Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-551-3
13x19.5 cm, 216 s.
Liste fiyatı: 22,00 TL
İndirimli fiyatı: 17,60 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
Kojin Karatani diğer kitapları
Transkritik, 2008
Derinliğin Keşfi, 2011
Tarih ve Tekerrür, 2013
Dünya Tarihinin Yapısı, 2017
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Metafor Olarak Mimari
Dil, Sayı, Para
Özgün adı: Architecture as Metaphor
Language, Number, Money
Çeviri: Barış Yıldırım
Yayına Hazırlayan: Tuncay Birkan
Kapak ve Kitap Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2006
4. Basım: Mayıs 2017

Adından da anlaşılabileceği gibi klasik disiplinlerden hiçbirine kolaylıkla yerleştirilemeyecek bir kitap. Evet, bildiğiniz mimari var kitapta, ama dilbilim, matematik ve iktisat da, hatta Platon'dan Kant'a, Marx'tan Wittgenstein'a zevkli bir felsefe turu da var.

Kitabın temel kavramı "mimari irade". Batı’nın düşünce geleneğine uzak bir ülkeden, bu tür bir iradenin olmadığını söylediği Japonya'dan bakan Karatani, Batı geleneğinin temelinde, Platon'un "oluş" karşısında "yapma"yı —kararsızlığı ve belirsizliği bertaraf edecek bir "yapı" oluşturma girişimini— öne çıkarışını görüyor. Batı felsefesinin tarihi boyunca mimari kökenli mecazların saplantı derecesinde tekrarlanışını, kaotik görülen bir "oluş" içinde düzeni ve yapıyı yeniden kurmaya yönelik "akıldışı" bir seçimin sonucu olarak görüyor. Bu bakımdan yapıbozumculuğa dahil edilebilir Karatani'nin çalışması. Ne var ki o burada kalmaktansa, kendini Kant'ın başlattığı ve Marx'la Wittgenstein'ın da bambaşka biçimlerde sürdürdüğü eleştiri geleneği içine yerleştiriyor. Çünkü kurma ve inşa etme iradesini bir yanıyla da olumluyor Karatani. Romantikler gibi "oluş"u olumlayarak çıkmaktan yana değil yapma'nın karşısına — zaten oluşun da kaotik bir şey olmadığını, saptanabilir bir biçimi olduğunu ileri sürüyor.

Karatani'ye göre mimari —yapma, kurma, inşa etme— hiçbir zaman bir idea olarak tasarımın gerçekleştirilmesinden ibaret değil, "yapanın kontrolünü aşan bir yapış ya da oluş olması anlamında kusursuz bir olay." Son derece pratik, hayata, günümüz dünyasına yönelik bir saptamadır bu: Bizimle aynı ortak kuralları paylaşmayan öteki ile, ötekilerle kurulabilecek muhtemel ilişkilerden bağımsız, tekbenci ya da saf bir tasarımın —dolayısıyla yapının ya da sistemin de— mümkün olmadığını söylemektedir.

İÇİNDEKİLER
Giriş: Krizler Haritası, Arata Isozaki
İngilizceye Çevirenin Notları, Sabu Kohso
İngilizce Basıma Giriş, Kojin Karatani

Metafor Olarak Mimari
Birinci Bölüm: Yapma
Bir Mimari İrade
İki Biçimin Statüsü
Üç Mimari ve Şiir
Dört Doğal Kent
Beş Yapı ve Sıfır
Altı Doğal Sayılar

İkinci Bölüm: Oluş
Yedi Doğal Dil
Sekiz Para
Dokuz Doğal Zekâ
On Şizmogenesis
On Bir Varlık
On İki Felsefenin Biçimselleştirilmesi

Üçüncü Bölüm: Öğretme ve Satma
On Üç Tekbencilik
On Dört Öğretimin Durduğu Nokta
On Beş Metafor olarak Mimari
On Altı Kurallar Üzerine
On Yedi Toplum ve Topluluk
On Sekiz Dilsel Dönemeç ve Cogito
On Dokuz Satma
Yirmi Ticaret Sermayesi
Yirmi Bir Kredi

Sonsöz
Notlar
OKUMA PARÇASI

Arata Isozaki, Giriş: Krizler Haritası, s. 9-16

Kojin Karatani, kariyerine Japonya'da, bir edebiyat eleştirmeni olarak başladı; bugüne dek İngilizceye çevrilmiş olan iki eseri; Modern Japon Edebiyatının Kökenleri ve bu kitap, Metafor olarak Mimari, ilk olarak edebiyat dergilerinde yayımlanmıştı. Karatani bir keresinde alaycı bir gülümsemeyle, bu kitabın ilk baskılarının bazı kitapevlerinin bilim/mühendislik bölümlerinde sergilendiğini ve edebiyat/felsefe bölümlerine taşınmasının hayli zaman aldığını anlatmıştı bana. Karatani, resmi olarak "edebiyat eleştirmeni" konumunda olsa da felsefe, mantık, siyasal iktisat, kültürel antropoloji, sosyoloji ve kent çalışmaları da dahil olmak üzere geniş bir alanlar yelpazesi içindeki sorunlarla uğraşır. Metafor olarak Mimari'yi bir kategoriye sokmakta güçlük çeken kitapçılar kitabı başlığına göre yerleştirmişler herhalde; Japonya'da mimari (kültürden ziyade) bilim/mühendislik bölümüne dahil edilir çünkü.

