin Perver zehirlenerek öldürülmüştür. Sanık, Ankara’da yaşayan bir kadın savcı olan Ülkü Öncü’dür. İlk bakışta Ülkü Öncü’nün bu yaşlı nalburu öldürmesi için bir sebep yoktur. Zaten, Ülkü Öncü de suçsuz olduğunda israrlıdır. Ama celseler ilerledikçe, mahkemeye sunulan tehdit mektupları, gönderilmiş ya da postalanmamış mektuplar, günlükler ve mahkeme tutanakları okundukça maktülle sanık arasındaki ilişki açığa çıkar ve romanın sonunda savcı Ülkü Öncü’nün bu yaşlı nalburu öldürmesi için birçok sebep olduğunu anlarız.

Aslı Biçen, bu cinayeti ve yargılama sürecini eksene alarak 12 Eylül darbesini hazırlayan günlere ve darbe sonrasında yaşananlara bakıyor. Savcı, “Ülkü”, adında da simgeleştiği gibi aşırı milliyetçi bir üvey babanın yetiştirdiği bir genç kadın. Üvey babası ile aralarında güçlü bir sevgi ve saygı bağı var. Hayatını onun istediği biçimde kurmuş. Milliyetçi fikirleri benimsemiş, devleti korumakla görevli olduğuna, komünistlerin en büyük tehlike olduğuna inanmış. Girdiği davalarda da sanık olarak karşısına getirilen üniversite öğrencilerinin hepsini azılı komünistler olarak görüyor, en ağır cezalarla cezalandırılmalarını talep ediyor. Aralarında nalbur Bahattin’in oğlu Cihan’ın yer aldığı gençlere tavrı da aynı biçimde. Cihan, üniversitedeki arkadaş çevresinin etkisiyle devrimci görüşlere sempati duymuş ama herhangi bir eylemin içinde yer almamış bir genç. Eski ev arkadaşları silahlı örgüt kurmak suçlamasıyla yakalanınca o da “yardım ve yataklık etmek” suçlamasıyla tutuklanıyor. Aleyhinde herhangi bir delil ve ifade olmadığı için Ülkü Öncü gibi önyargılı bir savcı bile ya beraatini ister ya da küçük bir ceza ile kurtulur diye düşünülürken ağır ceza talebi ile yargılanıyor. Ülkü Öncü’yü bu talebe yönelten Cihan’ın babası Bahattin’in oğlunun beraatinde faydalı olur umuduyla savcıya verdiği ailevi bir sır. Olumlu sonuçlanması beklenen bu sır paylaşımı Ülkü Öncü’nün ters tepki vermesine neden oluyor. Sonunda olaylar Ülkü Öncü’nün Bahattin’i zehirleyerek öldürdüğü suçlamasıyla yargılanmasına kadar varıyor.

Tehdit Mektupları, mahkeme tutanakları, mektuplar ve günlüklerden oluşuyor. Biçimsel açıdan ilginç ama özellikle düz anlatıma alışmış okuru zorlayacak bir biçim. Aslı Biçen, romanın ana kahramanı savcı Ülkü Öncü’nün cinayete varan ruh halini anlamamız açısından bu handikapı avantaja dönüştürmüş. Ama Ülkü Öncü, adından başlayarak, ruh hali, anlatımı, bakış açısıyla bir karakter değil “tip” olmuş. 12 Eylül öncesinin aşırı milliyetçi, “ülkücü” devlet memurlarını, hukukçularını kendinde simgeleştiren klişe bir “tip”. Soldan bakıldığında dönemin birçok savcısı, hakimi, avukatı bu tipte görülüyordu. Üstelik bu “tip” öğrendiği ailevi sırla tüm kişiliğini, hayatını değiştirecek öyle bir travma yaşıyor ki sanığa tavrını bu travmanın sonucu olarak görebiliyorsunuz. Ülkü Öncü’nün tipikliği ve yaşadığı travma romanın vermek istediği her şeyi aksi yönde etkiliyor. Oysa Tehdit Mektupları, anlatımı ve kurgusu ile iyi bir roman.

