Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-803-3
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Kojin Karatani diğer kitapları
Metafor Olarak Mimari, 2006
Transkritik, 2008
Tarih ve Tekerrür, 2013
Dünya Tarihinin Yapısı, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Derinliğin Keşfi
Modern Japon Edebiyatının Kökenleri
Özgün adı: Nihon kindai bungaku no kigen, zoho kaitei ban
Çeviri: Devrim Çetin Güven, İnan Öner
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan, Hüseyin Can Erkin
Kapak Resmi: Katsushika Hokusai
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2011

Japonya'da 1980'lerin başında yayımlanan ve birçok dile çevrilen Derinliğin Keşfi o tarihten beri çeşitli ülkelerdeki "modernlik ve edebiyat" tartışmalarının eksenine oturmuş durumda. Kitabın bu başarısının sağlam bir temeli var. Karatani, bizlerin pek aşina olmadığımız 19. ve 20. yüzyıl Japon edebiyatını yeniden yorumlamakla sınırlamıyor kendini: Buradan hareketle "modernlik", "edebiyat" , "köken", "devlet" gibi kavramların temelinde yatan önkabullerimizi sorgulamayı, bu önkabullerin "ideolojik" doğasını gözler önüne sermeyi amaçlıyor.

Bunu bildik edebiyat kuramının sınırlarının çok ötesine geçerek başarıyor: Edebiyatı resim sanatıyla, aşk ve cinselliğin, dinin, modern tıbbın ve çocukluğun tarihiyle birlikte okuyor. Sadece edebiyatta değil bütün alanlarda modernlik deneyiminin, "toplumun tamamını, birer eğitim kurumu olarak ordu ve okul sayesinde bir fabrika olarak yeniden örgütleyen modern devlet"in damgasını vurduğu bir dizi keşfe dayandığını gösteriyor: Sırasıyla "manzaranın", "içselliğin", "itiraf sisteminin", "anlam olarak hastalığın", "çocukluğun" ve "derinliğin" keşfedilişini ve bütün bu keşiflerin "modern edebiyat"ı ne ölçüde derinden belirlediğini gözler önüne seriyor.

"Devletin, yani siyasal iktidarın karşısına benlik ve içselliğe sadık kalmayı yerleştiren edebiyatçılar 'içselliğin' ta kendisinin bir tür siyaset olduğunu, mutlak otoritenin bir tezahürü olduğunu göremiyorlar" diyen Karatani son derece özgün ve kışkırtıcı bir modernlik/modernizm eleştirisi geliştiriyor.

İÇİNDEKİLER
Türkçe Baskıya Önsöz
Gözden Geçirilmiş Cepkitabı Baskısına Önsöz
Yazardan Okurlara – Paul de Man'ın Anısına Saygıyla
Gözden Geçirilmiş Baskıya Önsöz

Derinliğin Keşfi
1 Manzaranın Keşfi
2 İçselliğin Keşfi
3 Sistem Olarak İtiraf
4 Anlam Olarak Hastalık
5 Çocuğun Keşfi
6 Kurgulama Gücü Üzerine İki Tartışma
7 Edebi Türlerin Çöküşü

Ekler
İlk Baskıya Sonsöz
İngilizce Baskıya Sonsöz
Almanca Baskıya Önsöz
Korece Baskıya Önsöz
Çince Baskıya Önsöz
OKUMA PARÇASI

Türkçe Baskıya Önsöz, s. 7-9.

Derinliğin Keşfi Türkçeye çevrilen üçüncü kitabım. Daha önce yayımlanan Metafor Olarak Mimari ve Transkritik Japonca asıllarından değil, İngilizce çevirilerinden Türkçeye çevrilmişlerdi. Bu durum beni pek de rahatsız etmedi. Çünkü bunlar Japonya bağlamı bilinmeden de okunabilecek kitaplardı. Üstelik benim, bu kitapların Türkiye bağlamında nasıl bir anlama bürüneceklerini düşünmem de gerekmiyordu. Fakat Derinliğin Keşfi, İngilizce çevirisi yayımlanmış olmasına karşın, doğrudan Japonca aslından çevrildi. Bunun bir nedeni de kitabın gözden geçirilmiş baskısına İngilizce baskıda bulunmayan birçok ekleme yapmış olmam. Bu kitap, yabancı dillere çeviri baskıları için yazdığım önsözlerle birlikte kapsamlı düzeltme ve eklemeleri içeren "gözden geçirilmiş baskı"yı temel alıyor.