Bu olay, dolaylı bir biçimde de olsa, Karatani'nin kendine özgü duruşunu aydınlatıyor. Bugün üniversitelerde alanların birbirinden kesin çizgilerle ayrılmasına karşı bütünüyle umursamaz bir tavır takınır Karatani; söz konusu alanlar, keyfi olarak kategorileştirilmiş olmalarına rağmen, sonunda kendi fildişi kulelerini inşa etmiş ve değişmez, geçilmez sınırlar oluşturmuşlardır. Karatani'nin yazıları bu sınırları adeta hiç var olmamışlar gibi kat eder. Yatay katmanlarda gezen çoğu çok-disiplinli genellemecinin aksine Karatani, o sorgulayıcı tavrıyla bir yandan her bir alanın içinde kalırken bir yandan da söz konusu alanı dikey olarak kazarak, kategorileri çiğner. İzlediği usul şiddetli denecek ölçüde tutarlıdır; arı bir radikalizm pratiği gibidir. Onun, derinlerde bir yerde, bir tür orijinalin var olduğuna inandığını düşünmeden edemiyorum. Karatani, Modern Japon Edebiyatının Kökenleri'nde Japonya denen modern ulus-devletin edebiyat vasıtasıyla nasıl estetik bir kurgu olarak inşa edilmiş olduğunu ortaya sermeye çalışır; "Japonya"yı manzara, içsellik, günah çıkartma, hastalık, çocukluk ve kompozisyon gibi kavramsal aygıtlar geliştirerek gözler önüne serer. Aynı şekilde Metafor olarak Mimari'de de mimariyi kazarak, orijinalin bulunduğu derinliklere inmeye çalışır gibidir. Karatani'nin bu "mimari"sinin, mimarları ilgilendiren somut-bina-olarak-inşaat ile ilgisi yoktur ve kitap kuşkusuz, taşıdığı başlığa rağmen, bilim/mühendislik bölümüne konulamaz. Ne var ki, tam da bu kategorileştirilemezliği sayesinde, Karatani'nin mimarisinin, mimarları, mimariyi alternatif bir biçimde yeniden düşünmeye özendireceğine ve özellikle de mimari söylemlerin her cephede ciddi krizlerle karşılaştığı günümüz ikliminde, doğrudan mimarlarla da güçlü bir ilişki kuracağına inanıyorum. Bu giriş yazısında, söz konusu krizlerin haritasını çıkarmaya girişirken, mimarinin Karatani'nin özetlediği rolünün daha öte nasıl bağlamsallaştırılabileceğinin haritasını çıkarmayı da umuyorum.

Karatani, mimariyi —yani inşa etme iradesini— bir metafor olarak, çeşitli biçimselleştirmelerin gerçekleştiği bir sistem olarak ele alır. Bu anlamda mimari, Batı düşüncesini temellendiren metafiziği kaçınılmaz olarak meydana getiren mekanizmanın adıdır. En dipte yatan bu kavrama erişmek için, Platonculuğu ve Marksizm'i eleştirmeye girişir ve bu vülgarize edilmiş "izmler"i söküp parçalayarak onları kendi orijinal olay parçacıklarına dek ufaltır. Bu işlem gerçekleştirilirken Gödel ve Wittgenstein sahneye çıkar ve kavramsal bir parçalama aygıtı rolü oynarlar. Sonunda Platon ve Marx çırılçıplak soyulmuş, hülasaları çıkarılmış bir hale gelir: Kafasını "zayıflara atfedilen... inşa etme iradesi"ne takmış bir Platon ile, durmaksızın o "ölümcül sıçramalarını" tekrarlamakta olan metalara âşık bir Marx görürüz karşımızda. Bu noktada Karatani'nin, sürekli olarak ötekiyle umutsuz bir iletişime girmeye zorlanan varlıklara duyduğu derin sempatiyi seziyorum ben. Karatani'nin bu yönü bana Gianni Vattimo'nun "zayıf düşünce"si ve Massimo Cacciari'nin "negatif düşünce"si ile ilişkili gibi geliyor. Bu bağlantıdan damıtılacak bir mimari söylemin, mimarlığın dünya çapındaki krizleri bağlamına sokulduğu zaman önemli bir rol oynayacağına yürekten inanıyorum.

Mimarinin şu anda krizde olduğunu söylemektense, "modern mimari" adını aldığından beri sürekli bir krizde olduğunu söylemek daha doğru olacak. Benim gözlemime göre, krizler yüzer yıllık aralarla daha büyük dalgalar halinde tekrarlanmaktadır ve biz de şimdi üçüncü dalganın başlarındayız. İlk dalga, on sekizinci yüzyılın sonlarında ortaya çıktı. O zamana dek bütün mimari söylemler, Vitrivius'un Mimari Üzerine On Kitap'ına dayalıydı; mimarlardan o sıralar beklenen şeyin, [Temel] Kitap konumunu edinmiş olan Vitrivius yazılarına dipnotlar düşmekten ibaret olduğunu söylersek çok ileri gitmiş olmayız. Bu Kitap'ın, klasikçiliğin dilinde mimari düşünce için bir temel sunduğuna inanılıyordu — İncil'in dinsel düşüncede oynadığı role benzer bir roldü bu.

Krizin başlangıcının ilk işareti, mimarların Kitap'a olan inancının sarsılmaya başlaması oldu. Dünya seyahati çağı gelmişti ve Doğu uygarlığı gibi farklı uygarlıklardaki farklı mimari üsluplar konusunda bilgi edinilmeye başlamıştı. Arkeolojik bilgi genişledikçe, tarihöncesi mimarinin özellikleri görülmeye başladı yavaş yavaş. Zamanın mimarlarını en fazla şaşkınlığa uğratan şey, antik Yunan'ın gerçek mimarisinin Vitrivius'un Kitap'ında prototip olarak betimlenen ve kabul edilenden farklı olduğunu görmeleri olmuştu. Klasik dünyanın, aslında kapalı bir kendilik olduğu ve bu dünyanın dışında farklı zaman ve mekân duygularına sahip çok sayıda dünyanın mevcut olduğu ortaya çıktı. Bu aynı zamanda, Vitrivius'un getirdiği mimari normun tek ve biricik evrensel ilke olmadığı, birçok mimariden sadece biri olduğu anlamına da geliyordu: Klasik mimari dili, bu şekilde, kaçınılmaz olarak göreli bir hale geldi. Mimarlar, bu durumla başa çıkabilmek için, Kitap'ı bir zamanlar işgal etmiş olduğu mevkiden indirdiler ve orada boş bir konum bıraktılar. Ardından, çeşitli mimari dilleri alarak, Kitap'ın sınırlarını yeniden yazacak ve fiilen bir "eklenti" oluşturacak yeni bir "projeler" —hem tasarım hem kuram projeleri— paradigması oluşturdular. Bu eklenti —ki buna "mimari yazı" adı verilebilir— boş konumu dolduracak proje sayısı kadar "tek ve biricik" imge üretti; fakat bu imgelerden hiçbiri belirleyici imge haline gelemedi. İşin paradoksal yanı şu ki, insan ancak böyle bir projeyi yerine getirdiği zaman mimar kabul ediliyordu. Daha sonra, bu boş konum kurumsallaştı ve Sanat olarak adlandırılır hale geldi. On dokuzuncu yüzyılda bu kurumun güvencesi, devletti. Hegel mimariye bütün sanatların anası diyordu; mimarinin özerk olduğu ve müzik, güzel sanatlar ve tiyatro gösterisi gibi bütün diğer alanları içerdiği kabul ediliyordu. Öte yandan, devlet desteğiyle kurulan bu Sanat, neredeyse bu ayrımların ötesinde bir meta-kavram oluşturdu ve üstün bir toplumsal kurum haline geldi. Bundan sonradır ki tek tek her mimarın projesi sanat kavramına atıfla tanınmak zorunda kaldı: Mimari, "Sanat olarak Mimari" haline geldi. Sanatçıların kendi çalışmalarını durmaksızın o boş konuma yansıttıkları pratiklerin kalıbı, modern dönemde henüz yeni oluşturulmuştu. Karatani'nin düşüncesine göre, bu kavramsal sanat hareketi sermayenin hareketine benzemektedir: Ancak kendi sonunu/hesabın kapatılmasını süresiz olarak erteleyerek sürdürebilir varlığını. Ve tüm bunlar, sonuç olarak, küçük dalgalar üreterek ve onları manipüle ederek büyük dalgadan sakınma çabasıdır.

