Bilgi
      
www.metiskitap
    
www.metisbooks
   
 
Logo
 
 
Genel Katalog (Header)
 
BUL
 
  
 
Genel Katalog - Açık
  
 
ISBN13 978-975-342-908-5
13x19.5 cm, 240 s.
Liste fiyatı: 24,00 TL
İndirimli fiyatı: 19,20 TL
İndirim oranı: %20
Bu kitabı arkadaşına tavsiye et
Bu yazıyı bir arkadaşınıza gönderin
Gönderilecek e-posta adresi 
 
Sizin e-posta adresiniz 
 
Bu kitap hakkında yazmak için
Kitap hakkındaki görüşlerinizi yazın
Başlık
David Harvey diğer kitapları
Postmodernliğin Durumu, 1997
Sosyal Adalet ve Şehir, 2003
Umut Mekânları, 2008
Marx'ın Kapital'i İçin Kılavuz, 2012
Ayın Armağan Kitabı
AYIN ARMAĞANI
Diğer kampanyalar için
 
Asi Şehirler
Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru
Özgün adı: Rebel Cities
From the Right to the City to the Urban Revolution
Çeviri: Ayşe Deniz Temiz
Yayına Hazırlayan: Özge Çelik
Kapak Fotoğrafı: Markus Schreiber
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Mart 2013
4. Basım: Ocak 2015

ABD'de 2001'den beri spekülatif bir biçimde şişirilmekte olan gayrimenkul ve ona bağlı finans sektöründe 2008'de iktisadi bir kriz patlak verdi ve kısa sürede tüm Avrupa'yı girdabına aldı. Krizin nedenlerini çözmeye çalıştığımız sırada, spekülatif sermayenin sözcüleri kendi içine kapalı bir jargonu tedavüle sokuyor, meselenin bizlere izah edilemeyecek kadar karmaşık olduğunu göstermeye çalışıyorlardı. Bu nedenle sorunun ne olduğu açıklığa kavuşmasa da, maddiyatın çarpmasını doğrudan yaşamlarında hisseden kitlelerin, oturduğu eve haciz konan, işinden çıkarılan, kemer sıkma politikaları ve özelleştirmeler sonucunda kamu hizmetlerinden mahrum edilen kitlelerin sokağa inmesi uzun sürmedi.

İşte Asi Şehirler, neoliberal iktisat tarafından kurgulanan kriz anlatısı ile krizin kendi üzerlerinden telafi edildiği kitlelerin konumu arasındaki makasın giderek açıldığı bu zaman kesitini tahlil ediyor. Bir ayağı sokakta olan kitap, doğrudan eylem lehine uzun vadeli bir kavramsal analiz de sunuyor. Harvey, 1980'lerin ikinci yarısından bu yana olgunlaştırmakta olduğu kentsel iktisat anlayışını burada özlü bir biçimde ortaya koyarken, bir yandan da kavramsal soru ve çözümlemelerin kentsel toplumsal hareketler açısından ne gibi yeni doğrultulara işaret edebileceğini irdeliyor.

Sokaktaki antikapitalist eylemliliğe yaslanan Asi Şehirler, dil ve üslubuyla da akademi dışından okuru başköşeye buyur ediyor.

İÇİNDEKİLER
Sunuş, Ayşe Deniz Temiz
Önsöz: Henri Lefebvre'in Vizyonu

Birinci Kısım
Şehir Hakkı
1 Şehir Hakkı
2 Kapitalist Sistemin Krizlerinin Kentsel Kökenleri
3 Kentsel Müşterek Alanların Yaratılması
4 Rant Sanatı

İkinci Kısım
Asi Şehirler
5 Antikapitalist Mücadele İçin Şehri Yeniden Sahiplenmek
6 Londra 2011: Vahşi Kapitalizm Sokağa Dökülüyor
7 # OWS: Wall Street Partisi Gazap Biçiyor

Teşekkür
Dizin
OKUMA PARÇASI

Önsöz, Henri Lefebvre'in Vizyonu, s. 29-39

1970’lerin ortalarında Paris'te, çevreye daha duyarlı bir şehir yaşantısını örgütlemek için uğraş veren Ekolojistler adındaki radikal bir mahalle hareketinin dolaşıma soktuğu bir afişe rast gelmiştim. Bu harikulade afiş, çiçek süslü balkonları, insanlar ve çocuklarla dolup taşan meydanları, dünyaya açılan küçük dükkân ve atölyeleri, sayısız kafeleri, fıskıyeli havuzları, nehir kıyısının tadını çıkaran insanları, aralara serpiştirilmiş mahalle bahçeleri (gerçi bu detayı kafamdan ekliyor da olabilirim) ve sohbet etmek yahut birer puro tüttürmek için (Ekolojistlerin iyice dumanaltı bir odada yapılan mahalle toplantısına gittiğimde ceremesini çekerek öğrendiğim üzere, o sıralar bu alışkanlık henüz lanetlenmemişti) bol vakti olan insanları ile eski Paris'in mahalle yaşantısını yeniden canlandırıyordu. O zamanlar çok sevdiğim bu poster yıllar içinde öyle yırtık pırtık hale geldi ki maalesef atmak zorunda kaldım. Geri almak keşke mümkün olsaydı! Birileri onu tekrar basmalı.

Ortaya çıkmakta olan ve eskiyi boğmakla tehdit eden yeni Paris ise bu manzarayla çarpıcı bir tezat arz ediyordu. Place d'Italie çevresindeki dev gibi yapılar eski şehri istila etmekle ve o korkunç Montparnasse Kulesi'ni dahi sollamakla tehdit ediyordu. Nehrin sol yakasında inşası önerilen ekspres yol, 13. Bölge'de ve banliyölerde inşa edilen ruhsuz çok katlı habitation à loyer modéré'ler (HLM), yani düşük kiralı sosyal konutlar, tekellerin buyruğuna girip ticarileşen sokaklar, bir zamanlar Marais'deki küçük atölyelerde zanaatkârlık etrafında gelişmiş olan canlı mahalle yaşantısının düpedüz tahrip edilişi, Belville'de harabeye dönüşmüş binalar, Place des Vosges'un harikulade mimarisinin bir harabeye dönüşmesi. Bulduğum bir başka karikatür ise (çizeri Batellier) Paris'in bütün eski mahallelerini öğüterek yutan bir biçerdöverin arkasında yalnızca çok katlı HLM'lerden oluşan dümdüz bir hat bırakarak ilerleyişini resmediyordu. Bu karikatürü Postmodernliğin Durumu kitabımda bulabilirsiniz.*

1960'ların başından itibaren Paris kendini düpedüz varoluşsal bir krizin ortasında bulmuştu. Eski olan daha fazla ayakta kalamazdı, fakat yeni olan da göze fazlasıyla berbat, ruhsuz ve bomboş görünüyordu. Jean-Luc Godard'ın 1967 yapımı filmi 2 ou 3 choses que je sais d'elle/Onun Hakkında Bildiğim İki-Üç Şey, bu ânın hissiyatını çok iyi yakalar. Parasal ihtiyaçlardan olduğu kadar sıkıntıdan fahişeliği gündelik iş edinmiş çocuklu ve evli kadınları tasvir eden filmin arka planında, Amerikan şirket sermayesi tarafından işgal edilmiş bir Paris şehri, Vietnam savaşı (ki başlangıçta Fransızların meselesi iken o sıralarda Amerikalılar tarafından devralınmıştır), karayolu ve çok katlı konut inşaatındaki patlama, ve şuursuz bir tüketiciliğin baskınına uğramış şehir sokakları ve dükkânları karşımıza çıkar. Gelgelelim Godard'ın felsefi yaklaşımı —bilmeceyi andıran, nostaljik, postmodernizmin Wittgensteincı bir öncülü— bana pek hitap etmemişti.

İşte Henri Lefebvre de "Şehir Hakkı" üzerine denemesini aynı yıl, yani 1967'de yazmıştı. Lefebvre bu hakkın hem bir haykırış, hem de bir talep olduğunu ileri sürüyordu. Haykırış, şehirde gündelik hayatın girdiği derin krizin yarattığı acıya verilen bir tepkiydi. Talep ise, bu krizle korkusuzca yüzleşip bu derece yabancılaşmış olmayan, daha anlamlı ve keyifli bir şehir yaşamı seçeneği yaratma yetkisiydi aslında. Lefebvre için böyle bir seçenek aynı zamanda daima çatışma barındırır; oluş ve rastlantıların (ister korkutucu olsun isterse memnuniyet verici) diyalektiğine ve önceden tahmin edilemez yeniliklerin sürekli peşinden gitmeye açık olmalıdır.(1)

Biz akademisyenler fikirlerin şeceresini çıkarmak konusunda bir hayli uzman sayılırız. Lefebvre'in bu dönemdeki yazılarını biraz kazıyacak olursak şurada Heidegger'den, ötede Nietzsche'den, beride Fourier'den bir parça, Althusser ve Foucault'ya isim vermeden yapılan eleştiriler, ve tabii kaçınılmaz olarak Marx'tan ödünç alınan çerçeveyi ortaya çıkarabiliriz. Bu makalenin Kapital'in ilk cildinin yayımlanışının yüzüncü yılı kutlamaları için yazıldığını da belirtmek gerek, zira ileride göreceğimiz gibi siyasi bir önem taşıyor bu. Gelgelelim biz akademisyenlerin çoğu kez unuttuğumuz nokta, bizi çevreleyen sokaklardan yükselen hissiyatın oynadığı roldür: yıkımların kaçınılmaz olarak yol açtığı yitirme duygusu, Paris'in Les Halles kesimi gibi koca bir semtin baştan başa yeniden inşası yahut birdenbire peyda olan büyük bina kompleksleri karşısında duyulan şaşkınlık, diğer yandan şu veya bu amaçla düzenlenen mitinglerin yarattığı coşku veya öfke, göçmen grupların bir mahalleye yeniden yaşam getirmesiyle yeşeren umutlar (13. Bölge'de, HLM'lerin ortasında boy gösteren o şahane Vietnam lokantaları), marjinalleşmenin neden olduğu umutsuzluk, polis baskısı, ve gençlerin artan işsizlik ve ihmalden doğan bitimsiz bir sıkıntı içerisinde kaybolduğu ruhsuz banliyölerin gitgide ayaklanmalarla çalkalanan yerlere dönüşmesi.