Devamını görmek için bkz.

Asuman Kafaoğlu-Büke, “Sır dolu mektuplar”, Radikal Kitap Eki, 25 Kasım 2011

Her şeyde olduğu gibi edebiyatta da moda akımları oluyor. Bazı kurgu türleri daha çok seviliyor, bazıları ise unutuluyor. Örneğin 18. yüzyılın sevilen kurgu türlerinden mektup-roman, günümüzde seyrek karşımıza çıkıyor. Neyse ki klasik türleri gündeme getiren yazarlar da var. Daha çok çevirileriyle tanıdığımız Aslı Biçen yeni romanı Tehdit Mektupları’nı, mektup-roman türünün geleneksel özelliklerini koruyarak yazmış. Mektup-roman, sadece form olarak değil, içerik açısından da ortak özelliklere sahiptir. Klasik mektup-romanlarda yer alan ortak özelliklerden biri, duygu sahtekârlığıdır. Yüz yüze söylenemeyen gerçekler, nesillerdir gizlenmiş aile sırları, büyük yalanlar, aşk ve pişmanlıklar, mektup-romanların ortak konuları olmuştur. Türün en ünlü eserlerinden Tehlikeli İlişkiler ve Clarissa, aşk ihanetleri ve ikiyüzlülüklerle doludur. Aslında bir sürü klasik roman en can alıcı noktasına mektupları yerleştirerek kişisel bir boyut kazandırır kendisine, aklıma ‘Savaş ve Barış’ gibi örnekler geliyor bu konuda. Karakterlerin kendi ağızlarından neler yaşadıklarını ve neler hissettikleri yakınlarına anlatmaları, konuyu adeta kişiselleştirir. Aslı Biçen de romanında mektupların gizemli gücünü kullanıyor ve buna bir de 1980’lerin gerilimli siyasi ortamını katıyor.

Bozuk adalet sistemi

Roman, 1982 yılında yazılmış, bir cinayet soruşturmasının mahkeme kararı belgesiyle başlıyor. Bu belge romanın ilerleyen sayfalarında iyice anlam kazanıyor çünkü beş yıl kadar önce yazılmış mektuplarla geçmişe dönüyor anlatı. Bunlar, 1977 yılında Ankara’da yaşayan Cihan adındaki bir ODTÜ öğrencisinin nişanlısına yazdığı aşk mektupları. Cihan nişanlısına yazdığı mektuplarda sadece aşk ve özlemini değil, ev arkadaşı ve en yakın dostu Ali’nin hayatındaki önemli bazı olayları da aktarıyor. Ali’nin sol bir örgüte üye olmasıyla iki gencin hayatındaki dengeler bozulmaya başlıyor. Cihan, hiçbir şey gizlemeden Paris’te sanat okuyan nişanlısına Ankara’daki hayatını anlatıyor. Yazdıklarından kendisinin örgüt üyesi olmadığını ama ilerici düşünceleri paylaştığını anlıyoruz. Cihan’ın asıl derdi sevgilisi ile birlikte olmak ve gerçek anlamda özgür olmak. Ankara’nın bunaltıcı ortamından sıkıldığını ve uzaktaki sevgilisini hem özleyip hem de kıskandığını görüyoruz.