Gelgelelim, mimarların projelerini destekleyen Sanat kavramı kırılgandı ve Vitrivius'un Kitabı'na sürekli olarak başvurmak zorunda kalınıyordu. Dahası, Sanat kavramı bir devlet kurumu olduktan sonra baskıcı olmaya da başladı. İşte tam bu anda boş konuma yönelik olumlu bir olasılığa esin verebilecek bir şey, ütopya devreye sokuldu. Ütopya, sözcüğün düzanlamıyla, hiçbir yerin yeridir; fakat ideal imgeler ve ilerici hareketler ütopya üzerinde projelendirilebilir. Ütopyanın boş konuma yerleşmesini teşvik etmek için, bir zamanlar bu konumu işgal eden Sanat'ın ortadan kaldırılması gerekiyordu: Bu da, mimarinin on dokuzuncu yüzyılın sonlarındaki ikinci krizine işaret eder. Gottfried Semper, Otto Wagner ve Adolf Loos, krizin üstesinden gelmek için yeni bir strateji önerdiler — sanat kurumuna karşı mimari söylemlerle saldırıya geçmek ve sanatla mimarinin evliliğine son vermek. Onların benimsediği metodolojide, inşa etme süreci, analitik olarak dört öğeye parçalanır; bu öğeler de "zorunluluğa" göre yeniden organize edilir. Bu işlem, mimariyi bütün fazlalık süslemelerden yoksun bırakır ve mimarinin her şeyden önce sanatla hiçbir ilgisi olmadığını ve yalnızca inşaat olması gerektiğini ifade ederek onu iskelet niteliğinde bir yapıya indirger. Böylece ikinci krizin üstesinden gelmeyi sağlayacak yönelimin "İnşaat olarak Mimari" sorunsalı olduğu kabul edilmiş oldu.

Mimarlar, bu zorunluluk odaklı metodolojiyi bir ütopya inşa etme yolu olarak yeniden okudular. Burada, projeler olarak mimari yazı, mimariyi faydacı kendilikler olarak inşa etmeye ve ütopyaya doğru giden tedrici hareketi hızlandırmaya odaklanmıştı. Bu avangard hareketin içinde mantıksal bir çelişki vardı: Ütopya, teknik olarak hiçbir yerde var olmayan bir şey olmasına rağmen, yalnızca somut bir ütopya imgesi sunan projeler onaylanıyordu. Dahası, görselleştirilmiş bir imge sunulur sunulmaz, bu imge toplumsal olarak gerçek haline gelecek ve artık tanımı gereği ütopya adını alamayacaktır; ama yine de "ütopik"tir, çünkü toplumsal olarak inşa edilemez koşullar içerdiği için gerçekleştirilemeden kalır. Yirminci yüzyılın ortalarından sonra, modernizm dünyayı kuşatmaya, bir zamanlar ütopik görülen mimari ve kentsel imgeler gerçek mekânı doldurmaya başladı. Bu, 1960'larda bir doyum noktasına ulaştı; ütopya, ironik bir biçimde, gerçekleşmişti. Yani orijinal ütopya silindi ve o ütopyaya doğru ilerleyen avangard hareketler de kaçınılmaz olarak son buldu. 1968'deki kültürel devrimler bu tarihi işaret ediyordu; o zamandan bu yana mimarlar, "öznenin kaybı" ile —büyük anlatıların ortadan kaybolmasıyla— baş başa kaldılar. Bu, yeni bir kriz olarak kabul edilmeliydi; yani bizim bugün içinde yaşadığımız kriz — üçüncü dalga.

The Dissolution of Architecture (Mimarinin Çözünmesi, 1975) adlı kitabım, bu krizleri araştırmaya yönelik bir girişimdi ve bu son krizin yaklaştığını hissettiğim sıralarda planlanmıştı. Kitap, ütopyanın ortadan kaybolmasından sonra mimarların, onlara öznelerini sağlayan telos'larını yitirme sendromunu inceliyor ve gerçek öznenin(*) "öznenin yokluğu" olması gerektiğini öne sürüyordu. Böylece, bir yandan mimari tasarımı bir alıntılar dokusu olarak yeniden yapılandırmaya başlarken, bir yandan da alıntılara izin veren metinselliğin ardında bir yerlerde hâlâ büyük M'li Mimari kavramının bulunduğunu ve onun bağlayıcı gücünün yerini saptamanın şart olduğunu düşünmeye başlamıştım. Büyük S'li Sanat kavramının halihazırda kültürel alanların merkezi kategorisine yerleştirilmiş olduğu Batı'da Mimari de buna katılmaya teşvik ediliyordu. Nitekim Batı'da, bu ikisi —Sanat ve Mimari— bir zamanlar büyük ölçüde özdeşleşmişken, daha sonraları İnşaat olarak Mimari'nin —ütopik projenin— Sanat olarak Mimari'nin yerini almış olduğu ortaya çıkmaya başladı. Oysa Japonya'da mimari sorunsallar, asla aynı şekilde ortaya çıkamazdı. Sağlam köklere sahip bir gelenek, sanatı günlük yaşamın süslenmesinden öte bir şey olarak görmez. Bir binanın bir "proje" olarak inşa edildiği yönündeki modern inanç (orada) asla kabul görmemiştir. 1980'lerin kendine has postmodernizminin aniden serpilmesine olanak sağlayan da tam olarak bu eğilim oldu. Bir eleştirellik eksikliği vardı (hâlâ da var); binalar ve kentler pervasızca ve yalnızca öznesiz bir metinsellik tarafından oluşturuluyordu. Japonya'da, en baştan beri, büyük M'li bir Mimari hiç olmamıştır.

