Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-906-1
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Kojin Karatani diğer kitapları
Metafor Olarak Mimari, 2006
Transkritik, 2008
Derinliğin Keşfi, 2011
Dünya Tarihinin Yapısı, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Tarih ve Tekerrür
Özgün adı: History and Repetition
Çeviri: Erkal Ünal
Yayına Hazırlayan: Özde Duygu Gürkan
Kapak Tasarımı: Emine Bora
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2013

Bu kitap Karatani’nin Batı’da Soğuk Savaş’ın sona ermesini, Japonya’daysa Şowa imparatorunun ölümünü takip eden çalkantılı dönemde kaleme aldığı denemelerden oluşuyor – iki istisnayla: Birincisi, doksanlarda yazılmış ve Marx’ın Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i adlı eserine son derece özgün bir yorum getiren yazısı; ikincisi ise yenilerde yazılmış “Japonya’da Tarih ve Tekerrür” başlıklı denemesi. İlk bakışta sadece Japonya’yla ilgiliymiş gibi görünen bu denemeler, Karatani’nin deyişiyle “esasen devletin ve sermayenin döngüsel doğasına dair” olduğundan tek bir ülkenin ve belli bir dönemin sınırlarını aşıyor. Sözgelimi, Japonya’da faşizmin tüm erkeklerin oy verme hakkını yasalaştıran Taişo demokrasisinin kurulmasından sonra ortaya çıkmasını, Fransa’da Louis Bonaparte’ın ve Almanya’da Nazi Partisi’nin iktidara temsili sistem aracılığıyla gelmesiyle kıyaslıyor Karatani. Buradan da, faşizmin temsili demokrasinin içinden doğduğu gibi ilk bakışta paradoksal görünen bir tespite varıyor.

“Tarihin incelenmesinin sebebi aslında tam da bir kez olup biten bir fenomen olmaması ve tekrarlanma olasılığını muhafaza etmesidir,” diyen Karatani’ye göre asıl mesele, geçmişteki olayları tek tek ele almaktan ziyade tarihteki tekrar örüntüsünü görebilmek. Peki geçmişteki kötü tecrübelerden ders almak tarihin tekerrür etmesini önler mi? Karatani’nin cevabı, benzer olayların yaşanması önlense bile “yapı”nın tekrarlanmaya devam edeceği yönünde.

Tarih ve Tekerrür’ün özellikle Türkiyeli okurlara hitap eden bir yönü ise, Asya ile Batı arasında kalan Japonya’nın her daim tedirgin konumunun bizlere oldukça tanıdık gelmesi. Kitabın Türkçe basımı için özel bir önsöz yazan Karatani’nin Japonya’da yaşanan ideolojik çatışmalara dair belirlemeleri, ülkemizde olup bitenlere de ışık tutacak nitelikte.

Kitapta ayrıca Kenzaburo Oe, Yukio Mişima ve Haruki Murakami gibi çağdaş Japon edebiyatının önemli yazarlarına dair derinlikli analizler de yer alıyor.

İÇİNDEKİLER
Editörün Sunuşu 1
Türkçe Basıma Önsöz
İngilizce Basıma Önsöz
Tarih ve Tekerrür
1 Giriş:
Louis Bonaparte'ın On Sekiz Brumaire'i Üzerine
2 Japonya'da Tarih ve Tekerrür
3 Modern Japonya'nın Söylemsel Uzamı
4 Kenzaburo Oe'nin Alegorisi
5 Haruki Murakami'nin Manzarası
6 Modern Romanın Sonu
7 Budizm ve Faşizm
Sözlük
Alıntılanan Eserler
Dizin
OKUMA PARÇASI

Türkçe Basıma Önsöz, s. 25-29.