Mektuplar bir de çok değer verdiği babasını tanımamızı sağlıyor. Cihan’ın, çocukluğundan beri gelen kalp hastalığı yüzünden ona çok düşkün bir babası var. Küçük yaşta annesini kaybetmesi nedeniyle baba oğul ilişkisi iyice güçleniyor. Sol örgütlere katılmamasının bir nedeninin de babasını korumak olduğunu anlıyoruz, bunu sevgilisine mektubunda “sen zarar gördüğünde senden daha çok zarar göreceği için...” diye açıklıyor. Mektuplarda dikkatimizi çeken bir başka nokta, Cihan’ın hiçbir sırrını saklamadan sevgilisine anlatıyor olması. Genelde kız arkadaşlara anlatılmayan çocukluk cinsel deneyimlerine kadar sevgilisinden hiçbir şey saklamıyor. Romanda Cihan’ın nişanlısına yazdığı mektuplarından başka, bir savcının günlükleri, birkaç mahkeme belgesi ve bir de babasının Cihan’a yazdığı mektuplar yer alıyor. Ev arkadaşı Ali ile yakınlığı bahane edilerek, suçsuzluğuna rağmen Cihan’ın gözaltına alınması, işkence görmesi ve hapis yatması sürecinde babasının da nasıl acı çektiğini, o günlerde oğluna yazdığı (ama göndermediği) mektuplardan anlıyoruz. Mektuplar ve günlük toplu halde verilmesine rağmen, roman kronolojik çizgisini bozmuyor. Başka deyişle, Cihan’ın mektuplarının bittiği noktada savcının günlüğü başlıyor, ardından babasının Cihan’a yazdığı mektuplar ve en sonda da mahkeme belgeleri yer alıyor. Böylece bir karakterden diğerine geçildiği halde olaylar aynı çizgide akmaya devam ediyor. Ve her defasında yeni bir sır ortaya çıkıyor.

Kabil ile Habil’in bir çeşitlemesi

Romanın en etkileyici yanlarından biri 70’leri tüm gerçekliği ile anlatmayı başarmış olması. Yazarın 1970 doğumlu olduğunu görünce açıkçası şaşırdım, çünkü anlatıya sinmiş bir yaşanmışlık hissediliyor. Geri planda Ankara’nın hava kirliliği, sık sık kesilen elektrikler, uzun benzin kuyrukları romana gerçekçi bir fon hazırlıyor. O günlerin insanları neler hissederdi, nasıl yaşardı, ikiyüzlülüklerle birlikte veriliyor. “Özgürlükten dem vuranların kimin kiminle sevgili olacağına karar verdiğini görüyorsun, eşitlik diye ortalıkta gezinenlerin kadınları nasıl geri planda tuttuklarını...” Cihan kendini ve yakın çevresini eleştirebilen bir genç, onun gözünden 70’lerin sıcak politik olaylarına, güncel haberlerine bakmak hoş oluyor. Türkiye’nin can acıtan siyasi konularının hâlâ iyileşmediğini de görüyor böylece okur.

Tabii bu roman sadece 80 darbesine nasıl gelindiğini anlatan bir metin değil. Yukarda değindiğim gibi bu sağlam bir geri plan oluşturuyor. Aslında roman Kabil ile Habil’in bir çeşitlemesi; iyi ile kötünün, masum ile suçlunun karşılaşması. Buna ek olarak, ‘kötü’ rahat besleneceği, masum olanı kolayca yok edebileceği bir ortama sahip: kendine uygun ortam bulup çoğalan bir mikrop gibi. Başka deyişle, Türkiye’nin siyasi ortamı.

Romanın gizemini bozmamak için karakterlerden detaylı söz etmiyorum fakat Cihan, nişanlısı ve Ali, kendi ülkelerinde rahat yaşayamayan bir neslin örnekleri. Diğer yanda, onları merak ederek, onlara karşı suçluluk duyarak, bir zamanlar yaptıkları hataların kefaretini ödeyerek yaşayan anne ve babalar var. Roman boyunca gelişen birçok ilişkinin temelinde günahlar ve hatalar yatıyor. Evlilikler ve dostluklar suçluluk duygusuyla harmanlanıyor. Borçlu olan ile talep eden kişinin ilişkisi olarak görülebilir. Neredeyse tüm ilişkiler benzer bir kirden besleniyor.