Karatani'nin Metafor Olarak Mimari'si Japonya'da yayımlandığı zaman, bu kitabın Mimari'nin, yani metinselliğin ardında olduğunu hissettiğim mevcudiyetin yerini saptamış olması çok ilgimi çekmişti; sonra da kitabın, mimarinin metafor olarak kullanıldığı süreçleri yapıbozuma uğratmak için kullandığı usuller çarpıcı gelmişti. Sanırım Metafor olarak Mimari yalnızca bir başlık olarak kalmayıp bugünkü mimari için çifte bir metafor işlevi görmeye başlayacak: Mimari günümüzde eski metaforik gücünü hâlâ sırtında taşırken, şimdi de yeni krizle yüzleşmekte ve öngörülmemiş sorunlu bir oluşuma doğru yönelmektedir. Bu kitapta, büyük M'li Mimari'nin yıkılabilmesine olanak sağlayan mantıksal şema, soluk kesici bir şekilde sahneleniyor.

"Kojin Karatani" adlı eser, Japonya'da, yalıtılmış bir adada, bu tekil varlık (der Einzige) tarafından üretilmeye devam ediyor. Japonya her zaman, Batı'nın koşullarından bütünüyle farklı kendine özgü koşullarla sarmalanmıştır. Japonya'da, Karatani'nin de söylediği gibi, tam olarak eleştirel olabilmek için ikili bir rol oynanmalıdır; benim hiç de yabancı olmadığım bir durum bu — benim çalışmamın çerçevesi de ikili bir kısıtlılıklar dizisi tarafından çizilmiştir. Bizler hem Japonya'nın eleştirisiyle hem de dışarıdaki dünyanın eleştirisiyle uğraşmak zorundayız. Böyle çift taraflı bir duruşu tam olarak inşa edemeyen birinin eseri, bu yalnız adanın hapishanesinden kaçmayı asla başaramayacaktır. Karatani'nin bu eserinde anahtar kavramlardan biri, dış mekânla ilişkidir, ki ben bunun, Karatani'nin Japonya denilen kuşatılmış bölgeyle sürekli bir mücadeleye girişme kararından kaynaklandığına inanıyorum.

Yirminci yüzyıl sona yaklaşırken, mimari krizin nerelerde yaşandığı giderek daha açık hale geliyor. Yani, ütopyanın ortadan kaybolmasıyla birlikte çırılçıplak soyulan mimari, daha önce ütopyanın bulunduğu yerde yeniden keşfediliyor. Şimdi, ütopya-sonrası mimarinin eleştirisi, sorunsalların farklı boyutlara doğru genişlemesinin yolunu açıyor. Denis Hollier'in Against Architecture'ını (Mimariye Karşı) ve Mark Wigley'in Derrida's Haunt: The Architecture of Deconstruction'ını (Derrida'nın Hayaleti: Yapıbozumun Mimarisi) bu yeni evreyle yüzleşen daha önceki çalışmaların arasında zikretmek mümkün. Bunlardan ilki, Bataille'dan hareketle, Mimariyi antropomorfik bir sistem olarak eleştirirken; ikincisi, Derrida'nın analizi üzerinden, gündelik düşünmenin ardına saklanan Mimari kavramını inceler. Karatani'nin Metafor olarak Mimari'si, bütünüyle farklı bir soydan gelse de, aynı krizin çekirdeğini doğrudan, yorulmak bilmeden geçmişteki kökene bakarak kavramaya çabalar. Yüz yıllık döngülerle gelen ilk iki dalga —ilki Sanat olarak Mimari, ikincisi İnşaat olarak Mimari— atlatıldıktan sonra, bana öyle geliyor ki Metafor olarak Mimari, halen içinde bulunduğumuz üçüncü krizin üstesinden gelme yolunu göstermektedir."

Notlar

(*) Subject, İngilizcede hem özne hem konu anlamına gelir. Okurun bu ikili anlamı akılda tutmasında yarar var. (ç.n.) Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Nedim Günebakan, “Felsefe mimariye dahil”, Radikal Kitap Eki, 28 Nisan 2006

Metafor Olarak Mimari, ismiyle bilim-mühendislik alanını çağrıştırsa da aslında öyle bir kitap değil. Yazarı Kojin Karatani bir edebiyat eleştirmeni. Dolayısıyla kitap da edebiyat-felsefe kategorisinde bir çalışma. 'Yapma', 'Oluş' ve 'Öğretme ve Satma' başlıklarıyla üç bölümden oluşuyor. Ve her bölüm de kendi içinde altbaşlıklara ayrılmış.

Birinci bölümün ilk başlığı 'Mimari İrade'. Yazar bu bölüme "Platon'dan bu yana" filozofların kendi oluşturmaya çalıştıkları "sistemlerini bir temele oturtmak ve kararlı hale getirmek" için mimari "mecaz" ve terimleri ne kadar sıklıkla kullandıklarını belirterek başlıyor. Decscartes'ın "sağlam bir düşünce binası" olarak ifade ettiği felsefesini oluşturmak için "şehir planlamacısı" metaforunu kullanması, varoluşçu düşünür Kierkegard'ın "kendi inşa ettiği görkemli binanın gölgesinde kalan bir kulübede yaşayan" filozof dediği Hegel ile alay ederken kullandığı metafor, Hegel'in "bilginin sistemli ve mimari bir şey olması gerektiği"düşüncesi sadece birkaç örnek. Bundandır ki, "metafiziğin altını oymaya çalışan harekete yapıbozum" denilmiş.