Lefebvre bütün bunlara karşı eminim son derece duyarlıydı, üstelik bu duyarlılığının ardındaki tek sebep daha önceleri Sitüasyonistlere beslediği açık hayranlık, onların şehrin psiko-coğrafyası fikrine olan teorik bağlılığı, şehri boydan boya katetme, temaşayı soluma deneyimi vb. değildi. Rambuteau Sokağı'ndaki evinin kapısından dışarı şöyle bir adım atmak kuşkusuz bütün duyularında bir kıpırtı yaratmaya yetmiş olmalı. Bu nedenle The Right to the City'nin (Şehir Hakkı), '68 Mayısı'nın "infilak"ından (Lefebvre'in daha sonraki bir kitabına verdiği ad, l'irruption) önce yazılmasını hayli manidar buluyorum. Bir şeylerin infilak etmesinin yalnızca muhtemel değil, neredeyse kaçınılmaz olduğu bir durumu tasvir eder (ki Lefebvre de bunun gerçekleşmesi için üzerine düşen mütevazı rolü Nanterre'de yerine getirmiştir). Ancak '68 hareketinin şehirdeki kökleri, hadiseye dair daha sonraki anlatımlarda fazlasıyla ihmal edilen bir tema olarak kalmıştır. Kanaatimce, dönemin mevcut kentsel toplumsal hareketleri —sözgelimi Ekolojistler— o ayaklanmayla hemhal olmuş, ve onun siyasi ve kültürel taleplerini şekillendirmede alenen değilse de kritik roller oynamış olsa gerek. Bunun yanı sıra, elimde hiçbir kanıt olmamakla birlikte, olayların akabinde şehir yaşantısında meydana gelen, çıplak sermayenin kendisini meta fetişizmi içinde gizlemesi, piyasada niş alanları yaratılması ve kentin kültürel olarak tüketilmesi gibi kültürel dönüşümlerin, '68 sonrası edilginleştirme operasyonları içerisinde hiç de masum olmayan bir rol oynadığı kanaatindeyim (örneğin Jean-Paul Sartre ve diğerleri tarafından kurulan Libération gazetesi '70'lerin ortasından itibaren yavaş yavaş kültürel açıdan radikal ve bireyci bir hal aldı; siyasi açıdan ise, ciddi sol ve kolektivist siyasete yönelik düşmanca bir tutum içine girmediys de, ılımlı bir mecraya kaydı.

Bunlara değinmekteki kastım, eğer şehir hakkı fikri geçen on yıl zarfında yeniden bir canlanma sürecine girdiyse bunun açıklamasını Lefebvre'in entelektüel mirasında aramamak gerektiğidir (bu miras her ne kadar önemli de olsa). Sokakta kentsel toplumsal hareketler içinde cereyan etmekte olan şeyin önemi çok daha büyüktür. Büyük bir diyalektikçi ve gündelik şehir yaşantısının içkin bir eleştirmeni olan Lefebvre de bize bu noktada kuşkusuz hak verecektir.

Örneğin 1990'lar Brezilyası'nda neoliberalleşme ve demokratikleşmenin tuhaf çakışmasının 2001 Brezilya anayasasında şehir hakkını güvence altına alan maddelerle sonuçlanması, kentsel toplumsal hareketlerin, özellikle de konut hakkı etrafındakilerin, demokratikleşmeyi destekleyici gücü ve önemiyle açıklanabilir. Bu anayasal ânın (James Holten'ın deyimiyle) aktif bir "başkaldıran yurttaşlık"ın somutlaşmasına ve desteklenmesine yaptığı katkı, Lefebvre'in mirasıyla değil, gündelik şehir yaşantısının niteliğini kimin belirlediği ile yakından ilişkilidir.(2) Sıradan şehir sakinlerinin belediye bütçesinin demokratik bir karar verme süreci ile dağıtılmasında rol almasına olanak veren "katılımcı bütçe düzenlemesi" gibi bir uygulamanın bunca heves uyandırması, 1990'ların başından beri hoyrat bir neoliberalleşme süreci içerisinde gündelik yaşamın niteliği üzerindeki saldırısını gitgide yoğunlaştıran uluslararası kapitalizm karşısında pek çok kimsenin bir tepki arayışı içinde olmasıyla yakından ilişkilidir. Bu modelin Dünya Sosyal Forumu'nun merkezi olan Brezilya şehri Porto Allegre'de ortaya çıkmış olması da şaşırtıcı olmasa gerek.

2007'nin Haziran ayında ABD Sosyal Forumu'nda bir araya gelen her tür toplumsal hareket, kısmen Brezilya'daki kentsel hareketlerin elde ettiği başarılardan esinlenerek (New York ve Los Angeles gibi şehirlerde aktif birimlere sahip olacak) ulusal bir Şehir Hakkı İttifakı oluşturmaya karar verdiklerinde Lefebvre diye birinden büyük ölçüde bihaberdiler. Tek tek hepsi kendi davası için (evsizlik, mahallelerin "mutenalaştırılması" ve yerinden edilme, yoksulların ve farklı olanların suçlu gibi damgalanması gibi) yıllarca bir başına mücadele verdikten sonra, bir bütün olarak şehir konusunda verilen mücadelenin kendi mücadelesine çerçeve oluşturduğu sonucuna varmıştı. Birlikte bir şeyleri değiştirmenin daha kolay olabileceğini düşündüler.

Ve eğer benzer türden hareketler başka yerlerde de ortaya çıkıyorsa, bu durum Lefebvre'in fikirlerine bağlılıktan değil, kendi fikirleri gibi Lefebvre'in fikirleri de esasen hastalıklı şehirlerin sokaklarından ve mahallelerinden doğduğu içindir. Nitekim son dönemde yayımlanan bir derleme şehir hakkı hareketlerinin (farklı yönelimlere sahip olmakla birlikte) dünya çapında onlarca şehirde faal olduğunu bildiriyor.(3)

Öyleyse bir noktada anlaşalım: Şehir hakkı fikri birtakım entelektüel heves ve modalardan değil (her ne kadar etrafta bunlardan bol miktarda bulunsa da), aslolarak sokaklardan, mahallelerden ezilen insanların naçar zamanlarda yükselen yardım ve destek çığlığından doğmaktadır. Peki akademisyen ve entelektüeller (Gramsci'nin tabiriyle ister geleneksel olsun isterse organik) bu çığlığa ve talebe nasıl yanıt veriyorlar? İşte burada Lefebvre'in verdiği karşılığa bakmakta fayda var. Bu yanıt bize doğrudan ipuçları sağlayamayacak olsa da (zira içinde bulunduğumuz durum 1960'lardakinden çok farklı, tıpkı Mumbai, Los Angeles, Sao Paolo ve Johannesburg sokaklarının Paris'inkilerden çok farklı olduğu gibi), Lefebvre'in içkin eleştiriye dayalı diyalektik yöntemi bu çığlık ve talebe karşılık verirken feyzalacağımız bir model önerebilir.

Lefebvre, özellikle 1965'te yayımlanan (kısmen Sitüasyonistlerin bu konudaki tezinden mülhem) The Paris Commune (Paris Komünü) çalışmasının ardından, devrimci hareketlerin çoğunlukla, hatta daima bir kentsel boyutu olduğunu pekâlâ anlamıştı. Bu konum onun, fabrika merkezli proletaryanın devrimci dönüşümün lokomotif gücü olduğuna inanan Fransız Komünist Partisi'yle ters düşmesine yol açtı. Marx'ın Kapital'inin yüzüncü yılını şehir hakkı üzerine bir risaleyle kutlayan Lefebvre, Paris Komünü'ne kendi tarihi içerisinde merkezi bir statü atfederek onu efsaneleştirmekle birlikte, devrimci strateji içerisinde şehre hiçbir zaman pek önem vermemiş olan alışılageldik Marksist düşünceye meydan okuma niyetindeydi kuşkusuz.

Metin boyunca "İşçi sınıfı"nı devrimci değişimin faili addeden Lefebvre, alttan alta devrimci işçi sınıfının salt fabrika işçilerinden değil kentsel işçilerden müteşekkil olduğunu ima ediyordu. Daha sonraları tespit ettiği üzere, bu çok farklı bir sınıfsal oluşumdur — parçalı ve bölünmüş, amaç ve ihtiyaçları bakımından çoklu, genelde seyyar, iyice kök salmış değil de düzensiz ve akışkan. Benim daima hemfikir olduğum (Lefebvre'i henüz okumadan önce bile) bu tezi, Lefebvre'in ardından gelen şehir sosyolojisi çalışmaları (en başta Lefebvre'in bir zamanlar öğrencisi olan fakat hiçbir zaman takipçisi olmayan Manuel Castells olmak üzere) daha yüksek sesle dile getirdi. Öte yandan geleneksel solun şehir menşeli toplumsal hareketlerin devrimci potansiyelini kavramakta hâlâ güçlük çektiği de bir gerçek. Bu hareketler çoğu defa, bazı kısmi (sistemik olmaktan uzak) meselelere yoğunlaşan reformist hareketlerden ibaret oldukları, dolayısıyla ne devrimci ne de sahici anlamda sınıf hareketi sıfatını hak etmedikleri gerekçesiyle gözardı ediliyorlar.

Öyleyse Lefebvre'in durumsal polemiği ile bugün şehir hakkını reformist değil devrimci bir perspektiften ele almak isteyenler arasında belli bir süreklilikten bahsedebiliriz. Lefebvre'in konumunun altında yatan mantık, içinde yaşadığımız dönemde olsa olsa pekişmiştir. Gelişmiş kapitalist ülkelerin pek çoğunda fabrikalar ya büsbütün kaybolmuştur ya da o denli azalmıştır ki klasik sanayi işçi sınıfının ortadan kalktığına hükmedilebilir. Şehir yaşamının üretim ve idamesi gibi önemli ve kapsamı genişledikçe genişleyen bir iş giderek güvencesiz, çoğu yarı-zamanlı ve örgütsüz ucuz emeğin sırtına yüklenmektedir. Yarın ne halde olacağını bilmeden yaşayan, güvencesiz, geleceksiz çalışan "prekarya" geleneksel proletaryanın yerini almıştır. Eğer içinde yaşadığımız devirde herhangi bir devrimci hareketin (örneğin sanayileşen Çin'de değilse de) en azından dünyanın bizim yaşadığımız kısmında doğmasını bekliyorsak, sorunlu ve örgütsüz prekaryanın hesaba katılması gerekecektir. Bu tür dağınık grupların kendi kendisini örgütleyerek devrimci bir güce nasıl dönüşebileceği önemli bir siyasi sorun olarak karşımızda durmaktadır. Burada üzerimize düşen görevlerden biri, onların haykırış ve taleplerinin çıkış noktasını anlamaktır.