Tehdit Mektupları hastalıklı toplumsal düzen kadar, hastalıklı kadın-erkek ilişkilerini de anlatıyor. Aslında hikâye 50’li yıllarda başlıyor. Yıllar boyunca gizli kalmış affedilmeyecek hatalar, yanlışlar ve kıskançlıklar sonunda ortaya dökülüyor. Mektup-roman, tür olarak, okura sinsice yazarın kişisel alanını girmiş hissi verir. Bir çeşit ihlal etme durumudur mektup okumak. Başkası için yazılmış bir metindir sonuçta okunan. Aslı Biçen türün bu özelliğini korumuş romanında. Yavaş yavaş açılan, çözülen gizemler yerleştirmiş satır aralarına. Yıllar içinde biriken yanlışlar ve sevgisiz ortamlar, bir sonraki yanlışı tetikliyorlar. Kimse masum değil ama kimse de tek suçlu değil.

Devamını görmek için bkz.

Bülent Usta, “Tehdit dolu tercihler”, Milliyet Kitap Eki, Ekim 2011

İnsanın bulunduğu koşullar içinde yaptığı tercihlerin, sadece kendisini değil, başkalarının yaşamlarını da etkilediğini biliyoruz. Özellikle Sartre, Camus gibi varoluşçu yazarlar bu meseleyi derinlemesine ele almışlardı yapıtlarında. Peki ya bu tercihler, bir komutanın ya da onlara bu emri verenlerin darbe yapıp yapmama kararı şeklinde yaşanırsa? 12 Eylül askeri darbesinin sonuçları malum. Sadece rakamlarla bile korkunç bir manzara karşımıza çıkıyor. Ama bu rakamlar, sadece sonuçlarla ilgili soğuk birer gerçeği gözümüzün önüne serer. O rakamların ardındaki bireysel trajedilere ise sadece edebiyat ve sanat ışık tutabilir ki, bunun örnekleri de gün geçtikçe çoğalıyor. Işte bugünlerde, Dickens, Faulkner, Cortazar, Fuentes, Rushdie, Durrell gibi yazarları dilimize kazandıran Aslı Biçen’nin, üçüncü romanı Tehdit Mektupları yayımlandı. Roman, 12 Eylül darbesini ve o darbeyle birlikte savrulan hayatların trajedisini ve o trajedilere bireysel tercihlerin etkisini, dava tutanakları, mektuplar ve günlükler aracılığıyla çok boyutlu bir biçimde ele alıyor.

Tehdit Mektupları’nı, bir cinayet romanı olarak görmek mümkün. Çünkü roman, Bahattin Perver adlı birisinin gizemli bir biçimde öldürülmesi üzerine kurulu. Ama klasik cinayet romanlarında olduğu gibi, bu romanda cinayeti araştıran bir dediktif ya da benzeri bir anlatıcıyla karşılaşmıyoruz. Roman, mahkemeye intikal etmiş cinayetle ilgili mahkemeye sunulmak için toplanan belge ve bilgilerden oluşuyor ve okur bir dedektif ya da savcı gibi eldeki bilgi ve belgelere bakarak cinayeti kimin işlediğini bulmaya çalışıyor. Bu oldukça zorlu bir süreç. Çünkü cinayeti araştırırken birbirinden kopukmuş gibi gözüken hayatların, o hayatları yaşayan insanların yaptığı tercihler yüzünden birbirine nasıl bağlandığını ve yaşanan darbe sürecinin bir zincirin halkası görünümündeki bu hayatları nasıl dibe doğru çektiğini görmek, cinayeti işleyenden çok cinayetin nedenlerini önplana çıkartıyor ve tüm bu nedenler, darbe sürecinin etkilerinden çok daha öte bir şeyi, insanın varoluşsal çıkmazını araştıran bir kazı çalışmasına dönüşüyor.