Bu kitabı yirmi sene kadar önce yazmıştım. Kitabın içindeki makaleleri birer akademik tez olarak değil bir tür gazete yazısı olarak, bir diğer deyişle o zamanlar Japonya'nın içinde bulunduğu siyasi ve kültürel durumun bana verdiği aciliyet hissiyle kaleme almıştım. Yani açıkçası bu kitabın Japonya dışında okunmasını beklemiyordum. Öte yandan, tespitlerimin Japonya ile ya da belirli bir dönemle sınırlı olmadığını hissetmiştim, çünkü kitap esasen devletin ve sermayenin döngüsel doğasına dairdi. Fakat o sırada bu temayı irdeleyecek vaktim olmamıştı.

İngilizce baskıya şöyle bir ilavede bulundum: Kapitalist ekonominin iş döngüsü gibi tekrarlılıkları vardır; devletin de döngüsel bir doğası vardır. Modern dünya sistemindeki tekerrür bu tekerrürlerin meydana getirdiği bütünden kaynaklanır. Benim hipotezimse şu: Bu döngü 120 yıl kadardır. Bir başka deyişle, 1990'dan sonraki dünya 1870'ten sonraki dünyayı andırmaktadır. Emperyalizm 1870 ve 1990 civarında ortaya çıkmıştır. Bugün bu eğilim neoliberalizm diye anılıyor. Fakat buna aslında neo-emperyalizm demek gerekir, çünkü bu liberalizmin değil emperyalizmin yeni bir versiyonudur. Modern dünya sistemindeki liberalizm aşaması hegemonik bir devletin olduğu aşamadır; emperyalizm aşaması ise hegemonun düşüşe geçtiği ve mevcut güçlerin yeni hegemon olabilmek için birbiriyle kapıştığı aşamadır.

Hipotezim en azından Doğu Asya için doğru gibi görünüyor. Japonya'nın 1879'da işgal ettiği Okinawa yani Ryukyu krallığını saymazsak, bugünkü jeopolitik yapı büyük ölçüde 1894'teki Çin-Japon Savaşı zamanında oluşmuştu. Çin-Japon Savaşı'nı tetikleyen gelişmeyse, Kore'de Çin'in tarafını tutan tecrit taraftarları ile Japonya'nın tarafını tutan açılım savunucuları arasındaki karşıtlıktı. Savaştan sonra Çin bir tazminat kalemi olarak Tayvan'ı Japonya'ya bırakmıştı. Tüm bunların ötesinde, bu dönem zarfında Rusya ile ABD'nin Doğu Asya bölgesindeki varlığını unutmamamız gerekir. Rusya güneye doğru ilerlemiş, ABD ise Hawaii Krallığı'nı ilhak ettikten sonra Pasifik Okyanusu üzerinden bölgeye varmıştı. Bu dönem civarında ABD ile Japonya ittifak içindeydi; Japonya'nın Kore'yi, ABD'ninse Filipin'i işgal etmesini öngören gizli bir anlaşmaları vardı. Benzer bir yapıyı bugünün Doğu Asyasında da görüyoruz. Bu durumda Doğu Asya'daki jeopolitik yapının tekrara dayalı olduğu söylenebilir.

Ne ki aynı şeyin başka bölgeler için de söylenip söylenemeyeceğinden emin değildim. Dolayısıyla, kitabın İngilizce çevirisi çıkar çıkmaz Metis Yayınevi Türkçe çeviri için teklifte bulunduğunda şaşırdım, ama bundan çok da memnun oldum. Japonya ve Doğu Asya hakkında yazdıklarımın Türkiye'de en azından faydalı bir referans kaynağı olabileceğini düşünmeye başladım.