Mimar olarak Tanrı

Yazar, Platon'un mimarlık kavramının etimolojik kökeninden yola çıkarak oluşturduğu teorisi ile 'yapma'nın himayesi altında 'oluşa' karşı koyabilecek bir 'mecaz' keşfettiğini belirtiyor. Ne varki bu 'etimolojik izahın' Platon'un bu tercihini açıklamadığını çünkü gerçekte Platon'un hem mimarlığı hem de 'gerçek yaşamdaki mimarları' küçümsediğini belirtiyor. Bu 'yapma' ve 'oluş' bir başka düşünür F. M. Cornford'un ifadesiyle, "Yunan düşünürler iki genel tip halinde gruplanabilirler. Bir yanda dünyayı yaşayan, büyüyen bir biçim ya da organizma olarak ele alan evrimciler vardır, diğer yanda, dünyayı tasarlanmış bir sanat eseri olarak ele alan yaratmacılar. Bu iki tip iki dünya görüşünü temsil eder: Biri dünyayı bir oluş olarak görürken, diğeri dünyayı bir yapım ürünü olarak görür." Bu sınıflandırmadan da anlaşılacağı üzere Platon ikinci gruptandır ve bu grup "Yunan düşünürlerinin içinde azınlıktır". Bu 'azınlık' olma durumunda hâkim düşünce ve felsefeye karşı kendi anlayışını savunabilmek, "kendi varoluşunu güvence altına almak" ve sağlam bir hareket noktası oluşturmak için Platon 'Mimar olarak Tanrı' kavramını ortaya atmıştır ve takipçileri de bunu devam ettirmişlerdir. Alfred North Whitehead'in bu kavramdan hareketle, "Bilimleri ayakta tutan şeyin matematik ya da kesin, katı temeller değil, dünyanın Büyük Mimar Tanrı tarafından yaratıldığı için düzenli olduğuna, dolayısıyla da eninde sonunda anlaşılabilir olduğuna dair inanç" olduğu görüşünü ortaya atmıştır. Hatta daha da ileri giderek "ortaçağda modern bilim, Hıristiyanlık ve Platoculuktan gelişen bu inancın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır" demiş olsa da, Karatani'ye göre bu iddia (Batı düşüncesinin akılcı Yunan ile akıldışı İbrani öğelerinin sentezi olduğu görüşü) "felsefede mimari iradenin saplantı derecesinde yinelenmesini" açıklamaktan uzaktır.

Yazar bu noktada mimari iradeye, Freud ve Nietzsche'nin yaptığı tarihsel geriye bakışlar yerine "kaynağını biçimciliğin bu yüzyılın büyük düşünürlerinin gözündeki önemi üzerinde yeniden düşünmekten alan bir çizgi" diye belirttiği bir noktadan yaklaşıyor ve ekliyor: "Nietzsche'in Sokrates öncesi filozofları geri getirme" çabasında "içselleştirdiği romantik eğilimleri" bulunmaktadır ve postyapısalcılar "Nietzsche'ye dönüşte bunu gözden kaçırmışlardır." Aklı yapıbozuma uğratacak yegane araç da bu romantik eğilimler değil bizzat aklın kendisidir. Dolayısıyla "mimari iradeye yönelmiş bütün eleştiriler, ne denli saplantılı biçimde yinelenirse yinelensin, biçimsel bir usul ya da yöntem olmadığında, değişmez bir biçimde romantizme düşecektir" diyen yazar yöntemini bu şekilde ortaya koyuyor.

Platon ve Nietzsche

Platon 'norm' olarak matematiği benimsemiştir ama Babil İmparatorluğu'nda geliştirilen matematiğe karşı mesafeli bir tutum takınarak 'pratik ve ampirik' bulmuş ve güvenmediğini ifade etmiştir. Platon her ne kadar böyle bir tutum sergilemiş olsa da burada esas önemli olan Platon'un "zerrece arkitektonik olmayan matematiksel pratikleri malzeme olarak kullanıp büyük bir yapı kurmuş olmasıdır." Öyleki Platon'un kuruduğu sisteme daha yakından bakınca matematikte en sık karşılaşılan yerin bu "Platoncu mimari irade" olduğunu ve eğer bir Platon eleştirisi yapılacaksa onunda matematikten geçtiği vurgulanıyor.

Yapısalcıların "hiçliğin bile bir işlev gördüğü" teorisi ile Öklit geometrisindeki "noktanın uzamsal genişlikten yoksun, ne algıda ne de imgelemde ulaşılamazlığına rağmen işlev/fonksiyon olarak" yer alması arasında bir bağlantı kuran Karatani şu can alıcı soruyu soruyor: Bu durumda "bir yapısalcı, göstereni ya da yapıyı nereye yerleştirecektir?" Dolayısıyla biçimcilerin kendi durdukları zemini sorgulamadıkları ve "zımnen Platoncu sorunsala geri dönerken, Platon'u umursamazca ihmal ettiklerini, dahası Platon'un kanıtını verili kabul ettiklerini" belirtiyor. "Platon'da eşsiz olan" şeyin, "Nietzsche'in de öne sürdüğü gibi, fenomenler dünyasının arkasında özsel bir dünyanın var olduğunu iddia etmesi değildir bu görüş Mısır'dan gelmiştir; Platon'un kesinliğin temelini diyalogda aramasıdır ki bu da ancak Atina'da mümkündür." Bu da Karatani'ye göre "aksiyomlar bir dizi apaçık hakikat ya da ampirik olgu değil, diyaloğun varolabilmesi için gerekli olan kurallar dizisidir."

"Belki de" diyor Karatani, "Platonun Diyalogları'nı Sokrates'in öldürülmesiyle başlatması simgesel birşeydir." Sokrates'in varlığı Platon'un daha sonraki eserlerinde de hep kendini hissettirir. Ve sürekli olarak "bize onun öldürülmüş olduğu hatırlatılır." Platon hemen tüm eserlerinde, "saplantılı bir biçimde, Sokrates'in yasanın ölümsüzlüğünü kanıtlamak için intihar etmeye cesarat ettiğini anlatıp durur." Karatani, bu ısrarlı vurgunun "bir tarafta ideali gerçekleştimenin olanaksızlığının sunumu olarak, öbür tarafta mimari iradenin ideal olarak kendini ortaya sermesinin bir dua misali tekrarı olarak işlev" gördüğünü belirtiyor. O kadar ki bu yapı, "olanaksızı gerçekleştirmede ısrar eden bir yapıdır." Eğer söz konusu olan yapı bu ise, "idealin olanaksız olduğunu iddia edince hiçbir şekilde gerçek bir Platon eleştirisi yapmış sayılmazsınız!"