Ekolojistlerin afişinde tasvir edilen vizyon karşısında Lefebvre ne tepki verirdi, merak ediyorum. Herhalde benim gibi o da bu nostaljik bakışa gülümseyecekti; fakat The Right to the City'den La Révolution Urbaine'e (Şehir Devrimi, 1970) uzanan tezleri, hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir kentleşmeye duyulan bu nostaljiyi muhtemelen eleştirirdi diye düşündürüyor. Zira eskiden bildiğimiz, hayal ettiğimiz şehrin yeniden inşası mümkün olmamacasına, hızla yok olmakta oluşu, Lefebvre'in vardığı temel sonuçlardan biriydi. Bu noktada ona katılıyor, hatta bunu daha açıklıkla ortaya koymak gerektiğini düşünüyorum, çünkü Lefebvre sevdiği geçmişin şehirlerinden bazılarında (örneğin Toskana bölgesindeki Rönesans dönemi İtalyan şehirleri) yaşam koşullarının kitleler için ne denli bunaltıcı olduğunun tasvirine pek fazla girmiyor. Keza 1945'te çoğu Parislinin yıkıntıya dönmüş mahallelerde kanalizasyonu olmayan, kışın soğuktan donup yazın sıcaktan kavrulduğu viran haldeki evlerde yaşadığından ve bu durumu telafi etmek için bir şeyler yapılması gerektiğinden bahsetmiyor — ki 1960'larda bir şeyler yapılmaya başlanmıştı, ancak sorun, Fransız merkeziyetçi devlet anlayışı tarafından bürokratik olarak düzenlenip uygulamaya konan bu süreçte demokratik katılımdan, hayal gücünden eser olmayışı, sınıf imtiyazı ve tahakkümüne dayalı ilişkilerin şehir peyzajına taşınmasıydı.

Aynı zamanda kentsel ile kırsal, veya İngilizlerin sevdiği tabirle, kır ve kent arasındaki ilişkinin de kökten dönüşüm geçirmekte olduğunun farkındaydı Lefebvre. Geleneksel çiftçilik ortadan kalkıyor ve kır kentleşmeye başlıyordu, ki bu da doğayla olan ilişkiye, tüketime dönük yeni bir yaklaşım getirmekteydi (hafta sonları ve tatillerde gidilen kırsal kesimden, şehrin çeperinde giderek yayılan yeşili bol banliyölere). Şehir pazarlarına tarım ürünleri tedarik etmeye odaklanan kapitalist üretkenlik yaklaşımı, kendi kendine yeten küçük çiftçiliğin yerini alıyordu. Dahası, bu sürecin küresel bir boyut kazandığını ve bu koşullar altında şehir hakkı meselesinin yerini şehir yaşantısı hakkına ilişkin daha muğlak bir soruya bırakması gerektiğini ferasetle fark etmişti. Kendi düşüncesinde (1974 basımı aynı adlı kitapta ifadesini bulan) "mekânın üretimi"ne dair daha genel bir mesele biçimini alacaktı bu.

Şehir-kır ayrımının silikleşmesi dünya çapında farklı hızlarda ilerlemiş olsa da, sürecin Lefebvre'in tahmin ettiği doğrultuda seyrettiği şüphe götürmez. Son dönemde Çin'in geçirmekte olduğu alelacele şehirleşme süreci buna örnektir. Kırsal bölgelerde yaşayan nüfus 1990'da yüzde 74 iken, 2010'da yüzde 50'lere düşmüş, Chongqing bölgesinin nüfusu ise geçen yarım yüzyıl içinde 30 milyon artmıştır. Küresel ekonomi içerisinde bu sürecin tamamlanmaktan uzak olduğu pek çok mekân kalmışsa da insanlığın büyük kısmı şehir yaşamının çalkantısına ve çapraz akıntılarına kapılmış durumdadır.

Burada bir sorun çıkıyor karşımıza: Şehir üzerinde hak talep etmek, aslında artık varolmayan bir şey üzerinde hak iddia etmek anlamına gelir (ki daha önce varolduğu da şüphelidir). Kaldı ki şehir hakkı boş bir gösterendir. Ona kimin nasıl anlam yükleyeceğine bağlıdır her şey. Finansörler ve müteahhit firmalar şehri talep edebilirler, ki buna hakları vardır. Fakat evsizlerin ve orada yaşamasına izin verilmeyen kaçak statüsündeki mültecilerin de bir o kadar hakkı vardır şehir üzerinde. Marx'ın Kapital'de dile getirdiği, "eşit haklar arasında son kararı belirleyen güçtür" (Bkz. Kapital, 8. Bölüm, 1. Kısım: "İşgününün Sınırları") şiarını akılda tutarak, burada tanımlanan hakkın kime ait olduğu sorusuyla kaçınılmaz olarak yüzleşmemiz gerekir. Bu hakkın nasıl tanımlanacağı başlı başına bir mücadele konusudur ve söz konusu hakkı yaşama geçirme mücadelesi ile el ele ilerlemelidir.

Geleneksel şehri dizginsiz kapitalist gelişme öldürdü, sermayenin aşırı birikimini yatırıma dönüştürmek için duyduğu bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaç, toplum, çevre ve siyaset açısından doğacak sonuçları gözetmeksizin, şehri bitimsizce yayılan bir kentsel büyümeye kurban etti. Üzerimize düşen siyasi ödev, Lefebvre'e göre, çığrından çıkmış bir halde küreselleşen, kentleşen sermayenin tiksinti verici karmaşası içinden bambaşka bir şehri tahayyül ve inşa etmektir. Bunun gerçekleşmesi ise gündelik şehir yaşamına odaklanan güçlü bir antikapitalist hareketin yaratılmasına bağlıdır.

Lefebvre'in Paris Komünü'nün tarihinden gayet iyi bildiği gibi, sosyalizm, komünizm ve hatta anarşizmin tek bir şehirde gerçekleşmesi imkânsız bir önermedir. Burjuvazinin gerici güçleri açısından şehri kuşatmak, tedarik hatlarını keserek açlığa mahkûm etmek gayet kolaydır, hatta şehri istila edip karşı koyan herkesi katletmek dahi (Paris'te 1871'de olduğu gibi). Fakat devrimci fikir, ideal ve hareketlerin kuluçka mekânı olarak şehre sırtımızı dönmemiz gerektiği anlamına gelmez bu. Ancak siyaset, şehir yaşamının üretimi ve yeniden üretimini, devrimci dürtülere meydan veren kilit bir emek süreci olarak ele aldığı zaman, gündelik yaşamı derinden değiştirmeye muktedir antikapitalist mücadeleleri harekete geçirmek mümkün olacaktır. Ancak şehir yaşamını kuran ve idame ettirenlerin kendi ürettikleri şey üzerinde temel bir hakka sahip olduğu ve taleplerinden birinin şehri gönüllerince şekillendirme hakkı olduğu anlaşıldığı zaman şehir üzerine makul bir siyaset anlayışına ulaşacağız. "Şehir ölmüş olabilir," der gibidir Lefebvre, ama "yaşasın şehir!"

Öyleyse şehir hakkının peşine düşmek bir serabın ardından gitmek midir? Salt fiziksel mekân anlamında düşünürsek elbette öyledir. Fakat siyasi bir mücadele enerjisini somut hedefler kadar vizyonlardan da alır. Şehir Hakkı Koalisyonu'na üye gruplar arasında, kendi arzu ve ihtiyaçlarını karşılayacak bir kentsel gelişimin kavgasını veren, beyaz olmayan mahallelerdeki düşük gelirli kiracılar; barınma hakkı ve temel kamu hizmetleri için örgütlenen evsiz kimseler; ve güvenli kamusal mekânlara erişim hakkı için uğraş veren beyaz olmayan LGBTQ gençliği sayılabilir. New York için tasarlanan kolektif platformda koalisyon, bu kamunun daha açık ve daha geniş bir tanımını yaparak hem kamusal alan denen mekâna hakikaten ulaşabilecek hale hem de sosyalleşme ve siyasi eylem için yeni ortak alanlar yaratma konusunda yetkin hale gelmesini hedefledi. "Şehir" tabiri, siyasi anlam arayışlarında derin rol oynamış simgesel ve ikonik bir tarihçeye sahiptir. Tanrının şehri, tepedeki şehir, (İncil'de bahsi geçen şehir, bkz. Matta 5:14.) şehir ve yurttaşlık (city-citizenship) arasındaki ilişki; ütopik bir arzu nesnesi olarak şehir, hiç durmadan değişen bir mekân-zaman düzeni içinde belirgin bir aidiyetin mekânı — bütün bunlar şehre çok önemli bir siyasi tahayyülü harekete geçiren bir siyasi anlam yükler. Lefebvre' in geldiği nokta —Sitüasyonistlerden ödünç almadıysa bile kesinlikle katıldığı fikir— şehrin içinde zaten mevcut olan çoklu pratiklerin alternatif olanaklarla dolup taştığıdır.

Lefebvre'in heterotopya kavramı (ki Foucault'nunki ile derin farklılıklar içerir) ile tarif ettiği liminal toplumsal mekânlar, "farklı bir şey"i olanaklı kılmanın ötesinde, devrimci bir güzergâhın tanımlanmasında bu farklılığa temel önem atfeder. Bu "farklı şey"in bilinçli bir plandan doğmuş olması şart değildir; insanların salt yapıp ettikleri, hissettikleri, duyumsadıkları ve gündelik yaşamlarındaki anlam arayışının parçası olarak ifade ettikleri şeylerden doğar. Bu tür pratikler her yanda heterotopik mekânlar üretir. Bu tür mekânların ortaya çıkması için büyük devrime bel bağlamamız gerekmez. Lefebvre'in devrimci hareket teorisi bunun aksini söyler: bir an için bile olsa, dağınık heterotopik grupların kolektif eylemin kökten farklı bir şey yaratma potansiyelini görüp bir "infilak" ânında kendiliğinden bir araya toplanması.