Aslına bakacak olursak, Türkiye ile Japonya 19. yüzyılın sonlarına doğru benzer bir durum içindeydi. II. Abdülhamid Japonya'daki Meiji Restorasyonu ve Meiji imparatorunun farkındaydı. Fakat Osmanlı İmparatorluğu ile Japonya arasında büyük bir fark olduğunu da belirtmek gerekir. Osmanlı Japonya'dan ziyade Qing hanedanı gibiydi. Qing hanedanı tüm imparatorluğu modern bir ulus-devlete dönüştürmek için boşu boşuna çaba sarf etmişti. Bu meseleyi irdelemeden önce imparatorluk, ulus-devlet ve emperyalizme dair kısa bir açıklamada bulunmak isterim. Bu konuda Hannah Arendt'in aşağıdaki yorumunun son derece ufuk açıcı olduğunu düşünüyorum:

Fetih ve imparatorluk inşası gayet haklı sebeplerden ötürü gözden düşmüştü. Ancak Roma İmparatorluğu gibi esas olarak hukuka dayanan, fetihin ardından son derece heterojen halklara tek bir hukuk dayatarak onları bütünleştiren yönetimlerce başarılı bir şekilde gerçekleştirilebiliyordu. Homojen kitlelerin kendi yönetimine bilfiil rıza göstermesine dayanan ulus-devletse ("le plébiscite de tours les jours" [Renan'ın "günlük referandum"u]) böyle bir birleştirici ilkeden yoksundu ve fetih durumunda, entegre etmekten ziyade asimile etmek, adalet sağlamaktan ziyade zorla rıza oluşturmak, yani yozlaşarak bir tiranlığa dönüşmek zorundaydı (Hannah Arendt, Origins of Totalitarianism, s. 125)

Arendt'e göre bu durumun sebebi ulus-devletin imparatorluklardan farklı olmasıdır ve bu fark da ulus-devletin çeşitli etnik gruplar ya da devletler üzerinde hüküm sürmek için gerekli olan temel ilkeden yoksun olmasına dayanır. Bir ulus-devlet başka bir devlet ya da halk üzerinde hüküm sürmeye başladığında ortada bir "imparatorluk" değil emperyalizm vardır. Arendt kendi argümanını oluştururken ulus-devletin ilkesinden ayrı olarak imparatorluk ilkesini Roma İmparatorluğu örneğine başvurarak tanımlar. Ama bu ilke Roma İmparatorluğu'yla sınırlı değildir: Genel olarak "imparatorluğun" tipik ilkesidir.

Örneğin Osmanlı İmparatorluğu yirminci yüzyıla kadar bir dünya imparatorluğuydu. Hüküm sürme ilkesi elbette ki bir "imparatorluk" ilkesiydi. Osmanlı hanedanı tebaalarını İslam'ı kabul etmeye hiç zorlamamıştı. İmparatorluk dahilindeki çeşitli bölgelerin kendi halk kültürlerini, dinlerini, dillerini ve hatta bazen siyasi yapılarını ve ekonomik faaliyetlerini muhafaza etmesine izin vermişti. Bu durum ulus-devletin yurttaşlarını zorla asimilasyona tabi tutmasıyla ve emperyalist yönetim altında başka halkların yine zorla asimilasyona tabi tutulmasıyla (ki bu aslında ulus-devletin yayılmasıdır) keskin bir karşıtlık oluşturur.

Moğol (Yuan hanedanı) ve Mançurya (Qing hanedanı) gibi göçebe fatihlerce ayakta tutulan Çin'deki imparatorlukların da "imparatorluk" ilkesi vardı. Öte yandan, resmen Roma İmparatorluğu'nun halefi olduğu iddia edilmesine rağmen Avrupa'da bir imparatorluk yoktu. Birçok feodal lord birbiriyle hiç durmadan mücadele ediyordu ve modern dönemin başlarında bir imparatorluk kurulmuş değildi. Devletlerin birbirlerinin egemenliğini onayladığı bir sistem çıkmıştı ortaya. Ulus-devletler ancak mutlakiyetçi krallar burjuva devrimleri tarafından tahtlarından edildikten sonra oluşmuştu. Yani Avrupa'da imparatorluğun olmaması egemen devletlerin ve ulus-devletlerin kurulmasına katkıda bulunmuştu. Elbette ki böyle bir ulus-devlet, imparatorluk olamaz. Napolyon'un gittiği yoldan gidip imparatorluğa dönüşmeye çabalarsa, sonunda ancak emperyalizme varır. Napolyon'un fetih harekâtı aslında Avrupa'nın imparatorluğa dönüşmesiyle değil, birçok ulus-devletin ortaya çıkmasıyla sonuçlanmıştı.