Buraya kadar kitabın özünden sapmamak için çoğunlukla alıntılarla anlatmaya çalıştım ve bu yazı Metafor Olarak Mimari'nin çok küçük bir kesitini oluşturuyor. Kitabın tamamını anlatmak hem bu yazının konusu değil hem de bu nefis kitaba haksızlık olur. Her ne kadar teori ağırlıklı bir kitap olsa da Metafor Olarak Mimari, Barış Yıldırım'ın temiz ve titiz çevirisiyle son derece kolay anlaşılır bir yapıya sahip. Merak ettiyseniz –ki edin– bu kitap kaynak-başucu kitaplarınız arasında yer almayı fazlasıyla hak ediyor.

Devamını görmek için bkz.

Alphan Akgül, “Metafor olarak bir ‘kitap’”, Zaman Kitap Eki, 1 Mayıs 2006

Japon düşünür, edebiyat eleştirmeni ve felsefeci Kojin Karatani, Metafor Olarak Mimari: Dil, Sayı, Para adlı kitabıyla, yapısöküm düşüncesinin sınırlarını; bu düşünceyi matematiğe, Marksizme, felsefeye ve mimariye taşıyarak genişletiyor.

Yapısöküm mantığını farklı düşünsel alanlara taşıyan Karatani, metafor kuramcılarının üzerinde önemle durdukları bir mantıktan yola çıkıyor aslında: Zoltan Kövecses’in “Metaphor: A Practical Introduction” adlı kitabındaki bir düşünce bu mantığın özet bir ifadesi olarak düşünülebilir: “Kuramlar binalardır.” Kuramların “yapı” ve türevlerine ilişkin metaforlarla dile getirilmesi, her “kuramın” kendi iç tutarlılığını kuran bir inşâ edilmişliği içinde barındırmasından kaynaklanmaktadır. Bu inşâ edilmişlik durumu ise, her inşânın kendi iç tutarlılığı gereği, bazı uyumsuz unsurların ayıklanması, dışlanması mantığını da beraberinde getirecektir.

Karatani, mimariyi bir metafor olarak ele alırken öncelikle Platon’dan çıkıyor yola; ve Platon’un “idea” düşüncesiyle bir metafor olarak mimariye karşı hayranlık, bir insan olarak mimara karşı ise hoşgörü duyduğunu dile getiriyor: Durum tıpkı Platon’un şairleri Devlet’inden dışlaması gibidir; çünkü Karatani’ye göre somut bir varlık olarak mimar, her türlü olumsallığa açık olmak zorundadır. Mimarın daima somut durumlarla yüzleşmek zorunda kalması, tasarlanan yapı ile yapılan yapı arasındaki uzlaşmaz gediğin mantığını da oluşturacaktır. Başka deyişle somut bir mimar “öteki”yle ilişki içinde olmak, bu ilişkinin getirdiği tavizlerle yaşamak zorunda kalandır; ve bu somut ilişkiler ideal tasarım düşüncesine aykırı sonuçlar üretebilir.

Karatani “yapı ideası” ile “yapma olgusu” arasındaki uzlaşmazlığı şiir alanına taşıyarak da tartışıyor. Yazar öncelikle Edgar Allan Poe örneğini veriyor; nitekim edebiyat kuramlarıyla ilişkili okur, Poe’nun “Kuzgun” başlıklı şiirini nasıl “yaptığını” anlattığı ünlü makalesini de hatırlayacaktır; ama Karatani, Valéry’nin bu konuda çok daha anlamlı şeyler söylediği kanısındadır. Çünkü Valéry, tasarım ile ortaya çıkan şey arasında duran müellifin çaresizliğini dile getirmektedir; o yaptığı bir şeye bakar ve “Bunu kim yaptı?” sorusunu sorar. Ama bu soru şu düşünceye vurgu yapmak içindir Karatani’ye göre: Yapılan şeyi son kertede bizim doğayla girdiğimiz ilişkinin olanaksızlıkları, sınırlılıkları belirlemiştir; öyleyse bu durum, zihinde tasarlanan şey ile ortaya çıkan şey arasında duran müellifin yokluğunu mu imâ etmektedir? Karatani, müellifin kimliğine ilişkin soruya, Valéry’nin geçici olsa bile “doğa” şeklinde yanıt verdiğini belirtiyor; çünkü tasarlanan şey olmayacaktır; olan şeyi ise zaten doğa yapmamış mıdır?

Karatani’nin dilbilimle Marksizm arasındaki ilişkileri de yapısöküm bağlamında ele aldığını söylemek, sanırım gereksiz artık. Ferdinand De Saussure’ün, her bir gösterenin bir başka gösterene göre tanımlanmış doğasına, yani dildeki farklılığa işaret eden görüşleri, postyapısalcılar, özellikle de Derrida tarafından öne çıkarılmıştır. Örneğin “taş” göstereni “kaş” olmadığı için “taş”, “kaş” ise “baş” olmadığı “kaş”tır. Bir gösteren ötekine göre varlık kazanır; ve bu göstergeler ağı anlamlı bir dizgeyi değil, birbirlerine göre varlık kazanan ve dış dünyaya ilişkin yeterli derecede bilgi üretmeyen dağınık bir göstergeler ağını gündeme getireceklerdir. Postyapısalcı dil kuramcılarının bu yaklaşımını Karatani, Marksizmin meta değeri ile o değerin gösterdiği meta ilişkisine taşır. Örneğin “keten bezi”nin değeri ancak göreli olarak, yani bir başka meta ile belirlenebilir; bu metanın değeri bir başka meta ile, o metanın değeri ise bir başkasıyla… Karatani, meta sisteminin bu yapısını bir tür göstergeler zinciri gibi okur; yapı ile temsil ettiği varsayılan şey arasındaki uçurumu Marksizm bağlamında da kurmaya çalışır.

Karatani, yapısöküm mantığına uygun bu eklektik tutumunu somut mimari düzenlemelere de taşımaktadır. Yazar bu yaklaşımına bir örnek olarak Christopher Alexander’ın “yarı-kafes” adını verdiği kent düzenlemelerine değinir. Alexander, “ağaç” biçimli, yani bir merkezden yayılan kentsel düzenleme düşüncesi yerine, birbirlerine bir ağ gibi eklemlenen, birden fazla merkezi olan ve her bir alt kümenin hem bu çoğul merkezle hem de öteki alt kümelerle ilişkileri bulunan bir kentsel düzenleme düşüncesi önermektedir; tıpkı Gilles Deleuze ve Felix Guattari’nin Bin Yayla’da Batı düşüncesi için geliştirdikleri, “kök-ağaç” yerine “kök-sap” mantığı gibi. Karatani’ye göre, Alexander’ın bu düşüncesi, belli bir “yapı”sı olduğu iddia edilen yapay kentler yerine doğal kentlerin gündeme gelişini de sağlayacaktır. Yapaylığa karşı doğallık, hem gündelik yaşamda hem de düşüncede…

Temel bir kitap mı?