Lefebvre bu bir araya gelişi merkeziyet arayışı olarak simgeleştirir. Şehrin geleneksel merkeziyeti tahrip edilmiş durumdadır. Fakat onu yeniden tesis etme yönünde bir itki ve arzu tekrar tekrar ortaya çıkar ve bunun siyasi sonuçları —yakın dönemde Kahire, Madrid, Atina, Barselona ve hatta Madison, Wisconsin'deki ana meydanlarda ve şimdi de New York şehrinde Zuccotti Park'ta gördüğümüz gibi— pek çok alanda hissedilir. Ortak haykırış ve taleplerimizi ifade edebilmek için başka nasıl ve nerede bir araya gelebiliriz?

Fakat işte bu noktada, çoğu kimsenin Lefebvre'e atfettiği ve ona duyulan hayranlığın nedeni olan kentsel devrimci romantizm yine bizzat Lefebvre'in kapitalist gerçeklere ve sermayenin gücüne dair anlayışına çarpıyor. Kendiliğinden gelişen alternatif vizyoner hareket gelip geçicidir; selin içindeyken yakalayamazsanız, hiç kuşkusuz yanınızdan geçip gidecektir (Lefebvre'in 1968'de Paris sokaklarında ilk elden tanık olduğu gibi). Aynı durum devrimci hareketin filizleneceği toprağı oluşturan heterotopik fark mekânları için de geçerlidir. The Urban Revolution (Kentsel Devrim) kitabında Lefebvre, heterotopya'yı (şehir pratiklerini) hem izotopya (kapitalizmin ve devletin gerçekleşmiş, akılcı mekânsal düzeni), hem de dışavurumcu bir arzu olan ütopya ile gerilim içerisinde ele alır (bunların alternatifleri olarak değil). "İzotopya ile heterotopyanın farkı"nın "ancak dinamik olarak anlaşılabileceğini" öne sürer. "Düzendışı gruplar heterotopik mekânlar inşa eder, bunlar da nihayetinde hâkim praksis tarafından ele geçirilir."

Lefebvre baskın pratiklerin kuvvetinin ve iktidarının farkındaydı, nihai amacın bu pratikleri çok daha geniş bir devrimci hareket ile ortadan kaldırmak olması gerektiğini görüyordu. Mütemadi birikime dayalı kapitalist sistem, onunla bağlantılı olan sömürenler sınıfı ve devlet iktidarı yapılarıyla birlikte tasfiye edilmelidir. Şehir hakkını talep etmek bu amaca giden yolda bir uğraktır. Her ne kadar gitgide tutulacak en elverişli yollardan biri gibi görünse de, asla başlı başına bir amaç olamaz.

Notlar


(1) Henri Lefebvre, La Proclamation de la Commune, Paris: Gallimard, 1965; Le Droit à la Ville, Paris: Anthropos, 1968; L'Irruption, de Nanterre au Sommet, Paris: Anthropos, 1968; La Révolution Urbaine, Paris: Gallimard, 1970; Espace et Politique (Le Droit à la Ville, II), Paris: Anthropos, 1973; La Production de l'Espace, Paris: Anthropos, 1974. Yukarı
(2) James Holston, Insurgent Citizenship, Princeton: Princeton Univ. P., 2008. Yukarı
(3) Ana Sugranyes ve Charlotte Mathivet (haz.), Cities for All: Proposals and Experiences Towards the Right to the City, Santiago, Şili: Uluslararası Habitat Koalisyonu, 2010; Neil Brenner, Peter Marcuse ve Margit Mayer (haz.), Cities for People, and Not for Profit: Critical Urban Theory and the Right to the City, New York: Routledge, 2011. Yukarı

Devamını görmek için bkz.
ELEŞTİRİLER GÖRÜŞLER

Kansu Yıldırım, ''Asi şehirler asimetrik ilişkiler'', Birgün Kitap Eki, 25 Mayıs- 7 Haziran 2013

Kitlesel Kalkışmalar

Geçtiğimiz yıllarda Kuzey Afrika’da, Kıta Avrupa’sında ve Atlantik’in diğer yakasında ABD’de patlak veren eylemler, ekonomik, siyasi ve toplumsal yapıda ciddi kırılmalara ve geçişlere neden olmuştu. Bu eylemlerin birbirine yakın tarihlerde ve benzer gerekçelerle başlaması dışında, ortak bir kritik noktaları daha bulunmaktaydı: Kitlesel düzeyde öfke halinin boşaltılması ve belirli mekânların işgali. Öyle ki, İspanya’daki harekete ''öfkeliler'' (Indignados), New York’ta ve Londra’daki eylemlere ''işgal et'' (Occupy) isimleri konmuştu. Madrid’de Puerto del Sol Meydanı, Kahire’de Tahrir Meydanı, Barselona’da Plaza de Catalunya, Londra’da Londra Borsası önü, New York’ta Wall Street pek çok kez büyük ölçekli gösterilere tanıklık etti ve hemen hepsinde ya polisle ya da iktidarın gayrimeşru inzibatlarıyla çatışmalar yaşandı.

Üç kıtada kitleleri eylemlere ve çatışmalara iten başlıca faktörleri iki başlıkta sıralayabiliriz. İlki, 2008 yılından itibaren tüm dünyayı sarsan ekonomik krizin, siyasette ve sosyal güvenlikteki yansımalarının alt ve alt-orta sınıflara fatura edilmesi; resesyon sonrası pek çok beyaz yakalının işsiz kalması ve ABD’de konut piyasasındaki balonun patlaması ve mağduriyetlere gösterilen reaksiyonlar. Diğeri, Kuzey Afrika ülkelerinde baş gösteren kapitalizmin azgelişmiş ülkelerde yarattığı yoksulluk ve yoksunluğa paralel, beyaz yakalı işsizliği, gıda krizi ve yerleşik siyasi iktidar hanedanlıklarının toplumun farklı kesimleri üzerindeki artan baskılarına duyulan tepkiler. Bu iki faktörün oluşturduğu bileşke, gerek Arap isyanlarında olduğu üzere otoriteleri sarstı, iktidarların değişimine neden oldu; gerekse yeni bir muhalefet kültürünün oluşması için teknoloji ile mekân arasındaki ilişkinin alternatif yönlerine dikkat çekti. Ancak kitlelerin ve mekânların ölçeğini biraz daha büyülttüğümüzde kapitalizmin esas (ekonomik-siyasal iktidar) savaşımının tekil mekânlardan ziyade halk kesimlerinin yaşadığı kentler üzerinde gerçekleştiğini görürüz.

Kapitalizm ve Kent

David Harvey’in ağırlıklı olarak 2008 ve 2011 yılındaki güncel makalelerinden oluşan “Asi Şehirler” isimli kitabı, sermaye hareketinin ve kitlesel direnişlerin siyasi-stratejik, ekonomik ve coğrafik açılardan çoklu analizini gerçekleştirmekte. Harvey’in özellikle üzerinde durduğu noktalar, sebep ve sonuç ilişkisinin kaybetmeksizin, sermaye siyasetinin ve direnişin mekâna, bilhassa kentlere ilişkin tüm öğeleri. “Asi Şehirler”de Harvey, kent ve kentleşme olgusunun Marksist bir analiziyle işe koyuluyor.

Anaakım iktisadın mimari çevreye yapılan yatırımları, konut ve kentleşme alanındaki ekonomik hareketliliği makro-ekonomik perspektif içerisinden “ulusal ekonomiye” sıkıştırılmasına itiraz eden Harvey, kapitalist kentleşmenin ekonomik ve toplumsal bilançosunun bu bakımdan yeterince irdelenemeyeceğini belirtiyor. Gerçekten neoliberal zihniyet ile kaleme alınan Dünya Bankası’nın 2009 yılı “Kalkınma Raporu”na göz atıldığında esnek bir arazi ve gayrimenkul piyasasına yapılan vurgu eşliğinde, sermaye birikimini hızlandırmak amacıyla kamunun elini bu piyasalardan çekmesini, “bir kentin müteahhitlere ve spekülatör finansçılara devredilmesine” yönelik teorik nasihatlerde bulunulduğu görülecektir. Kente dair tüm yatırım biçimlerinin ve kalemlerinin tamamen sermaye güdümüne göre yönlendirilmesindeki amaç, kapitalizmin tarihsel olarak kaçamadığı krizlere mekânsal çözüm olarak kentin sunulmasıdır.

Kapitalizmin genel siyaseti, varlığının da devam koşulu olan, “artı sermayenin üretilmesi ve soğurulması için sürekli karlı alanlar” bulmaya endekslidir. Marx’ın Kapital’in ilk cildinde ve Harvey’in “Asi Şehirler”de belirttiği bu siyaset biçimi, ''Faustvari bir çelişkiye'' yol açar: ''Sermayedar, sermayedar olmak istiyorsa sürekli artı değerin bir kısmı daha fazla artı değer elde etmek için harcanmalıdır''. Ancak bunun sonucunda artı ürün üretiminin genişlemesi, sermaye birikiminin para, sermaye, ürün ve nüfus gibi “lojistik büyüme eğrilerinin” negatif yönleri ile karşılaşılır. Öncelikli sermaye izleği, bu artı ürünün soğurulması üzerinedir. İşte bu nedenle kentleşme, bir soğurulma mekânına denk düşer.

Tarih, Harvey’in gösterdiği üzere, bunun farklı veçhelerdeki örnekleriyle doludur. 1848 devrimleri sonrasında Bonaparte’nin Paris’te, 1942, 1975, 2008 yıllarında ABD’de, 1992 yılında İsveç’te, 1997-1998 yılları arasında Doğu ve Güney Asya’da yaşanan krizler, krizlerden çıkış yolları kentsel mekâna dair gelişmelerden kaynaklanıştır; çözümlerin belirli ağırlığı kentleşmeyle ilgilidir. Harvey ilginç bir çalışmadan bahseder: Amerika’da 1980’dan 2010 yılları arasında, 1929, 1973, 1987, 2000 krizlerini önceleyen gayrimenkul patlamaları görülmüştür. Bu bakımdan her kriz dönemi arasında inşa edilen “gökdelenler'', basit bir mimari eserden öte ''finansal bir olguya'' işaret eder.