Roman, “yaz kızım” diye başlayan bir mahkeme kararıyla başlıyor ve “gereği düşünüldü” ile başlayan davanın sonuç kararıyla bitiyor. Mahkeme dilinin soğukluğunu, mektup ve günlüklerin hayat kokan sıcaklığı arada kesip nefes aldırsa da, insanın tüylerini diken diken yapan tehdit mektuplarının yarattığı gerilim, romanı sürükleyici bir okuma ritmine kavuşturuyor. Aslı Biçen’in mahkeme tutanakları, günlükler ve mektuplar arasında kurduğu denge, romanın sadece diline değil, kurgusuna da ne kadar özen gösterdiğinin bir kanıtı olsa gerek.

Bahattin Perver’in fare zehiriyle öldürülmüş olması, sadece bir cinayet olarak belirmiyor romanda. Cinayete dair ipucu verip okuyacak olanların zevkini kaçırmamak için romanın konusuna değinmek doğru olmasa da, dava konusu olan Bahattin Perver’in ölümüyle, oğlu Cihan’ın işlemediği bir siyasi suç yüzünden cezaevine girip ölmesi arasında bir bağ olduğunu ve bu iki ölüm arasında gelişen olayların bazı sürpriz gelişmelerle cinayetin failini sürekli olarak görünmezleştirdiğini söylemek mümkün. Hatta dava sonuçlanmış bile olsa, okurun bu sonuçla yetinmeyip gerçek katilin kim olduğunu düşünmeye devam edeceği de kesin. Bu açıdan, sıradışı bir cinayet romanıyla karşı karşıya olduğumuzu ve Aslı Biçen’in klasik cinayet romanı kurgusunu tercih etmeyerek, cinayet romanı okumaktan hoşlananlara akıllarından kolay kolay çıkmayacak bir roman armağan ettiğini de söyleyebiliriz.

Romanın bir başka başarısı da, yazarın mektup ve günlükleri yazarken kullandığı dil. Mektuplar ve günlüklerde, 12 Eylül atmosferi içinde yaşanmış bir aşkı ve o yıllara ait toplumsal panoramayı başarılı bir biçimde aktarıyor yazar. Özellikle romanın sahiciliğini arttıran detay zenginliği, yazarın incelikli bir araştırmadan sonra romanı yazdığının bir kanıtı. Sadece aşk ve tehdit mektupları da yok romanda. Özellikle Bahattin Perver’in cezaevindeki oğlu Cihan’a yazdığı ve yollamadığı mektuplar, romanın belki de en derinlikli ve insanın varoluşuna dair sayısız soruyu biriktirdiği yerler olmuş.

Mektupların birisinde oğluna şöyle sesleniyor Bahattin Perver: “Şimdi içinde bulunduğun durum da senin hatan değil, hepimizin hatası, hepimizin.” Tüm yaşananları özetliyor sanki bu sözler…

Devamını görmek için bkz.

Karin Karakaşlı, “Burası hep mi böyle?”, Sabah Kitap Eki, 25 Kasım 2011

1980 darbesinde çocuktum daha. Siyaseti bir çocuğun hayvani iç güdüleriyle yaşadım. Büyük sözler, adlandırmalar, tanımlar yoktu ama korku vardı, onu çok iyi hatırlarım. Kalın perdelerin altından sızan, sokak aralarında bir silah ya da bomba niyetine patlayan, pencere önlerinde beklenen korku.

Hep güzel abi ve ablaların siyah-bez fotoğrafları vardı gazetelerde, onların yüzünü okşardım bir de. Kim olduklarını düşünür, onlara hayalden hayatlar kurardım. Nasıl ve neden öldürüldüklerini öğrenmeme çok vardı daha.

Aslı Biçen’in Tehdit Mektupları romanını okurken içimdeki küçük kız hortladı bir yerlerden. Askeri darbenin ertesinde hayatları ellerinden alınan gencecik insanları gördüm karşımda. Daldım gittim.