Ne var ki Avrupalılar imparatorluğu emperyalizmden ayırmayı becerememişti. Dolayısıyla, Batılı güçler imparatorlukları sömürgeleştirince, bunu tabiyet altına sokulmuş halkları imparatorluklardan kurtarma eylemi olarak gördüler. Mesela çeşitli etnik grupların bağımsızlık kazanmasına yardım etme bahanesiyle Osmanlı İmparatorluğu'na müdahale ettiler, ama esas maksatları kendi pazarlarını şekillendirmekti. Bunun adı da tabii ki "emperyalizm"dir. Osmanlı İmparatorluğu'nu dağıtan Avrupalılara Arap uluslarının milliyetçi bir tutumla mukabele etmesinin sebebi budur.

Bu aradaysa Osmanlı hanedanı kendini ulus-devlete dönüştürmeye çalıştı. Fakat bu, ulus-devleti imparatorluğa dönüştürmek kadar zordur. Nihayetinde dağıldı ve ortaya ulus-devletler çıktı. Aynı şey diğer imparatorluklar (Qing, Moğol) için de geçerlidir. Qing hanedanı, tıpkı Osmanlı İmparatorluğu gibi, kendisini ulus-devlete dönüştürmek suretiyle modernleşmeyi başaramadı. Çin ise Rus Devrimi örneğini izleyerek imparatorluğun biçim ve ilkelerini ihya etmeyi başardı. Bu başarının altında, etnisiteden ziyade sınıfa öncelik veren Marksist devrimin gerçekliği yatıyordu. Fakat bu durum bölgedeki Marksistlerin karşısına farklı güçlükler ve meydan okumalar çıkarmıştı.

Peki ya Japonya? Hiç şüphesiz Japonya bir imparatorluk değildi. Dolayısıyla Japonya'yı ulus-devlete dönüştürmek daha kolaydı. 16. yüzyılın sonlarına doğru, Tokugawa klanı feodal lordlar arasında bir asırdır süren savaşı kazandı. Ama Tokugawa egemen kral olmadı, kendini imparatorun altına yerleştirdi ve Şogun (başkumandan) ilan etti. Klanın maksadı kendi iktidarlarını desteklemek için imparatorun nesillerdir hürmet edilen simgesel otoritesini kullanmaktı. 19. yüzyılın ikinci yarısında, Tokugawa karşıtı grup bu mekanizmayı kendi çıkarları doğrultusunda dönüştürdü ve imparatoru halkı feodal sistemin ötesinde bir ulus şeklinde bütünleştirmek için bir simge olarak kullandı. Bazı ulusçular bundaki maksadın antik teokrasiyi canlandırmak olduğunu iddia etti.1868'deki devrimin Meiji "Restorasyonu" diye anılmasının sebebi de budur.

Gelgelelim, Japonya kendisini bağımsız bir ulus-devlet olarak kurmaya çalışmaktan vazgeçmedi. Batılı güçlerin yanında topraklarını Doğu Asya'ya doğru genişletti ve "emperyalist" oldu. Bunu Japonya'nın Tayvan'ı elde ettiği Çin-Japon Savaşı'nda (1894) ve Kore' nin 1911'de ilhak edilmesine yol açan Rus-Japon Savaşı'nda (1904) görebiliriz. Japonya tüm bunları Okinawa, Tayvan, Kore gibi komşu ulusları Qing İmparatorluğu'na tabi olmaktan kurtarma bahanesiyle gerçekleştirmişti. Fakat Qing hanedanının saltanatı "imparatorluk" ilkesine dayanıyordu. Örneğin imparatorluğa verilen haraç, haracı ödeyen devletler için aslında kârlı bir ticarettir. Bu esnada Japonya'nın Doğu Asya'da inşa ettiği imparatorluksa tamamen "emperyalist"ti.