Derinliğin Keşfi 1970'li yılların ikinci yarısında edebiyat dergilerinde tamamen Japon okurlara yönelik yazdığım denemelerden oluşuyor. Yayımlandığı dönemde bu kitabın Japonya bağlamında eleştirel bir anlam taşıdığına inanıyordum. Fakat bundan daha fazlasını da beklemiyordum doğrusu. Kitabımın yabancılar tarafından okunacağı aklımın ucundan bile geçmemişti. Yabancı dillere yapılan her çeviri için bir önsöz yazdım ve her önsöz yazışım benim için tuhaf bir deneyim oldu. Yayımlanacağı ülkenin bağlamını göz önünde bulundurarak kitabı her yeniden okuyuşumda, o âna kadar üzerine düşünmediğim birçok yeni şeyi keşfettim. Bu kez, Türkçe çevirisine önsöz yazmak vesilesiyle kitabımı yeniden okuduğumda da aynı tuhaf deneyimi yaşadım.

Sözgelimi, şunları anımsadım. 1975-77 yılları arasında Yale Üniversitesi'nde konuk profesör olarak Modern Japon Edebiyatı dersleri vermiştim. Bu kitapta ele aldığım konuların çoğunu o zamanlar düşünmüştüm. O dönemde Yale'de kimya profesörü olan Oktay Sinanoğlu'yla tanışmıştım. Oktay Sinanoğlu, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşuyla birlikte Latin alfabesine geçilmesinin, gelenekten kültürel bir kopuşa neden olduğundan yakınıyordu. Buna karşılık Japon Meiji Restorasyonu'nun (1868) gelenekten kopuştan ileri gelen bir süreksizliğe neden olmamasının Türkiye'nin durumuyla bir tezat teşkil ettiğini öne sürüyordu. O âna kadar böylesi bir örneği hiç düşünmemiştim. Benim üzerine kafa yorduğum konu daha ziyade, geleneksel sistemin varlığını sürdürdüğü durumda ortaya çıkan zorluklardı. Öyle ya da böyle Japonya'da "imparator sistemi" (tennosey) 1500 yılı aşkın bir süredir devam ediyor. Bu kitabı yazma sürecinde, aslında, Modern Türkiye deneyimini göz önünde bulundurmuş olduğumu sonradan anımsadım. Meiji Japonyası'nda da Çin ideogramlarından oluşan kanji alfabesinin kaldırılması ve Latin harflerinin kabulü konusu tartışılmıştı.

Ayrıca, Türkiye üzerine düşününce anımsadığım bir şey daha var. 1990'lı yıllarda bu kitabın İngilizce çevirisinin yayımlanmasından bu yana, aldığım yorumlardan en ilginç olanları Yunanlı ve Bulgar öğrencilerimden gelenler olmuştur. Benim 1890'ların Japonyası'nda gözlemlediğim "söz-yazı birliği" ya da "manzaranın keşfi" fenomenlerinin, kendi ülkelerinde de hemen hemen aynı dönemde ortaya çıktığını söylemişlerdi bana. (Bu arada, kitabın Bulgarca çevirisinin yayın hazırlıklarının da sürdüğünü belirtmeliyim.) Bu yorumlar beni şaşırtmıştıysa da, bu konu üzerine öyle uzun uzadıya düşünmemiştim. Modern "ulus-devlet"in (nation-state) oluşum sürecinde farklı coğrafyalarda benzer deneyimlerin yaşanmış olduğunu düşündüm sadece. Fakat şimdi bu konu üzerine tekrar düşündüğümde fark ediyorum ki, hem Yunanlıların hem de Bulgarların deneyimleri Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanma sürecinde ortaya çıkmıştı. Modern Türkiye'deki gelenekten kopuş deneyiminin de bu parçalanma sürecinden kaynaklanmış olduğunu eklemeye gerek yok sanırım.