Mektup-roman olarak kurguladığı kitabında bizi ODTÜ’li mühendislik öğrencisi Cihan’ın dünyasına buyur ediyor Aslı Biçen. Tek kelimeyle sevilesi bir oğlan; bana işte o kız çocuğu halimi anımsatan masumiyeti ile sıcacık mektuplar yazıyor Paris’te resim eğitimi alan sevgilisi Hale’ye. Kardeşi gibi sevdiği ev arkadaşı Ali, örgüte dahil; Cihansa sol görüşte ama harekete üye olmayan kendi halinde bir genç. Gel gör ki, devir herkesin üzerinden buldozer gibi geçen bir vahşete kurulu. Mahkeme tutanakları, babası Bahattin Perver’in gönderilmemiş mektupları, yine babaya yönelik tehdit mektupları, davaya bakan genç ülkücü savcının günlüğü, Cihan’ın silahlı örgüte yardım iddiasıyla nasıl da haksızca yargılandığının ve hüküm giydiğinin, Mamak Cezaevi’nde neler yaşamış olabileceğinin izleriyle dolu.

“Burası böyle. Balgat, Ankara. Her zamanki nizami binalar, gayrinizami basamaklar, birbirinin tıpkısı kapı pencereler, gri duvarlar, dışı düz içi çarpık kooperatif evleri. Her zamanki bozuk şofben, yıkanmak için kaloriferden su almalar. Paris nasıl? Kaç milyon erkek yaşıyor? Ne kadar benimsin?” diye soran o saf, o âşık Cihan, ensesinde hissettiği ölümü, işkence korkusunu, sevdiklerini kaybını ve bir av hayvanı tedirginliğinde yaşamanın ağırlığını paylaşır oluyor dürüstlükle: “Geçen gün arka sokaktan eve dönerken yerde kan izleri vardı. Karın üzerinde rengi pembeye dönmüş ve sulanmış mürekkep gibi dağılmaya başlamış. İçimizde kapalı devre dolaşan bir şeyi böyle sokaklara saçılmış görmek… ve bir daha görmek, sonra başka bir yerde bir daha… Oyun gibi. İnsanları yok etmek oyun gibi.”

Bireyin bitmez çelişkisi

Kurgunun olanaklarını ustaca kullanan Aslı Biçen bunca toplumsal atmosferi anlatırken küçük insanların bireysel dünyalarından zerre taviz vermemiş. Dolayısıyla bir süre sonra büyük adalet arayışı içinde eski aile sırlarının, geçmiş zaman pişmanlıklarının ve hayatın o girift sarmalının ağırlığı hissedilir oluyor. Bu noktada da herkesi mazlum-zalim, günahkâr-masum, mutlu-kederli, dürüst-yalancı ikiliklerinde sil-baştan değerlendireceğimiz yepyeni tablolar çıkıyor karşımıza. Bu mikro düzlem, genel kargaşayı kavramakta inanılmaz bir zemin sunuyor bize. Hayat da zaten böyle karmakarışık bir şey değil mi? Edebiyatın hayatın sınırsız sınırlarına yaklaştığı bu yerler, karakterlerin o belirleyici ödeşme anları okuru da ister istemez kendi kişisel tarihlerinde bir yolculuğa çıkarıyor. Hangimiz verilecek hesaplardan muafız ki?..

Cihan ise nasıl berrak, nasıl anlaşılır… O yüzden zaten bir tek o “Hayat bir sayıklama gibi akıyor. Her şey tekrar edip dursa da ezberlenemeyen zor bir denklem gibi çok belirsiz ve anlaşılmaz” diyor bize. Ve özü ile sözü bir olan, korkusunu da aşkını da, umutlarını da yılgınlıklarını da aynı şeffaflıkla paylaşan bir insanın genç bilgeliğiyle, riyamızı çarpıveriyor yüzümüze: “Kelimeler onlardan ümit ettiğimiz anlamları taşıyormuş gibi görünüyor bir müddet, zamanla sınanıncaya kadar…”