“Şehir Hakkını” talep etmek

Kentlerin sermaye açısından artı ürünün soğurulması, sermayeye kaynak transferleri, krizlere bir reçete ya da tüketim mekânları olması, fiilen karşıt ilişkilerin de doğmasına neden olmaktadır. Özellikle sermaye güdümlü siyaset sonucunda “kamu düzeni”, ''çevre düzenlemesi'', ''yaşanabilirlik'' gibi gerekçelerle örtünmüş istimlâk, kentsel dönüşüm, kamulaştırma, soylulaştırma projeleri emekçi sınıfların yerleşim alanlarını tehdit etmektedir. Kent çeperlerinde yeni ve güvenlikle yalıtılmış, nakde dayalı “ortak alanlar” yaratmaya çalışan sermayedarlar, bu mekânlar üzerinde yaşayanları hukuksal zor, kamu görevlileri ya da çeteler eliyle tasfiye etmeye yönelmektedir. Ne var ki, Rio’nun favelalarında, Lima’nın Seul’un, İstanbul’un gecekondularında sözüm ona ''soylulaştırmaya'' karşın ciddi tepkiler doğmuştur.

Mülksüzleşme süreçlerine kitlelerin öncelikle yapması gereken şey Harvey’e göre ''Şehir Hakkı”nı talep etmektir. Çünkü bu hem bir siyaset biçimi, hem de pratiğidir. Ranciere’e göre siyasetin ''ihtilaflı olan bir ortak alanın faaliyeti'' olduğunu belirten Harvey, Negrilerin “ortaklık'' (Duyuru & Ortak Zenginlik) temasından hareketle “kentlerde müşterek alanların yaratılması” için bir rota çizmektedir; lakin daha önce ''Şehir Hakkı”nın gerekliliğine öncelik tanımaktadır. ''Şehir Hakkı'', emekçi sınıfların ve ezilen kesimlerin mağduriyetine neden olan, “artı ürünün üretimi ve kullanılması üzerinde demokratik denetim'' talebinden teşkil bir hak kategorisidir. Bu hakkı bireysel ya da soysal haklardan ayıran en önemli özellik, kolektif bir özneye ve mücadelesine kapı aralayan ''kolektif haklara'' girmesidir. Bu nedenle Harvey, kentler üzerine olan tüm savaşımları ivedilikle gerekli ve elzem görmektedir. Buna göre şuna varabiliriz: Kitlelerin neoliberal kent siyaseti altında ezilişine karşı gösterdikleri tüm yerel ve irtibatsız hareketler, ''Şehir Hakkı'' talebi etrafında örülmelidir. Çünkü bir kent, ''insanın içinde yaşadığı dünyayı arzularına daha uygun hale getirmek için'' verdiği tüm çabaları içeren bir mekândır ve insanlar kentleri “inşa ederken sadece betonarme yapıları değil, bireyliklerini de inşa etmektedir”. Harvey, tüm kapitalist kentleşme siyasetlerine karşı verilen tepkilerin ''Şehir Hakkı'' yani sermayenin yarattığı asimetrik ilişkilere ket vuracak artı ürünün üretimi-denetimi üzerinde yoğunlaştırıldığında Henri Lefebvre’nin bir sözünün doğrulanacağına dikkat çekmektedir: “çağımızda kentten doğmayan bir devrimin beyhude bir çaba olacağı''...

Devamını görmek için bkz.

Oylum Yılmaz, ''Şehrinizi nasıl ''asi'' tutarsınız?'', Sabitfikir Dergisi, Temmuz 2013

David Harvey 2011 Londra ayaklanması sırasında bakın ne demiş: ''Şansımız varsa, komisyonlar kurulacak, raporlar hazırlanacak... Şansımız varsa, diyorum çünkü İngiltere’nin halihazırdaki başbakanının ‘vahşi’ dürtüleri, bir yandan ahlaki pusulanın şaştığından, adab-ı muaşeretin yerle bir olduğundan, başıboş gençler arasında aile değerleri ve disiplinin maalesef erozyona uğradığından dem vururken, diğer yandan tazyikli su püskürten tankları, biber gazı taburunu ve plastik mermileri devreye sokacak gibi görünüyor.'' Ne kadar da tanıdık geliyor kulağa değil mi!

Bir parkla, meydanla, semtle, devamında ise bir şehirle başlayan ve nihayetinde ülkesel bir harekete dönüşen direnişimizi, dünyayı egemenliği altına almış vahşi kapitalizmden, küresel insani krizden ayrı düşünmek mümkün değil; son yıllarda Avrupa şehirlerinde, ABD'de baş gösteren şehir isyanlarından ayrı düşünmek de öyle. Ondandır ki Direniş’in ikinci haftasını geride bıraktığımız bu günlerde pek çoklarımız gibi edebiyata, özellikle de şiire sarılmış durumda olduğum halde David Harvey’nin Asi Şehirler’ini de elimden bırakamıyorum. Kitabın altbaşlığı Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru... Zekice bir mizah anlayışıyla, yepyeni bir dille bezeli direnişimizi, tek bir tamlamayla özetlemek isteseydik eğer bu hiç kuşkum yok ki “Şehir Hakkı” olurdu. Çünkü nasıl bir şehir istediğimiz sorusu, nasıl kimseler olmak istediğimiz, ne gibi toplumsal ilişkiler arayışı içinde olduğumuz ne tür bir yaşam tarzı arzuladığımız, hangi estetik değerlere sahip olduğumuz sorusundan ayrı düşünülemez, diyor Harvey. İnsan şehri inşa ederken, kendini de inşa eder. Öyleyse şehri gönlümüze göre değiştirme ve yeniden icat etme hakkıdır bu. Bireysel değil, kolektif bir haktır. Ve işte tam burada o vurucu soru gelir: Peki bu hakkı en iyi biçimde nasıl kullanabiliriz?

Direniş boyunca kimilerinin fark etmediği, kimilerinin de özel olarak üzerini örtmeye çalıştığı ana damar, yoksulluk vurgusu ve sınıf mücadelesi oldu. Oysa ki kentleşmenin kendisi zaten ve daima sınıfsal bir olgu. Şehirler bir artı ürünün toplumsal ve coğrafi olarak yoğunlaşmasından doğar. Artı ürün bir yerden ve birileri üzerinden elde edilir hep, artı ürünün nasıl kullanılacağının denetimi de daima küçük bir grubun elinde olur. Kapitalizm hiç durmadan şehirleşmenin ihtiyaç duyduğu artı ürünü üretir ya da aynı şekilde kapitalizm sürekli surette ürettiği artı ürünün soğrulması için şehirleşmeye ihtiyaç duyar.

Evet, planlı olarak direnişin siyasi olmadığı, direnişine katılanların siyasi ve ekonomik bir beklentileri olmadığı ve hatta ekonomik krizden etkilenmeyenlerden oluştuğuna dair pompalanan görüşler bütünü, sırf bu anlamda bile bağlamından yoksundur. Direniş, doğası gereği siyasi, doğası gereği yoksulların ve yoksunların, doğası gereği rejim karşıtlarının… Politik öfke, politik isyan giderek bilinçli bir eyleme dönüşüyor. Ve Harvey öneriyor: ''Artı ürünün üretimi ve kullanımı üzerinde daha fazla demokratik denetim talebi. Bu talepten utanmayın, artı üretime sahip olmak ille de kötü bir şey değildir.''

Şehir başlıbaşına siyasi bir topluluk gibi hareket ediyor şimdi, şehir artık toplumsal hareketin içinden doğduğu dev bir saha. Yalıtılmışlığın, yalnızlığın, neoliberal bireycilik anlayışının üstesinden geliniyor elbirliğiyle; şehir, şehirler, finans kurumlarının, şirket sermayesinin ve yerel yönetimlerin desteklediği müteahhitlerin sunduğu o ucube imgeden kurtuluyor. Yeni bir imge yaratılmaya başlanıyor. Ülke ve dünya tarihinde bir mucize oldu: Doğru soruyu sorduk! Şimdi bu doğru soruya, doğru cevaplar verme zamanı.

Asi Şehirler’i okudukça görüyorum ki Türkiye’deki direnişi sandığımız gibi bize özel, tek ve biricik değil, yani yalnız değil. Ancak yalnız olmadığı kadar da, gelmiş geçmiş tüm diğer hareketler içinde pırıl pırıl parladığı da kesin. Kendi enerjisini kendi içinde üreten, sürdürülebilir, ritmini doğadan, dilini şiirden ve mizahtan, sesini müzikten, inancını özgürlük düşüncesinden alıyor. Üstelik Filiz Gazi’nin de dediği gibi Direniş, iyiliği sokağa düşürüyor.

Harvey’nin kehanetlerini bilenler bilir. Hatta artık kehanetten bile çıktı sayılır onun öngörüleri. Şimdi kulaklarımda dünyanın herhangi bir şehrinde patlak veren büyük bir direnişin, tüm dünyaya nasıl yayılacağını ve kapitalizmin sonunun da işte böyle geleceğini söylediği cümlesi yankılanıyor. Ancak bu yayılma öyle kolayca bir kıvılcımla etrafı yangın yerine döndürmeyecektir, bu bilinçli bir çabayı ve mücadeleyi gerektirir.

Devamını görmek için bkz.

A.Yavuz Altun, ''Şehirler neden isyan eder?'', Kitap Zamanı, 1 Temmuz 2013

Küresel ekonomik kriz en çok Marksist akademisyenleri sevindirdi. Kapital’in yazarı, çok önceleri kapitalizmin “kriz” üretmek konusundaki maharetini açık ettiğinden, onu takip edenler bugünlerde haklı çıkmanın keyfini yaşıyor. Sovyetlerin çöküşünden bu yana kendine yenilenme imkânı arayan Marksist teori, Çin’in devlet kapitalizmini yürürlüğe sokmasıyla iyice bunalımdaydı. Ancak son yılllardaki kriz ortamı, yeni teorisyenlere şans tanıdı. Neo-Marksist akademisyen David Harvey onlardan biri. Marksist teorinin güncel limitlerini çizen ve finans-kapital dünyaya uygulayan Harvey, şehircilik ve antikapitalist mücadelenin mekânsal imkânları üzerine çalışmalarıyla tanınıyor. Kozmopolit şehirlerdeki sınıfsal hareketlilik için kullandığı “şehir hakkı” kavramı bir süredir dolaşımda. Buna göre, neo-liberal politikaların uluslararası finans kuruluşlarıyla el ele vererek şehirleri yeniden dizayn etmeye kalkışması “hemşehri”ler arasında yeni bir dayanışmaya yol açıyor. Burada dikkati çeken nokta, antikapitalist örgütlenmenin mekânının sadece iş yerleri olmaması, mahalle ve semtlerin de örgütlenme biçimlerine etki etmesidir.