Birinci Dünya Savaşı ve Rus Devrimi'ne kadar emperyalizm olumlu bir kelimeydi. O zamandan sonra emperyalistler emperyalist değilmiş gibi davranmaya başladı. Bu minvaldeki tipik örnekler Nazilerin Grossraumwirtschaft'ı (büyük ekonomi alanı) ile Japonya'nın Büyük Doğu Asya Ortak Refah Alanı'dır. Bu tasarıların temelindeki amaç ABD ve Britanya'nın emperyalizmine ve Sovyet Rusya'nın sosyalizmine karşı çıkmak için bir blok ekonomisi kurmaktı.

İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra iki büyük blok ortaya çıkmıştı: ABD ve SSCB. Küçük ulus-devletlerin bu iki bloktan bağımsız olarak ayakta kalması zordu. Vaktiyle bir parçası oldukları eski imparatorluktan türetilen kültürel kimliğe dayanarak birlik oluşturmaları doğaldı. AB bunun bir örneğidir. Bir anlamda, Avrupa'da hiç var olmamış "imparatorluğu" meydana getirme girişimiydi bu. Üçüncü Reich'ın yeni bir versiyonu olmamalıydı. AB bu bakımdan "emperyalizm" değil bir "imparatorluk" kurma teşebbüsüydü.

AB aslında ABD ve Japonya'ya karşı çıkmak için oluşturulmuştu. Bu durumda başka yerlerde eski imparatorluklardan türetilen kültürel kimliğe dayalı olarak benzer blokların kurulması kaçınılmazdı. Bu "imparatorluk"ları meydana getiren şey dünya kapitalizmidir. Bunlar arasındaki mevcut rekabetse tam da dünya kapitalizminin emperyalizm aşamasına özgüdür. Bu yeni bir fenomendir, ama aynı zamanda bir tekerrürdür.

Bu bağlamda eski Osmanlı İmparatorluğu bölgesinde şu anda vuku bulmakta olan fenomen kayda değerdir. Bana öyle geliyor ki, belirgin bir ekonomik büyüme sağlamış olan Türkiye, Arap Baharı sonrasında Arap ulusları arasında bir merkez haline geliyor. Bu kimi açılardan Osmanlı'nın dirilişi olarak sunuluyor. Dolayısıyla, "tarih ve tekerrür" meselesinin Türkiye'de daha görünür hale geldiğini zannediyorum. İşte tam da bu manada kitabın Türkiyeli okurlar için faydalı bir referans kaynağı olmasını umuyorum.

20 Ağustos 2012

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Yücel Kayıran, ''Marx’ın On Sekiz Brumaire’i'ni okumak'', Radikal Kitap, 3 Mayıs 2013

Tekerrür kavramı sadece, ilerleme fikri bakımından değil, tarihin komünist topluma doğru ilerlediğini dile getiren tarihsel materyalizmin belli/eski bir yorumu bakımından da, sorunlu bir kavramdır. Marx’ın tarih anlayışı, gelişim aşamalarına dayanır. Her ne kadar Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i’nde “Hegel, bir yerde, şöyle bir gözlemde bulunur: bütün tarihsel büyük olaylar ve kişiler, hemen hemen iki kez yinelenir. Hegel eklemeyi unutmuş: birinci kez trajedi olarak, ikinci kez komedi olarak” (Sevim Belli çevirisi) demiş olsa da. Bu paragrafta ileri sürülen, şimdiye kadar, tekerrür kavramı açısından değil, “komedi” kavramı ile Marx’ın, Hegel’i ayakları üzerine oturttuğu fikrinin praksisi bağlamında düşünülmüştü. Tekerrür kavramı, keşfedilmiş değildi. Kojin Karatani’ye göre, Marx, burada, açık ve seçik olarak tekerrür fikrini dile getirmektedir.