Modern ulus-devletler, boş bir kâğıt olarak oluşmadılar. Bunların her biri, dünya imparatorluğu denen "topraklar" üzerinde şekillenmiş ve bu süreçte edebiyatın rolü de çok büyük olmuştur. "Edebiyat", kanji, Latin ve Arap alfabeleri gibi, dünya imparatorluklarının alfabe dilleri karşısında yeni alfabe dillerini (söz-yazı birliğini) şekillendirmiştir. Fakat ulus-devletler kuruluşlarını tamamlar tamamlamaz "modern edebiyat"ın rolü de sona erer. Biz şimdi buna tanık oluyoruz. Bu sona erme durumu, ulus-devletin ötesine geçilip Avrupa toplumu gibi, "dünya imparatorluğu"nun yeni versiyonlarının şekillendiği bir sürece denk geliyor. Fakat bunun böyle olması edebiyat'ın sona ereceği anlamına gelmez. Ya da, eleştirel düşünce ve yaratıcılığın sona ereceği anlamına gelmez. Bundan sonraki süreçte bunlar daha da gereksinim duyulan şeyler haline gelecektir.

Japonya'ya Uzakdoğu denir. Asya'nın uzak doğusu anlamında... Diğer yandan ben İstanbul'a gittiğimde, Türkiye'nin de Asya'nın "uzak batı"sı olduğunu hissettim. Uzakdoğu ve "Uzakbatı" insanları arasında benzerlikler var. Her ikisi de, bir yandan Asyalı olduklarını diğer yandansa Asyalı olmadıklarını hissediyorlar. Her ikisi de bu bölünmüşlük halinden dolayı acı çekiyorlar. Acı çekmelerinin nedeni, bu bölünmüşlük halini ortadan kaldırmaya çalışmaları. Fakat ben bu bölünmüşlük halinin ortadan kaldırılmasına gerek olmadığını düşünüyorum. Ancak aynı anda iki kimliğe birden sahip olmak yoluyla, evrensel olabiliriz.

Kojin Karatani

Haziran 2010, Tokyo

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, "Modernlik ve edebiyat", Radikal Kitap Eki, 11 Kasım 2011

Öncelikle söylemek gerekir ki, Derinliğin Keşfi, bir ‘edebiyat tarihi’ kitabı değil, her ne kadar alt başlığı ‘Modern Japon Edebiyatının Kökenleri’ olsa da. Japon edebiyatının kökenlerine ilişkin bir tarih veya kuram kitabını, Japon edebiyatı hocası veya öğrencisi değilsek, neden okuyalım öyle değil mi? Karatani de, bu soruna özellikle dikkat çekmektedir. ‘Derinliğin Keşfi’, edebiyat tarihi disiplininin eleştirisidir. Karatani’ye göre, ‘...eleştirinin kendisi kuramdan farklıdır. Eleştiri daha ziyade kuram ile eylem arasındaki mesafeye ve düşünce ile varoluş arasındaki mesafeye yönelik eleştirel bilinçtir.’ Kuram veya kuramsal düzeyde dile getirilen ‘böyle’ derken, eylem veya varoluş, böyle değil de, ‘şöyle’ gerçekleşiyor ise, bu durum, eleştirel bilinç için bir problem nesnesidir. Dolayısıyla Karatani, kitabında, yaygın olarak Batı’yla özdeş görülen ‘modernite’ ile Batılı olmayan ‘modernleşme’ arasındaki mesafeye yönelmektedir. Ona göre, ‘modernite’nin Batı’yla özdeş görülmesi de sorunludur çünkü ‘‘modernite’ Batı’yla özdeş olsaydı, Batılı olmayan milletlere nüfus etmesi mümkün olma[ması]’ gerekirdi. Karatani, ‘‘modernite’nin ‘köken’ini Batı’nın kendisinde aramaktansa, Batı-olmayanın ‘Batılılaşma’sı sürecinde görmeye’ çalışmaktadır. ‘ ‘Modernite’nin vasıfları, batı’da çok uzun bir süreye yayıldığı için gizlenirken, sözgelimi Japonya’da yoğunlaştırılmış ve tüm alanlarla bağlantılandırılmış bir şekilde teşhir edilir.’