Tarihiyeniden yorumlamak

Bir Marksist yorumcu olarak Harvey, Asi Şehirler kitabına tarihi yeniden yorumlayarak (Henri Lefebvre’in 1965’teki makalesini tartışarak) başlıyor. 1871’de Fransa’da kurulan Paris Komünü günlerine götürüyor bizi. Pek çok tarihçi için Paris Komünü, Fransa-Prusya savaşının ertesinde, silahlandırılan işçilerin öfkesinin ürünüdür. Cumhuriyetçiler, 1852’de imparatorluğunu ilan eden III. Napolyon’dan intikam almak için Prusya yenilgisini fırsat bilmiştir. Ancak Harvey’e göre buradaki temel kavga, 1853’le 1870 arasında Paris’i mimari olarak dönüştüren III. Napolyon’un politikalarına şiddetli bir karşı çıkıştır. Paris sakinleri, şehirlerini geri almak üzere ayaklanır. Bu, klasik bir işçi hareketi değil, bir “infilak” halidir. Bu durumda, muktedirin halkı ekonomik anlamda sömürmesinin yanı sıra, kamusal mekânları baştan kurgulaması da toplumsal hafızayı ve kamunun “mekân hakkını” gasp etmeye yöneliktir. Şehrin ortasında yükselen gökdelen ve AVM’ler, küresel finans sektörünün sürekli artıdeğer üretebilmesinin ve bunu emlak manipülasyonu yoluyla katlayabilmesinin en önemli yoludur. Bu sebeple de, şehrine sahip çıkmak isteyen hemşehriler, aynı zamanda küresel finans ağına bir darbe indirmiş olurlar.

Tahrir’den New York’a

David Harvey, günümüzdeki gösterileri hayli önemsiyor. Tahrir’deki ayaklanmayı, Londra ve New York’taki “occupy” (işgal et) hareketlerini, El Alto’daki sendika örgütlenmelerini, Madrid ve Atina’daki “aşağılanmışlar” yürüyüşlerini zikrediyor. Genelde sosyal medyanın etkisinin tartışıldığı bir ortamda cüretkâr yorumlar yapıyor: “Asıl önemli olan Twitter veya Facebook’taki duygusal gevezelik değil, sokağa ve meydana çıkan bedenlerdir.” (s. 223) Ancak temelde cevabının “tabii ki evet” olmadığı bir soru sormayı hedefliyor: “Hem şehir içinde cereyan eden, hem de şehri ve şehir yaşamının niteliğini ve geleceğini konu alan mücadelelerin, antikapitalist siyasete temel teşkil ettiği söylenebilir mi?” (s. 176) Yukarıda ismi geçen şehirlerin isyan gerekçeleri farklılık arz edebilir, küresel sermayeye şimdilik eklemlenmeyen şehirlerde benzeri hareketliliklerin görülmemesi ülke genelinde bir antikapitalist siyasetin oluşmasına engel teşkil edebilir. Göçmenler, yeni ırkçılık, vandalizm ve lümpenleşme gibi meseleler de kitabın biraz uzağında kalıyor. Ancak Harvey’nin kamusal alandaki bu yeni mücadeleyi küresel ekonomik kriz bağlamında tartışması, 21. yüzyılda “sol” için bir çıkış yolu olabilir.

Gezi Parkı,tartışmanın neresinde?

Peki, Gezi Parkı olaylarını bu tartışmanın neresine eklemleyebiliriz? Benzer ve benzemez yönleriyle Gezi Parkı, elbette bu tartışmada yer almayı hak ediyor. İstanbul’un küresel finans sistemine entegre olması, mimarî projelerin hemşehrileri rahatsız edecek düzeye gelmesi, bir kesimde oluşan genel “yenilmişlik” havası gibi meseleler öne sürülebilir. Ancak Gezi Parkı etrafındaki “sembolik” gerekçelerle, “reel” gerekçelerin iyi ayrıştırılması, ekonomik ve çevresel tepkilerle “hayat tarzı” kaygılarının farklı katmanlarda ele alınması gerekiyor. Harvey’nin izinden gideceksek, her şeyden önce Türkiye’de pek tartışılmayan “iktidarın mekânı” ve genelde devlet-merkezli ele alınan “kamusal alan” meselelerinin örtüsü kaldırılmalı.

Devamını görmek için bkz.

Gülsin Harman, ''Şehri geri istemek'', Milliyet Kitap Eki, Nisan 2013

Geçtiğimiz haftasonu İstanbul’un merkezi Taksim’de iki eylem vardı. Cumartesi günü Gezi Parkı’nın Topçu Kışlası’na dönüştürülmesine karşı çıkan yüzlerce kişi Gezi Parkı Festivali kapsamında, şehrin merkezinde nadir kalan yeşillik alanlardan parkın çimleri üzerinde konser dinleyip piknik yaptı. Pazar günü ise tarihi Emek sinemasının yıkılmasını istemeyen binlerce kişi, bu sefer tazyikli su ve biber gazına bulanmadan “Emek Bizim!” dedi. Bu iki eyleme katılan ya da katılamayıp destekleyenler İstanbul’un bir parçası olarak benimsedikleri Gezi Parkı ve Emek’in yok edilmesine direniyor. Mücadeleleri ümitsiz mi? Ya da yıllar önce Cihangir, bugün de Karaköy hızla mutenalaştılırken ses çıkarmadıkları için suçlular mı? Kentin belli alanlarına sahip çıkmak elitizm mi; başka bir deyişle ‘Sulukule’nin yıkıldığı gün Emek de kaybedildi’ mi?

Protestonun yeni mekanı

Temmuz ayında İngiltere’nin sol görüşlü gazetesi The Guardian’ın “Marksizm neden tekrar yükselişte?” başlıklı yazısı büyük ilgi çekmişti. 2008’de patlak veren finansal krizin faturasını yüklenmek zorunda kalan halklar, ABD’de “İşgal Et” ve İspanya’da “Los Indignados” hareketleriyle şehrin ortak kullanım alanlarını protestonun mekanına dönüştürmüştü. Bütün dünyayı sararak küreselleşen krize tepkinin en etkili biçimde ABD ve İspanya’da meydana gelmesinin geçerli sebepleri vardı. Kriz öncesinde piyasanın itici gücü haline gelen ev kredileri, yarattıkları ev sahibi olma hayaliyle Amerikan ve İspanyol alt sınıflarını en büyük kullanıcı haline getirdi. Şimdi ise onlara yakın zamanda refah sözü veren sistem barınma haklarını ellerinden aldığı gibi gelir adaletsizliği de bütün şiddetiyle toplumu sarsıyor. Olan biteni açıklamak, anlayabilmek için başvurulan isimlerden biri Marksizm’in sunduğu analize mekan fikrini katan; “Sosyal Adalet ve Şehir”, “Neo-liberalizmin Kısa Tarihi” ve “Sermayenin Mekanları” eserleriyle tanıdığımız sosyal bilimci David Harvey’ydi.

Alternatif olanı önerebilmeliyiz

Metis yayınları tarafından Ayşe Deniz Temiz’in İngilizceden Türkçeye titiz çevirisiyle yayımladığı “Asi Şehirler: Şehir Hakkından Kentsel Devrime Doğru” Harvey’nin ‘şehir hakkı’ kavramından yola çıkarak kapitalist sistemin kentsel kökenlerine bakışını ve şehrin alanlarını kullanarak mücadele yöntemi önerilerini ortaya koyuyor. Fransız Marksist düşünür Henri Lefebvre’nin düşüncelerini temel alan Harvey, ‘bizi çevreleyen sokaklardan yükselen hissayata’ kulak kesilmemizi öğütlüyor. “Şehir hakkını talep etmek, kentleşme süreçleri üzerinde, şehirlerimizin nasıl şekillendirildiği ve yeniden şekillendirildiği üzerinde bir tür belirleyici güç talep etmek ve bunu kökten ve radikal bir biçimde yapmaktır,” diyerek teorinin yanı sıra somut eylemlere de göz atıyor. Kitabın ilk bölümünde şehir hakkı ilkesi etrafında küresel krizin emlak piyasasındaki kökleri ve kentsel dönüşümün çıkmazları ele alınıyor. İkinci kısım “Asi Şehirler” ise Londra sokaklarını 2011 yazında kasıp kavuran isyanı ve kent menşeili mücadele hareketlerini inceliyor.

David Harvey’le Sel ve Metis yayıncılıkla, Bilgi Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nin ortak davetlisi olarak geldiği İstanbul'da haziran ayında görüşme şansı yakalamıştım. Kendisine şehrin merkezindeki mahallelerindeki soylulaştırmanın nedenlerini sorduğumda “Şehrin çevresinde yaşayan varlıklı sınıfların merkeze geri dönme isteği. Güvenli olmadıklarını söylerek terk ettikleri şehri bir şekilde 'geri alma' dürtüsü” cevabını vermişti.

Harvey, şehir sakinlerinin yaşadığı yitirme hissini, ‘birdenbire peydah olan olan büyük bina kompleksleri karşısında duyulan şaşkınlığı’ ele alırken kitabı elinde tutan Türkiyeli okurun düşüncelere dalmaması imkansız. Söyleşimizde İstanbul’a biçilen yeni rolü, Kanal İstanbul ve üçüncü köprü gibi ekolojik dengeye geri döndürülemeyecek zararlar verebilecek devasa projelerini sorduğumda Harvey dünyadan örneklere cevap vermişti. Türkiye’nin içinde bulunduğu durumu, Çin’in ekonomik büyümenin yapılaşmayla güç gösterisine girişmesine benzeten, “Emlak balonu oluşmuş, üçüncü köprü ve Kanal İstanbul gibi çevreyi değiştirecek muazzam inşaat projeleri için teklifler var. Fakat 4-5 yıl içerisinde bu balonun patlaması çok yüksek bir olasılık. İstanbul'u küresel bir şehir yapma isteğini görüyorum. Küresel bir şehirde yaşamayanlar çok şanslı! Rahatça şehir merkezine girip çıkabiliyorlar. Dubai, Mumbai, ve Şangay yeni küresel şehirler. Dünyanın daha fazlasına ihtiyacı olduğunu kim söylüyor?” demişti.