Kojin Karatani’nin yapısöküm mantığını, yapısökümü başka alanlara taşıyan kitabının biçimine de taşıması, ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Metnin çoğulcu bir üslûpla, Platon’dan Wittgenstein’a, Kant’a, Saussure’e, Derrida’ya, Gödel’e, Husserl’e, Heidegger’e, Paul De Man’a, Valéry’ye ve elbette diğerlerine doğru uzanan dağınık bir gönderim düzleminde yazılmış olması, yazarın yapısöküm mantığının tecessümü olabilecek bir kitapla okurun karşısına çıktığını gösterebilir. Bölümler arasındaki geçişliliğin “yapısızlığı”, “Sonsöz” olarak sunulan bölümün metni derleyip toparlamak yerine, yeni bir konuyu gündeme taşıması, metni “ağaç” mantığından çıkarıp “yarı-kafes” mantığına ya da Deleuze ve Guattari gibi dile getirmek gerekirse, bir “kök-sap oluş”a götürmektedir. Bu durum, elbette bu kitabın okunmasını zorlaştırıyor; ve okura şu soruyu sordurtuyor; Metafor Olarak Mimari beni, metinlerarası bir yolculuğa sürüklüyor. Bu keyifli bir deneyim olabilir belki; ama her kuramın her yorumun hatta her cümlenin bir başkasının metaforu olarak karşıma çıkmasından ne öğreneceğim ben? Karatani’nin atıf yaptığı onca yazar, örneğin dilbilim ve edebiyat okurları ve öğrencilerinin dört gözle beklediği Paul De Man çevrilmek için beklerken neden bu kitap? Neden temel kitaplar yerine o kitaplar hakkında karmaşık spekülasyonlar içeren bir kitap? Okur sorar; peki yanıt veren bulunur mu? Belki...

Devamını görmek için bkz.

Çisem Soylu, "Metafor Olarak Mimari üzerine", soL Kitap, 4 Haziran 2014

İlk kez 2006 yılında Metis tarafından basılan Metafor Olarak Mimari kitabı, geçtiğimiz Şubat ayında çıkan üçüncü baskısıyla yeniden raflarda yerini almıştı. İsminin çekiciliği, mimariyle biraz olsun ilgilenen bir insanı kolayca cezbediyor.

Kitabın yazarı Kojin Karatani; Japon felsefeci, edebiyat eleştirmeni, iktisatçı; ziyadesiyle multi-fonksiyonel bir kişilik. Kitabı okurken de beslendiği bu disiplinleri hissediyorsunuz. Okumadan önce, kitabı okuma sürecinde ve bu yazıyı hazırlarken kitapla ilgili yazılan farklı yorumlara göz gezdirmeye çalıştım. En sık rastladığım ifade, bu kitabın bir kategoriye oturtulmasının ne denli zor olduğuydu. Bu yorumlara katılmakla birlikte kitabın öne çıkan bu özelliğinin ne denli övünç kaynağı olabileceğini bu yazıda tartışmaya açmaya çalışacağım.

Mimari Metinsellik ve Modernizm açmazı

Kitabın ilk sayfalarında Arata İsozaki’nin giriş yazısını buluyoruz. Karatani’den kısaca söz ettikten sonra “çaktırmadan” modernizm eleştirisine yöneliyor İsozaki:

“Kitap (Mimarinin çözünmesi, 1975) , ütopyanın ortadan kaybolmasından sonra mimarların, onlara öznelerini sağlayan telos’larını yitirme sendromunu inceliyor ve gerçek öznenin “öznenin yokluğu” olması gerektiğini öne sürüyordu. Böylece bir yandan mimari tasarımı bir alıntılar dokusu olarak yeniden yapılandırmaya başlarken, bir yandan da alıntılara izin veren metinselliğin ardında bir yerlerde hâlâ büyük M’li Mimari kavramının bulunduğunu ve onun bağlayıcı gücünü saptamanın şart olduğunu düşünmeye başlamıştım. … Nitekim Batı’da, bu ikisi –Sanat ve Mimari- bir zamanlar büyük ölçüde özdeşleşmişken, daha sonraları İnşaat olarak Mimari’nin –ütopik projenin- Sanat olarak Mimari’nin yerini almış olduğu ortaya çıkmaya başladı.”

Bir ölünün arkasından edilen duaya benzeyen bu cümleler bir yanıyla son derece olumludur. Modernizmin ve modernist tasarımcıların çalışmaları, doğaları gereği, birer ütopyaydı lakin mimaride metinsellik kavramı da postmodernizme kadar lügata işlemeyecekti. Kitabın adının heyecan yaratması da bu sebeptendir. Felsefe ve yazın salonunda, sırtında Mimarlık yazan bir koltuk var artık. Juhani Pallasmaa’nın girişte alıntı yaptığımız kitabındaki “Bugün mimarlığın zihinsel ve kavramsal boyutlarına yapılan aşırı vurgu mimarlığın fiziksel, duyumsal ve cisimsel özünün ortadan kaybolmasına katkı yapmaktadır. Avangart pozundaki çağdaş mimarlık, insanın varoluşsal sorunlarına karşılık vermekten çok, mimarlık söylemiyle ve sanatın olanaklı marjinal alanlarının haritasını çıkarmakla uğraşıyor” ifadeleri bu koltuğa şimdilik yerleşmiş olan ana fikri eleştirir durumda ve Metafor Olarak Mimari’yi de kapsayan bir çerçeve çizse de, metinselliği tümüyle reddetmekten uzaktır.

Bununla birlikte, bu taziye sözleri, modernist mimariyi “İnşaat olarak mimari” şeklinde anması dolayısıyla son derece hazin bir tablo çizer. Ütopyalar üretme amacıyla yola çıkmış bir neslin kendi içinde kimi açmazlara yönelmesi elbette kaçınılmazdır. Ütopyalar bazı kuralları ve standartları gerektirir, birtakım yaratıcı süreçler ve kavramsal mimari üretimle çakışması kaçınılmazdır. Yine de modernist mimariden “inşaat” olarak söz etmek için şiddetli bir hafıza kaybı yaşamalı insan.