Kitabın, daha önce, İngilizce, Almanca, Korece, Çinceye tercüme edildiğini, Yunancaya ile Bulgarcaya da tercüme edilmekte olduğunu da belirtelim. Derinliğin Keşfi, Edward W. Said’in Şarkiyatçılık’ı ile Benedict Anderson’un Hayali Cemaatler’iyle aynı türden. Dolayasıya, Karatani’nin ‘derinliğin keşfi’ dediği şey, sadece Japon edebiyatına ilişkin bir kökenin keşfi değil, bir ulus-devletin edebiyatı olması anlamında, modern edebiyata ilişkin kökenin keşfidir. Modern edebiyat da, temelde bir ulus-devlet edebiyatıdır. O halde modern edebiyatın kökeninin keşfi aynı zamanda ulus-devletin kökeninin keşfidir. Karatani’ye göre, ‘‘modern edebiyat’, devlet kurumunun, ayrıca kan ve yer bağının asla sağlayamayacağı bir ‘hayali cemaati’ mümkün kılar’. Dahası, ulus- devlet, edebiyatta cisimleşir. Karatani’ye göre, Fichte’nin, devletlerarasındaki ilk doğal sınırların, yer ve kan bağı değil, içsel sınırlar olduğuna ilişkin tezi önemlidir. Bu ‘içsel sınır’, konuşulan ‘aynı dil’dir. Ancak Karatani’ye göre, ‘içsel sınır’ olarak ‘aynı dil’, edebiyat yoluyla biçimlendirilir. ‘Modern ulus-devletin çekirdeği, politik kurumların kendisinden çok ‘edebiyat’tadır.’

Kökenlere dönüş

Karatani’nin, ‘köken’ derken kastettiği, soy değildir. Köken, soykütüksel bir geriye dönüş değildir. Kökenlere dönüşlerin, çok fazla uzaklara gitmesine gerek yoktur. Ulus-devletler, gerek gövde, gerekse fikir olarak yaygın bir biçimde, 19. yüzyılın ikinci yarısında kendini göstermeye başlar. Karatani’ye göre, ‘1870 yılının hemen öncesi ve hemen sonrası dünya tarihinde bir dönüşüm’ dönemidir. Foucault’nun “...edebiyat’ın ancak Batı 19. yüzyılının son yarısında kurulduğunu” söylediğini hesaba katarsak, diyor Karatani, “o halde, modern edebiyatın ‘kökenleri’, tam da 19. yüzyılın sonlarında aranmalıdır, bunun öncesinde değil.”

Derinliğin Keşfi, 1970’lerin ikinci yarısında, Japon edebiyat ortamına yönelik olarak yazılmış yazılardan oluşuyor: ‘Manzaranın Keşfi’, ‘İçselliğin Keşfi’, ‘Sistem Olarak İtiraf’, ‘Anlam Olarak Hastalık’, ‘Çocuğun Keşfi’, ‘Kurgulama Gücü Üzerine İki Tartışma’ ve ‘Edebi Türlerin Çöküşü’. Burada, Karatani’nin, ‘manzaranın keşfi’ne ilişkin tezi üzerinde kısaca durmak isterim.