Emek, Gezi Parkı, Haydarpaşa, Sulukule ve Fatih Ormanları’nın kurtarılması için mücadele verenler bir cephede de protestonun biçimini ve eylemin elde edebileceği sonuçları karamsarlıkla sorgulayanlarla fikir tartışması içine giriyor. “Bir şehri nasıl yönetebiliriz?” sorusunu önemseyen Harvey ‘asi şehirler’ için ortak harekete geçmeyi ve ‘tek bir mahallenin isteklerini ön plana çıkarmamayı’ tavsiye ediyor. Görüşmemizde, “Tek bir mahallenin istekleri yerine konfederal prensiple önerilen alternatifler öne sürülebilir. Kentsel dönüşüme karşı mücadele verenler "Olanı koruyalım" diyor, bence alternatifi de nasıl üreteceğimizi söylemeliyiz” önerisinde bulunan Harvey’nin eseri, şehrin farklı köşelerindeki eylemleri birleştirme ve çözüm üretme yolunda yararlı bir tartışma başlatabilir. “Asi Şehirler”in Emek’in film seyredilen süslü bir sinema salonu, İnci’nin profiterol satan bir pastane, Haydarpaşa’nın pop müzik kliplerine mekan olmanın ötesinde sermayenin ruhunu ele geçirmeye çalıştığı bir şehri sevenlerin mücadele alanlarının olarak yeniden tanımlanmasına ışık tutması dileğiyle...

Devamını görmek için bkz.

Semih Gümüş, ''Asi Zamanlar'', Radikal Kitap Eki, 12 Temmuz 2013

Modern zamanların düşüncelerinin kent kültüründen çıktığını belirtebilir miyiz? Meksika’da Zapatistaların Lakandon ormanlarında dile getirdiği düşünceler de modern ve kentli kavramlar çevresinde oluşuyor. Subcomandante Marcos (Delegado Zero) Mexico City’de üniversiteyi bitirmiş, felsefe master’ı yapmış, profesör olarak çalışmaya başlamış bir şehirli. Kaldı ki onun silahlı mücadeleyi öne çıkarmayan sivil direniş düşüncesi günümüze özgü bir şehir radikalizmi olarak görülebilir. Bugün iktidar amacı olmadan devrimci değişim öngören çözümlemelerde Marcos’un geliştirdiği anlayışa sık sık dönüp bakılıyorsa, şehirler için verilen savaşım kültürüne anlamlı karşılıklar verdiği içindir.

Marksizmin, şehirlerin ortak yaşam alanları olarak taşıdığı anlam üstünde yeterince durmadığı söylenebilir. Yüz elli yıl önce kurulmuş bir düşünceden söz ediyoruz, o zamanlar bugünkü şehir ve kültürü yoksa, olmayanın adının konmamış olması da anlaşılır. Bu arada Marksizmi durağan ve her şeyi başlangıçta gördüğü içeriğiyle açıklayan bir düşünce olarak alınca, ondaki eksiklerin sonu elbette gelmez.

Yalnızca somut sorunlar üstüne kurulmuş bir düşünce olarak alınamaz Marksizm, öyle olsaydı yüz elli yıl önceki dünyayla bugünkü arasında köprü kurmak da olanaksız olurdu. Dolayısıyla şehir bağlamında aklımıza gelen bir dizi sorun ve konuya ilişkin önermeler bulamayız Marksizmde. Onun erken zamanlarında getirdiği çözümlerin bazıları bugünün karmaşık dünyasının duvarlarını aşamadı. Demek bugün onu yeniden yorumlarken boşluklarını da dolduruyoruz. Onun için değil, kendi sorunlarımıza çözümler bulmak için. Marksizm, onu bir düşünce biçimi, bakış açısı, çözümleme yöntemi olarak aldığımız, felsefenin yaratıcı düşüncesi içinde kendini yeniden üretme gizilgücüne koştuğumuz zaman, bugün de benzersiz yollar açabilir.

Ortak alan kültürü

Şehirlerin ortak alanları üstüne düşününce, bunun da çok yönlü bir konu olduğu kuşkusuz. David Harvey’in, tam bugünlerde okunması gereken Asi Şehirler kitabının sunuşunda, “Ortak alanın kendisi kolektif bir ilişki ise, ortak alan üzerinde ‘toplumsal bir ilişki’ tesis edilmedikçe, bu alana kolektif olarak sahip çıkmak olanaksızlaşır,” diyor Ayşe Deniz Temiz. Şu demek ki, ortak alanları devletin ve sermayenin tasallutundan kurtarmak için kuşatma çabası, onu kuşatan belli anlayışlara vermez o alanları. Gezi Direnişi toplumun bir kesiminin katıldığı bir eylemdi. Parkı ve ağaçları kormak için başladı. Kimin için? Direnişçilerin kendileri için değildi elbette. Ama bunu söylemek de yetmeyebilir. Toplumun bir başka kesiminin bir bölümü direnişe karşı çıkarken aynı kesim içinden Parkın korunmasını isteyenler de vardı. Doğru, yanlış, bilinçli, bilinçsiz, bu önemli değil. Çünkü park, aynı zamanda onların da olacak. Parkın kendiliğinden onların da olacağı biliniyor aslında ama siyasal iktidar böyle zamanlarda araya girip toplumu biz ve onlar diye bölmeye başladığında, şehirlerin ortak alanları da bölünmeye başlar. Gezi Parkı için toplumun yarısını korkutan devlet, şimdi parkı kendi toplumuna vermeye de çalışıyor. Tuhaf ve boşuna bir çaba ama devlet aklı böyle akılsızdır işte.

Bu yakaya bakınca, ortak alanların kimliği üstüne, sözgelimi Marksizm gibi siyaset kuramlarının yetersiz kaldığı yerden alıp hem güncel, hem de bugünün karmaşıklığını çözecek derinlikte düşünceler, öneriler geliştirmek gerekiyor. Çünkü şehir büyük bir hızla büyürken yeni ortak alanlarla sorunları da çoğaltıyor.

İlginçtir, bu arada şehir hakkı hareketleri yerel olmaktan çıkıyor. Brezilya’daki kent direnişleri âdeta ABD’deki şehirlerde sürüyor, iki ülke arasında büyük bir uzaklık olsa da. Bugün Gezi-Taksim Direnişi’nin bir kent hareketi olarak dünyadaki pek çok şehrin sahiplerini esinleyeceğini de söyleyebilir miyiz? Kuşkusuz. Tepeden tırnağa barışçı bir direniş hareketi olan Gezi-Taksim Direnişi, polisin zırhlı araçlarını gövdeleriyle durduran insanlarıyla, duranadam eylemiyle, önce bir occupy hareketi olarak başlayıp sonra bir buçuk aydır sürekli aktif durabilme gizilgücüyle ve kendiliğinden bir hareketin kendini her gün yeniden nasıl ayakta tutabileceği gibi özellikleriyle örnek olabilir. Şehir hareketleri siyasal hareketler değil. Çıkış nedeni de siyasal değil, sonunda öne sürdüğü talepleri de. Gücünü buradan alıyor. Siyasal olanın kendi çevresini ister istemez daraltacağını söyleyebiliriz, oysa Gezi-Taksim Direnişi, bir ay önce Türkiye’de hayal bile edilmeyen bir yığınsallık kazandı. Tam 79 ilde, yaklaşık 5 milyon kişi sokağa çıktı. Ülke tarihinde bu denli yığınsal ve nitelikli bir sivil direniş ilk kez görüldü.

Siyasal olmamak

David Harvey, “Öte yandan geleneksel solun şehir menşeli toplumsal hareketlerin devrimci potansiyelini kavramakta hâlâ güçlük çektiği de bir gerçek,” diyor. Eylemi düşüncenin önüne koşan geleneksel sosyalizm, devrimci kişiliğini tanımlama konusunda eksik kaldı. Devlet, iktidar ve sınıf savaşımı temelinde açıkladığı devrimcilik, yalnızca köktenci altüst oluşla özdeşlendi. Oysa devrimcilik amacın özüne ilişkin bir kimlik oluşturucu olarak alınmalıdır. Yani iktidar amacı olmayan, siyasal örgüt hiyerarşisini reddeden, dolayısıyla kendiliğinden hareketi öne çıkaran bir eylem biçimi, amaçlarının özü bakımından pekâlâ devrimci olabilir. Geleneksel sosyalist hareketler bunu bugün de tam anlamıyla değerlendirmiyor.

David Harvey de aynı doğrultuda, “Bu hareketler çoğu defa, bazı kısmi (sistemik olmaktan uzak) meselelere yoğunlaşan reformist hareketlerden ibaret oldukları, dolayısıyla ne devrimci ne de sahici anlamda sınıf hareketi sıfatını hak etmedikleri gerekçesiyle gözardı ediliyorlar.” diyor.

Sorun da bu. Ama gerek dünyadaki şehir hareketlerinde yaşananlar, gerek Gezi-Taksim Direnişi, devrimci hareketlerin on yılda yapamadıklarının bir ayda nasıl yapılabileceğini gösterdiği için, o eski kaygıları da değersizleştirdi. Kendinden menkul devrimci kimlik mi kazanıyor, yoksa bir kent ortak alanı için verilen demokratik direniş mi?

Bu yeni gerçekliğin bir ucunu pekâlâ Seattle’a götürebiliriz. O da antikapitalist kimliği olan bir şehir hareketiydi ve benzerlerini tutuşturan bir kıvılcım oldu. Seattle’ın fırlattığı kıvılcımı Washington’a, Cenova’ya, Prag’a hangi rüzgârlar getirdi? Kentsel müşterekler. Sonunda İstanbul ile Sao Paulo ya da Los Angeles’ta ortak alanların kullanımı konusunda benzerliklerin hemen kurulabileceği görüldü.

Burada bir başka düzey var: Şehir, kapitalizm demek. Biri, öbürü olmadan olmaz iki düzey. Dolayısıyla Hardt ile Negri’nin şehri “antikapitalist eleştiri ve siyasi eylem için bir başlangıç noktası” olarak gören düşüncesi ciddidir. Gezi-Taksim Direnişi antikapitalist bir hareket değil. Böyle bir kimliği hiç kimse seslendirmedi. Buna gerek yoktu. Sonunda nereye evrileceği düşünüldükçe, bir ucunun kapitalizmin günümüzdeki çaresiz gözükaralığına dokunacağı da görülüyor. Bilince çıkarmak anlamında. Yoksa direnişin bir ucu kapitalizme dokundu bile.