Karatani, Türkçeye yeni çevrilen Tarih ve Tekerrür adlı kitabında, Marx’taki tekerrür düşüncesinin analizini yapmakta, yani Marx’ın Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i’ni okumakta. Bununla birlikte ne akademik ne de bir kitap çalışması Tarih ve Tekerrür. Kitabı oluşturan makalelerin çoğu 1989 yılında dergilerde yayımlanmış. Kendi ifadesiyle söylersek, “Japonya’nın içinde bulunduğu siyasi ve kültürel durumun kendisine verdiği aciliyet hissiyle kaleme alınmış.” Sorumuz şu: Karatani, tekerrür düşüncesi ile On Sekiz Brumaire’i arasındaki bağı, neden ve niçin analiz etmekte, böyle bir analize neden gerek duymaktadır? Bu aciliyet duygusunun teorik anlamı nedir? Belki de daha önemlisi, Japonya’da, 1989’da yaşanılan siyasal ve kültürel bir durumun bizimle alakası ne; yani Tarih ve Tekerrür’ü, teorik merak dışında, neden okuyalım? Son sorudan başlayalım: Karatani’nin, bu konudaki analojisi şöyle: farklı ama benzer ülkelerde yaşanılan sorunlar aynı türden ise, o sorunlarla ilgili ileri sürülen felsefi argümanlar, o sorunları yaşayan diğer ülkeler için de açıklayıcı olacaktır.

Darbe yapmak

''On Sekiz Brumaire'', Marx tarafından kavramlaştırılmış bir ifade. Brumaire, Fransız devrimi takviminde, sonbaharın ikinci ayının adı. On Sekiz Brumaire, Brumaire’in 18. günü demek. Kavramın özel anlamı, Napolyon Bonapart’ın, Brumaire 18. günü gerçekleştirdiği hükümet darbesini dile getirir; dolayısıyla ''On Sekiz Brumaire'', darbe yapmak anlamına işaret etmektedir. Bu bağlamında dışında, Marx’ın kavramlaştırmasının özel anlamına gelince... Napolyon’dan sonra, Napolyon’un yeğeni Louis Bonapart’ın, 1852 yılında meclisi kapatarak/darbe yaparak imparatorluğunu ilan etmesi durumuna, Marx, “Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i,” der. Buradaki özel anlam, Louis Bonaparte’ın, On Sekiz Brumaire’nin, trajedi değil, fars oluşuyla bağlam kazanır.

On Sekiz Brumaire’in, açılış pasajına tekrar dönelim: “Hegel, büyük dünya-tarihsel vakıaların ve şahsiyetlerin sanki iki defa çıktığından bahsetmişti bir yerlerde. Şunu eklemeyi unutmuştur: Bir seferinde trajedi olarak, öteki seferindeyse fars. Danton’un yerine Caussidière, Robespierre’in yerine Louis Blanc, (...) amcası yerine yeğeni.” (Tanıl Bora çevirisi)

Bu paragraf, Karatani’ye gelen süreçte, yaygın olarak bir genel doğru, bir felsefi tez olarak okunmuştu. Karatani’nin, On Sekiz Brumaire’i okumasının ayırt edici müdahalesi tam da bu noktada, yani On Sekiz Brumaire’ın ilk paragrafından başlamaktadır. Karatani’ye göre, bu paragrafta yapılan betimleme, felsefi değil edebidir. Ona göre, On Sekiz Brumaire’ı, bir farsı tasvir etmesi bakımından, birinci sınıf bir edebiyat metnidir. On Sekiz Brumaire, fiili tarihe ilişkin değil fakat devlete ilişkin bir analiz sunar. Oysa “trajedi”-“komedi” kavram çiftine dayalı bağlam, bu paragrafın, hem felsefi hem de fiili tarihe ilişkin bir argümanmış gibi okunmasını sağlamıştı. Ama Karatani’nin, teorik keşfi, sadece Marx’ın, On Sekiz Brumaire’in hemen girizgâhında bir tekerrüre işaret etmiş olmasının keşfi değildir. Karatani, “tekerrür zorlantısı” kavramını kullanıyor.