Bahattin babanın ödeşmeleri gerek roman içinde oynadığı kilit rol, gerek kader kavramını en çok anımsatan kişi olması nedeniyle başka bir çarpıcılıkta. Hiç gönderemediği mektuplarda, yakaladığı hakikati paylaşıyor: “Eskiden çok kavgam vardı hayatla, bütün suçu ona yıkardım, sonra baktım ki suç insanın kendisinde. Bir müddet de kendimle kavga ettim... Kadere hiç inanmadım ama sanki bir ezber vardı, bir insan ezberi. Herkesin kader dediği şey de buydu belki. O ezber bizi zaaflarımızın buyurduğu şekilde davranmaya zorluyor, mutluluğun peşine düşecek şekilde değil… Kader diye bir şey yok oğlum, insanın tek başına ya da başkalarıyla birlikte topluca yaptığı aptallıklar var.”

Önceleri darbeyi kanın durması için çözüm gören ve bu haliyle dönemin vatandaş psikolojisini simgeleştiren Bahattin, giderek daha çok gencin heba olması karşısında, kendini daha önce hiç düşünemeyeceği bir hesaplaşma içinde buluyor ve yaşananın adını, en çok da bu etliye sütlüye karışmamış adam koyuyor: “İlk bakışta bana yazmadığın için kızıyordum, mahkemede yüzüme bile bakmadığın için ama sonra bunu mahremiyet duygusuyla yaptığını düşündüm. Mahremiyetimiz neden bu kadar değerli? Zayıflık çok tehlikeli de ondan. İnsanların birbiri hakkında bildiği şeyleri mutluluğa değil korkuya dönüştüğü bir devirde yaşıyoruz.”

Oğlu Cihan’ın vardığı nokta da aynı korkuya işaret ediyor: “Ülkeyi bir organizma gibi düşündüm. İçinde kendi bekası için tehlikeli gördüğü şeyleri yok etmeye çalışıyor.”

Bu noktada ister istemez hâlâ neden bu kadar tekinsiz, bu kadar güvensiz yaşadığımızı soruyorum kendime. O korku kaldırım taşlarına, geceleri bastıran pusa, sokak aralarında kaçışan kedilere, ölgün gözlere, gazete manşetlerine, kanalların alt yazılarına sızmış sanki. Bir türlü peşimizi bırakmıyor. Birilerine halen keyfice kötülük edilebilir, adalet mahkeme dahil hiçbir yerde tecelli etmezken, yaşanmış hiçbir haksızlığın adı konmaz, yaralar sarılmazken o sızı kalıyor geriye. Ve tek bir soru: ‘Burası hep mi böyle?..’

Devamını görmek için bkz.

Yekta Kopan, ''Korku nasıl bir şey sevgilim?'', filucusu.blogspot.com, 5 Kasım 2011

Aslı Biçen, Tehdit Mektupları’nda heybesi yüklü bir vicdan muhasebesine girişiyor. Askeri darbe sonrasında mahkeme tutanakları, gönderilmiş ve gönderilmemiş mektuplar, tehdit içeren pusulalar, günlük sayfaları üstünden hem dönemin toplumsal bir haritasını çizmeye hem de okuru bu haritanın içinde çarpıyla işaretlenmiş yerlere götürerek gizemi çözdürmeye çalışıyor. Yazarın amacı romanın daha başlarında açığa çıkardığı sırrın ardındaki ruh haline ışık düşürmek. Çünkü bu ışıkla birlikte o çok klişeleşmiş “kardeşi kardeşe kırdıran anarşi dönemi” söyleminin bir otopsisini yapabileceğimiz biliyor.