Karatani’ye göre, modern edebiyatın ortaya çıkışı, denilebilir ki manzaranın keşfiyle başlar. Manzara, yaygın olarak romandan çok, resim bağlamında düşünülür. Karatani’nin, ‘manzaranın keşfi’ derken kastettiği, romanda manzaranın ortaya çıkışıdır. Bununla birlikte, ayrıntılı olarak, Doğu’da ve Batı’da, resim sanatında manzaranın ortaya çıkışıyla ilgili ayrıntılı ayrımlar üzerinde durmaktadır Karatani. Örneğin, geleneksel sanata manzaranın olmadığına ve manzaranın, geometrik perspektifin keşfiyle modern sanatta ortaya çıktığına ve bunun geleneksel sanatla farkının betimlemesine, oldukça keyifli bir tarzda ayrıntılı olarak girişir. Ama Karatani’nin, asıl üzerinde durduğu modern edebiyattır. Ona göre, ‘manzara ancak çevresine ilgisiz olan bir ‘içsel kişi’ tarafından keşfedilir. Manzara, ‘dışarıyı’ görmeyen insan tarafından keşfedilmişti.’ Ama milliyetçiliğin yükseliş döneminde.. Burada, unutmayı başaramadığımız şeyler ile unutulamayan şeyler arasındaki ayrım önemlidir. Bunun temelinde, Kant’ın güzel ile yüce arasındaki ayrımı yer alır. Güzel, duyulara dayanır ve nesnelerin ‘amacına uygunluk’larının keşfinden kaynaklanır. Yücelik ise, “baskı altına alıp korkutarak güçsüzlüğünü hissettiren nesneler karşısında ortaya çıkar. (…) Yücelik, doğal nesnelerin içinde değil, bizim yüreğimiz ve bilincimizin içinde mevcuttur sadece.” Karatani’ye gör, romandaki manzara, ikincisiyle, yani ‘unutulamayanla’, ‘yücelikle’ ilgilidir.

Karatani, kitabının farklı tercümelerine yazdığı ‘önsöz’ ile ‘sonsöz’lerde, ulus-devletlerin kuruluşlarını tamamlamasıyla bakışımlı olarak ‘modern edebiyat’ın rolünün de sona erdiğini, dolayısıyla bugün buna tanık olduğumuzu da dile getiriyor. ‘Genelde’ diyor, ‘herhangi bir şeyin ‘kökeninin görülmeye başlaması, o şeyin sona ereceği zamana denk gelir.’ Ancak bu, eski edebiyatın yerine başka bir edebiyatın baş göstereceği anlamına da gelir. Dolayısıyla modern edebiyatın egemenliği altında dışlana gelmiş olan biçimlerin edebiyata (romana ve öyküye) girmesi bunun emarelerini oluşturmaktadır.

‘Kırmızı’ manzara...

Modern edebi türlerin ölümü konusunda bizde tartışıla gelen tek konunun şiir olduğunu hatırlatmaya gerek var mıdır? Ama şiir söz konusu olduğunda, ‘ölüm’le kastedilen, tarihsel bir dönemin sona ermesi değil, şair kuşaklarının, iktidar olma süreçlerinin geçişsizliğidir. Ama söz konusu olan modern edebiyat olduğunda, sorun hemen tarihselleşmektedir. Sanırım, modern Türk edebiyatı da, modern Japon edebiyatıyla bakışımlı olarak, 80’lerde sonuna gelmişti.

Derinliğin Keşfi, Orhan Koçak’ın, Bahisleri Yükseltmek’i gibi geçiştirilmezse eğer, kimi edebi çalışmalara ilham vereceği, farklı tartışmalara yol açacağı kesin. Şöyle ifade edeyim; Kojin Karatani’nin ‘manzaranın keşfi’ adlı makalesinde yaptığı ayrımlar ve bu bağlamda ortaya koyduğu bilgi ve tezlerin, Türkiye’ye daha önce, Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanıyla girdiğini belirtmeliyim. Pamuk, Derinliğin Keşfi’ni İngilizce çevirisinden okumuş olsa gerek, tersini varsayamayız. İşaret ettiğim bu bağ, aynı zamanda, Benim Adım Kırmızı’nın, uzakdoğuda, Pamuk’un diğer romanlarından neden farklı ve daha fazla ilgi görmüş olmasının da, bilgisel temelde anlaşılmasını sağlıyor. Bununla birlikte yaygın yanlış anlamaya izin vermek istemem; kastettiğim bir intihal durumu falan değil, kastettiğim; Karatani’nin ‘modern edebiyatın sonu’ kavramıyla işaret ettiği durumdan sonra, romanın, Türk edebiyatında nasıl kurulduğuna ilişkin bir durumun, yer sorunu nedeniyle bulanık olarak dile getirilmesidir.

Son olarak; Karatani ile Derrida arasındaki teorik gerilime de dikkat çekerim.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.