Karatani’ye, tarihteki tekerrürün iki anlamı vardır. “Bunlardan ilki, yeni bir şey yaptıkları sırada insanların geçmişteki olayları ya da insanları hatırlamasıdır.” Daha öncesinde başarılı olmuş bir kişinin örnek alınması, kendi başarımız için o kişinin, hangi durumda nasıl davrandığını model edinmek gibi. Marx’ın sözünü ettiği tekerrür bu türdendir, diyor Karatani. “İkinci tekerrür biçimiyse, reddedilip unutulsa bile geçmişin tekrarlanmasıdır. Freud bu tekerrür zorlantısına ‘bastırılanın geri dönüşü’ adını vermişti.” Karatani’ye göre, bu ikinci tekerrür biçimi, “modern dünyayı yapılandıran sermaye ve devletin asli niteliğini” oluşturmaktadır. Yani ona göre, “tarihteki tekerrür aynı olayların tekrarlanmasını ifade etmez, tekerrür ancak biçim (yapı) çerçevesinde mümkündür, olay (içerik) çerçevesinde değil.” Karatani’ye göre, tarih, 120 yıllık evreler bağlamında yapısal olarak tekrar etmektedir.

İşte Marx, Louis Bonaparte’ın On Sekiz Brumaire’i’nde, Karatani’ye göre, Bonaparte’ın iktidarındaki siyasal yapıyı incelemekle, aslında “temsili demokrasi sisteminde barınan kaçınılmaz tehlikeyi” irdelemektedir. Bu tehlike, bastırılmış olanın geri dönme olasılığını dile getirir. Temsili demokrasi sisteminde bastırılmış olan ise, mutlak monarşidir. Karatani, modern burjuva devletinin neliğini düşünürken, mutlakiyetçi devleti hesaba katmak gerektiğine dikkat çekmektedir. Çünkü mutlakiyetçi devletin yıkılması sonucu ortaya çıkan modern burjuva devleti, kendini selefiyle ilgisi yokmuş gibi sunmasına rağmen, kriz anlarında ilişkisini gizlemez ve kralı iş başına çağırır. Karatani’ye göre, On Sekiz Brumaire’i’nde, Marx, tam da bu durumu göstermektedir. İlk defa uygulanan genel oyla iktidara gelen Louis Bonaparte, 1852’deki kriz anında, meclise darbe yaparak imparatorluğunu ilan eder. Yani bir sınıfı temsil ederken, herkesi temsil eder hale gelmiştir. Bonaparte, nasıl başarmıştır? Herkes nasıl temsil edilebilir? Recep Tayyip Erdoğan nasıl başarmaktadır? Nasıl? Kitabı okumak gerekir... Ama Karatani’nin, tekerrür eden yapı derken kastettiği budur.

Burada, özellikle dört makaleyi esas aldım. Ama şu makalelere de dikkat çekmek isterim: “Modern Japonya’nın Söylemsel Uzamı”, “Kenzaburo Oe’nin Alegorisi”, “Haruki Murakami’nin Manzarası”, “Modern Romanın Sonu”, “Budizm ve Faşizm.

Bugün, reel sosyalizmin çöküşüyle Soğuk Savaş’ın güdümünden çıkmış dünyada yapılan yeni Marx okumalarıyla, yeni bir Marx’la karşılaşıyor, yeni bir Marx keşfediyoruz; Karatani’nin terimleriyle söylersek, eski solun, keşfedemediği bir Marx. Bu da, solun, teorik olarak yenilendiği anlamına gelir. Kojin Karatani, sadece bir edebiyat eleştirmeni olarak değil, özellikle bu bağlamda, çok önemli bir teorisyen.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.