Aslında Karatani’nin de İsozaki’nin de bu durumda bir suçu olmadığını söyleyebiliriz, onlar yalnızca zamanın ruhu neyi gerektiriyorsa onun peşinden gitmekteler.

Post-modernizm ve yapısökümcülük

Kitabın ilerleyen sayfalarında, doğrudan Karatani’nin kaleminden okuduğumuz bir kavramın altını çizmekte fayda var: bricolage. Türkçe’ye yaptakçılık olarak çevrilmiş olan kelime köken olarak Fransızcadır.

Post-modernizmin düşünsel üretim tarzını anlamakta olduğu kadar Karatani’nin kitabını tanımlamakta da başvuracağımız temel kavramlardan biri olan bricolage, daha önce birbiriyle ilgisi olmayan unsurların bir araya getirilip bir kompozisyon oluşturulması anlamına gelir. Yapısökümcülüğün kaçınılmaz ikinci adımıdır: madem söktük, bu parçalardan yeni bir yapı kuralım.

Metafor Olarak Mimari kitabı, tam anlamıyla bir bricolage örneğidir. Mimari İrade kavramını sorgularken Platon’dan başlayarak Edward Said, Karl Marx, Ludwig Wittgenstein’e uğruyor, bir sonraki bölümde Nietzsche, Husserl ve Heiddegger’den söz açıyor, sonra bir bakıyoruz ki iktisattan bahsediliyor. Ne var bunda diyen olabilir ancak eminim bunu diyenler de felsefi bir metinde iç tutarlılık gereksiniminin hiçe sayılamayacağını kabul edeceklerdir. Kitabın bu büyük yoksunluğundan kaynaklanan kafa karışıklığıyla ilerlediğimiz her bölümün sonunda da aynı soru çınlıyor kafamızda: Ee, yani? Ve Pallasmaa’nın karamsar olmasa da olumlamayan yaklaşımına hak vermemek zorlaşıyor.

David Harvey’in Postmodernliğin Durumu kitabında söylediği gibi: Postmodernizm tüm üst anlatıları reddeder, kapitalizm hariç. Karatani de bunu şu şekilde ifade ediyor: “Kapitalizmi üst düzeyden kontrol etmenin olanaksız olması da bu yüzdendir, çünkü kapitalizmin kendisi yapıbozumcudur.”

Kitabın sunduğu kavram seti üzerine

Modern sonrası dönemde başta Sartre tarafından, Marx’ın kuramına katkı amacıyla ürettiği antropolojist tutum ve bireycilik, Metafor Olarak Mimari’nin sayfalarında kendini bir parça da olsa gösteriyor. Farklı açılardan ele almaya çalışır gibi göründüğü tekbencilik, farklılık felsefesi ve ötekilik gibi kavramlar, tartışma içinde dokunduğu noktalar açısından besleyici sayılabilir.

Özgönderimsellik/özgönderimsel biçimsel sistem kavramları kitabın büyük bir bölümünde açıklanmaya, örneklenmeye ya da tanımlamaya çalışılıyor. Özgönderimsellik (self-reference), adının çağrıştırdığı gibi, kendisine gönderme yapma anlamına geliyor. Platon’un Meno paradoksunun* paradoksluğu ve irrasyonel sayıların irrasyonelliği** arasında geniş bir yelpazede tartışıyor Karatani özgönderimsellik kavramını. En az diğerleri kadar karışık olsa da kitabın en keyifli hale geldiği sayfalar bu tartışmaların yer aldıkları olabilir.

Atlamadan geçemeyeceğim, Jane Jacobs ve Christopher Alexander’ı karşı karşıya getiren biçimsellik tartışmalarını ilgi çekici bulacaktır okuyucu; konuya aşina olanlar doğal ve yapay kentler ayrımını bilecektir ancak bu ayrımın kapsamı genişletilerek biçimsel olarak ele alınması kayda değer bir yenilik sayılabilirse...

Karatani ve Marx

Şunu belirtmekte fayda var: Karatani, iktisatçı formasyonu dolayısıyla, hâkim olmasa da baskın bir Marksist tutum içinde kuruyor metnini. Yine de kural tanımayan yapısökümcü yaklaşım Marx’ı da aynı şekilde ele alıyor. Eğer Karatani “felsefenin tarihi yazılamaz” ifadesinde samimi olsaydı, Marx’ı açıklamak için onun kuramında Platon’un idea’sıyla örtüşen kavramlar avına çıkmazdı belki de. Marx’ın, herhangi bir şekilde açıklama niyetinin olmadığı birtakım metafizik konularda, bu niyetsizlik dolayısıyla bıraktığı boşluğun bazı felsefecilerin idealizme yönelmesine sebep olduğunu söylemek de iç tutarlılıktan bir parça yoksun bir görünüş çiziyor.

Metafor Olarak Mimari

Adıyla heyecanlandıran, karmaşıklığıyla usandıran, kendini transandantal gören ve bu yüzden aldanan bu kitap pek çok açıdan eleştirilebilir, aksini iddia edenler de olacaktır. Yine de metinselliğe dair umudu yitirmemek gerek. Mimari adını yazdığı koltuğa sıkı sıkı tutunmalı ve modernistlerden miras aldığı insancıllığı yitirmeden üretim alanını genişletmeli. Karatani ve kitabı da iyisiyle kötüsüyle bu sürecin bir uğrağı olma niteliğini taşıyor.

*Sokrates’in, öğrencisi Menon’la girdiği, öğrenmenin aslında hatırlama olduğunu kanıtlamayı amaçlayan diyaloğudur. Karatani bu diyaloğa yönelttiği eleştiride bir konuşmanın diyalog olması için asimetrik olması gerektiğini, yani tarafların aynı şeyi kanıtlamak yönünde argüman sunması durumunda diyalogdan söz edilemeyeceğini ifade ediyor. Bu nedenle bu diyaloğa pekala monolog denebileceğini söyleyen Karatani, öğretmenin imkansız olduğunu söyleyen Platon’un bu konuşmada öğretmen statüsünde bulunmasını da paradoksun paradoksluğunu açıklamakta bir sav olarak öne sürüyor.

**x2=2 denklemindeki x’in rasyonel sayı olmasının, özgönderimselliğinden kaynaklandığı ifade ediliyor. Bu denklemi bir başka şekilde ifade edersek: x=2/x olur. Yani x’i bilmek için x’i bilmemiz gerekir, denklemi özgönderimsel ve x’i irrassyonel yapan da tam olarak budur.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.