Romanın bence en maharetli, dünya ve karakter kurmada en “eli rahat” bölümü “Cihan Perver’in Mektupları” bölümü. Cihan’ın sevgilisi Hale’ye yazdığı mektuplarda ‘ait olma-ait olamama’ çizgisinde gidip gelen bir izlek üstünden, güçlü ve akılda kalıcı bir karakterle tanışmış oluyoruz. Bölüm, mektup-roman anlatısı üstünden karakter yaratmanın püf noktalarını da içeriyor. Sadece babası tarafından değil, korunaklı bir dünyanın da dinamikleri tarafından sahiplenen ve bu nedenle de kendisini o dünyaya ait hissedemeyen Cihan, aslında sadece “harekete” değil, varoluşuna da mesafeli. Bu mesafe ruhsal olarak “hareketle” hesaplaşmada kendini gösterirken, fiziksel olarak da uzaklardaki Hale’ye duyulan aşkta karşılığını buluyor. Aslı Biçen, ait olma meselesini mesafe üstünden çözerken, okurun metinle arasındaki mesafeyi giderek kısaltmaya, okurla anlatıyı aynı düzleme çekmeye de özen gösteriyor. “Hayat bir sayıklama gibi akıyor,” diyen Cihan, gerçekten de meraklı, eğlenceli, sorgulayan, anlamayan, kıskanan, hesaplaşan bütün düşüncelerini birer sayıklamaya dönüşmesinden çekinmeden paylaşıyor Hale’yle.

Örneğin korkmakla ilgili düşüncelerinde, öylesine güçlü bir düşünce akışına giriyor ki Cihan, bir roman karakteri olmaktan çıkıp giderek etten-kemikten ve kandan (çok fazla kan) bir insana dönüşüyor: “Korku nasıl bir şey? Küçük bir hayvanın üzerinden bir gölge geçtiğinde hissettiği şey mi? Bir an sonraki ölümü haber veren bir şey. Yüksek bir sur boyunca yürürken, çok yakında ani bir fren duyunca, çakmağı çaktığın anda gaz kokusu alınca hissedilen bir şey. Zamanda ölümün bir an öncesi mi?” Üstelik Aslı Biçen, okuru Cihan’ın düşünce git-gellerine ortak ederken olay örgüsünün heyecanlı temposunu da bir an bile düşürmüyor. Gündelik ayrıntılar, detaylar ve göndermeler de okuma zevkini artırıyor. Cihan’ın bir mektubunda “Sen hiç Ankara’ya gitmemiştin değil mi? Aslında bir sokağının fotoğrafını çekip göndersem her yerini görmüş kadar olursun,” diyerek de, bir Ankaralıyı güldürmeyi başardığını söylemeliyim.

Ülkü Öncü’nün günlüğü, anlatının diğer ucunu oluşturmak, “öteki” karakteri yaratmak kaygısını hissettirdi bana. Anlatının ''ülkücü'' kanalı, daha klişelerle dolu bu nedenle. Bu klişe hissinin iki nedeni var: Bu bölümün ''Cihan Perver'' bölümündeki anlatı gücünün gölgesinde kalması ve Ülkü’nün farklı söyleyiş-düşünüş-kağıda geçiriş özellikleri gösterememiş olması.

''Bahattin’in Gönderilmemiş Mektupları”yla üçgenin köşeleri birleşiyor, anlatının geometrik yapısı okurun zihnine çiziliyor. Bu bölümle birlikte, Aslı Biçen, vicdan meselesini hikayesinin merkezinden alıp, okurun avucuna bırakıyor. Okuyacak olanların heyecanı kaçmasın diye sonunu söylemiyorum ama romanın tamamlanma çevrimi ancak okurun vicdan muhasebesiyle mümkün olacaktır. Aslı Biçen yazar olarak kendisini unutturup, okuru bir vicdan muhasebesinin eşiğinde bırakıyor. Unutmamak gerek “her tarih gibi şahsi tarih de utançla doludur.''

Aslı Biçen, usta işi çevirilerinin ve önceki kitaplarının başarısına bir yenisini ekliyor. Tehdit Mektupları, başarılı bir mektup-roman çalışması.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.