David Harvey, Asi Şehirler kitabında aslında şehrin isyan doğasını çözümlüyor. Şehir, kırlarla karşılaştırılamayacak kadar dinamik. Kitabın son cümlelerinde, “Biz tek tek bireyler olarak hangi tarafta yer alacağız? Biz hangi sokağı işgal edeceğiz? Ancak zaman gösterecek. Fakat bildiğimiz bir şey varsa, o zaman şimdidir,” diyor. Bu konunun kayıtsız koşulsuz evrenselliği Harvey’in son sözlerinde belirtiliyor: “Sistem yalnızca sekteye uğramakla kalmadı, baskıdan başka her tür savunma aracını da kaybetti.

Wall Street’te olanla Gezi-Taksim’de olan arasındaki benzerlik bu düzeyde. Dahası yok...

Devamını görmek için bkz.

Fatma Pınar Arslan, ''Kentsel Devrim Mümkün mü?'', Sol Kitap, 10 Nisan 2013

Kitap, alt başlığından da anlaşıldığı üzere, Lefebvre’nin “kent hakkı” kavramını yeniden değerlendiriyor ve buradan nasıl devrimci olanaklar çıkarılabileceği sorusunu soruyor. Lefebvre’nin “the right to the city” kavramı, Türkçeye daha çok “kent hakkı” diye çevrilmesine alışık olduğumuz ama çevirmenin “şehir hakkı” karşılığını tercih ettiği kavram, şehre ait kaynaklara ulaşılmasında herkesin hakkının korunmasının yanında, herkesin şehri yeniden yapılandırmada söz sahibi olması hakkını da içine alır. Harvey’in de yazdığı gibi, Lefebvre, geleneksel solu, kentsel hareketleri anlayamamakla ve onlara gereken değeri vermemekle suçlar. Harvey bu kitabında, bu suçlamalara katılıyor ve geleneksel sola yol gösterme iddiasını taşıyor.

Birbiriyle bağlantılı ''asi şehirler'' yaratmak

Kitabın temel savı, Harvey’in önceki kitaplarında savunduğu fikirlerin gelişim yönüne uygun olarak, devrimci mücadelenin sınıflardan çok şehir sakinlerine dayanması gerektiği. Yazar, şimdiye kadar gerçekleşmiş birçok kentsel kalkışmanın, örneğin Paris Komünü ve 1968’de ABD’de etkili olan isyancı hareketlerin, sınıfsal olmaktan çok kentsel hareketler olduğunu iddia ediyor. Buna göre, 1871 Paris Komünü’nü, 1850’lerden itibaren Paris’in yeniden yapılandırılması ve insansızlaştırılmasına karşı tepki gösteren kitlelerce şehri yeniden ele geçirmek için gerçekleştirmiştir. ABD’de, banliyöleşme ile şehir dışına kaçan orta sınıfların, şehir merkezini tamamen alt sınıflara bırakmaları ve buraların yaşamsal olarak “çöküntü” alanı haline gelmesi de, 68 hareketlerinin örgütlenmesinin ve yayılmasının en önemli sebeplerinden biridir. Günümüzde, “geleneksel işçi sınıfının” yok olduğu ve onun yerini “prekarya”nın, yani güvencesiz ve geleceksiz çalışanların, göçmenlerin, kent yoksullarının vs. aldığı bu dönemde, devrim olanakları çıkarmanın yolunun, dünya çapında örgütlenen ve birbiriyle bağlantılı “asi şehirler” yaratmaktan geçiyor. Yazar, 2011’deki Wall Street ve Londra eylemlerinin, ondan önceki büyük çaplı anti-emperyalist kent eylemlerinin, gözümüzü kapatamayacağımız bu gerçeği önümüze koyduğunu söylüyor.

Buna göre, artık insanların büyük kısmı düzenli olarak bir işyerinde çalışmadıkları için, işyeri bazlı bir örgütlenme mümkün değildir. Aslında Paris Komünü sırasında da gerçekte var olmayan geleneksel işçi sınıfının, sosyalistlerin önünde iki seçenek duruyor: “proletaryanın ortadan kaybolduğuna, dolayısıyla devrim olanağının yitirildiğine hükmederek yas tutmak; veya proletarya kavramımızı kentleşmeyi üreten örgütsüz kitleleri (örneğin göçmen hakları yürüyüşleri düzenleyenleri) içerecek biçimde değiştirmek ve bu kitlelerin kendine has devrimci olanaklarını ve güçlerini araştırmak” (s. 188).

Sermaye için üretim süreci: kentleşme

Aslında bu düşünceler ilk kez dile getirilmiyor. Harvey’in bu kitapta yaptığı, bu iddiaların arkasındaki ekonomik gerekçeleri güncellemek. Buna göre, 1973’ten beri meydana gelen krizler büyük oranda konut sektöründen ve kentsel gelişimden kaynaklanmaktadır. Son yaşanan 2088-2009 krizi de, bu görüşü desteklemektedir. Gerçekten de kent, sermayenin spekülasyonuna ve rant üretimine çok açık bir alandır. Aynı şirket, aynı anda hem konut yapımı için kredi verirken, hem de bitmeyen konutların satın alınması için kredi vererek birikmiş sermayesini kullandırır. Konut fiyatlarının belirlenmesi ise tamamen piyasaya kalmıştır; sadece konut yapımı değil, şehirlerin markalaşması da bu rant üretiminin bir parçasıdır. Şehirler “marka” haline geldikçe, bir çeşit “simgesel sermaye” üretilir ve buradan da kâr elde edilir.

Şehirlerin yeniden üretimi, sermayenin krizi aşmak için kullandığı başlıca yollardan biridir. Gerçekten de kentleşme, sermaye için bir üretim sürecidir; sermaye buradan artı-değer elde eder. Harvey, bu durumdan yola çıkarak, geleneksel çalışma koşullarının artık kaybolmaya yüz tuttuğunu da belirterek, artı-değerin ortaya çıktığı ve paylaşıldığı birimin kent olduğunu öne sürüyor. Fabrika ya da işyeri ölçeği değil. Ya da geniş anlamda ulus-devlet de değil. Artı-değerin üretildiği birim bu şekilde tarif edilince, bunun yeniden paylaşımı için verilen mücadelenin esas alacağı birim de kaçınılmaz olarak kent oluyor. Harvey’e göre, kent halkı, işyeri tanımı ve iş koşulları belirsizleştiğinden kendi yarattığı artı-değerin peşine düşmediği ya da bu artı-değer üretiminin zorla dışında bırakıldığı için, kendi kentinde yaratılan artı-değerin üzerinde daha fazla söz hakkı talep etmelidir.

Peki, bütün bunlar, devrimi sadece kentte aramak için yeterli mi? Kentli olma kimliği, sınıf kimliğinin önüne geçebilir mi, ya da bir ülkenin vatandaşı olma kimliğinin yerini alabilir mi? Burada soru, iki yönlü. Birincisi, güvencesiz ve geleceksiz yaşayanlar hâlâ bir sınıf oluşturuyor olabilirler. Artı-değeri yaratanlar hâlâ onlar olduklarına göre, artı-değerin oluşup kentte bir bütün olarak kullanılmasını beklemeden, artı-değer üretim süreçleri sırasında mücadele edebilme ihtimalini tamamen yok saymak kulağa pek mantıklı gelmiyor. İkincisi ise, kentsel devrim deyince, ulus sınırları içindeki siyasi sorunları, bir kalkışma ihtimali ve kader ortaklığını arka plana atmış oluyoruz. Harvey’in ulus-devletten bağımsız, kent temelli sermaye tanımı, ezilenlerin de kent temelli örgütlenmesi sonucunu çıkarıyor haliyle. Kentsel ekonomilerin önem kazandığı ve yerel yönetimlerin özerkleşmekte olduğu doğru; bazı kentlerde, ulus-devletlerin sahip olduklarından daha büyük sermayelerin biriktiği de doğru. Ancak, ekonomiler hala ulusal bir karakter taşıyor ve ulus-devletlerin ekonomik ve siyasi rollerini iddia edildiği kadar terk etmiş oldukları doğru değil.

Bana öyle geliyor ki, Harvey, sermayenin örgütlenmesi ve yeniden üretilmesiyle ilgili çok önemli ekonomik saptamalarını politik mücadele için bir sonuca taşımak istediğinde yanlış yöne gidiyor. Harvey’in de dediği gibi, sosyalistlerin artık, kentlerin, sermayenin yeniden üretiminin gerçekleştiği bir yer olduğunu unutmamaları ve buna karşı oluşturulan tüm mücadelelerin içinde olmaları lazım. Şehrin ortasına dikilen çirkin bir otel, sadece görüntüyü bozan bir otel değildir; sermayenin aşırı birikim krizini aşmak için tepemize dikilen çirkin bir oteldir ve buna karşı çıkmak, ne “canım şehrin görüntüsü bozuluyor” tavrından ibaret olabilir, ne de sosyalistler tarafından küçümsenebilir. Kentlerin sermaye adına yeniden şekillendirildiği her proje, sosyalistlerin parçası oldukları bir mücadelenin hedefi olmalı. Kentsel yaşamdan dışlanan toplamın örgütlülüğüne destek olunmalı. Ancak, Harvey’in bu fikri taşıdığı uç noktayı desteklemek için yaptığı çıkarımlar biraz tartışmalı. Şimdiye kadar gerçekleşmiş birçok devrimci kalkışmanın (Sovyet deneyiminden hiç söz etmiyor Harvey) kentler ve kentlilik temelinde oluştuğu iddiası tartışmalı. Sosyalistlerin ancak şehirliliğe vurgu yaparak örgütlenebilecekleri ve devrimin ancak şehirli kimlikleriyle gerçekleştirilebileceği iddiası da öyle... Karar tabi ki okuyucuların.

Devamını görmek için bkz.
 
 
 

Metis Yayıncılık Ltd. İpek Sokak No.5, 34433 Beyoğlu, İstanbul. Tel:212 2454696 Fax:212 2454519 e-posta:bilgi@metiskitap.com
© metiskitap.com 2004. Her hakkı saklıdır.